Nûh Aleyhisselâm’ın Kavmini Gayb Âlemine Daveti
Fusûsü’l-Hikem’in Nûh faslından kaldığımız yerden devam ediyoruz. İbnü’l-Arabî hazretleri, Nûh aleyhisselâmın kavmini “gece davet ettiğini” söylerken bunu salt kronolojik bir gece olarak değil, manevi bir boyut olarak yorumlar. Gece daveti, kalbin karanlık ve gizli tarafına —yani gayb âlemine— yapılan bir çağrıdır. Gündüz daveti ise zâhire, görünen âleme yönelik akıl ve delil yoluyla yapılan hitaptır.
Arifler gecede ibadet eder; zikir, namaz ve sohbetlerini gece sürdürürler. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ilk farz kılınan ibadeti gece namazıdır ve teheccüd namazı ariflerin namazı olarak nitelendirilir. Bir peygamberin kavmine “gecede davet ettim” demesi, onları görünmeyenden, gayb âleminden haber vermeye çağırdığı anlamına gelir; zira gece, ruhanî varîdâtın ve ilahî tecellîlerin yoğunlaştığı vakittir.
Nûh aleyhisselâm kavmini önce gayb’a, sonra zâhire, ardından hem zâhiri hem bâtını bir arada taşıyan bir hakikate davet etti. Kavmi her seferinde reddetti. Kavmin bu reddi ise aslında Nûh’un anlattıklarının doğruluğunu iç dünyalarında zaten bildiklerini, fakat kabullenmek istemediklerini gösterir. İnsan, hakikati kalben doğru bulduğu anda kulaklarını tıklamaya ve gözlerini kapatmaya başlar; çünkü o hakikati kabullenmek, tüm dünya düzenini yeniden inşa etmeyi gerektirir.
Mutlak Kalp ve Varlık Mertebeleri
Bu derste İbnü’l-Arabî’nin varlık ontolojisinin temel kavramları üzerinde durulmuştur. Mutlak kalp veya mutlak gayb, Allah’ın zâtıyla ilgili olan ve hiçbir insan idrâkinin ulaşamadığı mertebedir; bu âleme lâhût âlemi de denir. Henüz esmâ ve sıfatların tenezzül etmediği bu mertebe, sûfîler için mutlak bir gayb hükmündedir ve Nûh aleyhisselâmın kavmini bu alana doğrudan davet etmesi düşünülemez.
Varlık mertebelerinde ikinci tabaka, ruhlar âlemi ve hayâl-melekût âlemidir. Bu mertebede artık meleklerin, ruhların, şeytanların ve cinlerin mahiyeti belirginleşmeye başlar. Burası rüya âleminin ve ruhanî tecellîlerin mekânıdır. Rüyada yaşanan bir olayın şehâdet âleminde gerçekleşmemesi, o hâdisenin emir âleminde ya da hayâl âleminde tecellî ettiği anlamına gelir; varlıktan silinmemiş, farklı bir mertebede gerçekleşmiştir.
Şehâdet âlemi ise görünen, zâhir dünyadır. Bu üç mertebe —mutlak gayb, emir/ruhlar âlemi ve şehâdet âlemi— Fusûsü’l-Hikem’in sonuna kadar ısrarla başvurulacak temel eksenlerdir. Bu terimleri iyi kavramak, İbnü’l-Arabî’nin bütün fasllarını anlamanın anahtarıdır.
Tebliğin Zâhir-Bâtın Dengesi ve Hz. Muhammed Mustafâ’nın Üstünlüğü
İbnü’l-Arabî hazretleri bu fasılda bir kez daha Hz. Muhammed Mustafâ’nın tebliğinin diğer peygamberlere kıyasla üstünlüğünü vurgular. Nûh aleyhisselâm tenzîhi, teşbîhi ve her ikisini birlikte sunan üç farklı yöntemle kavmine ulaşmaya çalıştı. Hz. Pîr’e göre eğer Nûh aleyhisselâmda da “Onun benzeri hiçbir şey yoktur” âyetinin getirdiği o bütünleyici yapı olsaydı, kavminden daha fazlası iman ederdi.
Kur’ân-ı Kerîm bütün kitapların anasıdır; Âdem’e indirilen sayfalardan Mûsâ’ya ve Îsâ’ya indirilen kutsal metinlere kadar hepsinin özü Kur’ân’dadır. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e “cevâmiü’l-kelim” verilmiş, bütün ilâhî isimler ve sıfatlar onun zâhirinde ve bâtınında cem olmuştur. Bu bütünlük, Kur’ân’ın ve Hz. Muhammed’in tebliğinin evrenselliğini ve kalıcılığını açıklar.
Dini tebliğ yalnızca zâhir boyutuyla, yani fıkıh ve helâl-haram ekseninde sunulduğunda insanların gönül dünyasına ulaşılamaz. Aynı şekilde yalnızca bâtın boyutunu öne çıkarmak da dengesizliğe yol açar. Sağlıklı bir tebliğ, iki kanatlı bir kuş gibi hem zâhiri hem bâtını bir arada taşımalıdır. Nitekim devletin sağlıklı olması için de hem zâhir gücü hem bâtın ruhu dengede bulunmalıdır.
Nafile İbadetler ve Kalp Perdelerinin Kaldırılması
Sohbetin soru-cevap bölümünde nafile ibadetlerin kalp üzerindeki etkisi ele alındı. Hadîs-i kudsî şöyle bildirir: “Kulum bana nafilelerle yaklaştıkça yaklaşır; nihâyet ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.” İbnü’l-Arabî bu hadîsi, kulun nafilelerle sülûk ederek benliğinin perdelerini kaldırması ve ilâhî sıfatların kendi varlığında tecellîsine mazhar olması şeklinde yorumlar.
Kalpte yetmiş bin zulüm perdesi vardır; iman edip tövbe ederek, zikir ve nafile ibadetlerle bu perdeler kalkar. Perdeler kalktıkça yerlerini yetmiş bin nûr perdesi alır ve kul o zaman görünenin, işitenin, tutanın, yürüyenin, sevenin ve sevilenin kim olduğunu idrak eder. Bu idrak, feraset nûrunun açılmasıdır.
Mutlak kalp ve Allah’ın zâtı üzerinde tefekkür etmek yasaklanmıştır; “Allah’ın zâtını düşünme, nimetlerini düşün” düsturu bu yüzden vardır. Tefekkür, yaratılmışlar üzerinde yürütülür; ancak tenzîh edilmek sûretiyle —ne olmadığı üzerinde düşünerek— Hakk’a yaklaşılabilir.
Soru-Cevap
Soru: Nûh aleyhisselâmın kavmini irşâd etmekte bir eksikliği var mıydı?
Cevap: Hayır. Her peygamber Allah’ın emrini kendi kavminin istidâdı ölçüsünde eksiksiz yerine getirmiştir. Buradaki karşılaştırma, Nûh aleyhisselâmın tebliğinde bir kusur olduğunu değil, Hz. Muhammed Mustafâ’nın tebliğinin ve Kur’ân-ı Kerîm’in daha kuşatıcı bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymak içindir.
Soru: Nûh’un kavmi hakikatin doğruluğunu anlıyor muydu?
Cevap: Evet. İbnü’l-Arabî’ye göre kavim, Nûh aleyhisselâmın anlattıklarının doğru olduğunu biliyor ve hissediyordu; bu yüzden parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Bir insan yalnızca doğru olduğuna inandığı şeyi duymamak için bu kadar çaba harcar. Kabullenememek, nefis, çevre baskısı, ekonomik ve siyasi çıkarların hakikatin önüne geçmesinden kaynaklanıyordu.
Soru: Mutlak kalp yaratılmış mıdır?
Cevap: Bu mesele üzerinde net bir hüküm vermek mümkün değildir; zira o mertebe insan idrâkinin ötesindedir. Yapılabilecek olan, o alana karşı tenzîh tutumunu korumak, yani ne olduğu değil ne olmadığı üzerinde düşünmektir.
Soru: Nafile ibadetler farzlardan daha mı değerlidir?
Cevap: Hayır. Hadîs-i kudsîde açıklandığı üzere Allah’ın en sevdiği amel farzlardır. Nafileler ise farzların üzerine yapılan ve kulu Allah’a yaklaştıran ek bir yoldur. Farz eksiksiz yerine getirilmeden nafilelerin gerçek kıymeti anlaşılamaz.
Kaynaklar
Hadîs-i Kudsî: “Kulum bana nafilelerle yaklaştıkça yaklaşır; nihâyet ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.” — Buhârî, Rikâk 38
Âyet: “Ben kavmimi gece gündüz davet ettim.” — Nûh sûresi, 71:5
Âyet: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur; O, her şeyi işiten ve görendir.” — Şûrâ sûresi, 42:11
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 26. Fusûsü’l-Hikem Okumaları kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video: https://www.youtube.com/watch?v=LzXooUpvZrE
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Sülûk, Tecellî, Nûr. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı