Hoş geldiniz. Tasavvuf Topluluğu’nun bu programında akademik danışmanımız, Öğr. Dr. öğretim üyemizi sahneye davet ediyoruz.
Mevlânâ’nın eserlerini Japonca’ya ve Çince’ye çeviren iş adamı Mustafa Özbağ Efendi, kendisine takdim edilen Türkçe Mesnevî’yi almak üzere kürsüye davet edilmektedir.
Kutlu hocamız sizlere birkaç kelam etsin; Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz hakkında da birkaç söz söylesin. Selamünaleyküm, İstanbul’dan, Türkiye’den bu toplantıya katıldım.
Japonya’da on beş kişilik bir grupla Mevlânâ hakkında bir toplantı yaptık. Japonya’da Mevlânâ hakkındaki bu toplantılar uzun süre devam etti; ardından üstazımızın rehberliğiyle daha kapsamlı çalışmalara geçtik.
Daha sonra Mevlânâ hakkında bir kitap yayımladım. Bir arkadaşım bana ilk kez Yûnus Emre’nin divanını vermişti; ben de Orta Asya Türkleri için daha kolay okunur bir biçimde hazırladım.
Kur’ân-ı Kerîm, edebiyat, Türk tarihi, İslâm tarihi — bunlar çocuklarımıza bilgi veriyor. Ama şimdi Doğu Türkistan’da büyük zorluklar var; milyonlarca Doğu Türkistanlı kamplarda ve zindanlarda yatıyor, camiler kapatılmış.
Burada olduğum için çok mutluyum. Hepinizden Doğu Türkistan Türkleri için ve Orta Asya Türkleri için dua etmenizi istiyorum. Hocamıza konuşmaları için teşekkür ederiz. Şimdi Füsûs okumalarını gerçekleştirmek üzere üstadımızı davet ediyoruz.
Bu seferki izleyiciler soru sormak için buraya değil, mail adresime yazıyorlar; ama oraya da yeterince zaman ayıramıyorum. Sohbetin kendi mecrasında, sıcaklığı içinde sorulan sorular çok daha verimli olur. Lütfen burada, sohbet sırasında sorun.
Kaldığımız yerden devam ediyoruz. En son Nuh’un kavminden birçoğunun delalete düştüğünü, tek olan ilahın çeşitli yönlerini ve nispetlerini sayarak halkın şaşırıp şaştığını okumuştuk. Şimdi “kitaba mirasçı ve arınmış olanlar ile nefislerine zulmedenler” bölümüne geçiyoruz.
Buradaki “kitap” kavramını hem mukaddes kitaplar hem de bütün varlık âlemi olarak anlayabiliriz. Hz. Muhyiddîn ibn Arabî hazretlerinin burada bütün varlığı kastettiğine inanıyorum; çünkü varlığın tamamı ilâhî bilginin bir yansımasıdır.
“Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık” ifadesindeki kitabı Levh-i Mahfuz olarak da, zamanın ve evliyaların verilerini içeren küllî ilim olarak da okuyabiliriz. Bu mirasçıların kimisi kendine zulmeder, kimisi orta yolu tutar, kimisi hayırda öne geçer.
Bu üç taifenin ilki nefislerine zulmedenlerdir; bunlar imanlarını kabul edip farzları yerine getiren, ama bazen hataya düşen normal insanlardır. İkincisi orta yolu tutanlardır. Üçüncüsü ise hayırda öne geçenlerdir.
Orta yolu tutanlar dinlerini makul ve mâlum bir çerçevede yaşayanlardır. Hayırda öne geçenler ise hadis-i kudsîde anlatılan kimselerdir: farzları eda edip nafilelerle Allah’a yaklaşarak O’nun sevgisine erenler.
Bu üçüncü taife, hayırda yarışanlar, hesaba çekilmeden cennete girecek olanlardır. Defterleri kapanmış, hesapları verilmiş, doğrudan cennete gireceklerdir. Orta yolu tutanlar ise kolay bir hesapla cennete gireceklerdir.
Nefislerine zulmedenler, her daim hayret içinde kalmış, hayretten hayrete geçmiş kimselerdir. Onlar kendilerini zorlamış, durmaksızın daha derinde aramış kimselerdir. Bu “Muhammedi” bakışın özüdür: “Rabbim, hayretimi artır.”
Hz. Pir bu “Rabbim, hayretimi artır” sözünü Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in hadisi olarak almaktadır. Bazı kaynaklarda bu söz Hz. Ali radıyallahu anh hazretlerine de nisbet edilir; ama Hz. Muhyiddîn ibn Arabî hazretleri bunu Nebevî bir söz olarak benimsemiştir.
Bu, “benim nasibimi artır, ikramını artır, lütfunu artır” anlamındadır. Sâfiye makamının hâli budur: bu makamda huzur ile hayret iç içedir. Sâfiye makamına ulaşan kimse her daim hayret hâlindedir; çünkü her an yeni bir tecelli açılmaktadır.
Fusûs’u daha iyi anlayabilmek için Mesnevî’ye müracaat ediyoruz. Her ikisini birden incelemek güç olsa da bu yöntem daha doyurucu oluyor; çünkü Mesnevî’nin dili ve örnekleri, İbn Arabî’nin girift ve kilitli ifadelerini çözmeye yardımcı oluyor.
Hayret makamındaki kimse sıradan bir hayvan gibi hayrete düşmüş değildir; sevgiliye dalmış, onun yüzünden kendinden geçmiş bir varlıktır. Bu hayret, yüzünü sevgiliye çevirmiş, O’nun cemâlinde kendini kaybetmiş müminin hâlidir.
Hz. Pir’in anlattığı kimse, ayakları kesilse bile savaştan el çekmez; kendini sağlam sanır, sonradan el kesilmiş ve çok kan kaybetmiş olduğunu fark eder, ama haberi bile yoktur. Hayret böyle bir hâldir; Kur’ân’ın bahsettiği bir olayı burada örnek verir hz. Pir.
Mısır’daki kadınlar, o güzeller güzelini görünce farkında olmadan ellerini kesmişlerdi. “Siz de o sevgililer sevgilisini gördüğünüzde böyle hayrete düşersiniz” diyor Hz. Pir. Hiç güzellikle karşılaşmamış biri, büyük bir güzellikle yüz yüze gelince kendinden geçer.
Hayret lazımdır; düşünceleri silip süpürür, fikirleri de yok eder, zikirleri de. Hayret makamına ulaşan kimsenin gözü artık sevgiliden başka bir şeyi görmez; onunla oturur, onunla kalkar, ondan başka sesi, işi ve eşi kalmaz.
Yolda küçük bir sapma, ilerledikçe büyük bir ayrılığa dönüşür. Çanakkale’den çıktığınızda köprüden birkaç metre sağa giderseniz İzmir yoluna, birkaç metre sola giderseniz Bursa yoluna girersiniz. Başlangıçtaki küçük fark, ilerledikçe çok büyük mesafelere yol açar.
Merkezde duran kimse, ayağını o merkezden kaldırırsa savrulmaya başlar. Parmaklar başlangıçta birleşik olsa da hafifçe ayrıldıklarında, ilerlendikçe aralarındaki mesafe büyür. Hz. Pir diyor ki: yol uzadıkça, merkezden uzaklaştıkça insanlar maksattan uzaklaşırlar.
Kur’an ve Sünnet’i merkez olarak aldığımızda başlangıçta herkes aynı noktadadır; ama Allah’ın zatı ve sıfatları hakkındaki anlayışlar farklılaştıkça, herkes kendi hayalinin peşine düşer ve aynı merkezden gitgide uzaklaşır.
Ama bunu Allah’ın zatı, ve sıfatları noktasında düşündüğümüzde Allah eşittir nedir diye düşündüğümüzde. Herkesin kendince kendi algısı. Herkesin kendince kendi inanca çıkar ortaya da, ve insanlar ten. Dinlenince. Hayal kurallar, ve bu hayalin peşine düşer birisi üniversiteye gider. Ben. Türkçe olacağım doktor olacağım da bunun önce hayalini kurar, ve bu hayalini kurduktan sonra o hayaline koşmaya başlat kendince o hayalini kurmuştur. Çünkü o hayale doğru konuşacaktım hakkıdır onun. Çünkü o. Hayal kurmuş hayalini. Konuşacaktım ben hayali çok önemserim. Hayal siz insan boş insandır hayalsin. İnsan hedefsiz insandır. Hayal siz, ve belki de insan bile değildir neden bir hayali yok bir hedefi yok bu kimsenin bir hayalin olmalı bir hedefi olmalı bu dünya hayatı için de böyledir. Biz ne zaman bir.
Fususul Hikem Okumaları Muhiyiddini Arabi Hakkında.
Şeyin üzerine. Hayal kuramaz. Sak. Biz o geliştiremez. Biz o daha ileriye götüremez. Biz o derinleştiren miyiz. Bir kimsenin bu noktada yüksek. Hayaller olmalı. Ülkesi için yüksek. Hayaller olmalı kendisi için yüksek. Hayaller olmalı İslâm dünyası için yüksek. Hayaller olmalı insanlık için yüksek. Hayaller olmalı, ve de. Melike kimse öyle bir hayal kurmalı öyle bir hayal kurmalı devasa bir hayal olmalı, ve bütün her şeyle o hayaline koşmalı bu muhteşem bir. Defne zamanki toplulukların hayalleri bitti o toplulukların ümitleri bitmiştir ümidimi ten küfüre düşer Allah muhafaza eylesin o. Hım bol tembel kenarda duran bir kimse olur İslâm dünyası ümit etme bu değer etmeli o hayalini, ve ümidinin peşinde koşma alıp kocaman. Hayaller kurmalı, ve hatta kendi dairesinde küçücük. Hayaller kurmalı.
Hayal kurmak önemlidir; hayal kurabiliyorsa o kimse büyük bir noktaya gelebilir. Allah’ı tanıma ve bilmede de hayal kurmak gereklidir. Hz. Pir, “herkes hayaline koşar” diyor; peki bu koşarken Allah’ı ne kadar tanıdık, bilgiyle mi koşuyoruz?
Yıllar önce birine “Cennete girince ne yapacaksın?” diye sordum; “Muz yiyeceğim” dedi. Cenneti bir muz yeme yeri olarak tasavvur etti. Herkes kendi hayaline göre cennet kuruyor; ama bu hayalin ilâhî hakikate ne kadar yakın olduğu meselesi ayrı bir sorudur.
Ben cennette O’nun cemâliyle müşerref olacağım, cemâlden cemâle geçeceğim; bunun dışını düşünmek istemem. Ama o kimse, zihninde güzel bir kadın hayali kurmuş; cennet onun için o hayal demek. Bu beşerî, ama eksik bir hayaldir.
Başlangıcı ve sonu olan bir şey, Allah bilgisi ve Allah’ı tanıma değildir; çünkü O’nun başlangıcı ve sonu yoktur. Mesnevî’ye yeniden müracaat ediyoruz bunu anlamak için.
Biri yıldız bilgisine tutulmuş, nalını yıldızın üstüne koymuştur; biri başka bir yola girmiştir. Dışarıdan bakıldığında bunlar birbirine aykırı görünür. Bu şaraptan her tadan kişi öbürünün yaptığını boş bulur; çünkü herkes kendi kıblesini kaybetmiştir.
Hayallere düşmüş kimse savrulur gider. Hiç var olmamış bir şeye âşık olmuş gibi olur; yolunu keser bu hayaller. Hayaller ortadan kalktığında ise akla sığmaz şeyler görünür sana; ve bütün hayaller ortadan kalkınca akla sığmayanlar zuhur eder.
Bu dediklerimi dünya işlerinizde hayal kurmaya engel olarak anlamayın; hayatınızı planlayacaksınız. Ama Allah’ı tanıma ve bilme noktasında hayal kurmak, O’nun sonsuz tecellilerini idrak etmeye çalışmaktır.
Kutup etrafında dönenler, başlangıçları ve sonları olmayan kimselerdir. Başlangıçları ve sonları olmadığı için o dairenin içinde duraktan mükemmel bir varlığa dönüşürler. Hz. Pir bu ayeti kerimeyi tersinden okuyor: bunlar hatadan çıkmışlardır.
Hz. Pir bu kimseleri çok daha faziletli görmüştür; çünkü bunlar kendi nefislerini ortadan kaldıran kimselerdir. Hatalarından dolayı kendilerini “kendine zalim” olarak görmüşler; Âdem’in yolunda gidenlerdir bunlar. Hatasız ve kusursuz görmemiştir kendilerini.
Bu kimse her daim kendini en büyük günahkâr olarak görmüştür; nefislerine zulmedenler noktasında her daim hayret hâlinde kalmışlardır. Hz. Pir bu ayeti bu açıdan okuyarak şunu söyler: bu hal müteşabihtir, ama anlaşılabilir.
Bu sözü söylerken bir hadis-i şerife de dayandırıyor Hz. Pir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyuruyor: “Yakîn sahibi olsaydınız, cehennemi ayakkabı bağınızı gördüğünüz gibi yakînen görürdünüz; cenneti de öyle görürdünüz.”
Çin askerleri ve polisleri Doğu Türkistanlı insanları kuşatıyor, yolda zorlukla çekiyor, karakollara götürüyor, günlerce sorguluyor, haberleşmelerini kesiyor, ajanda tutturuyor, cezaevlerine atıyor.
Hz. Ali radıyallahu anh hazretleri buyurmuştur: “Ben görmediğim Rabbe namaz kılmam.” İşte bu yakîndir; yakîn, görmektir. Sonra Hz. Pir devam ediyor ve “Elhâkümüt tekâsür” suresine atıfta bulunuyor.
Ehl-i sûfî bunu böyle düşünmüyor; ama görürsünüz, bilgi inmez, yakîn olmaz, sizi aynı ehliyete götürmediği müddetçe. Kur’ân’ın tabirinde bunu hani “kitap yüklü eşekler” diye anlatılan kimselere benzer.
Allah bilgisi denizine dalan hayret ehli, su içinde ateşe girdi ve güldü. Hz. Mevlânâ’nın şiiriyle: “Muhammedîler hakkındaki ayette, ‘denizler tutuşturulduğu vakit’ buyrulmuştur; nasıl ki fırın tutuştu dersin, onlar da kendilerini Allah’tan başka yardımcı görmeksizin o ateşe attılar.”
Hz. Pir bu ayeti şöyle tefsir eder: Allah güneşi, ayı ve yıldızları denize gömecek; sonra bir Batı rüzgârı esecek, o rüzgâr denizi üfleyerek ateşe çevirecek. İşte bu ateşe dalan, hayret ehli Muhammedîler, suya girmiş ama ateşte olan kimselerdir.
Bir dervişe soruldu: “Allah’ı nasıl gördün, anlat.” Derviş dedi ki: “Niteliksiz gördüm; ama söze getirebilmek için kısa bir örnekle anlatayım. Sol yanında bir ateş, sağ yanında bir Kevser ırmağı vardı.”
O ateşe pek az kişi atılıyordu; ancak başına devlet gibi saçılan suyu bırakıp ateşe kaçan kimseler vardı. Halk, hazır nimeti bırakıp ateşe koşanı şaşkınlıkla izledi. Ama o kimse hazır nimeti değil, asıl olanı seçmişti.
Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretleri bir Yahudi padişahtan söz eder. O padişah hendekler kazdırıp iman edenleri ateşe attırıyordu. Bir kız çocuğu ateşe atılırken annesine seslenmiş, onu kendi eliyle ateşe itmiştir.
O ateş adamlar için Kevser ırmağından baş gösterir. Dünyanın zevk ve sefasının peşinden koşanlar ateşten kaçıp suya daldıklarını sanırlar; ama onlar, kendilerince güvenli sandıkları yerde, cehennem ateşinde baş gösterirler.
Belki Türkiye’de bir üniversite çatısı altında Füsûs’un konuşulduğu yegâne üniversitedir bu. İnşallah devam ettirir. Bu değerli bir adım; böyle bir platformun varlığı umut vericidir.
Gördüğüne anlam veren, duyduğuna anlam veren kimseleri o insanlar düşünmeye sevk eder. Eğer bir kimsenin zihni açık değilse, gördüğünü anlamlandıramaz, onun manasını çıkaramaz.
Zihni açık olan kimse, gördüğü rumuzları çözebilme yeteneğine sahip olur. Zihni kapalı olan bu rumuzları çözemez. Sûfîlere “akla karşı” diye iftira atılır; oysa tasavvuf tefekkürü derinleştirdiği için akla en büyük hizmeti sunar.
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem vahiy geldiğinde ayeti tekrar ederdi; Cenâb-ı Hak bunu görünce “Onu hatırlatacak olan biziz, onu koruyacak olan da biz” buyurdu. “Dudaklarını kımıldatma” buyuruldu; yani vahyi anlama çabası gereksizdir, Allah hafızasına kazıyacaktır.
Gökte ne yerde ne varsa memnun olanın kalbinde olduğuna göre Allah neden hayret etsin? Hayret edenler imanı zayıf olanlar değildir mutlaka; imanı güçlü olan da hayret eder, çünkü her an yeni bir tecelli açılmaktadır.
“Allah’ın bütün tecellilerini ben görüyorum, biliyorum, bana bildirmiştir” diyen biri, bu kesinliğiyle aslında kendi anlayışına kapanmıştır. İmanı zayıf olanlar da hayret edebilir; ama imanı güçlü olup da hayret eden, farklı bir makamdan hayret eder.
Bir kimse, bir sözü ya da anlayışı “kadrimi tam olarak tanımlayan kimse olmadı” diye içinde saklı tutmaktadır. O anlayış kendince doğrudur; ama bir başkasının anlayışını yanlış saymak ayrı bir meseledir.
Hayret makamına gelene kadar, emmâre’den levvâme’ye, mülhimeden mutmainneye, ardiye’den sâfiye noktasına gelinceye kadar teşbih ve tenzih alışkanlığı gereklidir. Ancak sâfiye makamındaki kimse için her tecelliyat O’dur; diğerleri için bu söz yanlış anlaşılabilir.
Her tecelliyatın bir tarafını görüp “bu değil” diyen kimse, 70.000 perdenin ardını göremez. Madem kalbimizde milyonlarca tecelli vardır; o zaman hiçbir perdede kalmaksızın “bu değildir” diyerek ilerlemek, hakikate açılan yoldur.
Biz Allah’ı nerede tanıyacağız: bâtın noktasında mı, zâhir noktasında mı? Bugün bâtın noktasını tanıtan bir anlayış ortaya çıktığında herkes onu reddediyor; çünkü insanların ibadet ettiği ilah anlayışı tamamen zâhire dayalı kalmıştır.
Sâfiye makamına gelindiğinde yakîn gerçekleşir. O zaman cennet de cehennem de mahşer de aynı huzurla yaşanır; artık her şeyi gören bir kimse hâline gelir. “Ben seni kâmil gördüm” dendiğinde bu sözün ağırlığı hissedilir.
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in izlerini takip eden kimse görür. Görmüyorsan, kendinde bir eksiklik var demektir; onun ayak izlerini tam olarak takip etmiyorsun. Sohbetteki hâlinizi koruyup dışarıda da devam ettirebiliyor musunuz?
Güneş bir yıldızdır; bilindiği üzere Samanyolu galaksisinde 100-300 milyar yıldız var. Her biri aşağı yukarı güneş büyüklüğünde. Bu kadar muazzam bir yaratılışı gördüğümde, işte o zaman gerçek anlamda hayrete düşüyorum.
Samanyolu galaksisi de kâinatın tamamında bir nokta. Gördüğümüz uzay, daha büyük bir yapının içindeki küçücük bir parça. Biz dünyada “kâinat” dediğimizin ne kadar küçük bir parçasında yaşıyoruz.
Biz bu koskoca yaratılışın içinde, noktanın parçası bile değilken, Yüce Allah bize konuşma yeteneği vermiş. İşte bu beni derin bir hayrete düşürüyor; akıl ve gönlün bu noktada buluşması gerekiyor.
Bu iki boyutu — pozitif akıl ile gönlü — bir araya getirmek gerekiyor. Pozitif akıl kendi yolunda gidecek, ama gönlün arzusu da bu meseleye dahil olmalı. Bu buluşma olmadan hem bilim hem de tasavvuf eksik kalır.
Onların hayalden geçip zâta gitmeleri gerektiğini söylediniz. Hayal bir ilahiyat fakültesinde okurken lazım olan bir şey mi, yoksa Allah’ın sonsuz sıfatlarını ve tecellilerini idrak için gerekli olan bir araç mı? Bu fark önemlidir.
Allah’ın bilinmezliği ile bilinirliği arasındaki fark şudur: zatı bilinmezdir, sıfatları bilinir. Biz sıfatlarıyla tecelli eden Allah’a ibadet ediyoruz; zatını kavramak bize yasaklanmıştır. Ama bilinirliğinin sonu yoktur; Allah’ı tanımak sonsuz bir yolculuktur.
Bilinmez olan zâttır; biz zatını tanımaya çalışmaktan menedildik. Ama Allah sıfatlarıyla tecelli etmekte ve bu tecelli bilinebilir. Bilinirliğinin sonu yoktur; Allah’ı daha çok tanımak demek, O’nun sonsuz sıfatlarını daha derinlemesine kavramak demektir.
Müteşâbih ayetlerin üzerinde durmak yerine, Allah’ı bilme, dünyayı tanıma, toplumları analiz etme meselesine odaklanmak gerekir. Bu insanlığı Allah’ın nasıl idare ettiğini anlamaktır; bu büyük bir sorumluluktur.
Bu konuda son yüzyılda İslâm dünyasında yazılmış çarpıcı bir tefsir var mı? Büyük şehirlerde en güncel ilmî bilgilerle donatılmış yeni bir din anlayışı inşa etmek yerine 150 yıl öncesinin tefsirlerini okutmaya devam ediyoruz.
Müslümanlar kendilerini geliştirip yetiştirmek yerine Amerika’yı, Rusya’yı, İngiltere’yi suçluyorlar. Peki biz ne yaptık? Siz bana İslâm toplumunu yeniden inşa edecek bir tefsir gösterebilir misiniz?
İçimden geçeni söyleyeyim. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir esir kadını görünce çok kızdı. “Onlara iyi davranın” dedi; ama müzakere esnasında o kadını kabul etmeyip geri çevirdiler.
Bu bir problem; sıkıntımız bu. Tekirdağ’dan 370 kilometre yol gelip “Hanefî’ye göre şöyle mi, Şâfiî’ye göre böyle mi?” diye soruluyor. İnsanlar bilgiye ulaşabiliyorlar artık, teknoloji sayesinde.
Yûsuf’a âşık olan kadın bunu yaptı; çünkü öylesine seviyordu ve aynı zamanda sevdiği çok güzeldi. O güzelliği görmeden o aşkı kınamak mümkün değil. İman eden kimse Allah’ın güzelliğini gördüğü için O’nun uğrunda her şeye göğüs gerer.
Kadınlar meyve bıçakları tutarken o güzelliği görünce ellerini kesmişlerdi; daha büyük bir bıçak olsaydı belki kendilerini keserlerdi. İşte bu hayret ve aşk, kendi varlığını unutturan bir mertebeye işaret eder.
Allah’ın herhangi bir sıfat tecellisine mazhar olmamış, hayret makamında bir şeyler görmemiş kimse, kendi hayaline âşık olur. Bu bir yanılsamadır; gerçek aşk, gerçek tecellinin ardından gelir.
Astral seyahat diye bir kavram çıkarmışlar. Bu konuda itiraz etmiyorum; ama epifiz bezi ve tasavvuf arasında kurulmaya çalışılan bağlantı, tasavvufu nörobilime indirgemek olur. İki kaşın arasında önemli bir merkez olduğu sûfî geleneğinde bilinir; ama bu fizyoloji ile özdeşleştirilemez.
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bir hadisinin bir kısmını alayım. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e soruldu, sonrasında ne olacak; O da cevap verdi. Namaz kılan mü’minler nerede olurlarsa olsunlar, abdestten gelen nur yüzlerinde belirir; işte bu yakînin alametidir.
Bunların sûfîlikle alakası yoktur. Sûfîlik Kur’an ve Sünnet’ten ölçüsünü alır; Kur’an ve Sünnet dairesinin içinde kalır, onun dışına çıkmaz. O yüzden bizim için doğru olan, neyin sahih naslara dayandığını neyin dayanmadığını bilmektir.
Kurban Bayramı’ndan önce ya da sonra bir gün tayin edeceğiz; tayin ettiğimizde inşallah ilan ederiz. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayırlı olsun. Sağ olun.
Müddetçe bir. Hadi şeftali var çünkü. Mahşer yerinde onların abdesti uzunları muhurludur. Parlar. Ben onları oradan sanırım diye biraz işte var. O zamana bu namaz kılan boş vakit namaz kılan. Müminler nerede olurlarsa olsunlar hem abdest uzunları nurludur hem de bu noktada anılarım var mıdır. Ben onu sadece tırnak içerisinde verirler. Ve zamanın kutupları olarak nitelendirme yorum onu bütün. Ruhlar bütün namaz kılan, ve abdest alanlar olarak nitelendiriyor dum bu sulhu ıstılahta bu var, ama işte orada bir benzer orada bir ondan sonra ne bileyim işte bu organ var orası böyle olunca. Burası bol olur. Ben. Sufi ıstılah olarak bu sonradan oluşma uzakdoğu’dan rüyada batıda belli maddesel şeylerin üzerine kurulu olan böyle kendi manevi boşluklarını doldurmaya çalışan olguların, ve oluşumlardan.
Alınma bir olarak ya duruyor öyle söyleyeyim ya bunların sufilik alakaları yok. Su filit kendince. Kur’an, ve sünnetten ölçüsünü olur. Kur’an ve Sünnet dairesinde dönüş. Kur’an ve Sünnet tarihinden çıkmaz o yüzden bizim için bir doğru olarak doğru olduğunu varsa bilmemiz için hakkında ayet, ve hadis olması lazım, evet tamam Hakkınızı helal edin. Teşekkür ederim Allah gecenize hayır etsin inşallahh ahtapota. Belli değil. Neden bir 10-13 Ağustos bayrama geliyor bayrama geliyor tamam bayramdan sonra artık şeyden sonra o zaman görüşürüz onu bakarız görüşürüz ona haberim yok ya keşke deseydin bana gelince kadar yapardık. Yok yok önceden diyorum düğme artışının, ve daha önce sosisi neyse bakarız sıkıntı değil bu bir dahaki ayın programını şimdi yılan edemiyoruz. Çünkü tarihimiz de. Kurban Bayramı.
Varmış. O yüzden. Kurban Bayramı’ndan. Ama önce, ama sonra bir gün tayin edeceğiz tayin ettiğimiz de inşallah ilan edeceğiz Hakkınızı helal edin. Geceniz hayırlı olsun. Sağ olun.
Kaynaklar
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet serisinden derlenmiştir.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Kalb, Sünnet, Aşk, Yakîn, Hayret, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı