Hakkı Görmek ve Nefsini Görmek
Geçen aydaki okumadan kaldığımız yeri hatırlayarak devam ediyoruz: “Sizden Hakkı gördüğünü zanneden kimse onu tanımadı; ancak nefsini gördüğünü bilen kimse onu anlayabildi.” İbnü’l-Arabî hazretlerine göre bu ifade, sûfîlerin en temel sınavını dile getirir. Bir kimse, manevî sülûk sırasında Cenâb-ı Hak’kın tecellîsine mazhar olduğunda ilk tepki çoğunlukla “Hakkı gördüm” şeklindedir. Oysa Hz. Pîr’e göre gördüğü şey büyük ihtimalle kendi nefsidir, zira her tecellî sahibinin kendi ayânı sabitesinden sudûr eder.
Tecellîyat karşısındaki doğru tutum ikilik içermez: “Hem odur, hem de değildir; o hiçbir şeye benzemez, ama her yerde çalışandır; hiçbir mekâna ve makama sığmaz.” Bu ifade çelişki gibi görünse de dördüncü, beşinci ve altıncı makamlarda fiilen yaşanan bir haldir. Sülûkteki sûfî yanılmamak için her tecellîde hem teşbîh hem tenzîhi bir arada tutmalı; “Odur” dedikten sonra hemen “Hiçbir surette hapsedilemez” diyebilmelidir. Bu denge, derviş için hayret makamında durmak ve oradan devam etmek demektir.
Mârifetullah ilminin nazarî (kitabî) bilgiden temel farkı burada ortaya çıkar. Nazarî bilgi okuyarak, akıl yürüterek elde edilir; keşfî bilgi ise doğrudan müşâhede ile kazanılır. Keşfî bilgi değişmez; nazarî bilgi ise zamanla yerini başka bir fikre bırakabilir. Bu sebeple sûfîler ne zaman yoldan çıkmaz ve her dem kendilerini tazelerler; zira ilâhî ilmin derinliklerinden beslenen mükâşefe ve keşif sürekli yenilenmektedir.
Mârifetullah: Allah’ı Bilmek ve Tanımak
İbnü’l-Arabî’nin terminolojisinde mârifetullah, Allah’ı bilme ilmidir ve bu bilgiye yalnızca kalp yoluyla ulaşılabilir. Enam sûresi 91. âyeti bu konuda temel referanstır: “Allah’ı gereği gibi tanımadılar.” Bu tanımama, zihinsel bir yetersizlikten değil, kalbin gönlü hakikate açmamasından kaynaklanır. Allah’ı hakkıyla tanıyamayanlar zekâlarına, kariyer ve zenginliklerine, entelektüel birikimlerine güvenirler; oysa peygamberler içinde Süleyman aleyhisselâm’a bağışlanan dünyevî servet hariç hiçbir peygamber dünyalık güç üzerine tebliğini inşa etmemiştir.
Allah’ı bilmek, çok ibadet etmek ya da çok kitap okumakla değil; Allah’ı seven, Kur’ân ve sünnete sımsıkı yapışan, farzları eksiksiz yerine getiren, nafilelerle sülûk eden ve Allah’a has bir sevgiyle bağlanan kimselerle mümkündür. Bu kimselerin nazarî bilgiden ziyade kalp bilgisi vardır. Doğaya veya kitaplara bakarak “Bunlardan Allah’ı bilirim” diyenler ise hayatlarını boşa geçirmişlerdir.
Mârifetullah ilminin de bir öğreticisi vardır. Nasıl ki her ilmin bir mürebbîsi ve öğretmeni varsa, bu ilmin de peygamberlerden sonra mürşid-i kâmil makamındaki zevât tarafından aktarılması gerekir. Kur’ân ve sünnete tam bağlılık olmadan, farzları ihmal ederek ya da Allah sevgisinden yoksun biçimde bu ilme ulaşmak mümkün değildir.
Serap Metaforu: Hakikate Ulaşamamak
İbnü’l-Arabî bu fasılda, Nûh’un kavminin durumunu serap benzetmesiyle açıklar. Serap, susuz bir çölde sıcak havanın etkisiyle ufukta su gibi görünen bir yanılsamadır. Ona doğru yürüyen bir türlü ulaşamaz; yaklaştıkça serap kaçar, başka bir yönde yeniden belirir. Mürşid-i kâmile bağlanmayan, bir dergâhtan diğerine gezerek sürüklenen kimseler de böyledir: Hakikate hiç ulaşamazlar.
Bu durumun en temel nedeni ihlâs ve samimiyetin yokluğudur. İhlastan yoksun olan kimse ne dünyaya tam olarak kavuşabilir, ne de âhirete. Furkan sûresi 23. âyetinin işaret ettiği gibi, sığ ameller bir toz gibi savrulup gider. Serap ehlinin karakteristik özelliği her ulaştığı yerde hiçbir şey bulamaması ve her şeyin elinden dağılıp gitmesidir.
Bu tehlikeden korunmanın yolu, ihlâs ve samimiyetle Allah’ı zikretmektir. Zikrullah, kalpteki pası giderer; pas gidince ilâhî tecellîler ortaya çıkar. Kalp üzerindeki yetmiş bin zulüm perdesi, tövbe, zikir ve nafile ibadetlerle kalkar; yerlerine yetmiş bin nûr perdesi açılır.
Üzerimizdeki Nimetler Allah’a Aittir
Hz. Pîr bu fasılda Nûh aleyhisselâmın kavmini “Tövbe ederseniz Allah size mallar, oğullar, bağlar ve bahçeler verir” (Nûh 71:12) diye çağırdığına dikkat çeker. Bu çağrı, malın ve mülkün Allah’a ait olduğunun, insanın yalnızca bir emânetçi ve vekil konumunda bulunduğunun açık ifadesidir. Kavim ise bu nimetleri kendi mülkleri sanıp inkâra saplı kaldı.
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur: “İlim müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır.” Üzerimizde Allah’ın bize lutfettiği her türlü sıfatsal ve zâtsal tecellî, mârifetullah bilgisi aslında bize değil Allah’a aittir. Biz yalnızca bunun hamdinî yaşar, zikrini sürdürür, Allah’ın ilim nehrine ağzımızı açarız. Kimin üzerinde manevi ilim, tecellî ve müşâhede varsa o kimse bunu sahiplenmemeli, tasadduk etmeli; zira sahiplenince o ilâhî lütuf eksilir.
Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra peygamber gelmeyeceğine göre bu mânâdaki halifelik, mürşid-i kâmillere intikal etmiştir. Gerçek veliler gecelerini gündüzlerini Muhammed Mustafâ gibi —teşbîh ve tenzîhi, zâhiri ve bâtını birlikte— Allah’ı tanıtmakla geçirirler. Onların sırça sarayları yoktur; onların sarayları gönülleridir.
Soru-Cevap
Soru: Mârifetullah nazarî ilimle elde edilebilir mi?
Cevap: İbnü’l-Arabî’ye göre hayır. Nazarî ilim, aklın ve okumanın verdiği bilgidir; doğruluğu değişebilir. Mârifetullah ise keşfî bir bilgidir; kalbin doğrudan müşâhede ve feraset nûruyla ulaştığı hakikattir ve bu bilgi değişmez.
Soru: Bir kimse tecellîde “Hakkı gördüm” derse ne olur?
Cevap: Bu durum, dördüncü ve beşinci makamda sülûk eden kimseler için geçici bir yanılgı olabilir. Gördüğü şey büyük ihtimalle kendi nefsinin tecellîsidir; zira her tecellî kişinin kendi ayânı sabitesinden sudûr eder. Sağlam bir mürşid, bu noktada sâliki uyarır ve hem teşbîhi hem tenzîhi bir arada tutmayı öğretir.
Soru: Ellerimizdeki nimetlerin hesabını vereceğimiz için onlar bizim sayılmaz mı?
Cevap: Hayır, tam tersi. Ellerimizin altındaki her şey Allah tarafından bize emânet edilmiştir; hesabını vereceğimiz de bu emâneti yerli yerinde kullanıp kullanmadığımızdır. Elimizdeki mülk bizim olmasa bile o mülkün tasarrufunun sorumluluğu bize aittir.
Soru: Zikrullah neden kalp pasını giderir?
Cevap: Hadîs-i kudsîde bildirildiği üzere Allah, kalbini zikirle parlatana yaklaşır ve nihâyet onun gören gözü, işiten kulağı olur. Zikir, kalpteki zulüm perdelerini kaldırır; perdeler kalktıkça nûr perdeleri açılır ve kul ilâhî tecellîleri fark etmeye başlar.
Kaynaklar
Âyet: “Allah’ı gereği gibi tanımadılar.” — En’âm sûresi, 6:91
Âyet: “Rabbinizden mağfiret dileyin; O çok bağışlayandır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın, mallarınızı ve çocuklarınızı artırsın.” — Nûh sûresi, 71:10-12
Âyet: “Onların amelleri kupkuru bir çölde rüzgârın savurduğu küle dönmüştür.” — Furkân sûresi, 25:23
Hadîs: “İlim müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır.” — Tirmizî, İlim 19
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 27. Fusûsü’l-Hikem Okumaları kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video: https://www.youtube.com/watch?v=wRuS7ZAIzYk
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Sülûk, Sâlik, Müşâhede, Tecellî, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı