Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Arabide Fusus Okumaları ·

23. Fususul Hikem Okumaları Muhiyiddini Arabi

Oy oy bu. Selamünaleyküm o en son. Çünkü hak için mahlukların hepsinde azıcık tohum arkası. Evet. Şu hale göre bütün mefhumlar da beliren odur her bir anlayışta bâtın olan da yine olur bu hakikat anca...


Hak’kın Âleme Nisbeti: Ruh-Beden Metaforu

İbn Arabî bu fasılda önceki sohbetten bırakılan yerden devam ederek Hak ile âlem arasındaki ilişkiyi ruh-beden metaforuyla açıklar: Hak, âlemin suretlerinde zuhur etmiş bir ruh gibidir; âlem ise o ruhun idare ettiği bir beden hükmündedir. Nasıl ki ruh bedenden çekilince bedenin insan sureti hükmü kalmaz, âlemdeki hiçbir varlık da Hak’kın tecellîsi olmaksızın hakikî bir varlığa sahip olamaz.

Cenâb-ı Hak, mahlukların hepsinde zuhur eden, her suret ve manada beliren, zâhir ismine layık olan varlıktır. Kendi zâtının işlerini, yani fiiliyatını yaratılmış varlıklar üzerinden açığa çıkarır. Bu fiiliyat bâtında hazırken, yaratılmış surette zuhur edince zâhir ismine kavuşur; tıpkı içimizde düşündüğümüz bir şeyin dışa aktarılınca görünür olması gibi.

“Kendi suretimde Adem’i, Adem’in suretinde âlemi yarattım” meâlindeki hadis-i kudsî bu hakikate işaret eder. İnsanın isimlerin görülme yeri olarak en mükemmel nokta olması bundandır; Cenâb-ı Hak “ahsen-i takvim üzere yarattım” (Tîn, 4) ve “seni halife olarak yarattım” (Bakara, 30) buyurarak insanın bu konumunu teyit etmiştir.

Suretlerin Hudûdu ve Hak’kın Tarif Edilemezliği

Her suretin bir hudûdu, ölçüsü ve sınırı vardır: masanın boyu, bardağın hacmi, insanın bedeni belirli ve tarif edilebilirdir. Sınırlı olan her şeyi teşbih etmek de tenzih etmek de mümkündür; zira onun hududu bellidir. Fakat Cenâb-ı Hak’kın tarif, tahdit ve tenzihinin imkânsızlığının sebebi tam da budur: O’nun haddi ve sınırı yoktur; dolayısıyla sınırsıza sınır koymaya kalkmak yanlışlığın ta kendisidir.

İbn Arabî’nin ince tespiti şudur: “Bütün suretlerin hudutlarını tek tek belirleyebilirsiniz; ama Hakk’ın hududunu belirleyemezsiniz, çünkü O bütün suretlerin hudutlarını kapsayan varlıktır.” Bu yüzden ne salt tenzih doğrudur ne de salt teşbih. Her ikisi de Hak’kı bir kayda, bir sınıra bağlamaktır; tenzihte ‘bu değildir’ derken teşbihte ‘budur’ diyerek aynı hatayı tekrarlarsınız.

İnsanın Tarifi: Allah’ı Tanıyan Varlık

Latinlerin insanı ‘konuşan hayvan’ olarak tanımlaması doğru değildir; hayvanlar da kendi aralarında iletişim kurarlar. İnsan ‘konuşan hayvan’ değil, Allah’ı tanıyan ve bilen varlıktır. Zira Cenâb-ı Hak, “Ben insanı ve cinleri beni tanısınlar, bilsinler ve bana ibadet etsinler diye yarattım” buyurmuştur (Zâriyât, 56). İbadet ise bu tanıma ve bilme yolunda olduğumuzun göstergesidir.

Bir kimse Allah’ı ne kadar tanır ve bilirse o kadar insandır. Bu tanıma yalnızca çok ibadet etmekle değil, Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde Allah’ın sıfatlarını kavramakla, zâhiri ve bâtını birlikte gözönünde bulundurarak mârifet yolunda yürümekle gerçekleşir.

Mevlânâ’nın Metaforları: Aslan Resmi ve Suretten Kurtulmak

Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî’de duvara çizilmiş insan resmi örneğini verir: suret bakımından hiçbir eksiği yoktur, ama canı yoktur; işte o nadir bulunan cevheri aramak gerekir. Aynı şekilde bayrak üstüne resmedilmiş aslan, rüzgâr esince hareket eder; bu hareketin sahibi aslan değil rüzgârdır. Yani suret kendi başına hiçbir şey değildir; onu zuhura kavuşturan Hak’kın nefhası ve tecellîsidir.

Mevlânâ şöyle der: “Suretten kurtulmadıkça Allah surete sığmaz.” Ârif-i billâh olanlar, tenzih ve teşbih sınırlarında duraklamazlar; sureti aştıklarında Hak kalbine tecellî eder ve onlar artık gerçek anlamda muvahhit olurlar. Teşbih edenin de tenzih edenin de Hak’kı tam anlamıyla bilmediği için bu ikisinin birine muhtaç olduğu; ârif-i billâh’ın ise ikisini birden aşarak Cem’e ulaştığı görülür.

Ömer Hayyam bu hakikati şöyle özetler: “Cihanın canı Hak’tır; cihan bütün haliyle bedendir. Meleklerin ruhları bu bedenin havvası; felekler, unsurlar ve mevcutlar ise azalarıdır. İşte Tevhid budur; bunun dışındakiler hep çokluk perdeleridir.”

Tenzih-Teşbih-Tesbih Dengesi ve Ârif-i Billâh Olmak

İbn Arabî ve Mevlânâ’ya göre salt tenzih — “O hiçbir şeye benzemez” deyip orada kalmak — Hak’kı bir kayda bağlamaktır. Salt teşbih — “budur” demek — de aynı şekilde O’na hudut koymaktır. Tenzih ile teşbihi birleştiren kimse vahdete, yani tevhide ulaşmış olur; ikisini birleştiremeyenler ise tevhide ulaşamaz.

Melâmî geleneğinde bu makam Cem-i Cem makamıdır: tenzih ve teşbih bu makamın alt basamaklarıdır; ârif-i billâh olan kimse nihâyetinde her ikisinden de kurtulur, zira suretlerin hepsinde Hak’kı tenzih eder, sîretin hepsinde de Hak’kı teşbih eder. O artık ne tenzihte takılır ne teşbihte; sarkacın iki yana vurmasını aşmış, zikrullaha bağlanmıştır.

Tenzih ve teşbih, sâlikin yolunun durakları gibidirler. Önce tenzih gelir: ‘Bu değildir’ der kimse. Ardından teşbih: ‘Budur, buna benzer’ der. Sonra tesbih gelir; bir müddet sonra ârif-i billâh her ikisinden azade olur. Mevlânâ bunu süt-ekmek-et geçişiyle anlatır: bebek önce süt ister, büyüyünce ekmek, daha büyüyünce et; ilmel-yakîn, aynel-yakîn, hakkal-yakîn mertebeleri de böyle birbirinin ardından gelir.

Nefsini Bilen Rabbini Bilir

“Nefsini bilen Rabbini bildi” rivayeti, bazı muhaddislerce zayıf görülse de Hz. Âişe annemizden nakledilen ve aynı manayı destekleyen başka bir hadis-i şerif mevcuttur: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e “İnsan Rabbini ne zaman tanır?” diye sorulduğunda “Kendini bildiği zaman” cevabını vermiştir. Bu hadisi büyük âriflerin tamamı kabul etmiş ve onun üzerine odaklanmıştır.

Fussilât Sûresi 53. ve Zâriyât Sûresi 21. âyetler bu hakikati teyit eder: “Biz âyetlerimizi hem ufuklarda hem de nefislerinde göstereceğiz; ta ki onların hak olduğu onlara açıkça görünsün.” Dışarıdaki âlemde yayılan âyetler, kendi nefsimizdeki âyetlerle aynı hakikate işaret eder. İçeriden bilgiye ulaşan kimse dışarıdaki hakikati de daha derin görür; bu, hakikatin hem zâhirde hem bâtında tecellî etmesinin güzel bir ifadesidir.


Soru-Cevap

Soru: Nesneler nesnel olarak sınırlandırılabilir mi, ya da bu sınırlama Allah’ı sınırlamaz mı?

Cevap: İbn Arabî’ye göre her sureti kendi içinde sınırlandırmak mümkündür ve avam açısından bunu yapmaları doğaldır. Ancak bu sınırlandırma hakiki değildir; zira her bakan gözün aynı şeyi farklı bir açıdan gördüğü düşünüldüğünde, aslında nesneler de kesin sınırlarla belirlenemez. Eşya, Allah’ın sıfatlarının tecellîgâhı olduğundan, eşyaya konulan sınırda aslında Allah’ın tecellîsine konulan bir sınır yatmaktadır. Bu açıdan avam tenzih de eder teşbih de eder; ancak ârif, her ikisinin de gerçekte Hak’kı tam tanımadığından kaynaklandığını bilir.

Soru: İkilik ve çokluk meselesi: ikilikten nasıl çıkılır?

Cevap: Her şey zıddıyla bilinir; bu da görünürde bir ikilik oluşturur. Ancak bu ikilik gerçek bir bölünme değildir: çokluk içindeki her şey birliğin dairesindedir. Ömer Hayyam’ın dediği gibi cihan bedendir, canı ise Hak’tır; melekler, felekler ve bütün mevcutlar bu bedenin azalarıdır. Bunun dışındakiler hep çokluk perdeleridir. İkilikten çıkmak ancak tenzih ve teşbihi aşarak vahdete, tevhide ulaşmakla mümkündür; bu da uzun bir sülûk ve ârif-i billâh olma sürecidir.


Kaynaklar

Âyet: “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” — Zâriyât Sûresi, 56

Âyet: “Biz âyetlerimizi onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde de göstereceğiz.” — Fussilât Sûresi, 53

Âyet: “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde de kesin inananlar için âyetler vardır.” — Zâriyât Sûresi, 21

Hadis: “İnsan kendini bildiği zaman Rabbini tanır.” — Hz. Âişe (r.a.) rivayeti

Kaynak: Nûh Fassı — suret-sîret ayrımı, tenzih-teşbih dengesi — Muhyiddîn İbn Arabî, Fusûsü’l-Hikem

Kaynak: Suret ve can metaforları, sarkac benzetmesi — Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî

Kaynak: “Cihan bedendir, canı ise Hak’tır…” — Ömer Hayyam


Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 23. Fusûsü’l-Hikem Sohbeti kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=swAz5K1pKwQ

İlgili Sözlük Terimleri: Tevhîd, Nefs, Sülûk, Mârifet, Sâlik, Sünnet, Yakîn, Tecellî. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı