Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2025 Sohbeti #177 — Ramazân-ı Şerîf 1. Haftası: Tahiyyât, Lâ İlâhe İllallâh, Esmâ Silsilesi ve Sevmek

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2025 Sohbeti #177 — Ramazân-ı Şerîf 1. Haftası: Tahiyyât, Lâ…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Ramazân-ı Şerîf 1. Hafta — Soru-Cevab Niyâzı; İmân + İbâdet + Allâh Sevgisi Silsilesi; Hadîs-i Kudsî: Farzlara Sımsıkı Sarılan + Nâfilelerle Yaklaşan Allâh’ın Sevgilisi Olur

Mâşâ’allâh su gibi gelip geçiyor. Böyle geriye durup baktığında bir hafta gitmiş. Rabbim inşâ’allâh Ramazân’ı tam manasıyla idrâk edip yaşayanlardan eylesin. Âmîn. Size tabii orucun faziletlerinden anlatma noktasında değilim. Öyle kendimce aldım hadîs kitabına, oradan beri ki oruç faziletiyle alakalı söylerim diye. Ama normalde buradan içeri girerken de fikrim bir daha değişti. Dedim ki soru cevap yapayım. Böyle bir sohbet olsun dedim. Biz alışmışız soru cevaba. Evet Ramazân malum, oruç malum, terâvîhler, zikirler malum. İnşâallâh böyle Ramazân’ın sonuna kadar Cenâb-ı Hak devam ettirmeyi nasip eylesin. Âmîn. Bir kimsenin îmân etmesi büyük lütuftur. İman ettikten sonra ibâdet etmesi daha büyük bir lütuftur.

İbadetle beraber Allâh’ı sevmesi Cenâb-ı Hak’ın daha büyük bir nimetidir. Daha büyük bir bereketidir. O yüzden bunlara mazhar olup da Cenâb-ı Hak’a havd etmeyen ise nankörlerden olur. O yüzden o îmân lütfuna Cenâb-ı Hak eriştirdiği için cümlemizi Cenâb-ı Hak afv ü mağfiret eylesin. Âmîn. Hamd edenlerden eylesin. Âmîn. İmandan sonra namâz kılmak en büyük nimetlerden birisidir. Oruç tutmak daha büyük bir nimettir. Allâh’ın zikri ise bunun hepsinin de üstünde bir şeydir. Bunlar bir kimsenin üzerinde toplanırsa, bir kimsenin üzerinde hem oruç hem namâz hem zikir üzerine bir de ahz olmak olsa sadaka vermek, tasaddûk etmek o kimseyi ma’nevî olarak urûc ettirir. yükseltir. Cenâb-ı Hak Hadîs-i Kudsî’de kim farzları sımsıkı yapışır yerine getirirse Allâh’a en sevimli en sevgili işi yapmıştır.

Nâfilelerle Allâh’a yaklaşır, Allâh’ı sever, Allâh de onu sever. Allâh onu sevince, gören gözü duyan kulu diye devam eder. Aslında bunu biz böyle tarif ederken konuşurken sanki bu sonradan oluyormuş gibi algılanır. Bu sonradan olmaz. Cenâb-ı Hak gören gözümüzdür de bizim idrâkimiz o zamana kadar buna uygun değildir, idrâk etmemişizdir. Duyan kulağımızdır, biz onu idrâk etmemiştirdir. Tutan elimizdir, biz onu idrâk etmemişizdir. Biz kendimizce Allâh’a sevdiğimizi söyleriz. Aslında seven odur, onu biz idrâk etmemişizdir o güne kadar. Biz o esnada idrâk ederiz. Yoksa bu normalde sûfîce düşündüğümüz zaman seven de odur, sevilen de odur. Sufice düşündüğümüz zaman o idrakı bize bahşeden de odur. Sufice düşündüğümüz zaman onu bizim içimize yerleştiren de odur.


Sûfîce Tahlîl — “Allâh Sevince Onun Gören Gözü, Duyan Kulağı, Tutan Eli Olurum” Hadîs-i Kudsî’nin İdrâki: Aslında Seven de O, Sevilen de O; Sonradan Olmaz, İdrâkimiz Sonradan Açılır

Sufice düşündüğümüz zaman o yerleştirdiği nuru harekete geçiren, o nuru bütün kalbi ihata edecek şekle getiren de odur. İnsanlar kendilerince bunu kendi nefislerinden görürler, avâm bunu kendi nefsinden görür. Kendince yapan odur, eden odur, kendi kendine öyle söyler. Ama biraz ehli tasavvuf, bu yaptığı bütün iyiliklerinin, yaptığı üzerinden tecelleden bütün iyiliklerin Allâh’a ait olduğunu idrâk eder. Cenâb-ı Hak ona lütfetmiştir, Cenâb-ı Hak ikram etmiştir, Cenâb-ı Hak ihsan etmiştir. Cenâb-ı Hak ona kendi katından meccanen vermiştir. O kulun kendisine kalsa onları becerebilecek, başarabilecek gücü, kuvveti, kudreti, aklı yoktur. Her ne kadar sorumlu dahi olsa, onu bu noktada istihdam eden, onu bu noktada yürüten Allâh’tır.

Sufî, bu manada üzerinde bulunan bütün faziletleri, üzerinde bulunan bütün nimetleri, üzerinde bulunan bütün her şeyi Cenâb-ı Hak’a bağlar. Hiçbir şeyi kendisine bağlamaz. Onu bir mürşid-i kâmile ulaştıran Allâh’tır. O mürşid-i kâmilin dizinin dibinde oturturan Allâh’tır. Onun öğütlerini, onun nasihatlerini dinleyip tutturmayı nasip eden Allâh’tır. Cenâb-ı Hak ona lütfetmiştir, Allâh ona ikram etmiştir, ihsan etmiştir. O yüzden oradan dönenin parçası bulunmaz. O yüzden oradan dönen nankörlerinin en nankör olur. Orada normalde bu halini korumayan, bu halini düşüren nankörlerden olur. O yüzden büyükler demişler ki, minareden düşenin parçasını bulursun ama tarikattan düşenin parçasını bulamazsın diye o yüzden söylemişler.

Sebep o çünkü bir nimetin içindeydi, bir lütfun, ikramın, ihsanın içindeydi. O, o lütfe, o ikrama, o ihsana sırtını döndü, nankörlerden oldu. Allâh nankörleri sevmez. Âyet-i Kerîme. Öyle olunca o nankörlüğüne devam ettiği müddetçe Cenâb-ı Hak onu sevmez. O kendince büyük zatlar öyle demişler, hatta hadîs-i şerîf var. Allâh’ın zikrini sevmiyorsa, namazda kılsa, oruçta tutsa cehennemdedir demiş. Zikri sevmiyorsa, zikre sırtını döndüyse, Cenâb-ı Hak’ın zikrullahından dışına çıktıysa, o namazda kılsa, oruçta tutsa cehennemdedir. Hadîs-i Şerîf bu. Bu hadîs-i şerifleri söylemezler bize hiç. Zikrullâh’a düşman olduklarından dolayı, zikrullâh’a düşman olduğundan bu hadîs-i şerifi câmilerde de söylemezler, cemâ’atlerde de söylemezler.

Çünkü o zikrullâh’a sırtını döndü. O zikrullâh’ı unuttu, Allâh’ı unuttu. Namazda kılsa, oruçta tutsa, zekât da verse yeri cehennem onun. Daha ilerisini söylüyor büyük zatlar. Diyorlar ki o kimse îmân üzerine göçüp gitmez bu dünyâda. Çünkü Allâh’a zikir en büyük iştir, en büyük nimettir, en büyük lütuftur, en büyük ikramdır.


Zikrullâh Düşmanı Câmiler-Cemâ’atler — “Zikrini Unutanın Yeri Cehennem”; Namâz+Oruç+Zekât+Zikir+Sadaka Toplandığında Zamânın Evliyâsı; Şeyh Efendi’nin Afyon Ekmek Kadayıfı Kaymaklı Benzetmesi

O kimse Cenâb-ı Hakk’ın zikrine sırtını döndüğü için o ne yaparsa yapsın, o tâbîr-i câ’iz ise cehenneme doğru yol alır gider. O yüzden namâz, oruç, zekir, zekât bir kimsede toplanmış. Ben derim ya bazen evliyadandır, zamanın evliyasıdır o. O zamanın evliyâsı. Çünkü bunların hepsinin de bir kişide toplanması Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, ikramı büyük nimettir. E şimdi Ramazân mübarek günde Cenâb-ı Hak’a hamdolsun. Bütün kardeşler tâbîr-i câ’iz ise oruçlarını tutuyorlar. E Rabbimize hamdolalım, ben kendi nefsim için söylüyorum. Cenâb-ı Hak’a hamdolsun. Şurada ne güzel bir de terâvîh namazlarını kılıyoruz. Muhteşem bir şey. Arkasından bir de zikrullâh yapıyoruz. Tabirci ise ekmek kadayıfının üstü bir de şeyli, kaymaklı.

Şeyh Efendi çok severdi de o yüzden öyle tarif ediyorum. Mustafâ Efendi oğlum ekmek kadayıfını söyle kaymaklı olsun derdi. Ekmek kadayıfını kaymaklı yerdik. Nerede? Afyon’da. Bizim ola yerimiz vardı. O yüzden o böyle onu severdi. Cenâb-ı Hak onun üzerinden ben de sevdim tabi. Sonuçta şeker hastasıyız tabi. Doktorlar çok müsaade etmiyor ama o olsa bir anı bir porsiyonu götürürüz soluksuz. Şimdi bu zikrullahla beraber o artık böyle ekmek kadayıfı, kaymaklı ekmek kadayıfı oluyor. Cenâb-ı Hak cümleye nasip eylesin. Böyle her gece kendi kendime kendi içsel dünyamda Cenâb-ı Hak’a hamd ediyorum. Diyor mu Yâ Rabbî ne güzel oruç tutmayı nasip ediyorsun böyle sağlıkla, afiyetle. Ardından diyorum teravihi nasip ediyorsun.

Ardından bir de zikrullâh diyorum. Kendi kendime böyle duygulanıyorum diyorum Yâ Rabbî sana hamdü sena diyorum. Bu Mustafâ’yıza bağımın başarabileceği bir şey değil. Kendimce çok büyük bir ni’met olarak görüyorum. Arkadaşlardan, kardeşlerden, hepsinden de hizmet edenlerden. Allâh hepinizden de ayrı ayrı razı olsun. Bu Ramazân böyle büyük bir mutluluk, büyük bir huzur, böyle büyük bir sevinç, büyük bir dinginlik içerisinde geçiriyorum. Bugüne kadar Cenâb-ı Hak nazardan saklasın inşâ’allâh. Çok böyle dingin, engin, derin bir Ramazân yaşıyorum. Belki de böyle Ramazân ömreleri şeyhimle beraber yapmış olduğum Ramazân ömrelerinin haricindeki bütün Ramazanlardan daha üst seviyede, daha derin, daha böyle dingin, daha böyle mutluluk verici bir Ramazân yaşıyorum.

Kendi kendime de Cenâb-ı Hak o yüzden sonsuz hamd ediyorum. Hele böyle şimdi az önce Farisi’ye de söyledim, Farisi bizim. Dedim muhteşemdi başlangıç ayeti. Ne kadar güzel Taha suresinden. Ne dedi? O îmân edenler namazlarını dost doğru kılarlar. Salat. Sonra ne dedi? Zekatlarını dost doğru verirler. Sonra ne dedi? Onlar dîn gününe hesap gününe îmân ederler. Muhteşemdi. Kendi içimden dedim ki, oysa benim Arapçam yok böyle anlamam da çok fazla. Kalbime gelen o oldu. Dedim ki tam harika bir âyet-i kerimeyle Cenâb-ı Hak ona başlattı dedim. Tam böyle içimizdeki durumu anlatan bir âyet-i kerîme. Hamdolsun bizim kardeşlerimizin hepsi de. Ben buna böyle hüsnü zan noktasında değil, ben böyle olduğunu görüyorum.

Allâh’ın izniyle de şehadet ederim. Namazlarını dost doğru kılıyorlar.


7 Zümre Hadîs-i Kudsî — Mahşerde Allâh’ın Gölgesinde Gölgelenecekler: “Allâh İçin Birbirini Sevenler, Toplandığında Allâh’ı Zikredenler”; Sûfîliğe Para-Makam-Şeyhlik Girmesin; Bu Ahir Zamânın En Büyük Kerâmeti Allâh’ı Sevmek

Hamdolsun, zekatlarını veriyorlar. Hamdolsun dîn gününe, âhiret gününe de îmân ediyorlar. Bu muhteşem bir şey. Bu çok büyük bir lütuf, çok büyük bir ikram, çok büyük bir ihsan ve kardeşlerin kardeşlikleri, birbirlerine olan tutkunlukları, birbirlerine olan toleransları, birbirlerine olan sevgileri. Muhteşem. Cenâb-ı Hak bu şekilde inşâ’allâh tam mahşere hesap yerine kadar Cenâb-ı Hak bu şekilde yürütenlerden eylesin. Çünkü Hadîs-i Kudsî’de buyuruyor ya, yedi zümre var ki hiçbir gölgenin olmadığı o mahşer yerinde Cenâb-ı Hak’ın gölgesinde gölgelenecek. Bunlardan bir tanesini, bunlar akraba olmadıkları halde, birbirleriyle ticaretleri, menfaatleri olmadıkları halde Allâh için birbirlerini seven, toplandıklarında da Allâh’ı zikredenler.

Bu Hadîs-i Kudsî böyle benim için can damarı gibi, nefes gibi. Birbirlerimizi Allâh için seviyoruz. Aramızda para girmiyor, makam girmiyor, mevki girmiyor, menfaat girmiyor. Bu muhteşem bir şey. Bizim dergâhımızda ırkçılık yok, şehircilik yok, herhangi bir bölgecilik yok. Biz hep beraber kardeşiz. Birbirlerimizi de Allâh için seviyoruz. Ve toplandığımızda da bizim en fazla tutunduğumuz şeyine Allâh’ı zikrediyoruz. Bu Hadîs-i Kudsî ben öyle inanıyorum. Bizi anlatıyor. Bu ahir zamanda herkesin paranın, pulunun, mevkinin, onun, bunun peşine düştüğü, kardeşin kardeşi katletti dünyâ için. İnsanların para pulu için birbirlerini ezdi, mal için birbirlerini öldürdü, dövdü bir zamanda. Karı-kocanın arasına paranın pulunun girip birbirlerinden boşandı.

Kadının malım da malım deyip adamı perişan etti. Adamın malım da malım deyip kadını perişan etti. Anne-babanın çocuklarına mama malımızı yiyecek deyip çocuklarına bir şey koklatmadı. Çocuklarını rezil etti. Çocukların anne ve babalarına bakmadı. Alır geldi. Anne-babasını varsa parası götürüp bir bakım evine bıraktığı bir zamanda. Böyle bir zamanda arkadaşlarımız kardeşlerimiz bunların hepsini geriye atıp Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye yaşama mücadelesi vererekten o mahşer yerinde o gölgede gölgeleneceğine inananlardanım. Ümidim, umudum o hadisi kutsi. O yüzden sûfîlik de tanıştığımdan beri derim ki içimize para girmesin, sûfîlik de tanıştığımdan beri derim ki içimize makam girmesin. Ben bu dergâha girdim de zâkirlik bilmezdim, nakîplik bilmezdim, halîfelik bilmezdim, şeyhlik bilmezdim.

Hala da bilmem. Hala da bilmem. Allâh için sevmek, Allâh için hizmet etmek, Allâh için Allâh’ı zikretmek, Allâh için Allâh’a âşık olmak. İşimiz bu. Başka bir derdimiz yok bizim. Bizim derdimiz Allâh. Bizim dermanımız da Allâh. Bizim neşemiz Allâh, hüznümüz Allâh, kederimiz Allâh, sevincimiz de Allâh. Başka bir işimiz yok bizim. Varsın kim şeyh oluyormuş olsun bizi, beni ilgilendirmiyor. Kim havada uçuyormuş beni ilgilendirmiyor. Kim keramet gösteriyormuş beni ilgilendirmiyor. Bugünkü zamanda en büyük keramet, dünyâ ve dünyâ’nın içindekileri arkana atıp Allâh’ı Allâh olduğu için sevmek, dervişleri, müritleri bütün hepsini de Allâh için sevmek. Onların arasında Allâh için bulunmak. Öyle duâ ediyorum ben.


“Beni Zikredenlerle Berâber Eyle” Duâsı — Allâh’la İrtibâtı Sıkı Tutmak: Borç Ödenir, Eksik Tamamlanır; Mustafâ Özbağ Bitti Diyenler vs Allâh Bitirmeyince Bitmemek; Cemâlullâh’a Vuslat

Yâ Rabbî beni zikredenlerle beraber eyle. Beni zikredenlerle beraber eyle. Beni sana âşık olanlarla beraber eyle. Beni de sana âşık olanlardan eyle. Âmîn. Bu benim duam. Başka bir duam yok benim. 64 yaşındayım. Mal dediğiniz kazanılıyor. Borç dediğiniz ödeniyor. Borç diyoruz ödeniyor. Sen samimisin, Allâh yolundaysan, Allâh için koşuyorsan senin borcun da ödeniyor. Senin eksiğin de tamamlanıyor. Sana lazım olan senin ayağına geliyor. Sana ne lazımsa geliyor senin ayağına. Buna bizatihi şahidim ben kendi üzerimden. Hiç ayıflanma. Hiç kederlenme. Sen üzerine düşeni yap. Üzerine düşeni yapsan. Sen gayret edilmesi gereken yerde gayret et. Hizmet edilmesi gereken yerde hizmet et. Koşulması gereken yerde koş.

Durulması gereken yerde dur. Oturulması gereken yerde otur. Şeyhine tabi ol. Geri kalanı Allâh için hizmette muhakkak dinlediğiniz insanlar olacak. Şeyhine tabi ol yürü. Göreceksin ki hayat senin. Göreceksin ki önündeki hayat senin. Göreceksin ki her zorluk aşılıyor. Her sıkıntı geçiyor. Her problem bitiyor. Bütün dünyâ sana kötülük yapmak için ayağa kalksa Allâh izin vermedikçe senin tüğüne dokunmuyor. Bütün dünyâ sana iyilik yapmak istese Allâh izin vermedikçe sana hiç kimsenin hiçbir iyiliği dokunmuyor. Herkes sana iyilik yapmak için koşturuyor. O koşturanların önüne bir duvar örülüyor. O duvara aşamıyor hiç kimse. O duvara açtıracak olan Allâh, o kapıyı açtıracak olan Allâh, ona müsaade edecek olan Allâh.

Allâh’la olan irtibatınızı kurun. Eski arkadaşlar bilirler şu fakirin başına neler geldi neler gitti. Kimler dost oldu kimler düşman oldu. Doğru mu? Dostlar düşman oldu, düşmanlar dost oldu. Herkes dedi ki Mustafâ Özbağ bitti ama Allâh bitirmeyince bitmedi. Allâh bitirecek bir insanı. Allâh yüceltçek, Allâh diriltecek. O yüzden böyle Allâh’a sık sıkı sarılın. Ümidinizi kesmeyin. Asla. O öyle bir Rabbi. Yâ Rabbî diyeni geri çevirmez. Onunla olan irtibatınızı çok sıkı tutun. Çok sıkı tutun. Günahları affedecek olan o, hataları örtecek olan o, rızıklandıracak olan o, rızkı kolay vercek olan o. Hiç ummadığın yerden seni nimetlendirecek olan o. Hiç ummadığın yerden sana sevap verecek olan da o. O yüzden Allâh’la olan irtibatınız her dâim canlı olsun.

Her dâim kuvvetli olsun. Bilin ki o zikredenle beraber. Bilin ki o tövbe edenle beraber. Bilin ki o oruç tutanla beraber. Bilin ki o birisine yardım edenle beraber. Neye yardım olursa olsun. Bilin ki o tebessüm edenle beraber. Bilin ki o tevazu ehliyle olan beraber. Tevazu ehli onunla beraber. Bilin ki birbirlerini Allâh için sevenlerle beraber o. Beraber. Bu idrâk içerisinde günlerinizi geçirirseniz, bu idrâk içerisinde Ramazân’ı geçirirseniz, bu idrâk içerisinde gecelerinizi geçirirseniz, Cemâlullâh sizden uzak değil. Cemâlullâh sizden uzak değil. O yüzden onun cemâlini ondan isteyerekten bu halleri yaşayın. Ve deyin ki yâ Rabbî ben bir şey yapamadım ama küstâhça da olsa senin cemalinle cemâlleşmek istiyorum.

Rabbim cümle dervîş kardeşimizi cemâline vuslât olanlardan eylesin. Hiç birisini bundan eksik bırakmasın. Hiç olmasa son nefesinde o Cemâlullâh’ı seyrede seyrede nefesini verenlerden eylesin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allâh razı olsun. Böyle geliyorsunuz, bizi de neşelendiriyorsunuz, mutlu ediyorsunuz. Memnun ediyorsunuz. Allâh sizden razı olsun tekrar. Bir sorunuz varsa sorun inşâ’allâh. Mikrofon sende nasıl olsa.


Q1 — Tahiyyât Duâsındaki “es-Selâmü Aleyke” Selâmlama Faslı: “Selâm Allâh’ın Kendisidir” Hadîs-i Şerîfi; “Gökyüzünden İğne Düşse Allâh’ın Üzerine Düşer” — Selâmı Alan da O, Veren de O

Efendim namazlarda teşehhüdde okuduğumuz tahiyyât duasında geçen selâmlama faslı ile alakalı Peygamberin sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri selâm Allâh’ın kendisidir buyuruyor. Buradaki selâmlama faslı ve bu hadîs-i şerifi açabilir misiniz? Hiç bir şey açmama gerek yok. Selâmı alan da o, veren de o. Başka var mı soru? Başka bir şey arama Talim. Eğer gökyüzünden bir iğne düşecek olsaydı diyor. Allâh’ın tâbîr-i câ’iz ise üzerine düşerdi.


Q2 — “Zikrin En Fazîletlisi Lâ İlâhe İllallâh’tır” Hadîs-i Şerîfi: Tevhîd Zikri ve Esmâ Zikrinin Konumu; Lâ İlâhe İllallâh Muhammedun Resûlullâh Diyeni Sevme Vazîfesi

Efendim Peygamber Efendimiz buyurdular ki zikrin en fazîletlisi Lâ ilâhe illallâh’tır. Sizin de sıkça referans olarak kullanın hadîs-i şerîf. Yine Lâ ilâhe illallâh’ın fazileti hakkında birçok hadîs-i şerîf ayeti kerimeler var. Bizim vakıf olduğumuz hallerdeyiz sohbetlerinizden duyuyoruz. Esmalar Lâ ilâhe illallâh’la başlıyor. Allâh hu hay hak diye devam ediyor. Ve yine zikrullâh da ayağa kalktığımızda aynı şekilde Lâ ilâhe illallâh başlayıp Allâh hu hay hakla bitiriyoruz. Bu esmâ silsilesinin sebebi hikmetini sormak istiyoruz. Esma silsilesi nefs merâtibiyle alakalı. Bir kimse tarîkat terbiyesinde nefs merâtibi olarak önce teyhid ile başlar. Lâ ilâhe illallâh ile başlar. Sonra o kimse emmareden levvameye geçince o kimse rüyasında Allâh zikrini yaptığını görür.

Ona Allâh zikri telkin edilince o emmareden levvameye geçmiştir. O rüyasını üstada anlatır, üstada anlatınca üstâd da onun esmasını değiştirir. Artık sen bundan sonra sayısız Allâh esmâsı çekeceksin der. Bizdeki usül kaide budur. Bunu Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi Hazretleri ben yolun başındayken de kardeşlere arkadaşlara uygulamış olduğu usül buydu. Daha yolun başındayken de bu esmaları değiştirme yetkisi de bu fakire vermişti. Biz kardeşlerin rüyalarına göre esmalarını değiştirirdik. Ama o kimsenin dersinde olan teyhid zikrine o kimse yine devam edecek. Dersinde bir teyhid zikri var onu devam edecek. O aklına geldikçe böyle bir zikrullâh yapacağı zaman o sayısız Allâh zikrine devam edecek.

O tekrar o rüyasında bir şey görür. Rüyasıyla alakalı veya halde bir şey olur. O kimseye hu esmâsı verilir. Hu esmâsı verilince üstâd ona hu esmasını telkin eder. Ama tekli hu olarak ya da üçlü hu Allâh. Veya da üstâd o hu esmasını farklı bir şekilde ona talim ettirebilir. O yine o şekilde devam ederken sufiliğine tabi o hu esmasında nefs meraatibi olarak farklı şeyler tecelli etmeye başlar. O farklı şeyler ma’nevî olarak tecelliyatlar değişir. Ondan sonra ona rüyasında veya halinde ona hay esmâsı talim ettirilince üstâd ona hay esmasını verir. O yine bu sefer sayısız hay esmâsı çeker. Yine hu esmasındaki gibi tekli veya üçlü veya ikili değişik onun esmaları var. Onu söyler. Sonra o yine artık o dördüncü makamdır nefs meraatipleri olarak emmar-ı levvam-ı mülhüme mutmayenneye geldi.

Burası tehlikeli bir yerdir. Nasıl tehlikelidir? Burada çünkü küçük küçük kerametler görülür. Burada o kimseye karşı insanların nazarı sevgisi değişir. Etraftaki dervîşler onu sevmeye başlarlar. Öyle olunca oradaki genel olarak dervîşler burada ırgalanır, sallanır. Nefsi bunu kaldırmaz. Mesela kendinde bir şey görmeye başlarsa düşer. Burası tehlikeli yerdir. Ama bunu da normalde olgunluk da karşılar. Yine devam ederse sufiliğine, tevazusuna, alçak gönüllülüğe, hizmete, hürmete, bağlılığa böyle olmadan olduğum sevdasına düşmezse, etrafına şehlik yapmaya başlamazsa, etrafına beni seveceğiniz önce benden geçtiğiniz demezse bu sefer o yoluna devam eder. Bu devam ettiğinde artık genelde kardeşlerin durduğu, durakladığı veya buradan düştüğü yer burası.

Burası acı bir şey. Buna devam ederse eğer sufiliğine o hak esmâsına geçer. Nefis meraatib olarak artık o hak esmâsına onu talim ederler. Hak esmâsı tam o kimsede oturdu ise ona cennette hitap gelir. Rüyasında halinde cennete. Bunları açık açık konuşuyorum da. Bunu böyle bir kimse olmadan olduğum derdine düşerse de helak olur gider o kimse. O kimse cennette kendisini görür, cennette o hitap alır. Cenâb-ı Hak ona hitap eder. Cenâb-ı Hak’ın hitap etmesi bütün vücut duyar onu. Bu daha da o kimsenin yolunun açıklığının göstergesi, o bir ağaca yaslanmış olarak o hitap alır. O ağaç da onun kalbine gelir ne ağacı oldu. Ondan sonra o hak esmâsından sonra normalde yine o orada oturur, olgunlaşır. Artık o böyle hak esmâsına gelince onun kerameti açılır, hali açılır, iyice rüyaları açılır.

Burası böyle artık olgunlaşmaya giden hak esmâsından kayyuma geçtiği anda kurmaydır o. Aslında hak esmasını bile kurmaydır. Oturdu, yerleştiyse. Ondan sonra Kayyûm esmâsına gelir. Nefis meratipler olarak o Kayyûm esmâsı halîfe esmasıdır. Ardından Kahhâr esmâsı o kimse artık velîdir. Esma olarak yürürse böyledir.


Q3 — Esmâ Silsilesi (Hak → Kayyûm/Halîfe → Kahhâr/Velî) ve Nefs Merâtibi: Velâyet Yolu Esmâ Terbiyesi vs Nübüvvet Yolu Tevhîd; Pîr Seviyesindeki Zâtların Kalbî Seyr-i Sülûku (İlme’l-Yakîn → Ayne’l-Yakîn → Hakka’l-Yakîn)

Bizim dergahımızda sırf esmâ terbiyesiyle gitmeyen dervîş kardeşlerimiz var. Bu esmâ ile gidenler, bu velâyet yolunun öğretisidir. Burayı da biraz açayım size şimdi soru sorulmuşken. Velayet yolunun terbiye sistemi budur. Ama bir kısmı da nübüvvetten gider terbiyeyi. Nübüvvetten gidenler böyle esmâ terbiyesiyle gitmezler. Onların zikri devamlı tevhiddir. Lâ ilâhe illallâh’tır. Onlar yine nefs merâtibini kat ettiklerini büyük bir kısmı bilir. Ama onlar o nübüvvetten gidenler direkt kalbin seyr-i sülûküne yönelirler. Onlar kalp ayağıyla yürür. O nefs merâtibiyle yürümez. O kalp ayağıyla yürür. Bir kısmı ise hem kalp ayağıyla yürür hem de nefs merâtibiyle yürür. Bu muhteşem üstüdür. O çünkü hem kalbî seyr-i sülûk eder.

İlmel yakin, ayne’l-yakîn, Hakka’l-yakîn olarak bu kalbin seyr-i sülûküdür. O kimse tevhide devam eder. İlmel yakinden ayne’l-yakîne, ayne’l-yakîn’den Hakka’l-yakîne geçer. Bu kalbin seyr-i sülûküdür. Burası ancak pir seviyesindeki zatların terbiyesinde vardır. Genel olarak Tarîkat-ı Aliyye’ye bu nefs merâtibi terbiyesini dervişlerine verebilir. Onlar çünkü öbür tarafı bilemezler, veremezler. Kalbin seyresülükü ile nefs merâtibi seyresülükü aynı değildir çünkü. Kalbin seyr-i sülûkünde olan kimse nefs merâtibi seyr-i sülûkünde götürür. Nefis meratiplerinin seyresülükünü götüren kimse kalbin seyresülükünü götüremeyebilir. O yüzden o kimse evliyâ olur, mürşid-i kâmil veya pir seviyesine gelemez orası açılmazsa.

Burası ayrı bir öğretidir. O yüzden o öğreti, kalbin seyresülükü bu kalbin halleri ile alakalıdır. Kalbin merâtibi ile alakalıdır, nefs ile alakalı değildir. Ama kalbin meratiplerinde yürüyen nefsi de etkiler mi? Evet. O yüzden biz kardeşlerimiz bu manada hangi cenahtan yürürlerse esmalarını o cenahtan verir, terbiyelerini o cenahtan devam ederiz Allâh’ın izniyle. Bu tabii farklı bir sûfî ilmidir, öyle diyelim. Bayis Büyüklükleriniz kesbi vehbi nitelendirebilir miyiz efendim? Nasıl nitelendirebiliriz? Bunları vehbi olarak nitelendirirsek kimse çalışmaz o zaman. Ben bunları vehbi olarak nitelendirmem. Öyle olmuş olsa dahi. Çünkü bu sefer seçilmiş vehbi Allâh ona vermiş, bize vermedi. Bu doğru bir yaklaşım değil.

Kesbi’yi de veren vehbi’yi de veren Allâh’tır çünkü. Sahibi Allâh’tır. O kimse kendince kendi istidadına göre yol yürür. Aynı zamanda sizin önünüzde sizin yaptıklarınız vardır. Senin çalışmanın, senin gayretinin neticesidir. Hazret-i Ebû Bekir Radıyallâhu Anh Hazretleri cihâd zamanında malının tamamını getirirken ona birisi sen malının tamamını götür diye bir emir almadı. Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh Hazretleri yarısını getirdi. Ona kimse yarısını getir demedi. Ama sonradan vefat etmek üzere olan bir sahâbe malının tamamını vermek istedi. Cenâb-ı Hak dedi ki yok. Cenab-ı Resûlullâh dedi ki yok hayır olmaz. Dedi ki dörtte üçünü vereyim olmaz. Dörtte ikisini vereyim olmaz. En son dörtte birini tasvuk edeyim olur.

Hatta ona dedi ki sen arkandan çocuklarının sana duâ etmesini istemez misin dedi. Eğer bu böyle bir şey söz konusu vehbi deseydik Hazret-i Ebû Bekir Efendimize birisi o hadislerde geçmesi lazımdı. Herkes çalıştığının karşılığını alır. Bak herkes çalıştığının karşılığını alır. Hem dünyevi hem uhrevi. Bakın hem dünyevi hem uhrevi. Herkes çalıştığının karşılığını alır. Herkes sevdası kadar sevgisi kadar alır. Herkes aşıklığı kadar alır. Ben bütün dervişan kardeşi âşık olarak görürüm. Aşıklık derecesi kendine aittir. Bütün dervişan kardeşi seven olarak görürüm. Ama sevgisi kendisinin de alakalıdır. Bir kimseden siz bir kazan dolusu sevgi bekleyemezsiniz. O ne kadar varsa o kadar sevecek. Veyahut da ne kadar sevmeyi göze aldıysa o kadar sevecek. o sevmeyi göze aldıysa sevecek.

Sevmeyi göze alamıyorsa sevmek ona vahşi geliyorsa, korkuyorsa sevemeyecek. Çünkü bizim toplumumuz sevgi özgürlü bir toplumdur. Kadınlar erkeklerini sevemezler öyle çok. Erkekler de karılarını sevemezler. Çocuklar anne babalarını sevemezler. Anne babalar da çocuklarını sevemez öyle. Bu sevmek hukuksuzluk demek değildir. Ama biz sevgi özgürlüyüz. Benim kendimce tespitim. Öyle olunca biz eşimize mesafeli yaklaşırız, anne babamıza mesafeli yaklaşırız, kardeşlerimize mesafeli yaklaşırız, şeyhimize mesafeli yaklaşırız. Hepimiz birbirimize mesafeli yaklaşırız. Çünkü sevgi özgürlüyüz biz. Bu oysa benim nazarımda İslâm sevginin üzerine kuruludur. Bir kimse namazı severek kılmalı, orucu severek tutmalı, zikrullâhı severek yapmalı.

Şeyhini sevmeli, eşini sevmeli, dervîş kardeşlerini sevmeli, çocuklarını sevmeli, anne babasını sevmeli, vatanını sevmeli, milletini sevmeli, İslâm toplumunu sevmeli. Lâ ilâhe illallâh Muhammedun Resûlullâh diyeni sevmeli. Sevmeli, ayırmamalı, zengin de fakir de şuydu buydu, kadın da erkeklik oydu buydu, o oralıydı bu buralıydı. Sevmeli o kimse. Öyle olursa yol yürüyecek. Etsufilik Allâh’ı sevmekse, o zaman o Allâh’ın sevme noktasında o kimsenin kendince bir sevgisi var. Ben sevgisiz görmem. Bir kimse bir mürşid-i kâmile intisâb ettiyse onu sevgisiz görmem. Bir kimse bir mürşid-i kâmilden ders aldıysa onu sevgisiz görmem. Bir kimse zikrullâhı seviyorsa ben onu sevgisiz görmem. Bir kimse namazı seviyorsa ben onu sevgisiz görmem.

Allâh muhafaza eylesin. Kendince azdır, çoktur, fazladır, eksiktir o kendine aittir. O yüzden sûfîlik yolu sevginin üzerine kuruludur.


Q4 — Ayakta Zikrullâhdaki Esmâ Silsilesi Nübüvvet+Velâyet Prototipi; Kalbe Gelen Lâ İlâhe İllallâh / Hû / Hak Tecellîyâtının Hikmeti — Şeyhin “Geldiği Gibi Yürü” İcâzeti

Efendim ayakta yaptığımız zikrullâhdaki esmâ silsilesi, ifade buyduğunuz nübüvvet ve velâyet yolunun bir prototibi diyebilir miyiz? Evet. Peki bu ayakta yaptığımız zikrullâh da, o insanın kalbine bazen bir şey geliyor ya, bazen lâ ilâhe illallâh zikrinde, bazen hu zikrinde, bazen hak. Bu bunun sebebi hikmeti efendim. Bu kalp bu, her şey gelir onun üzerine. Zikrullâh da her şey olur. Biz biraz daha ben böyle Allâh affetsin böyle konuşmak istemem ama bizimki biraz daha tecellîyât üzerine gidiyor. Benim köyle ben o sıralamayı bile bakmadığım zamanlar çoktur. Siz bana bakmayın. Siz âdâb-ı erkanlar hiayet edin. Ben şeyhimden icâzet edeyim. Geldiği gibi yürü diye. O yüzden böyle benim Allâh affetsin.

Yolun başında demiş bana istediğin gibi zikir yaptırın ettirin, attırın, tutturun söylemiş bana. Söylemiş bana. Cenâb-ı Hak amdolsun. Ben o yüzden delilik icazetini yolun başında almışım. Dedim 46 gibi mi? He Mustafâ Efendi 46 gibi dedi. Tamam bitti. O yüzden arkadaşlar ders yaptıran kimseler bu konuda âdâb-ı erkanlar hiayet edecekler. Kendilerince o böyle yaptırıyor ben de yaptırıyorum demeyecek. Bu cevazlık yok hiç kimseye. Ama tırnak içerisinde bizimki biraz böyle deli başı şeye. Son bir şey sorabilir mi efendim? Neden son olsun. Yusuf Hâcı? Sor sabaha kadar sor. Allâh razı olsun. Sevgiden bahis buyurdunuz efendim. Yine bir sohbetinizde buyuruyorsunuz ki. E gene bir kulun kulağı duyacağı duyduğu sevgiyle ilgili.

Tırnak içerisinde hiçbir bayan kardeşini suçlamak istemem de kadınlar kocalarını bu kadar çok sevseler sakal çıkar onlarda diyorsunuz. Ben belki de ben görmemişim. Sakallı kadın görmedim bu zamana kadar. Sevmiyorlar mı kadınlar kocalarını? Ya da erkekler de aynı şekilde yani. Sevgi özürlüyüz dedim ya. Sen görmemişsin sakal çıkar onlarda. Ben görmemiştim. Teşekkür ederim efendim. Evet zahiren çıkmasa bile rüyasında sakallı görür kendisini. Ama çıkar. sevgi öyle bir şeydir ki insanı değiştirir ve dönüştürür. Seni sevdiğine dönüştürür. Şimdi böyle sevginin tecelliyatlarını çok iyi bilmek de hoş değil. Şimdi ben bir şeyh nasıl sevilir Allâh affetsin kendimce biliyorum. Şimdi böyle olunca bunu biliyorum ya ben.

Bunu bilince ben asla mesela dervîş kardeşlerden o sevgiyi aramam. Yoksa tenakuza düşersin. Ben derim ki herkes kendince sevecek. Çünkü o ama bir üstâd nasıl sevilir onu bilirim. Allâh beni affetsin. Ben bir kadın nasıl sevilir bilirim. Ben bir çocuk nasıl sevilir bilirim. Ben bir kardeş nasıl sevilir bilirim. Ben bir dervîş nasıl sevilir onu da bilirim. Bir kadının bir erkeği sevip sevmediğini de bilirim. Bir kadının beni sevip sevmediğini de bilirim eş olarak. ne kadar sevdiğini bilirim. Özel ama zor değil mi efendim bunu bilmek?


Q5 — Sevmenin Zirvesi: “Bir Kadın-Erkek-Çocuk-Mürşid-Üstâd Nasıl Sevilir Bilirim”; Uludağ Zirvesi Benzetmesi (Oksijen Seviyesi-Şeker Hastalığı); Çok Seven Az Sevenle Yan Yana Geldiğinde Problem Çıkar

Efendim? Özel ama zor değil mi bunu bilmek? Bu ele yaşamak evet insan için ilk etapta zor gelebilir ama tolerans ve onun o seviyesini kabulleniş seni rahatlatır. Sen zirveyi biliyorsun ya zirveyi bekleyemezsin hiç kimseden. Bunu şöyle tarif edebilirim. Uludağ’da zirveye çıkan var mı aranızda? Zirveye. Kaldırın ellerinizi kaldırın. Evet teşekkür ederim. Şimdi bu zirveye çıkan bir kimse herkesten zirveyi çıkmayı beklerse abes olur öyle değil mi? Çıkamaz herkes. Örneğin bana deseler ki zirveye tırmanacağız gelir misin benimle Allâh yolunuzu açık etsin derim. Sebep? Benim dedim buna gücüm yetmez. Çünkü zirve yukarı doğru çıktıkça oksijen seviyesi değişecek. Okjizmen seviyesi değiştikçe senin vücudun değişmeye başlayacak.

Nefes alışverişlerini değişmeye başlayacak. Ben şeker hastasıyım. Bir sürü daha yanında ilaveleri var. Ben zirveyi kaldıramayabilirim. Zirveye iki kez çıkanlar elini kaldırsın bak azaldı bir iki üç dört kişi kaldı. Üç kez çıkanlar elini kaldırsın bak üç kişi kaldı dört kişi kaldı. Bunlar demek ki çıkabiliyorlar devamlı. Bu da onun gibi sevmenin zirvesi vardır. Mesela bir kadının bir erkeği sevmesinin zirvesi vardır. Zirveyi neyle ölçeriz? Neyle ölçeriz? O kimsenin ona karşı bir sağlaması olması lazım. Sağlamayı yapacak olan bir kimse de zirve bir sevgi olması lazım ki onunla sağlama yapsın. Bir mürîd için eğer yaşadıysa zirve sevgi üstadıdır. Zirve sevgi üstadıysa üstadını nasıl sevdiğini kendisi görür.

Yanındaki mesela öyle sevmezse ona karşı biraz soğur. O kendince yanındakinin de öyle sevmesini ister. Ve öyle sevmiyorsa ve hatta mesela eşinden öf sevgiyi bekler. Ben üstadımı böyle seviyorum sen beni öyle sevmiyorsun der. Burada zaten kavga çıkar sıkıntı çıkar. Sosyal hayatta iş hayatta da aynı şekilde. Her tarafta aynıdır. Problem çıkar. Bu dervişlerinin arasında da problem çıkar ki. Çok sevenle az seven yan yana gelsin. Çok seven az seven der ki ya bu gevşek der. İsmâ’îl’in bir sözü var hiç unutmam ben. İsmâ’îl birisiyle alakalı bir analiz etti bana. İsmâ’îl dedi ki aynen hareketi bu. Yaptı. haklı mı haklı. Neden haklı mı kendince. o İsmâ’îl diyor ki bir sefer bozmayacaksın kendini diyor.

Onun Türkçesi bu. Bir sefer bozduysan bir daha bozarsın diyor. Salıyor yakasını bak. Onun duruş noktası bu. Şimdi kendince haklı mı evet. Kendince haklı mı evet. Çünkü herkesin sevgi derecesi kendine ait. O sevgi derecesinin kendine ait olduğu için o kendince bu artırılabilir mi evet. Bu derinleşebilir mi evet. Bu yükselebilir mi evet. Bu genişleyebilir mi evet. Ama bu konuda fedakar olacak, koşacak, sercek kendini. Bunu yapamıyoruz biz. Bazen arkadaşlara baside indiriyorum ben. Böyle şeyhi sevme bağlılık olarak. Dice ki gel gitcen, sat satcan, at atcan, tut tutcan, git gitcen, otur oturcan. Böyle böyle konuşuyorum basit gibi geliyor. Basit değil aslında. Hiç basit değil. Düşün Bursa’da işi gücü yerinde olan bir kimse düşün.

Ona dicen ki göç İstanbul’a. Ona dicen ki göç İzmir’e. Bu kolay bir şey değil. O itâ’at, o sevgi gözüne görünmüyor hiçbir şey. Ben bazen böyle hikaye gibi geliyor. Bizim bir bölgede Bayındır’da bir bölgede hepsi de birbirine bitecek. İki, dört, altı tane evlenir. İki, dört, altı tane evlenir. Ben bayındır’da bir bölgede hepsi de birbirine bitecek. İki, dört, altı tane ev vardı bizde. Ben altı tane evi bıraktım ödemişe gittim. Ben ödemişle iş kurdum, borçlar ödedim, işi kurdum. Bana dediği şey oldu. Bursa’ya göçüyorsun. İşi dedim, ortağına bırak dedi. Söyle arkandan dedi kodu etmesin dedi. Ben anahtar teslîm ettim. Çıktım, ceket aldım, çıktım. Çıkarken bir düşünün dedi bana. Abi ya dedi, bu yazar kasanın dedi taksitlerini de sen öder misin?

İçimden güldüm, öderim hiç sıkıntı yok dedi. Ben borçla göçtüm Bursa’ya. Şimdi bunu konuşurken yaptım diye söylemem Allâh’ın lütfu, ikramı, ihsanı. bu böyle bir lütuf, bir ikram bu. bu böyle basite indirgiyorum anlatırken ama öyle değil. O bağlılığı, o sevgiyi, o muhabbeti arttırabilmek önemli olan. bunları konuşmak istemem ama çok zaman Şeyh Efendi şöyle demiştir. Mustafâ Efendi böyle nasıl sevebiliyorsun oğlum? Böyle yalnız kaldığımızda böyle nasıl sevebiliyorsun diyordu. Bu şimdi bunu beklemez hiç kimse. Bunu böyle şey yapmaz söylenecek şeyler değil ama yol bu. E şimdi biz sevgi özürlü bir toplumdayız. Evliliklerimiz sevgisiz. Çok özür dilerim ama evliliklerimiz sevgisiz. E çocuklarımız sevgisiz.

Sevgisiz. biz çünkü bize öyle anlatmışlar, öyle öğretmişler. işte sev seni seveni. Bize öğretilen bu. Sev seni seveni. İyi sen sev. Sevilmesen de sev. Bu bizim nefsimize zor geliyor. Sen sev zarar et. Feda et. Zarar et feda et. Feda et zarar et. Feda et. Feda et zarar et. Zarar et ya. Biz onu göze alamayız. Ve sevmek, seviyorum demek zarar getirir. Kar edeceğini düşünürsen yanılırsın. O yanılgının içerisine girersen de bocalarsın zaten. Sonra döner intikām alırsın. Bu zor bir şey ama ben kardeşler adına söylüyorum. Hepsinden de ümit varım. Evet normalde yeni bir jenerasyon gelecek. Belki de bu kardeşlerin çocukları sevgiyle büyüyecek, sevmeyi öğrenecekler. Ve o sevmeyi öğrenirlerse o zaman dünyâ’nın gidişatını değiştirecekler inşâ’allâh.

En azından kendilerini değiştirecekler, ailelerini değiştirecekler, çocuklarını değiştirecekler. Kendilerini değiştirecekler, ailelerini değiştirecekler, çocuklarını değiştirecekler. Ve bunu dervîş kardeşlere söylüyorum. Eşinizden, annenizden, babanızdan sevgi beklemeden sevin. Çocuklarınızdan sevgi beklemeden sevin. Sebebi şu, siz kendinizi feda edin. Siz kendinizi feda edin. Bakın siz kendinizi feda edin. Kadın da erkek de. Evet horlanacaksınız, istismâr olacaksınız, kullanılacaksınız. Sevginiz kullanılacak. Sevginizi istismâr edecekler. Evet. Sevdiğin için saf yerine konacaksın, aptal yerine konacaksın, salak yerine konacaksın, istismâr olacaksın, kullanılacaksın. Evet. Bunları göze alarak sevin.

Bunları göze alarak sevin. Çünkü sevmek vermektir. Sevmek vazgeçmektir. Almaktan vazgeçmektir. Sevmek istemekten vazgeçmektir. Sevmek kendince kendine hesap etmekten vazgeçmektir. Zaten kendine hesap ediyorsan sevmiyorsun. Ben seviyorum, sen ne yapıyorsun diyorsan o sevgi doğru değil. Karşılık bekliyorsun. Karşılık bekliyorsun. Sevgine karşılık bekliyorsun. Hep şunu demişlerdir. Ya olur mu sevince sevilmeden olur mu? Sevilmeden de sevilir. Sen sevilmediğine, inandığın halde sevmeye devam et. Ona sevmeyi öğret. Belki de ömrün yetmeyecek senin ona sevmeyi öğretmeye. Ama sen öldüğünde o bakacak kendince bir sevenim varmış. Ben onu kaybettim diyecek. O zaman kendisi canlı canlı ölecek. Bu büyük bir vahşet.

Bu büyük bir intikām. Ama bu intikām sana ait değil. Bu büyük bir intikamdır. Sen öylesine seversin, öylesine seversin. Döşersin her şey ayağının altına. Ama öldüğünde, sen öldüğünde o sevdiğin der ki ben bir sevenimi kaybettim. Asıl ölen benim der. Asıl ölen odur. Sebep bir sevenini kaybetti çünkü. Kendisinin bir aşığını kaybetti. Bir aşığını kaybetti. O zaman anlar sevenin kıymetini. Der ki eyvah iş işten geçti. Geç mezarının başına yan ağla dön ağla. Yan ağla dön ağla. Şimdi ben bazen arkadaşlara derim hadi seven Abdullah efendi. Var mı yok. Sağlığında sevecektin. Sağlığında âşık olacaktın. Sağlığında yapacaktın ne yapacağını. Geç şimdi mezarının başına yan ağla dön ağla. Bizim Bursalı arkadaşlara da dedim.

Kardeşler dedim bırakın. Canlısı bizim de dedim. Şimdi dedim insanlar cesedine sahip çıkıyor. Bir mürşide bir üstade canlıyken sevmek zordur çünkü. Canlıyken zordur. O soru ölünce başlat tıngırdat. Ölünce sevemezsin ki de. Ölünce sevemezsin. Ne sen öldüğünde sevebilirsin. Ne de senin sevdiğin ölünce onu sevebilirsin. Boş hayaldir çünkü. Boş hayaldir. Dirken diyorsun onu yapma bunu yap şunu yapma şöyle yap. Oradan gitme buradan git. Şunu şöyle yap bunu böyle yap. Dirken ona tabi olmak zor. Hâcı Okdey’in dediği gibi öyle şey ölü şeyhe teslîm ölü şeyhe diyor. Ne diyordu? En güzel şey ölü şey. En güzel şey ölü şey. Sebeb? Ölü zaten sana bir şey söylemiyor ki. Sana bir şey demiyor. Ha senin duyan kulağın gören gözün varsa sana der.

O zaman da sen zaten o hale getirdiyse sen onu zaten sevmişsindir. Bu değişim başka tarafı evet. Sor Yûsuf Hoca mikrofon sende.


Q6 — Yûsuf Hoca’nın “Sevginin İlk Adımı İtâ’at midir?” Sorusu; Şeyh Efendi’nin Medîne-i Münevvere’de Rütûbetli Yer Yatağında Yatırılması ve “Burada Koku Var” Hâdisesi (Sîvâslı Nakîb “Koku Yok” Diyenle Çatışma)

Efendim her zaman hadsizliklerimizi ma’zur görüyorsunuz. Allâh razı olsun. Yine ma’zur görmenizi rica ediyorum. Bu kadar geniş açıyla çizdiğiniz bir sevgi resmini belki ben dar hafızalarımla biraz şey yapacağım ama sevginin ilk adımı orta adımı son adımı tamamı bütünü neyse itâ’attir diyebilir miyiz? İlki. Kayıtsız yasi çünkü özür dilerim tekrar efendim bir yine Mesnevî sohbet ediyorsunuz ki şeyhin göğe yer dese evet o yerdir. Şeyhim dese ki karaya beyazdır benim için beyazdır dese ki beyaza karadır benim için karadır. Bu sevgi tezâhürü müdır efendim? Ben görmemişimdir. O görmüştür ben teslîm olurum. Hiç şeksiz şüphesiz. Ama ben kara görüyorum. Sen kara görüyorsun senin görüşün o. Kör. Yok ben kör de demem.

Sen kara görüyorsun şeyhimin beyaz dedene. Ben demem. Buna bir kısa örnek Umre’ye gittik. Şeyh Efendi Hacc’a gitti üç aylık biz arkadan Umre’ye gittik. Medîne-i Münevvere’ye. Medîne-i Münevvere’deyiz. Biz akşamları Medîne-i Münevvere’de akşam namazında buluşuyoruz. Otele gidiyoruz iftâr ediyoruz otelde. Ondan sonra tekrar hızla bizim otele gidiyoruz. Sonra hızla teraviyeye yetişiyoruz yine. Şeyh Efendi için tutulan otel uzakta. O gün akşam gelmedi Şeyh Efendi. Biz tabi terâvîh kıldık. Seyyid Taş var yanımda. Çok iyi hatırlıyorum. Birkaç arkadaş daha var. Biz bir taksi tuttuk. Şeyh Efendi’nin oteline gittik bulduk. İçeri girdik. O esnada bir dervîş denk geldi Sîvâslı. Dedim kaç odası şu oda. Girdik odaya.

Oda da yaklaşık 4-5 tane yer yatağı var odanın içinde. Herkes yatıyor. Şeyh Efendi de yatıyor. Ben gittim başına Hû dedim. Açtı gözünü. Hoş geldin Mustafâ Efendi. Hoş bulduk keferin dedim. Merak ettik dedim. Gelmeyince sen biraz rahatsızlandım oğlum. Allâh’ım şifa versin dedim. Neyse böyle bir ikındı kalktı. Hemen ben arkasına yastık destekledim. Yorganı yine çektim üzerine. Bildiğimiz yer yatağı yapmışlar ona da. Herkes gibi yatıyor böyle sıralanmış. Yanında da zem etmek için söylemiyorum. Sîvâslı dervîşler var. Böyle konuşmaya başladık. Bir iki tane Sîvâs’ın nakîbleri falan geldi. Biz giderken ayıp söylemesi bir şeyler götürdük Şeyh Efendi’ye. muzdur şudur budur. Ben böyle yedireceğim diye uğraşıyorum.

Rahatsız. Oğlum dedi. Rutubet var biraz burada dedi. Var mı dedi. Var efendim dedi. Ben şimdi itiraz yok bende. Bir de dedi şu pencereden dedi. Koku geliyor dedi. Evet geliyor dedi. Bu sefer Sîvâs’ın nakiplerinden birisi. Böyle kalktı açtı pencereyi. Efendim baba burada bir koku yok dedi. Baktım anlamadı yüzüme astım anlamadı. Gene böyle oradan nefes aldı. Yok efendim buradan bir koku dedi. Döndü bana Mustafâ Efendi kokuyor mu dedi. Kokuyor efendim dedi. Yaptı Şeyh Efendi. Dedim seni götürelim biz dedim otele. Olur yarın geleyim dedi. Dedim çantanızı da alalım. Olur yarın halletsen hepsini dedi. Kaktık tabi biz üzüldük. Canımız sıkıldı böyle bir gerçekten çok üzüldük. Çıktık dışarı gidiyoruz şimdi o Sîvâs’lı olan nakîb olan kimse.

Mustafâ Efendi koku yoktu dedi. Tak yakasını yakaladım onu. Dedim bir kelime daha konuşursan seni dedim burada paça oraya çevireceğim. Ben dedim bir insanın şeyhi kokuyor deyince dedim ona inat kokmuyor der mi dedim. Ticaret giriyor işin içerisine çünkü. Nemalanmak giriyor işin içerisine. Utanmadınız mı dedim Şeyh Efendi’yi yer yatağında yatırmaya orada dedim. Ve biz orada belki de bir saat durduk bir saat içinde odanın içerisindeki yatan hepsi de dervîş. Nasıl dervîşler? Bir tanesi uyanmadı. Uyanmadığından mı? Ertesi gün ayıp söylemesi bir taksi tuttuk. Gittik hem onu aldık hem eşyalarını aldık. Getirdik bizim otele. Dedik buradan hep beraber Mekke’ye geçeriz. Âlâ olur Mustafâ Efendi dedi. Tabi o dediğimiz zat Şeyh Efendi’nin hanımına gitmiş.

Demiş kokmuyor Hâcı Anne illaki kokuyor dediler. Babayı götürdüler bu bursadılar şöyle yapıyor böyle yapıyor filan. Hâcı Anne dedi ki Mustafâ Efendi kokmuyormuş dedi. Hâcı Anne dedim babanın kokuyor dediği şeyi dedim biz kokmuyor mu diyeceğiz dedim. Kokmuyorsa bile kokuyor dedim. Ben böyle sert konuşunca durdum. Sen kokladın mı Hâcı Anne dedim ben hayır dedi. Baba koklamış dedi. O koklamış. Şimdi bir kimse sevdiği kadar itâ’at eder. Sevdiği kadar tabi olur. Sevdiği kadar inanır ona. Sevdiği kadardır. Fazlasını bekleyemezsin o kimseden. Örnek Denîzli’de Kaplıca’ya gittiler. Biz Seyyid Taş’la beraber gittik Kaplıca’ya. Çey Efendi’yi almışlar Denîzli’de giriş katta rütûbetli bir yere koymuşlar.

O da içinden diyormuş ki Mustafâ Efendi yetiş oğlum bunlar beni burada yatırıyorlar. İçinden öyle diyormuş. Ben girdim Kaplıca’ya nerede dedim babanın odası dediler ki burada. Eşyaları koymuşlar Şeyh Efendi yerleşmemiş. Şimdi nerede dedim ben dediler üst katta. Biz çıktık üst kata. Şeyh Efendi’ye dedim efendim selamünaleyküm, aleykümselam. Hoş geldin Mustafâ Efendi oğlum. Geciktim biraz dedi. Geciktik efendim dedim hakkınızı helal edin. Ben hemen konuya girdim. Bu aşağıdaki oda olmaz o efendim size. Yaptı. Kafasına yedi şimdi. Yaptı. Kafasına yedi şimdi doğru dedi. Müsaade edin ben dedim buradan bir oda seçeyim siz oraya yerleştirin. Ala olur dedi. Ben koridora seslendim herkes odalarının kapısını açsın bakacağım dedim.

Bir iki modurtu çıktı modurtu çıkan dedim eşyasını toplasın gitsin buradan dedim. Kim buna itiraz ediyorsa eşyasını toplasın gitsin dedim ben. Şimdi dergâh âdâb-ı açısından nakibi nukabbayım bütün herkes dinleyecek. Husisi manada Şeyh Efendi’nin en özelindeyim yine herkes dinleyecek. Herkes açtı odalarını. Oğulları var oğullarını da dedim siz de açacaksınız. Ben şimdi giriyorum kokluyorum, giriyorum kokluyorum, giriyorum kokluyorum. Herkes niye kokluyor diye bakıyordur. Ben biliyorum onun neden rahatsız olduğunu.


Denîzli Kaplıca Hâdisesi — Şeyh Efendi’yi Giriş Katı Rütûbetli Odaya Koyanlar; Mustafâ Özbağ’ın Otelciyle “Odayı Değiştirirsen Yıkarım” Tehdîdi; Sevdiği Kadar İtâ’at-Hizmet-Fedâkârlık-Koşturma — Kâinâtı Sevginin Üzerine Kurmak

Neyse bir odayı seçtim buraya boşaltın dedim kimse. Bir de oda kendini gallava dervîş görenlerden birisi ya Mustafâ Efendi başka oda mı yoktu dedi. Spitterer atarım buradan dedim bütün eşyanı pencereden aşağı atarım. Benim canımı sıkma dedim. Bu hale kaldı çıkart dedim eşyalarını. Tam bir şey diyecek bir kelime daha söylersen dersini de alırım her şeyini alırım def ederim senin dergahtan dedim. Çık dışarı. Bu eşyalarını falan topladı hızla. Seyittaş’a dedim hiç kimseye bir şey deme git dedim Şeyh Efendi’nin eşyalarını al getir buraya. Hemen Şeyh Efendi aldı getirdi Seyittaş eşyalar aldı geldi baktı ben gerginim çok. Ondan sonra koyduk eşyalarını hemen oradan bir tane otelin elemanı şuraya dedim sildi süpür.

Çok çabuk hemen sildi süpürdü hemen Şeyh Efendi dedim odanız hazır efendim dedi. Neyse geldi kokladı ala oğlum dedi aşağısı kokuyordu dedi. Kokuyordu efendim dedi. Şimdi oradan birisi diyor ki düz ayaktı sana ne dedim ya konuşma ona konuşma dedi. Şimdi sevdiğin kadar itâ’at eder sevdiğin kadar hizmet edersin. Sevdiğin kadar bütün antenlerini ona döndürürsün sevdiğin kadar. Tabii ben orada bırakır mıyım başındaki odayı da kendimize tuttum. Dedim bu odayı da boşalttın. Burası da bana ait. Paylaş nerede kalıyorsanız kalın. Nerede kalıyorsanız kalın. Tabii beni hiç sevmediler hiç istemediler. Ben tabii düzeni kurdum Şeyh Efendi bana beraber yalnız kaldığımızda Allâh razı olsun senden diyor. Oğlum böyle düşünen olmadı hiç diyor.

Beni diyor rutubetin içine attılar diyor tek başıma bir de diyor. Aşağıda tek oda. yanında bir tane dervîş yok. Ölüyorum desin su verecek kimse yok. Bunlar da dervîş. Hep beraber kabrucaya gelmişler. Herkes kendi keyfini düşünüyor önce. Tabii ben ortalığı dizayn ettim gittim otelciye dedim kaplıca sahibine. Eğer bu odayı değiştirirsen yıkarım buraya dedim. Ben gittikten sonra odasını değiştirirsen dedim yıkarım buraya senin başına dedim. Oradan bir kaç kişiye de dedim. Dedim babaya dedim asla odasını değiştirmeyeceğim. Şimdi bir kimse sevdiği kadar hizmet eder sevdiği kadar fedakarlık eder sevdiği kadar koşturur. Sevdiği kadar itâ’at eder tabi olur. Bunun bütün her şeyi sevmekle alakalıdır. Ben bütün kainatı sevginin üzerine kurarım.

Ben dîni sevginin üzerine kurarım. İkili ilişkileri sevginin üzerine kurarım. Karı koca ilişkilerini sevginin üzerine kurarım. Çocuk anne baba ilişkisini sevginin üzerine kurarım. İki arkadaşın ilişkisini sevginin üzerine kurarım. Her şeyi. Sevgidir bütün her şeyi dizayn eden sevgisizliktir her şeyi bozan. Son nasihatim size. Sevgi beklemeden sevmeyi öğrenin. Sevmeyi öğrenin. Sevmek kadar ulvi bir şey yoktur. Seversen insansındır. Seversen. Seversen kemale erersin. Seversen. Seni çok namâz kemale erdirmez. Çok oruç seni kemale erdirmez. Çok sevgi seni kemale erdirir. Çok sevgi. Fütûrsuzca. Fütûrsuzca olan sevgi seni kemale erdirir. Allâh’ı fütûrsuz sev. Âmîn. Öyle bir fütûrsuz sev ki öyle fütûrsuz sev.

Bir hesaba kitaba katma hiç. Hesaba kitaba katarsan o fütûrsuz sevgi değildir. Peygamberini öyle sev. Üstadını öyle sev. Etrafını eş çoluk çocuk öyle sev. Varsın onlar normal insanlar senin sevgini istismâr etsin. Senin sevginin kıymetini bilmesin. Senin sevgini çok ucuza satsın. Neden ucuza sattın da deme. Neden beni ucuza değiştin deme. Elle mi? Ucuza değişsin. Avâm o çünkü. Sen ölünce anlayacak o seni. Son nefeste anlayacak belki de. Belki de son nefeste de anlamayacak. Mahşerde görecek o zaman. Veya sen ortadan kaybolunca anlayacak. Bakacak ki kış gelmiş. Artık yapraklar döküntüsü de kalmamış. Bahar elini eteğini toparlamış götürmüş. Son var son kalan kalıntıları da götürmüş. Artık kış gelmiş.

Kış gelince baharın kıymetini bilecek.


Son Nasîhat — “Sevgi Beklemeden Sevmeyi Öğrenin”; Çok Namâz-Oruç Değil, Çok Fütûrsuz Sevgi Kemâle Erdirir; Allâh’ı-Peygamberi-Üstâdı-Eş-Çoluk Çocuğu Hesâbsız Sevmek; Avâm Sevgini Ucuza Satar — Mahşerde Anlayacak; Gül Bahçesi-Bülbül Kapanışı

Gül bahçesi dağılınca bülbül gülün kıymetini bilecek. Gül veren gibi gül vermeye devam ettiği müddetçe bülbül neşesine neşe katacak. Dalında şakacak. Ne zaman ki gül bahçesi bozuldu güller bu dünyadan göçtü gitti o zaman anlayacak. Diyecek ki ben gül bahçesinde yaşıyormuşum. Rabbim hepiniz de gül eylesin. Âmîn. Gül bahçesinde yaşasın. Âmîn.


Kaynakça

  • Ramazân-ı Şerîf 1. Hafta — İmân + İbâdet + Allâh Sevgisi; Hadîs-i Kudsî: Farzlar + Nâfileler + Allâh’ın Sevmesi: Buhârî “Rikāk” 38 (Ebû Hüreyre r.a. rivâyeti: “mâ tekarrabe ileyye abdî bi-şey’in ehabbe ileyye mimme’fteradtu aleyhi, ve mâ yezâlu abdî yetekarrabu ileyye bi’n-nevâfili hattâ uhibbehû”); klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî 11/340-360; İbn Receb, Câmi’u’l-Ulûm ve’l-Hikem 38. Hadîs şerhi; klasik tasavvuf — Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/293-360 (“Kitâbü’l-Mahabbe”); Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Sûfîce Tahlîl — “Seven de O, Sevilen de O; İdrâkimiz Sonradan Açılır”: klasik tasavvuf — “vahdet-i şuhûd / vahdet-i vücûd” tedrîsi: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; Fusûsü’l-Hikem; klasik halvetî sülûk — Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Tasavvuf; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Mahabbet Bahsi”; klasik fıkıh — Bakara 2/165 (“vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâh”); Mâide 5/54 (“yuhibbuhum ve yuhibbûnehû”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Zikrullâh Düşmanı Câmiler-Cemâ’atler — Namâz+Oruç+Zekât+Zikir Toplandığında Zamânın Evliyâsı: Tâhâ 20/14 (“ve ekımi’s-salâte li-zikrî”); Ankebût 29/45 (“ve le-zikrullâhi ekber”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; klasik fıkıh — namâz, oruç, zekât toplamı: Buhârî “Îmân” 1, Müslim “Îmân” 22 (Cibrîl hadîsi); klasik tasavvuf — “zikr-i hafî vs zikr-i cehrî” ihtilâfı: İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ; İbn Kayyim, el-Vâbilü’s-Sayyib; klasik halvetî sülûk — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin Şeyh Efendi-Afyon ekmek kadayıfı şahsî hâtırâsı.
  • 7 Zümre Hadîs-i Şerîfi — Mahşerde Allâh’ın Gölgesinde Gölgelenecekler: Buhârî “Ezân” 36, “Zekât” 16, “Hudûd” 19, Müslim “Zekât” 91 (Ebû Hüreyre r.a. rivâyeti: “seb’atun yuzıllühumullâhu fî zıllihî yevme lâ zılle illâ zıllüh… ve raculâni tehâbbe fillâh… ve raculun zekerallâhe hâliyen fefâdat aynâhü”); klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî 2/142; Nevevî, Şerhu Müslim; klasik tasavvuf — “Allâh için sevmek” tedrîsi: İmâm Gazzâlî, İhyâ 2/156-200 (“Kitâbu Âdâbi’s-Sohbe ve’l-Uhuvve”); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • “Beni Zikredenlerle Berâber Eyle” Duâsı — Allâh’la İrtibâtı Sıkı Tutmak; Cemâlullâh’a Vuslat: klasik fıkıh — duâ ahkâmı: Mü’min 40/60 (“ud’ûnî estecib leküm”); Bakara 2/186 (“fe-innî karîb”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; klasik tasavvuf — “zikrullâh + duâ + tevekkül” tedrîsi: İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/300-340 (“Kitâbu’l-Ezkâr ve’d-Da’avât”); Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «cemâlullâh-vuslat» — A’râf 7/143 (Hz. Mûsâ tecellîsi); Yûnus 10/26; klasik halvetî sülûk — Niyâzî-i Mısrî, Dîvân; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Tahiyyât Duâsındaki “es-Selâmü Aleyke” — “Selâm Allâh’ın Kendisidir” Hadîs-i Şerîfi: Buhârî “Ezân” 148, “İsti’zân” 3, Müslim “Selâm” 56-57; klasik tahiyyât metni — İbn Mes’ûd r.a. rivâyeti (Buhârî “Ezân” 148: “et-tahiyyâtu lillâhi ve’s-salavâtu ve’t-tayyibât”); klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî 11/12-30; Nevevî, Şerhu Müslim; klasik fıkıh — “es-Selâm Allâh’ın isimlerindendir”: İbn Mâce “Edeb” 11; Tirmizî “İsti’zân” 3 (“innes-Selâme’smun min esmâ’illâh”); klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ, “Esrâru’s-Salât”; klasik halvetî sülûk — “selâm-ı ilâhî” idrâki: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • “Zikrin En Fazîletlisi Lâ İlâhe İllallâh” Hadîs-i Şerîfi — Tevhîd Zikri: Tirmizî “Da’avât” 9, İbn Mâce “Edeb” 55, Ahmed b. Hanbel Müsned 3/18 (Câbir r.a. rivâyeti: “efdalü’z-zikri lâ ilâhe illallâh”); klasik şerh — Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî; klasik fıkıh — kelime-i tevhîdin fazîleti: Buhârî “Cenâ’iz” 1, Müslim “Îmân” 41-44; klasik tasavvuf — “lâ ilâhe illallâh” telkîn ve zikri: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; İbn Atâ’illâh, Miftâhu’l-Felâh; klasik halvetî sülûk — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Tevhîd; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Esmâ Silsilesi (Hak → Kayyûm → Kahhâr) ve Nefs Merâtibi — Velâyet Yolu Esmâ Terbiyesi vs Nübüvvet Yolu Tevhîd; Pîr Seviyesindeki Kalbî Seyr-i Sülûk: klasik tasavvuf — esmâ-i ilâhiyye terbiyesi: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl; «nefs merâtibi: emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdıye, mardiyye, sâfiye» — Yûsuf-i Sineçâk, Etvâr-ı Seb’a; Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Etvâr-ı Seb’a; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; klasik halvetî sülûk — “velâyet yolu / nübüvvet yolu” tasnîfi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «ilme’l-yakîn → ayne’l-yakîn → Hakka’l-yakîn» — Tekâsür 102/5-7, Vâkı’a 56/95; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Ayakta Zikrullâhdaki Esmâ Silsilesi Prototip — Kalbe Gelen Lâ İlâhe İllallâh / Hû / Hak Tecellîyâtı: klasik halvetî sülûk — “halvetî zikri” terkîbi (kıyâm-rükû’-cehrî): Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Devrân; Yûsuf-i Sineçâk, Etvâr-ı Seb’a; klasik tasavvuf — esmâ + tevhîd zikri terkîbi: İbn Atâ’illâh, Miftâhu’l-Felâh ve Misbâhu’l-Ervâh; «şeyhin icâzeti / dervîşin geldiği gibi yürümesi» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “İcâzet ve Sülûk”; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî tatbîki.
  • Sevmenin Zirvesi — Uludağ Benzetmesi (Oksijen-Şeker Hastalığı); Çok Seven Az Sevenle Yan Yana: klasik tasavvuf — mahabbet-i ilâhiyye derecelendirmesi: İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/293-360 (“Kitâbü’l-Mahabbe ve’ş-Şevk”); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye, “Mahabbet Bahsi”; Hücvirî, Keşfü’l-Mahcûb; klasik halvetî sülûk — “sevgide derece” tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; klasik fıkıh — eşler arası sevgi: Rûm 30/21 (“ve ce’ale beynekum meveddeten ve rahme”); klasik halvetî sülûk — “toleranslı dervîşlik”: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî tedrîsi.
  • Yûsuf Hoca “Sevginin İlk Adımı İtâ’at midir?” — Şeyh Efendi’nin Medîne-i Münevvere’de Rütûbetli Yer Yatağı Hâdisesi; “Burada Koku Var” — Sîvâslı Nakîbin Çatışması: klasik tasavvuf — “şeyhe inkıyâd / itâ’at-i mutlaka” tedrîsi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Edeb-i Mürîd”; Necmeddîn-i Kübrâ, Usûl-i Aşere; «şeyhin gördüğünü görmek» — İbn Atâ’illâh, el-Hikem; klasik fıkıh — “şeyhin emirlerine itâ’at” hudûdu: İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr; klasik halvetî sülûk — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; «sevgide istismâr ve nemalanma» eleştirisi — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/342-360; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hâtırâ-tedrîsi.
  • Denîzli Kaplıca Hâdisesi — Şeyh Efendi’yi Rütûbetli Odaya Koyanlar; Otelciyle “Yıkarım” Tehdîdi; Sevdiği Kadar Hizmet-Fedâkârlık-Koşturma: klasik fıkıh — büyüğe hizmet ve hürmet: Buhârî “Edeb” 4, Müslim “Birr” 1 (“min hakki’l-müslimi alâ’l-müslimi sittün”); klasik tasavvuf — “şeyhe hizmet ve himâye” tedrîsi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Hizmet Bâbı”; İmâm Gazzâlî, İhyâ 2/156-200 (“Kitâbu Âdâbi’s-Sohbe”); klasik halvetî sülûk — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; «kâinâtı sevginin üzerine kurmak» — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/293-360; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hâtırâ-tedrîsi.
  • Son Nasîhat — “Sevgi Beklemeden Sevmeyi Öğrenin”; Çok Fütûrsuz Sevgi Kemâle Erdirir; Avâm Sevgini Ucuza Satar; Gül Bahçesi-Bülbül Kapanışı: klasik tasavvuf — “fütûrsuz mahabbet / fenâ-fî’l-mahabbe” tedrîsi: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî 1/1-18 (Ney metaforu — “bişnev în ney çün şikâyet mîküned”); İbn Atâ’illâh, el-Hikem; İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/293-360; klasik tefsîr — Bakara 2/165 (“eşeddu hubben lillâh”); klasik halvetî sülûk — “sevgi beklemeden sevmek” tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Niyâzî-i Mısrî, Dîvân; «gül-bülbül-bahar metaforu» — klasik divan edebiyatı: Fuzûlî, Dîvân; Yûnus Emre, Dîvân; bu sohbet 08.03.2025 Ramazân Sohbeti — İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Fenâ, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı