Âlemden Hak’kın Ayrılmasının İmkânsızlığı
İbn Arabî, âlemin suretinden Hak’kın ayrılmasının asla mümkün olmadığını ruh-beden ilişkisiyle açıklar: insanın canı bedeninden ayrıldığında beden çürüyüp gider, insan denilen varlık kalkmaz. Aynı şekilde eğer Cenâb-ı Hak bu âlemden çekilecek olsaydı âlem denilen hiçbir şey kalmazdı. Varlığın her zerresi O’nun tecelliyatının altındadır; bu tecellî olmaksızın âlemin kendisi de olmaz.
Cenâb-ı Hak’kın tarifi her zaman için mecaz yönündendir; hakikat yönünden değildir. Allah’ın zâtını hakikat noktasında tarif etmemiz mümkün değildir; nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Allah’ın zâtını tefekkür etmekten nehyetmiştir. Bununla birlikte O’nun ulûhiyetinin ve hak olduğunun bilinmesi mümkündür; bunu mecaz noktasında, varlığın üzerindeki tecelliyat çerçevesinde tanımlar ve biliriz.
Kâinatın Her Zerresinde Zikrullah
İsrâ Sûresi 44. âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Yedi gökleri, yeri ve bunlardaki her şeyi Allah’ı tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; ne var ki siz onların tesbihini anlayamazsınız.” Bu âyet açıkça haber vermektedir: varlıktaki her atom, her hücre, her nesne Cenâb-ı Hak’kı zikreder. Ağaçlar, dağlar, hayvanlar, güneş, ay ve yıldızlar O’na secde eder (Hac, 18). Mü’minler bunu duyabilmek için kulak ve gönül vermekle mükelleftir.
Bir kimse kendi bedenine baksa, bir gözkapağının kırpışmasını bile binlerce suretin aynı anda devreye girdiği bir senfoni olarak görür. Bu suretlerin hepsini ayrı ayrı sayıp her birine münferiden hamd etmek mümkün değildir; bunun için Fâtiha’nın başında “elhamdülillahi rabbil âlemîn” denilmiştir: bütün suretlerdeki sayısız nimet tek bir hamd noktasında birleşir. Bu yüzden her nimete hamd etmek, şikâyeti terk etmek ve hayatın tüm alanlarında Allah’a yönelmek temel bir kulluk bilincidir.
Vücudun İspatı: Adem’in Misali
İbn Arabî’ye göre bir şeyin vücudunu ispat etmeden o şeyden bir şeyin tecellî ettiğini söylemek mümkün değildir. Cenâb-ı Hak önce Adem’in vücudunu ispat etti: bütün meleklere, cinlere ve şeytana ‘Ben Adem’i yarattım’ diyerek onu var kıldı; onu herkese tanıttı. Ardından Havva Adem’den yaratıldı, Adem’in vücudunu kabul eden ondan doğan çocukları da kabul etmek zorunda kaldı. Bu felsefî tespiti günümüze taşırsak: Allah önce kendi varlığını ispat eder, sonra sıfatlarının tecelliyatını bildirir.
Aynı şekilde dağlar, ovalar, ağaçlar, gökkubbesi — bunların hepsi varlığını ispat etmiş suretlerdir; Cenâb-ı Hak bu suretlerin zikrini, hamdini ve tesbihini bize göstererek kendi vücudunu da ispat etmektedir. Bu kapı herkese açıktır: varlığın zikrini ve tesbihini işitmek için derin bir tefekküre dalanlar bu gerçeği fark ederler.
Vahdet-i Vücûd Meselesi: Tenzih ve Teşbih Arasında Durmak
Bu sohbetin ana meselesi şudur: varlığı iki görmek şirke kapı aralar; her şeyi mutlak bir tenzihle de âlemden kopuk bir Allah anlayışı doğar. Her ikisi de Hak’kı bir kayda, bir sınıra bağlamaktır. İbn Arabî’ye göre zahir ulemanın salt tenzih bataklığından ve bâtın ulemanın salt teşbih gevşekliğinden uzak, tenzih ve teşbihi dengeli birleştirmek en doğru konumdur.
Bu dengeyi Efendi Hazretleri saat sarkacı metaforuyla açıklar: sarkaç bir o yana bir bu yana vurur; tek yanda kalırsa saatin işleyişi bozulur. Tik-tak sonsuz sürer; ne tenzihte takılın ne teşbihte. Her gördüğünüze ‘odur’ deyin, ama hemen ardından ‘o değildir’ de; her benzetmenin sonunda ‘O hiçbir şeye benzemez’ deyin. Bu tenzih ve teşbihin birlemesi, melâmî geleneğinde Cem-i Cem makamına tekabül eder.
Bu noktayı Mevlânâ Mesnevî’de şöyle dile getirir: “Kah güneş, kah deniz olursun; kah Kâf dağı, kah anka kuşu… Sen kendi zâtında ne busun ne de ol-sun. Ey vehimlerden hariç ve ziyade, ey nakışsız olan — bu kadar suretlerle hem tenzih eden hem teşbih eyleyeni gör, senden hayrandır.” İki tarafta bıçak sırtı gibi keskin bir çizgi var; tenzihte fazla ileri gitmek Hak’kı inkâra, teşbihte fazla ileri gitmek de şirke yol açar.
Zikrullah: En Kestirme Yol
Tenzih ve teşbih tartışmasından çıkmanın en kısa yolu zikrullahtır. Ali İmrân 191’de “ayaktayken, otururken, yanları üzere yatarken Allah’ı zikredenler” övülmektedir; teşbih ve tenzîhi birleştirebilecek olanların en önemli özelliği bu devamlı zikirdir. Allah’ı zikreden kimse sıfatlar boyutunu aşar; o an zâtla alışverişe girer ve teşbih-tenzih diyalektiğine artık ihtiyacı kalmaz.
İnsan ile diğer varlıklar arasındaki temel fark şudur: dağların, ağaçların, hayvanların zikirlerinde gaflet yoktur; hepsi zorunlu (cebrî) olarak zikreder. Ama insana ‘tanıma ve bilme’ hassası verilmiştir — bu, diğer hiçbir varlığa verilmemiştir. İnsan Allah’ı tanıdığı ve bildiği ölçüde insan olmaktadır; bu tanıma ve bilmenin en kestirme yolu ise zikrullahtır. Zikrullahı unutan insan, yayın gerilmesi gibi geriler; zikrullahtan kesilince tefekkür başlar ve teşbih-tenzih tartışması yeniden gündeme girer.
Allah’ı Tanıma ve Bilmede Sonsuz Yol
Allah’ı tanıma ve bilme sonsuzdur; hiçbir kimse bu konuda ‘son noktaya ulaştım’ diyemez. Dünkü Allah tanımlaması ile bugünkünün aynı olması zararın alametidir; çünkü hadiste buyrulmuştur: “Bugünü dünküyle aynı olan zarardadır.” Tanıma ve bilme her gün derinleşmeli, mârifet her gün artmalıdır.
Allah’ın ne olduğunun tarifi her zaman için mecaz yönünden kalacaktır; zirâ O’nun zâtını hakikat noktasında tarif etmek mümkün değildir. Bununla birlikte kulun Allah hakkındaki zannı önemlidir: “Ben kulumun zannı üzereyim” hadis-i kudsîsi, Allah’ın kulunun hüsn-i zannıyla muamele ettiğini bildirir. Bu, tanımlamanın mecazlığını inkâr etmez; aksine her kulun kendi anlayış seviyesinde Allah’a yönelmesine ilâhî bir kapı aralamaktadır.
Soru-Cevap
Soru: Bir kimsenin Allah tanımlaması mecaz mıdır?
Cevap: Evet, her insan tanımlaması mecaz noktasında kalır; zira Allah’ın zâtını hakikat noktasında tarif etmemiz mümkün değildir. Bununla birlikte bu mecazlık, kişinin tanımladığı Allah’ın gerçek olmadığı anlamına gelmez; kulun anlayışına göre biçimlenen bu tanımlama, Allah’ın ‘Ben kulumun zannı üzereyim’ buyruğu gereğince ilâhî bir anlam taşır. Önemli olan tanımanın her gün derinleşmesidir; dünkü anlayışla bugünküsünün aynı kalması zarardır.
Soru: Zikrullah en büyük iş ise tenzih ve teşbihe gerek var mı?
Cevap: Allah’ı zikreden kimsenin anlık olarak teşbih ve tenzih tartışmasına ihtiyacı kalmaz; zirâ o an sıfatlar boyutunu aşmış ve zât ile alışverişe girmiştir. Ancak zikirden kesilip tefekküre düşüldüğünde tenzih ve teşbih meselesi yeniden gündeme gelir. Bu yüzden en kestirme yol devamlı zikrullahtır. Bununla birlikte tenzih ve teşbihin dengeli kavranması, dini doğru anlamak için yine de şarttır; ayrıca tefekküre düşen kimse bu dengeyi bilmezse yanılma tehlikesiyle karşılaşır.
Kaynaklar
Âyet: “Yedi gökler, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; ancak siz onların tesbihini anlamazsınız.” — İsrâ Sûresi, 44
Âyet: “Göklerde ve yerde bulunanlar… dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde eder.” — Hac Sûresi, 18
Âyet: “Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” — Âl-i İmrân Sûresi, 191
Hadis-i Kudsî: “Ben kulumun zannı üzereyim.” — Buhârî, Müslim
Kaynak: Nûh Fassı — vücudun ispatı, tenzih-teşbih dengesi, vahdet-i vücûd — Muhyiddîn İbn Arabî, Fusûsü’l-Hikem
Kaynak: “Kah güneş kah deniz olursun…” / sarkac metaforu — Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 24. Fusûsü’l-Hikem Sohbeti kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=kcbD927CXFQ
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Mârifet, Tecellî, Vahdet, Hamd, Tesbîh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı