Selamünaleyküm. Allah gecemizi gündüzümüze hayırlı eylesin inşallah; rabbim cümlemizi sevdiklerinden ve dostlarından eylesin. Arapçayı okumak ve şerh etmek haddimize değil, cahil cesareti olur, o yüzden sorularla bu şekilde devam ediyoruz inşallah. Kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Hz. Muhyiddîn ibn Arabî hazretlerinin bu tarihe kadar küfrüne fetva verilmişti ve okuduğumuz pasaj da o küfür fetvalarıyla ilgilidir. Taş, ağaç ve yıldız gibi suretlere tapınanları ele alan bu bölümde şunu görüyoruz: “Şu hâlde ilim…” diye başlayan ifade, konunun özüne işaret etmektedir.
Mü’min, münafık, kâfir, müşrik — bu isimlerden hangisini alırsanız alın, hepsi Allah’ın konusudur; bunların tümü Allah’ın kuludur. İnsanın en aşağısı bile bu hükmün dışında değildir. İbadet edilen şeyde Hakkı görmeyip sadece sureti gören kimse, ulûhiyeti surete hapsetmiş bir kimsedir.
Bir kimse bir taşa selam verdiği için biz o taşa selam veririz, ama bu taşı ilahlaştırmayız. Hz. Muhammed Mustafa o taşa selam verdiği için selam verilir, sünnet yerine getirilir; sonuçta o bir taştır. Hz. Pir’in anlatmak istediği şu: müşrik, o taşı ya da nesneyi gerçek ilah sanmaktadır.
Müşrik kendi zihninde bir ilah tasavvur etmiştir. Hz. Pir burada Raad suresine atıfta bulunuyor: “Ey Habibim, onları gerçek isimleriyle çağırın” diyor. Yani kulun tapındığı şeyin arkasındaki gerçek ismi görebilmek gerekiyor; sadece surette kalmak delalet olur.
Raad Suresi 33. ayet: “Herkesin yaptığını gözeten Allah, hiçbir şeye benzer mi? Onlar Allah’a ortak koştular, de ki: Onları isimlendirin.” Yani yeryüzünde Allah’ın bilmediği bir şey mi var? Kuru sözlerle mi Allah’a ortak koşuyorsunuz? Bu ayet, şirkin özünü ortaya koymaktadır.
Gerçekte o kişinin elinde ne vardır? Taş, toprak, ağaç — bunlar vardır. Bu kimselerin taptıkları suret, aslında ibadet ettiklerinin ne olduğunun bilincinde olmadan yaptıkları bir eylemdir. Hz. Pir’in burada anlatmak istediği şudur: surete tapınan kimse, hakikatte o suretin arkasındaki ismi ve sıfatı göremeyendir.
İzmir Fuarı’nda aynalardan kurulmuş bir alan vardı. Oraya gittiğimizde her ayna bizi farklı gösterirdi: biri şişman, biri uzun, biri kısa. Çocukken o aynalar karşısında güler, eğlenirdik. İşte bu ayna metaforu, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının varlıkta nasıl farklı surette tecelli ettiğini anlatmak için kullanılır.
Ayna metaforu şunu anlatır: Allah birdir; Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları varlığın tamamında tecelli eder. Bakan ve gören herkes aslında kendi kabiliyeti ve istidadı ölçüsünde o tecelliden bir yansıma görür. Mevlânâ Celâleddin Rûmî hazretlerinin tabiriyle “aksi seda” — gören, bakan herkes aslında kendi düzeyinde görür.
Hz. Pir diyor ki: O müşriklere sorsanız “kime ibadet ediyorsunuz?” diye, “Allah’a” demezler. Bir ilaha ibadet ediyoruz derler. Bu önemlidir; çünkü Allah lafzını telaffuz etmekten imtina ederler, kendi tasavvur ettikleri ilaha yönelirler.
Bunu Nuh’un zamanından Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine, oradan bugünümüze uyarlayacak olursak: bugün paranın gücüne tapınan biri, parayı bir ilah olarak gördüğünü söyler mi? Söylemez. Ama fiilen o güce boyun eğer, o gücü hayatının merkezine koyar.
Hristiyanlar’a sorduğumuzda teslis inancını anlatırlar: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Bir ilah diyemiyorlar, üç ayrı unsur olarak tanımlıyorlar. Oysa hakikatte bir olan ilahı üçe bölmüş oluyorlar. Bu teslis anlayışı bugün dünya genelinde yaygın bir inanç biçimi olarak benimsenmektedir.
İnsan hakları, hür teşebbüs ve demokrasi de bir kesim için helvadan put hâline gelmiştir. Ama bu sadece onların sorunu değil; bütün insanlığın bir kavramı putlaştırma eğilimi vardır. İbadet ettiklerinin farkında olmayan toplumlar, fiilî olarak o kavramlara kulluk ederler.
Kur’ân-ı Kerîm’de, özellikle Necm Suresi’nde, Lât, Uzzâ ve Menât isimleri geçer. Bu üçüne bakıldığında hepsinin de aslında taş ya da ağaçtan ibaret olduğu görülür: Lât bir kaya parçasıdır, Uzzâ Mekke ile Tâif arasında bir ağaçtır. Ama insanlar o cisimlere ibadet ederdi.
Uzzâ’nın üzerine bina yapılmıştı, üstü örtülüydü; Menât ise bilinen bir kayadır. Her kabilenin kendine ait bir put vardı, her kabile o putun çevresinde toplanırdı. Müşrikler bu nesneleri gerçek ilah sandılar ya da ilaha yaklaştırıcı vesile gördüler.
Şimdi dünya geneline bakacak olursak: güçlü bir devlet varsa ona tâbi olunur, zayıf bir devletin dini de zayıf görülür. Bugün Müslümanlar güçsüz olduğu için İslâm’dan uzaklaşanlar çoğalmaktadır. Bu durum, dinin özünden değil, güç algısından kaynaklanmaktadır.
Allah’ı bir surete hapseden cahil kullar, “Biz bu suretlere Allah’a yaklaşmak için taparız” derler. Hakikat bilgisine ulaşan bir kimse ise insanların içinde bulunduğu bu hâli anlar; küçümsemek yerine anlayışla yaklaşır. Çünkü her varlıkta bir sıfat tecellisi vardır.
Bir kimsenin sevdiğine hakaret edersen, o da senin sevdiğine hakaret eder. Bir kimsenin inanışına küfür edersen, o da senin inanışına küfür eder; böylece farkında olmadan kendi Rabbine ve sevdiklerine küfür ettirilmiş olursun. Bu bir sûfî terbiyesidir ve aynı zamanda hadis-i şerîfe dayanır.
Bu konu hadis-i şerîfle sabittir: bir kimsenin annesine hakaret eden, dünyadaki bütün annelere hakaret etmiş gibi sayılır. Bu yüzden bir kimsenin annesine hakaret etmek bir yana, hakaret edildiğinde bile nasihatin adabıyla ve hikmetle karşılık vermek gerekir.
Bütün varlıklarda ilâhî sıfatların tecelliyâtı vardır; çünkü Cenâb-ı Hak varlığın tümüne sıfatlarıyla tecelli etmiştir. İnsanlar o varlıklara yönelip “bunlar bizi Allah’a yaklaştırıyor” derler. Peki bir şeyi Allah’a yaklaştırıcı vesile görmek başka bir şeydir, onu doğrudan ilah edinmek başka bir şeydir.
Bir açı doyurmak, bir yetimin başını okşamak, onun hakkını korumak — bunlar Allah’a yaklaştırıcı vesilelerdir. İbadetlerin tümü de O’na yaklaşmak için birer vesiledir. Tekrar söylüyorum: ibadetler Allah’a yaklaştırıcı vesilelerdir; Allah’ın yerini tutan birer tanrı değildir.
“Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz” ayeti bunu açıklar. İbadetlerin hepsi O’na yaklaşmakta birer vesiledir; ibadet bizzat maksat değil, O’na ulaşmanın yoludur. Bunu tekrar vurgulamak gerekiyor: ibadetler araçtır, asıl gaye Allah’ın rızasına ve yakınlığına ermektir.
Ateşe tapanlar, ateşi ilahlaştıranlar da vardır. Bunlar da putlara yönelen, suretlere takılan kimseler gibi Allah’ın kullarıdır. Sonuçta hepsi de kendi anlayışlarınca bir şeye bağlanmışlardır. Bu kişilere bakış açımız ne olmalı? Onları küçümsemek değil, anlamaya çalışmak gerekir.
“Tabiat” diyenler de ilah dediler, çünkü tabiatı her şeyin kaynağı olarak gördüler. Hz. Pir bugünkü günümüze de ışık tutuyor: yağmur yağdığında “tabiatın işi” deniyor, bulutları sevk eden nedir? Ağaçları büyüten nedir? Bunların arkasındaki kudret ve iradenin sahibi kimdir?
Enbiyâ Suresi 25. ayet: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere, ‘Benden başka ilah yoktur, bana kulluk edin’ diye vahyettik.” Bütün peygamberlerin mesajı aynıdır: bir olan Allah’a kulluk. Bu aynı zamanda materyalistlere, ateistlere de verilmiş bir cevaptır.
Bir kalem ortaya koyuyorum; o kalemin kendiliğinden yazması için bir güç lazım, bir akıl lazım, harf biçimlerini bilen biri lazım. Ey insan, hiç harf tanımadan, eğitim görmeden kendiliğinden yazı yazabilir misin? Tabiat da öyle: arkasında bir irade, bir ilim ve bir kudret olmadan işleyemez.
Bir kimse hiçbir kadın görmese, hiçbir erkek tanımasa, evlilik ve yuva kurma hakkında bir bilgi sahibi olabilir mi? Tabiat bunu öğretir mi? Hayır. Aslan ormanın kralı diye kendisine ibadet edilmesini talep etmez. Demek ki tabiat bu tür bilgileri öğretmiyor; Allah insanı yarattı ve ona din verdi.
De mi öğretmez aslan kralı ya ormanın. Ormanın kralı olduğu için ilahlık. Tasvip bana ibadet edeceksiniz demez. Sen neden hayvanlar alemi kendilerince bir put yapıp ya birbeyt yapıp etrafında döneceksiniz demez. Demek ki tabiat öyle bir öğretici değil Allah insanı yarattı insana da yeni verdi ben insana bütün sıfatları öğretti bütün ilimler öğretti o dedi ki ben seninle ahım, evet onu konuşmayı öğretti ona konuşmayı öğret. Memiş olsaydı. Ha evet sen bizim rabbimizsin deyip cevap verebilir miydi bu sefer edemezdi onu konuşmayı öğretti önce, ve onu. Önce konuşmayı öğrendikten sonra ona hitap etti. Ben sizin rabbiniz değil miyim dedi, evet o hitabı alan bütün ruhla. Dediler ki hayat. Sen bizim rabbimizsin. Normalde onlara duyma hassasiyeti vermeseydi duymalarını anlama hassasiyeti vermeseydi.
Fususul Hikem Okumaları Muhiyiddini Arabi Hakkında.
Bu onlara cevap verme hassasiyeti, ve vereceği ceza cevabın bilgisi onlar da olmamış olsaydı. Ben onları cevabı verebilir miydi veremezdi, ve hepsi de lan olursun sen vardı o biz bu olmayınca Allah bilgisiz bir hitap eder mi ki Allah Allah bilgisiz bir şeye cevap almayacak bir hitap eder mi etmez. O yüzden. Normalde gökte yerde varlık aleminde her ne var ise hepside Allah’a boyun eğmiştir. Ama tabii yat. Hayırdır herşeyle. Çünkü. O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır kudreti kuvveti herşeyi kuşatmıştır o yüzden ben cana batarken onun. Suresi ayet et-34 Allah’a benzerler koşmaya kalkmayın, ve o hiçbir şeye benzemez oh hiçbir şeye benzemez iyi bakın o hiçbir şeye benzemez sadece onu ne olur kuzu kediler bakın ona kulluk ederler, ve takva.
Allah’ı tanıyan, bilen kimseler — ehli Allah — her şeyi Allah’ın kudreti, kuvveti ve ilmiyle ihata eden bir tek Allah’tır derler. Allah’ı tanımaktan uzak olanlar ise sadece tabiatı görürler; o tabiatın işlevselliğini devam ettiren güç ve kuvveti tanımazlar.
Biz insanın bütün sıfatlarını bir arada düşündüğümüzde tam bir tanım yapabiliriz. Yalnızca görme hassasiyetini esas alsak “insan görendir” deriz; yalnızca işitmeyi esas alsak “insan duyandır” deriz. Hz. Muhyiddin ibn Arabî hazretlerinin fil hikayesine benzer bu durum; her parçadan bütüne hükmetmeye çalışmak yetersiz kalır.
Filin bacağından tutan biri “fil sütuna benziyor” der; kendi dairesinde bu doğrudur. Ona “fil sütuna benzemiyor” desek kabul etmez; çünkü kendi tecrübesinde haklıdır. Ama filin tamamını göremeyen, bütünü tanımlamakta güçlük çeker. İlahi hakikatte de durum böyledir.
İlâhî inancını kendisine hapishane yapan ve kendi ilah anlayışının dışına çıkmak istemeyen kimselere “körler” denmiştir. Aynaya dönersek: farklı aynalar önünde durduğumuzda her birinde kendimizin farklı bir tecellisini görürüz; hangi ayna doğruyu yansıtıyor sorusu, hangi anlayışın Allah’ı tam tanıdığı sorusuna benzer.
Kendi anlayışlarını dinin değişmez hükümleri gibi gören, bu anlayışın etrafında kendi dinî krallıklarını oluşturan kimseler, karşılarındakilere kendi algılarını dayatırlar. Oysa bu Allah’ın indirdiği din değildir; o kimsenin kurguladığı bir din anlayışıdır.
Bu karanlık ve saplantılı anlayış bütün dinlerin düşmanıdır. Âdem’den sonraki bütün peygamberler bu saplantıyı yıkmaya çalışmışlardır. Hz. Muhammed Mustafa da gönderildiği dönemdeki mevcut din anlayışını ve din algısını dönüştürmek için mücadele etmiştir.
Hz. Muhammed Mustafa’nın mücadele ettiği kimseler hac yapan, zekât veren, kurban kesen insanlardı. Peygamberin karşısındaki toplum dinsiz değildi; aksine dini uygulayan ama özünü kaybetmiş bir toplumdu. Hz. Peygamber’in asıl mücadelesi din algısını yenilemek içindi.
O gün için Kâbe de kutsal bir mekândı; müşrikler ihrama girip Mekke’ye gelirlerdi. Mekke’ye gelen kimseye telbiye getirirlerdi. Yani ibadet ettikleri şeyin içinde bir ulûhiyet anlayışı vardı; ama bu anlayış hakikatten uzak, surete takılı kalmış bir anlayıştı.
Bu, bütün dindarların, bütün dinlerin ve bütün düşünen insanların en büyük meselesidir: ibadet ettiğimiz Allah algısı kimin Allah algısıdır? Sahiplendiğimiz din kimin dinidir? Bu sorular basit görünse de kalın bir duvarın arkasında yaşıyoruz; bu soruları kendimize sormaya cesaret edemiyoruz.
Kendimizi hiç tanımadıysak, kendi varlığımızdan habersizsek, o zaman kim olduğumuzu da doğru bilemeyiz. Hz. Peygamberler insanları Allah’a davet etmiştir; ama hangi Allah anlayışına? İşte bu soruyu sormak ve cevabını aramak, gerçek anlamda Allah’a daveti anlayabilmek için şarttır.
Resim çizerken ressam ortadadır; bakan şahit olur. Bir şeye tam anlamıyla şahitlik edebilmek için görmek gerekir. Şahit kimse, gören kimsedir. İslam’da şahitlik meselesine bakıldığında da bu açık görülür: şahitlik yaparken görmesi lazım.
Bir sıvının su olup olmadığını anlayabilmek için suyun rengini, tadını ve kokusunu bilmemiz gerekir. Suya benziyorsa, su kokuyor ise, tatsızsa su diyebiliriz. Aynı şekilde bir Allah anlayışının doğru olup olmadığını anlamak için o anlayışın ölçütlerini bilmek gerekir.
Hangi devletin din algısı bu? Şia’nın mı, Selefî-Vehhâbî anlayışın mı, Vatikan Katolik din algısı mı, Anglikan mı, Protestan mı, Ortodoks mı? Din adına konuşanların hangi çerçeveden konuştuğunu anlamadan o konuşmayı değerlendirmek mümkün değildir.
İlahların yönlerini ve sıfatlarını saymaktan usananlar bir noktada durup “bu Allah’tır” diyor; kendi dairesinde bu doğrudur, söyleyecek söz yok. Ama Nuh aleyhisselamın kavminde de böyle bir durum yaşandı: herkes bir sıfatın ucundan tutmuş, o sıfatı tüm hakikat sanmıştı.
Bunları Allah, “dalâl” ve “hayret” cihetinden üstün kıldı inşallah; oradan devam edeceğiz. Sorularınızı alabilirim, anlaşılmayan bir yer varsa geri dönebilirim. Muhyiddin ibn Arabî’nin Fusûsü’l-Hikem’i anlaşılması güç eserlerden biridir; bu zorluğu küçümsemek için değil, farkında olmak için söylüyorum.
Nuh aleyhisselamın tebliğiyle ilgili sorularınız vardı. Karşı tarafın hidayetine engel olur muyuz? Hayır; karşımızdaki kişinin hidayeti onun nasibindedir. Yanlış tebliğ de, doğru tebliğ de o kimsenin kaderinde ne yazılıysa ona göre sonuç verir.
İyi yazıyorlar, televizyonlara çıkıyorlar; herkesin konuşması gerekmez, herkesin televizyona çıkması gerekmez. Bir kimse vardır ki hitabeti yoktur ama bildiğini tam olarak aktarır; o kimse için sessiz kalmak bazen daha değerlidir.
Bağırarak, tepeden bakarak çağırmak tam olmaz. “Bize öğrettiğiniz din algısının içinden öğreniyoruz” diyorsunuz. Bu de bizim için bir kalıp mıdır? Evet, bir kalıptır. Her gün o kalıbı da sorgulamak gerekmez mi? Ben isterim ki siz kendi anlayışınızın da sınırlarını göresiniz.
Arkadaşlar, kendinize zemin olarak Kur’an ve Sünnet’i alın. Eğer uygulanabilir bulmadığınız bir şeyle karşılaşırsanız, önce kendinize sorun: anlayışım mı eksik, yoksa uygulama biçimim mi yanlış? Kur’an ve Sünnet her zaman ve mekânda yaşanabilir; sorun bizim anlayışımızın kısıtlılığındadır.
Bir sûfî, kendi zamanını değil, kendisinden sonra gelecek zamanı da kavrayabilen kimsedir. Zamanını yakalayamayan bir kimse sûfî olamaz; çünkü sûfîlik sadece geçmişi yaşatmak değil, hakikati her çağda taze tutmaktır.
Peygamberler gelecek zamanı imgelerle anlatmışlardır: cennet, cehennem, Beytullah, mahşer, hesap — bunlar değişmez imgelerdir. Peygamberler bu imgeleri kullanarak insanlığa yol göstermişlerdir; her çağdaki insan o imgeleri kendi zamanının anlayışıyla idrak eder.
Peygamberler değişmez imgelerle konuşurlar; dinler birbirini takip eder ve özde aynıdır. Âdem’de melekler, İbrahim’de melekler, Musa’da melekler, Hz. Muhammed Mustafa’da melekler — aynı hakikat her peygamberde farklı bir biçimde tecelli etmiştir.
Bir toplum kendi din anlayışını yenileyemiyorsa, taklitçi bir toplum olarak kalır. Vazifesini tamamlayan her elbise eskir, yenisi dikilir. Toplumun din algısı da böyledir; yenilenmeyen bir anlayış zamanla donuklaşır ve toplumu geçmişe hapsetmiş olur.
Güç elinde tutan devletler, vatandaşlarını ve inanışlarını kontrol altında tutmak için dindarları taklitçi bir din anlayışında tutmaya çalışırlar. Allah’ın dostları olan ârifler bu taklitçi anlayışla mücadele ettikleri için reddedilir ve yaftalanırlar.
Bir şeyi bir keresinde görmüşseniz ve yıllarca onu anlatıyorsanız, o görüntü sizde saplantı hâline gelmiştir. Yüz yıl sonra insanlar o saplantıyı görmeyecek; çünkü şeytan her çağda farklı bir görünümle gelir. Ben yüz yıl önceki insanların gördüğü şeytanı görmüyorum.
Mezarın başında anlatılan o ince söz yıllar sonra da aynı şekilde anlatılır mı? Muhyiddin ibn Arabî taşlandı, çünkü zamanının taklitçi anlayışı ona katlanamadı. Ama peygamberin öğretisini reddetmek için değil, onu daha derinden anlamak için yeni bakış açıları gereklidir.
Dine sıkıca sarılmışlar diyoruz ama aslında Kur’an ve Sünnet’e değil, o anlayışın donuklaşmış kalıbına sarılmışlar. Peygamberler cennet anlatırlar — doğrudur; cehennem anlatırlar — doğrudur; kıyameti anlatırlar — doğrudur. Ama bu imgeler her çağda yeniden anlaşılmak ister.
Cehennemdeki azaptan bahsedilmiş, “Gayya kuyusunun vadisinin azabından Allah’a sığınırım” denmiştir. Bu imgeler gerçektir; ama aynı zamanda mânevî gerçekliklere işaret eden derin sembolleri de içerir. Metafizik ile rasyonel aklı birbirinden ayırmadan bu dengeyi kurmak gerekir.
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in miracını düşünelim: “Kalemin cızırtısını duydum” buyurmuş, “Bu nedir?” diye sormuş; Cebrail “Kıyamete kadar olacak şeyleri yazar” demiş. İmgeden metafizik rasyonelliğe doğru bir yolculuktur bu. Peygamber her adımda aklı ve kalbi beraber taşımıştır.
“Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” ayeti de böyledir: imgeden çıkıp evrensel bir hakikate ulaşmak mümkün. Onlar da senin gibi ibadet ediyorlar; varlığın tamamı aynı anda ibadet hâlindedir. Bu, metafizik ile rasyonelin kesiştiği bir noktadır.
Ahmet’i, Mehmet’i, üstadımızı, dostlarımızı Allah’ın sıfatları hükmüne koyduğumuzda bu yanlış olur mu? Hayır; çünkü her şeyi Allah’ın yaratıcılık sıfatlarının üzerine tecelli ettiği varlıklar olarak görmek, tevhid anlayışının derinleşmesidir.
Bu anlayışa ulaşan kimse artık teşbih ve tenzihten kurtulur; ne zaman? Allah’ı tanıma ve bilmede yeterli bir seviyeye geldiğinde. “Ne tarafa dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” ayetini işte o zaman gerçek anlamda idrak eder.
Gördüğü, baktığı, duyduğu her şeyde artık O’nu görür, O’nu duyar hâle gelir; ama “ben O’nu gördüm” demez. Bulan “buldum” demez, diyen hâlâ yolun başındadır. Gerçek tevhid bu sessizlikte ve süregelen hayret içindedir.
Önemli rüyalar görülür; ama bir kimse bir rüya görür, üzerinden beş yıl geçer, hâlâ aynı rüyayı anlatıyorsa, o rüyada kalmış demektir. Yeni tecelliler gelmemişse ya da gelen tecelliler içselleştirilememişse, o kimse bir noktada saplanıp kalmıştır.
“Nereden sevdim o zalim kadını” diye şikayet eden kimse, sevgilisini gerçek anlamda sevmemiştir. Çünkü gerçek seven her gün sevgilisini yeniden görür, her gün onun değiştiğini fark eder, her gün yenilenen bir sevgi yaşar. Lanet okuyorsan, sen o güzelliği görememiş, orada kalmışsın demektir.
Sevgili artık daha farklı ve bağımsız bir anlayıştır; her an yenilenmektedir. Bir soru sormak istiyorum: ders kâğıdımızda bazı isimlerin olmaması bir reddiye mi, yoksa o anlayışa dayanan yeni bir açılım mı?
Bir kimsenin ustasını reddetmesi nankörlük olur; bir kimsenin ustasını hiç saymayıp geçmesi onun ne kadar ham olduğunu gösterir. Fakat ustadan öğrenilenleri zamanın gerektirdiği şekilde yenilemek, ustaya en büyük vefadır.
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bütün ümmetin peygamberidir ve her zaman için geçerlidir. Rüyayı tevil edecek kimse kaldı mı? Ben bir dükkâna gider ticaret öğrenirim; ama ustamı geçemezsem o ticaretin hakikatine eremem.
Eğer bir kimse tecellileri görmüyor ve bir şeylerin arkasına saklanıp hayatına devam ediyorsa, o zaman tarikat müessesesini sorgulamak gerekir. O yüzden “ehl-i tarikat değilim” diyorum; çünkü tarikat, form değil, hakikate ulaştıran bir yol olmalıdır.
Şeyh Efendi’nin aldığı eğitim, gittiği yol ve o yolun gerektirdiği araç gereçler bugün farklıdır. Misafirpervererlik, sohbet, hizmet — bunlar değişmez; ama bu hizmetin biçimi zamanla değişir. Önemli olan özün muhafaza edilmesidir.
Herkes bilecek mi. Halit. Hoca’nın evinde olduğunu bilecek ve. Halit. Hoca diyecek ki baba ya işte çok ısrar ettiler Yusuf’un evinde yemek yiyecek bugün. Tamam oraya gidelim arada ben. Halit hocam evinde kalacağım mi 5-10 dakika yarım saat bir saat dinleneceğim. Abdest alacağım namaz kılacağım biraz yapcam. Zinde olacağım dinleneceğim. Ondan sonra akşam namazı vaktine yakın. Ondan sonra hali tozu benim masam olacak cübbemi olacak çantam olacak sonra benim sırrımı olacak. Bir tane adam sarımı taşıyacak birisi alsam taşacak arkamdan nereye gideceğiz Yusuf hocanın evine gideceğiz. Selamünaleyküm diyen gerçek diyen gelecek diyen gelecek. Ben yaşadıklarımı anlatıyorum. Ben Yusuf. Ece nasıl mesafe tek ver kaç sefer misafir edecek. A yeni evli. Ya anneanne eski sesini eski dediniz bir takım da aldığımız.
Eskiden bir takım bayram geldiğinde misafirler gelirdi; evdeki çatal kaşık sayısı bilinirdi. Kaç kişinin geleceği önceden hesaplanır, ona göre hazırlık yapılırdı. Bugün büyük şehirlerde bu tür pratik sûfî ahlâkı uygulanabilir mi? Uygulanabilir, ama önce niyetin doğru olması şart.
Şehirde yaşanabilirliği var mı bu öğretinin? Evet var. İnternetten de sorular geliyor; önemli olan ustanın yolunu usulüyle almak ve öğrendiklerini hayata geçirmektir. Reddetmek değil, dönüştürmek esastır.
“O hiçbir şeye benzemez” derken bile tanımsızlık kabına sokarak putlaştırma tehlikesi var mı? Evet var. “Benzemez” demek de bir tanımlamadır. Peki hakikat noktasında Allah’a bakışımız nasıl olmalı? Allah’ı ne tarafa gitsek hapseden değil, her yönde bulan bir anlayışla bakmalıyız.
Günümüzde bu kalıpları değiştirmek için mücadele ediyorsunuz ama ilerleme yavaş oluyor, sürekli başa dönüyorsunuz. Doğru tavır ve yaklaşım nasıl olmalıdır? Bu tabu ve kalıplar nasıl kırılabilir?
“Allah doldur, Allah boşalt” diyoruz; ama bizi dolduran biri yok mu? İşte bu soruyu sormak bile başlı başına bir farkındalıktır. Bizim sadatlarımız bize bakıyor mu? Evet, bakıyor. Ama biz ne kadar bakıyoruz?
O halının temizlenmesi gerekiyor, akşam misafir gelecek; ne yapmalı? Önce Efendi’ye sormak mı, yoksa halıyı temizleyip misafiri karşılamak mı? Metafizikle günlük hayat arasındaki denge burada devreye giriyor. Her şeyi metafizikle çözmek mümkün değil; pratik adımlar da gereklidir.
“Şeytanı böyle gördüm” diye anlatanlar için yüz yıl sonra psikiyatristler farklı bir tanı koyacak. Bugün “ilaçlı” diyebilirler. Dr. Abdullah olsaydı hemen fetva verirdi, ama bu tür görüntülerin ruhânî mi, psikolojik mi yoksa sembolik mi olduğunu ayırt edebilmek ciddi bir ilim ister.
Büyük bir köprü, altında simsiyah ama pırıl pırıl parlayan sonsuz bir deniz; atılmıyor insan, direkt düşmüyor, bırakılıyor aşağıya — bu bir rüyadan parçalar. Sembolik dil bu; deniz mâneviyattır, görünmez âlemdir; köprü ise bu âlem ile öte âlem arasındaki geçiştir.
Deniz maneviyattır, metafiziktir; kara ise madde dünyasıdır, zahir âlemdir. Siyah nur bu mânâda sonsuzluğu simgeler. Nefs mertebelerine bakıldığında: emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye, mardıyye ve sâfiye — bu yolculuk içsel bir geçiştir.
Putlara tapanlar ile ateistler aynı kategoride değildir. Putlara tapanlar farkında olmadan bir ulûhiyet arayışı içindedir; ateistler ise bu arayışı tamamen reddeder. Bu yüzden müşrik ile ateistin aynı felsefeye dahil edilmesi doğru değildir.
Cennet ve cehennem vaat edilmiştir; bu bir esaret gibi görülebilir. Hz. Mevlânâ’nın felsefesiyle Kur’an ve Sünnet burada buluşuyor. Hz. Pir “Kur’ân’ın kölesiyim, Hz. Muhammed Mustafa’nın ayağının tozu oldum” demiştir; yani özgürlük, hakikate tam teslim olmakla kazanılır.
İnsanların kendi fikir yapılarına göre uydurdukları kurallar din değildir; din Allah’ın indirdiği vahiyle, Kur’an ve Sünnetle sabittir. Kur’an ve Sünnetle sabit olan din anlayışı, insanların kendi zamanlarında iyi niyetle ekledikleri unsurlarla karıştırılmamalıdır.
“Kul hakkından kurtulma namazı” var mı? Fıkıh kitaplarına bak yok, hadislere bak yok. Müzdelife’de vakfe ise hadisle sabit. Din adına sonradan eklenen uydurmalar ile sahih naslara dayanan ibadetleri birbirinden ayırt edebilmek, sağlam bir din anlayışının temelidir.
Mahşerde bir kimseye denilebilir ki: “Şu kimseden alacağın var mıydı? O alacağını cennette mi istiyorsun, yoksa dünyada hakkını mı alacaksın?” O kul belki “Benim ne cehennemi görüp ne cennetim var, yeter ki affedilsin” der; böylece alacağından geçer ve cennete gider. Bu, kul hakkının ne kadar ciddî olduğunu gösterir.
Sabah namazını kıldıktan sonra Müzdelife vakfesi meselesi tartışılıyor. Diyanet de bu konuda bir tutum almak durumunda. Çobanlar Hz. Peygamber’e dediler ki: “Ya Resulallah, biz insanların kurbanlıklarına bakıyoruz, gece vakfesine duramayız.” Hz. Peygamber onlara ruhsat verdi.
Çobanların durumu gerçek bir ihtiyaçtı: kurbanlıklara hırsız ya da yırtıcı zarar verebilirdi. Hz. Peygamber bu gerçek ihtiyacı görerek “Gece şeytanı taşlayın ve gidin” dedi. Din kolaylıktır; siz de kolaylaştırın.
Sen otelde yatıyorsun, çoban değilsin; bu ruhsatı kendine uygulamanın bir gerekçesi yok. Hz. Peygamber ruhsatı çobanlara vermiş, diğerlerine vermemiş. Dinin kolaylığını kötüye kullanmak, dinin amacını anlamamaktır.
Kaynaklar
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Sohbet Kaydı
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet serisinden derlenmiştir.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Tecellî, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı