Fusûsü’l-Hikem’i Okuma Şartları
İbnü’l-Arabî’nin Fusûsü’l-Hikem’i, kolay iş değildir. Bu eseri tek başına ve sağlam bir Kur’ân-sünnet bilgisi olmadan okumanın doğru olmadığı sohbetin başında hatırlatıldı. Sağlam bir inanç temeli ve tasavvuf geleneğiyle ilgili temel bilgi olmadan Fusûs’a giren kimse, bazı mânâları yanlış anlayabilir; nitekim kitabın bazı bölümleri çok derin yorumlar içermektedir. Bu sebeple İbnü’l-Arabî eserini, hazır bir kitleye değil, belirli bir mertebede olanlar için kaleme almıştır.
Allah’a Davet “Hile” midir? İbnü’l-Arabî’nin Özgün Yorumu
İbnü’l-Arabî hazretleri, Nûh sûresi 21-22. âyetlerindeki “büyük tuzaklar kurdular” ifadesini beklenmedik bir açıdan ele alır. Tefsircilerin çoğu bu tuzağı Nûh’un kavminin Nûh’a kurduğu bir düzen olarak yorumlarken Hz. Pîr, asıl “hile”nin Nûh aleyhisselâmın Allah’a davet ediş biçiminde saklı olduğunu öne sürer. Buna göre, “Allah’a davet olunan kimse için hiledir” —çünkü Allah davet edilenden zaten uzak değildir; O, şah damarından daha yakındır ve her şeyi kuşatmıştır.
“Uzak olan bir kimse için davet yapılır” mantığından hareketle İbnü’l-Arabî şunu söyler: Allah’ı hiç bilmeyen ve O’ndan uzak olmayan kavim, Allah’a davet edilmekte bu nedenle bir tuzak, bir hile görmüştür. Onlar o iç ses sayesinde zaten hakikatin bir yanını hissediyorlardı; fakat kavim de bu davete hileyle karşılık verdi — yani Nûh’un kavmi, kendi çıkarları ve varlıkları adına ona karşı bir hile kurdu.
İbnü’l-Arabî’ye göre bu aslında derin bir varlık hakikatini barındırır: Hak’tan ayrı olan hiçbir şey yoktur; çünkü O her yerde mevcuttur. Davet, insanın zaten içinde barındırdığı hakikati ona hatırlatmaya çalışmaktır. Bu sebeple gerçek tebliğ bir bilinçlendirme ve hatırlatma eylemidir; dışarıdan dayatma değildir.
Hz. Muhammed Mustafâ’nın Daveti: Hüviyet Değil, İsim ve Sıfatlar Yönünden
Hz. Muhammed Mustafâ’nın Allah’a çağrısı, diğer peygamberlerden özsel bir farkla ayrılır. Hz. Pîr diyor ki: Allah’ın hüviyeti —yani mutlak zâtı— sonsuz ve kavranamaz; O’nun zıddı yoktur ve her şeyi kuşatmıştır. Zât hakkında herhangi bir şey söylemek yasaklanmıştır; çünkü elimizde bu konuda hiçbir bilgi yoktur.
Hz. Muhammed Mustafâ’nın daveti ise Allah’ın isim ve sıfatları üzerine kurulmuştur. Yûsuf sûresi 108. âyetinde şöyle buyrulur: “De ki: İşte benim yolum budur; basîretle Allah’a davet ediyorum.” Basîret, Allah’ı O’nun sıfatlarıyla bilen, sıfatlarından anlaşılan boyutlarıyla çağıran bir gözlemdir. Bu sebeple Hz. Muhammed’in daveti, insanlığın her tabakasına ulaşabilecek evrensel bir yapı taşır.
Sıfatlar ve esmâ üzerinden yapılan davet, birbiriyle zıt gibi görünen isimlerin arasında da bir denge gerektirir. Örneğin bir kimse el-Kâbıd (daraltıcı) isminin tecellîsi altında sıkışıp kalmışsa ona el-Bâsıt (genişletici) ismiyle davet edilir; el-Hâfız (alçaltan) altında bunalan kimse er-Râfî (yükselten) ismiyle çağrılır. Gerçek mürşid-i kâmil, muridin üzerinde baskın olan isme göre ona uygun bir esma terbiyesiyle yola koyar.
Esmâ Hiyerarşisi ve Rahman İsmi
Allah isminin altında ince bir perde gibi bütün esmâyı içine alan isim Rahmân’dır. Rahmân ismi şerifinin bütün ilâhî isimleri kuşatması sebebiyle Hz. Muhammed Mustafâ’nın varisleri olan hakiki mürşitler, muritlerini diğer isimlerin tecellîsi altındaki sülûktan alıp nihâyet Rahmân ismi şerifinin altında cem ederler.
İsrâ sûresi 110. âyeti bu hakikati şöyle bildirir: “Allah’a da Rahman’a da yalvarın; hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nundur.” Hz. Pîr’e göre bu âyette “Allah veya Rahman aynıdır, ikisi de aynı şeydir” denilmek istenmez; aksine Rahman isminin bütün esmâyı içine alan bir küllî isim olduğu vurgulanır. Meryem sûresi 85. âyetinde kıyamet günü takva sahiplerinin Rahman’ın huzurunda heyetler halinde toplanacağı bildirilmektedir: Her heyette aynı algı, aynı anlayış ve aynı yönelişteki kimseler bir araya gelmiş olacaktır.
Mürşid-i kâmiller muritlerini tek bir esmanın terbiyesinde bırakmaz; zira tek kanatlı bir kuş uçamaz. İnsan hem celâl hem cemâl isimleriyle dengeli bir terbiye görmelidir. Yalnızca celâl isimlerinde kalan kimse sertleşir; yalnızca cemâl isimlerinde kalan yumuşar ve güçten düşer. Gerçek sülûk bu iki kanadın birlikte çalıştığı bir yürüyüştür.
Varlık Âleminin Tamamı İlâhî İsimler Altındadır
Hakk’ın zâtının görünme yeri olan zâhir ismiyle, âlemdeki her varlık Cenâb-ı Hak’kın bir isminin terbiyesi ve ihâtası altındadır. Kim darlık içindeyse el-Kâbıd’ın, kim kolaylık içindeyse el-Latîf’in, kim zorluktaysa el-Kahhâr’ın tecellîsi altındadır. Peygamberler ve hakiki mürşitler, bu esmâ tecelliyatını okuyarak insanları yerli yerine davet ederler.
Bakara sûresi 115. âyeti bu gerçeği şöyle dile getirir: “Doğu da Batı da Allah’ındır; her nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır.” İbnü’l-Arabî, bu âyeti kozmolojik bir boyutta yorumlar: Âlemde hiçbir yön ve hiçbir varlık Allah’ın vechindenve dolayısıyla bir esmânın tecellîsinden— yoksun değildir. Bilen için bu her yerde Hakk’ı tanımak ve bilmek anlamına gelir.
Nûh’un kavminin putları da bu perspektiften ele alınabilir: O putlar belirli esmânın tecellîlerinin maddeye hapsedilmiş sembolleriydi. “Sakın ilahlarınızı terk etmeyiniz; Vedda’yı, Suvâ’yı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın” (Nûh 71:23) âyetinde sayılan putlar, tarihî olarak o kavmin mânâ âleminden gelen işaretleri dejenere edip maddeye hapsetmesinin ürünüdür. Hakikati bu putlarda aramak kısır bir döngüdür; çünkü gördükleri suret aslında kendi nefisleridir.
Soru-Cevap
Soru: “Allah’a davet hile midir?” ifadesini nasıl anlamalıyız?
Cevap: İbnü’l-Arabî’nin bu sözü provokatif bir çıkış olarak değil, derin bir ontolojik gözlem olarak anlamak gerekir. Allah insana zaten daha yakındır; davet, O’nu uzak bir yere çağırmak değil, insanın zaten içinde barındırdığı hakikate dönmesini istemektir. “Hile” ifadesi, bu gerçeğin sıradan bir mantık çerçevesinde anlaşılmasının güçlüğüne işaret eder.
Soru: Nûh’un kavmi hangi putlara tapıyordu?
Cevap: Nûh sûresi 23. âyetinde sayılan beş put: Vedda, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr. İbnü’l-Arabî ve müfessirler bu isimlerin o dönemin sâlih kimseleri adına dikildiğini, zamanla putperestliğe dönüştüğünü bildirir. Her put bir esmânın tecellîsinin maddeye hapsedilmiş biçimidir.
Soru: Kişinin üzerinde baskın olan esma değişir mi?
Cevap: Küllî olarak âlem üzerindeki esmâ cebri olabilir; ancak bir bireyin üzerindeki baskın esma, kişinin hâline, hareketlerine ve cüz’î iradesine bağlı olarak değişebilir. Mürşid bu esmâyı okuyarak sülûkun seyrini düzenler.
Soru: Peygamberlerin mucizeleri bilimle açıklanabilir mi?
Cevap: Hz. Peygamber’in hurma dikip anında meyve vermesi gibi mucizeler, tabiat kanunlarının ötesinde gerçekleşen olaylardır. Bilimin bu mucizeleri “çözmesi” beklentisi, mânâ âleminin şehâdet âlemine farklı biçimlerde tecellî ettiği gerçeğini göz ardı eder. Mucizeleri matematikle açıklamaya çalışmak yerine, o mucizelerin hangi hakikate işaret ettiğini anlamak daha doğru bir yaklaşımdır.
Kaynaklar
Âyet: “Sakın ilahlarınızı terk etmeyiniz; Vedda’yı, Suvâ’yı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın.” — Nûh sûresi, 71:23
Âyet: “De ki: İşte benim yolum budur; basîretle Allah’a davet ediyorum.” — Yûsuf sûresi, 12:108
Âyet: “Allah’a da Rahman’a da yalvarın; hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nundur.” — İsrâ sûresi, 17:110
Âyet: “Kıyamet günü takva sahiplerini Rahman olan Allah’ın huzuruna heyetler halinde toplarız.” — Meryem sûresi, 19:85
Âyet: “Doğu da Batı da Allah’ındır; her nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır.” — Bakara sûresi, 2:115
Âyet: “Rabbim! Kavmim bana isyan etti; malı ve evlâdı kendisine ziyandan başka bir şey vermeyen kimseye uydular. Onlar büyük tuzaklar kurdular.” — Nûh sûresi, 71:21-22
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 28. Fusûsü’l-Hikem Okumaları kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video: https://www.youtube.com/watch?v=A-eY07QnuU4
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Sülûk, Sünnet, Tecellî. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı