Ramazân Ortası — “Tam Ortasıyız, 15’i Tamamladık”; Hz. Peygamber’in Kadir Gecesi’ni İlk-Orta-Son 10 Günde Araması, İ’tikâfı; Sûfîlerin “Her Geceyi Kadir Bil” Tedrîsi
Herhalde tam ortasıyız değil mi? 15’yi tamamladık. 15’den sonrasına normalde. Ben Cumartesi sohbetlerinden çıkarıyorum. Demek ki Cenâb-ı Hak inşâ’allâh Kadir gecesinde ihyâ edenlerden eylesin. Son çünkü 10 günde arayınız demiş. Aslında ilk 10 günde aramış Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem. O yüzden ilk 10 gün i’tikâfa girmiş, sonrası senesinde ortasında 10 gün intikafı girmiş. 10 günü Kadir gecesinde aramış. Üçüncü sene son 10 günde tekrar i’tikâfa girmiş, yine Kadir gecesinde aramış. Son 10 günde o Kadir gecesini söylemiş, ilan etmiş. Kadir gecesi diye unutturuldu sona bize demiş. Son 10 gün içerisinde Müslümânlar Kadir gecesini ararlar. İnşâallâh biz de son 10 gün içerisinde inşâ’allâh aramıyoruz biz de.
Her geceyi Kadir bil demiş Sûfîler. O yüzden biz Ramazân 30 Ramazân her geceyi Kadir bilip 30 Ramazanın gündüzünü oruçlu, gecesinde namâzla zikirle gücümüzün yetince ihyâ etmeye çalışıyoruz. İnşâallâh Cenâb-ı Hak Kadir gecesine bize denk getirir. Böylece Kadir gecesinde ihyâ edenlerden olmuş oluruz. Spontane olsun dedim bu gece sohbet varsa sorunuz sorun. Ben sormayacağım. Rahat olun. Ne güzel kimse soru sormuyor. Sor. En sevimli iş nedir Resûlallâh dedilerinde? Vaktinde kılınan namazdır demiş. Birisine cihadı tavsiye etmiş. O an yoruluyor ki bu sahâbe efendimizin hepsinin ihtiyaçlarına göre cevap verdiği söyleniyor.
“Allâh’a En Sevimli Amel Nedir?” — Vaktinde Kılınan Namâz, Cihâd; Sahâbenin Bireysel Cevapları; Mütevâtir Hadîs-i Kudsî: Farzlar + Nâfileler + Allâh Sevmesi
Bir Sufî şeyhinin bu noktada sohbetinden kendisi nefsine ait dersi nasıl alabilir? Ölçüyü nasıl alabilir efendim? Bu en sevimli, Allâh’a en sevimli gelen iş nedirle alakalı bir normalde sahâbelerin bireysel olarak söylediği cevaplar var. Tabi bu bireysellikten umûma gidilebilir mi? Evet. Ama bu konuda mütevâtir derecede olan bir hadîs-i şerîf var. Allâh’a en sevgili gelen şey kılın farzlara sımsıkı yapışıp farzları edâ etmesi, nâfilelerle Allâh’a yaklaşması ve Allâh’ın sevmesi. Allâh’ın sevmesi, sonra Allâh da onu sever. Allâh onu sevince gören gözü, diyen kulağı, tutan eli, yürüyen ayı, söyleyen dili olurlar. Bu hadîs-i kudsi bütün ulema tarafından bütün Ümmet-i Muhammed’e mütalik bir hadîs-i kudsi olarak algılanmış.
O yüzden o kimse için Allâh’a en sevimli gelen şey farzları yerine getirmesi. Farzları o kimseye yerine getirdiğinde Allâh’ın en sevdiği işi yerine getiriyor.
Farzların Vakitleri vs Zikrullâhın Vakitsizliği — Zekât Yıllık, Namâz Beş Vakit, Oruç Bir Ay; “Yatarken-Otururken-Ayaktayken” + “Sabâh Akşam Çokça Allâh’ı Zikredin” Âyetleri (Âl-i İmrân 3/191; Ahzâb 33/41-42)
Tabi normalde sufilerde bu hukuk değişir mi? Değişmez. Sufilerde de en o kimsenin kendisini disiplin etmesi gerektiği yer Allâh’ın farzları. o kimse farzlara sımsıkı yapışacak. Farzlara sımsıkı yapışacak dediğimizde bu normalde her farzın vakti vardır, zamanı vardır. Namaz kılmanın vakti vardır, oruç tutmanın farz vakti vardır, hacca gitmenin vakti vardır. Bunların hepsi de vakitli ibadetlerdir. O vakti girmeden o ibadeti edemezsiniz. Sabah namazının vakti girmeden sabâh namazını kılamazsınız. Öğlen namâz vakti girmeden öğlen namazını kılamazsınız. Hac belirli zamanlarda farz kılındı diyor âyet-i kerimede. Haccın farz kılındığı zaman adı şevkle sabittir. Siz haccı ancak o zaman yapabilirsiniz.
Öyle bazılarını uydurup bir şekilde kışın haç yapılmalı. Normalde buna uyamazsınız. Sünnet-i seneye uyacaksınız. Haccın vakti bellidir, o vakitte yaparsınız. Mesela zekatın miktarı bellidir. O zekatın miktarı belli olduğundan dolayı zekatın o miktarını siz değiştiremezsiniz. Ne aşağı çıkarı, aşağı indiremezsiniz. Malınızın 40’ta 1’dir. Onu normalde 40’ta 1 değil de 0.5 yapamazsınız. Örneğin, onun tavana çıktır. İstediğiniz kadar zekât olarak niyet eder verebilirsiniz. Ama vakti vardır. nedir? Senede normalde bir mal senin elinde 1 yıl durduktan sonra onun vakti girmiştir. Siz onun zekâtını vermekle mükellefsiniz. Vakti vardır. Burada vakitsiz olan normalde Allâh’ı zikredir. Allâh’ı zikretmek de farzdır.
O yüzden Allâh’ı zikretmek farzdır ama bunun vakti yoktur. Vakte bağlı değildir. Yere, zamana, zemine herhangi bir şey bağlıdır. Âyet-i kerîmede siz yanlarınızın üzerine yatarken, ayaktayken, otururken Allâh’ı keserek çokça zikredin der. Bu öyle olunca bir kimse normalde ya ayaktadır, ya oturuyordur, ya yatıyordur. 3 fiili vardır. 3 fiilin içerisinde de o kimse Allâh’ı zikredecek. Bakın bir kimse ya ayaktadır, ya oturuyordur, ya da yatıyordur. 3 fiil. 3 fiilin üzerinde de sen Allâh’ı zikredeceksin. Bir de çokça Allâh’ı zikredin der. Demek ki çokça zikredeceksin. Başka bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak buyurur. Sabâh akşam Allâh’ı çokça zikredin der. Sabah ve akşam günün dönümüdür. sabâh oldu, uyandın.
Allâh’ı zikir başlayacak. Akşam oldu. Allâh’ı zikir devam edecek. Sabâh akşam devâmiyet vardır burada. Allâh’ı zikirde duraksamak yoktur, durmak yoktur. Böyle olunca Allâh’ı zikir farz. Emir çünkü bu. Birçok âyet-i kerîme var bununla alakalı. Bu fakirin tespil ettiği kırkın üzerinde âyet-i kerîme var. Allâh’ı zikirle alakalı farzdır. Ankebût âyet 45’te de en büyük iş olarak belirlenmiş Allâh’ı zikir.
Hz. Ömer-Ebû Bekir Hâdisesi: “Yâ Ebû Hafs, Allâh’ı Zikredenler Bütün Sevâbları Aldı Götürdü”; Allâh Resûlü’nün “Ne’am Evet” Tasdîki; Üç Kılıç Hadîsi — Cihâd vs Zikrullâh Müsâvîliği
Olunca sûfîler zikrullahın üzerine odaklanırlar. Bu demek değildir ki namazı hafif alacağız, orucu hafif alacağız, haccezef hafif alacağız, zekatı hafif alacağız, cihadı hafif alacağız. Bu demek değildir. Çünkü zikir en faziletlisidir. En faziletlisi. Allâh Resûlü’ne sordu sahâbe, kalabalığın içerisinde. Namaz kılanların en faziletlisi kimdir ya Resûlullâh? Allâh’ı zikredenler dedi. Oruç tutanların en faziletlisi kimdir ya Resûlullâh? Allâh’ı zikredenler dedi. Yine sahâbe devam etti. Cihad edenlerin en faziletlisi kimdir? Allâh’ı zikredenler dedi. Hazret-i Ömer Efendimiz kalktı çıkarken dedi ki Hz. Ebû Bekir Efendimiz’e, yâ Ebû Hafs, Hafs’ın oğlu demek. Allâh’ı zikredenler bütün sevâbları aldı götürdü dedi.
Bunu böyle fısıldayarak da söyledi. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem oturduğu yerden dedi ki, ne’am evet. Allâh’ı zikredenler bütün sevâbları aldı götürdü dedi. Başka bir hadîs-i şerifte cihâd mı üstündür, zikrullâh mı üstündür gibisinden bir soru soruldu. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem azalır dedi ki, bir mücâhede eline kılıca alsa, kırılınca kadar savaşsa, ikinci kılıca alsa, yine kırılınca kadar savaşsa, Allâh’ı zikredenler müsâvîdir, denktir dedi, üstündür demedi. Şimdi bir kimsenin bir savaş esnasında üç tane kılıcının kırılması biraz olağan dışı bir şeydir. Ama üç tane kılıcı kırılacak savaşınca kadar Allâh’ı zikredenler beraber olacak. O yüzden sûfîler bu farzların içerisinde Allâh’ı zikri daha fazla ehemmiyet verir.
İmâm Gazzâlî İhyâ’sında der ki, namâz mı üstün, Kur’ân’ın Kerimi okumak mı üstün, hangi su üstün dediğinde, Ankebût Sûresi’nden hareket ederken Allâh’ı zikir hepsinden daha faziletlidir, daha üstündür der. Bir kısım bunu farzlarda gevşeklik olarak algılar. Biz öyle bir halimiz yoktur. Biz farzlara sımsıkı yapışırız, sünnet seneye de gücümüzü yettiğince yerine getiririz. Farzlardan gevşeklik yok. Ölünceye kadar, sana ölüm ulaşıncaya kadar Âyet-i Kerim’e o, sen ibadete devam et. Allâh’a olan zikrini, fikrini, şükrünü, farzlarına devam et.
İmâm Gazzâlî İhyâ — Ankebût 29/45 “İnnes-Salâte Tenhâ ani’l-Fahşâ ve’l-Münker”: Namâzın Nehy-i Münker Hâssasının Zikrullâha Bağlanması; Her Amelin Sevâbı Zikrullâhla Çoğalır
Evet, Âyet-i Kerim’e bu. O yüzden biz ölünceye kadar gücümüzün yettiğince farzları yerine getiririz. O yüzden namazda gevşeklik yok, oruçta gevşeklik yok, zekâtta gevşeklik yok, Hac’da gevşeklik yok. Bunlarda gevşeklik yok. Eğer bunlardan birisini bir kimse göz göre göre, göz göre göre tembelliğinden veya benim nefsime ağır geliyor, gelip deyip terk ederse, en büyük günahın kebairi iştemiştir. Terk etmek yoktur. İmam-ı Şafi’ye göre bir kimse bir farzı terk ederse, kasıtlı bir şekilde, bilençli bir şekilde, İmam-ı Şafi onun küfrüne fetva verir. Küfrüne. Şimdi tabi Ümmet-i Muhammed’e bu zaman için farzlar bazen nefislerine ağır geliyor. Mesela namâz ağır geliyor kadına erkeğe, oruç ağır geliyor.
Ağır geliyor. Farzlar nefs ve şeytan onlara ayrı bir etkiliyor, farzlardan uzaklaşıyorlar. Biz hanefiler olarak Muhammed-ur-Radi çizgisinde onların küfrüne fetva veremeyiz. Ama velakin onlar uzak duruyorlar. kadınlar tesettürden vuruluyor mesela. Kadınların vurulduğu yer tesettür. erkeklerin vurulduğu yer var mesela işte. Mesela müsait olduğu halde sakalını bırakmıyor örneğin. Erkeklerin vurulduğu yer. Sanki resmi bir görevi var onun. Bırak. hafiften bir sakal bırak. kimliğini belirle. Resmi bir işim var. Sana söyleyecek bir lafımız yok. Ama öbür türlü sen kimliğini belirle. Sakal Müslümân’ın kimliğidir. Mesela bir kadının tesettürü onun kimliğidir. İslâm kimliğidir. Uygun olan Kuran ve Sünnet’e göre.
Mesela senin farzları yerine getirmen İslâm kimliğindir. İslâm kimliği. Ama bugün bu deccalist sistem, dünyâ üzerindeki deccalist sistem bütün dinlerin içerisini boşalttı. Şimdi Müslümânların dininin içerisini boşaltıyor. İslâm’ın demiyorum bakın. Müslümânların diyorum. İslâm’ın içini kimse boşaltamaz. Kuran belli, Sünnet belli. Kuran belli, Sünnet belli, imamların ictihâdı belli. Kalkıp da Kuran’dan bir âyet-i kerimi tahrif edemezler veya bir hadîs-i şerifi yok sayamazlar. Yok sayısalar dahi o. Müslümânlar kendi içlerini boşaltma hareketi o. Müslümânlar kendi içlerini boşaltıyorlar. İslâm’ın içi boşalmaz. İslâm koruyucusu Allâh’ın. Müslümânlar kendilerini koruyamıyorlar. Müslümânlar kendilerini koruyamadığı için Müslümânlar birey olarak kendi İslami kimlik ve kişiliklerini kaybediyorlar.
İslami duruşlarını kaybediyorlar. Bunlar artıyor. Aileyi sirayet ediyor. Aileden topluma sirayet ediyor. Toplum, Müslümân toplum kendi dîni kimliğini kaybediyor. Dini kimliğini boşaltıyor. Adet, gelenek, görenek giriyor. Bizim adetimiz böyle, bizim göreniğimiz böyle. İnsanlar ne der, şilale ne der, anne baba ne der, eş komutu ne der, şu ne der, bu ne der demli giriyor. Kendi İslami kimliğini boşaltıyor. Şimdi bu deccali sisteminin altında böyle olunca insanlar yaşadıkları gibi inanmaya başlıyorlar. Biz kimsenin üzerinde îmân metremiz yok, bir şey diyemeyiz ama kimlik bunalımı yaşanıyor. bakıyorsunuz Müslümân, Müslümân kimliğiyle bir şeyleri yapamaması lazım ama yapıyor. Mesleği toparlayacak olursak evet.
Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Müslümânların kendi hâleti ruhiyelerine göre, nefs meraatimlerine göre onlara değişik tavsiyelerde bulunmuş. Ama bunu cem an topladığımızda o zaman önce farzları yerine getirmek ve Allâh’ı çok zikretmek. Sufilik desek ki neyin üzerine kuruludur? Sufilik farzları yerine getirme. Sünnet seneyi icra etme, Allâh’ı çok zikir, Allâh ve Resulünü çok sevmek. Benim bildiğim ana hatlar bunlar. Rabbim bizi bunları yaşayanlardan eylesin. Âmîn. Evet.
Q1-A Sâlih — Seyr-i Sülûk “Boş Kova” Benzetmesi: Üstâda İtâ’at + Kur’ân-Sünnet’e Uyma ile Kova Doluyor; Çocuğa Hakaret-Tokat-Küfür ile Kova Boşalıyor
Sâlih mikrofonsuz konuşmaz. Efendim benim sorum seyr-i sülûkle alakalı olacak. Benim hayal gücüme göre seyr-i sülûk şöyle tarif ediyorum. Bir kişi ders aldığında haddimi aşarsam özür dilerim. O zaman ona bir boş kova veriliyor. Dersini çektikçe ve üstâdına itâ’at ettikçe, Kur’ân ve Sünnet’i uydurdukça o kova doluyor. Ne zaman ki dersini çekmediğinde o kova dolması duruyor. Günahlar abarttığında ve üstadının söylediğinin dışında çıktığında da o kova boşalmaya başlıyor. Doğru mudur diyeyim birini sormak istedim. Bir de nasıl başlar nasıl biter? bu konuda hayal dünyası geniş olanlar istedikleri gibi hayal kurabilirler. Birisi kova görür, birisi bardak görür, birisi kazan görür, birisi kocaman derya görür.
Böyle baktıkça insanlar kendilerince bir şey yaptıklarında, orayı doldurduklarında, yapmadıklarını, boşalttıklarını da kendilerince düşünebilirler. Ama seyr-i sülûk dediğimiz şey bir kimsenin bir nefs meratipleriyle alakalı, iki kalbi meratipleriyle alakalı. Seyri sülükü iki veçeden bakmamız gerekir. Genelde ehli tasavvuf hep nefs meratipler olarak bakmış, kalbi meratipler olarak bakan çok az olmuş. Bu fakir hem nefs meratipler olarak bakar hem kalbi meratipler olarak bakar. Böyle olunca seyr-i sülûk bu manada bir Müslümanın bir mürşide kâmile intisâb etmesiyle başlar. O kimse farzları, az önceki hadisi kutsi çok böyle benim yaslandığım, dayandığım, faydalandığım hadisi kutsidir. Çünkü dinin özü hükmündedir.
Farzları yerine getirir. Bunun bir ibadet kısmı var, bir ahlâk kısmı var, bir de hukuk kısmı var. İbadet kısmı malum, herkes bunu yerine getirmeye çalışır ama farzları yerine getirmede bir de ahlaki hal vardır, ahlaki kısım vardır. O kimse de ahlakını güzelleştirmekte mükelleftir. O yüzden seyr-i sülûkün kendi içerisinde nefsi ilgilendiren yerde ahlakını terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi söz konudur, söz konusudur. O yüzden seyr-i sülûk bu manada farzları yerine getirmek eyvallâh. Birinci adım ahlakını güzelleştirmek ikinci adımdır. O kimse ahlakını güzelleştirmediği müddetçe o farzları yerine getirmiş olsa dahi o ahlâk güzelleşmediğinden dolayı senin tabirine göre, hayaline göre kovayı doldurması mümkün değildir.
Hazret-iPir de bir metafor kullanır meslemesine, bir havuz koyar. Der ki havuzun orada bir gider, deliği var ama senin de işlediklerin orada gider var, delik var, oradan tüküp gidiyor senin havuzun dolmuyor der. Başka bir yerde yine metafor kullanır, buğday ambarı olarak bu metaforu kullanır, ambâr der. Senin ambarı neden dolmaz, içinde fare var der. Başka bir yerde senin ambarın neden dolmaz, çünkü ambarın bir de dışa yönelik bir tarafı var, sen ambara döküyorsun oradan çıkıyor, ondan ambarın dolmaz der. Böyle olunca ehli sufinin, bu konuda büyük Pir efendilerin değişik metaforları var. Kimisi ambâr demiş, kimisi havuz demiş, kimisi kova demiş, örneğin bardak demiş. Bu o kimsenin en önemli şey ahlakıyla alakalıdır.
Şu anda Müslümânların en büyük handikapı ahlâkla alakalı. burada herkes çok iyi dervîş, eve gidince eşine küfrediyor. Burada kadınlar olarak çok iyi dervîş, eve gidince eşine itaat etmiyor. Burada herkes çok iyi dervîş, çocuğunu dövüyor. Burada çok iyi dervîş, çocuğuna küfrediyor. Burada bayanlar olarak çok iyi dervîş, çocuğunu tokatlıyor. Çocuğuna ağza gelmeyecek hakaretler yapıyor. Çok iyi dervîşiz, birbirlerimizle olan diyaloglarımızda, hiç dervîşliğe yakışmayacak hallerimiz var. Şimdi bunları böyle topladığımızda ambâr dolmuyor ve hatta havuz dolmuyor, kova dolmuyor. Bir taraftan gidiyor, gidiyor bir taraftan.
Q1-B — Câmileri Doldurmak, Terâvîh, İftâr, Pide Bayrâmı Kültürel — Ahlâk Nerede? Sevgi Noktasında Özürlü Toplum: Allâh-Resûlullâh-Eş-Çocuk Sevgisi Eksikliği
Yoksa biz câmileri dolduruyoruz, terâvîhler kılıyoruz şimdi. Oruçlar tutuluyor, iftârlar havada dolaşıyor. Pide kuyrukları, Ramazân geldi ya, Ramazân bayramı, pide bayrâmı sanki. Pide kuyrukları, izleyeceğiz o pideyi biz. Pidesiz bir Ramazân düşünemeyiz. Kültürel bir şey olmuş, iyi güzel ama ahlâk nerede? Temiz ahlâk sahibi olmak nerede? Dilimizi tutabildik mi? Tutamadık. orucun faziletine giden şeyler vardı ya o kimsenin kavga etmesi, dilini muhâfaza etmemesi, gözünü muhâfaza etmemesi orucun faziletini aldı götürdü. O zaman çok affedersiniz merkep orucu oldu. Merkebi bağla oraya, ona da saman su verme, o da oruç tutmuş olsun ama o değil ahlâkı güzelleştirmek. O yüzden farzların en önemli kısmı ahlâk.
Ve Müslümânlar bu konuda gerçekten kendi inanışlarının, kendi dinlerinin bireysel olarak içini boşaltıyor ahlâkla alakalı. Ve tabi arkasından Allâh’ı sevmek geliyor, Allâh’ı zikretmek geliyor. biz sevgi noktasında özürlü bir toplumuz. Biz Allâh’ı sevemiyoruz, biz Resûlullâh’ı sevemiyoruz, sallâllâhu aleyhi ve sellem’i. Biz eşimizi, çocuklarımızı, arkadaşlarımızı, şeyhimizi sevemiyoruz biz. Bu konuda özürlü toplumuz. O zaman seyr-i sülûk dediğimizde farzları yerine getirme, haramlardan uzak durma, ahlakını güzelleştirme ve nâfilelerle, sünnet-i seneyeyle ahlâkı güzelleştirmek. Çünkü Hz. Peygamberin en önemli, sallâllâhu aleyhi ve sellem’in sünnetlerinden birisi, sünnetlerinin büyük bir kısmı ve ondan sonra Allâh’ı zikir ve sevmek geliyor.
Eğer bunları biz becerebilirsek, evet o zaman seyr-i sülûkte daha hızlı bir şekilde yol gideceğiz. Yol giderken buradaki sevmeyi özellikle koyuyorum. Zikrullâh’ı özellikle koyuyorum. Çünkü o kimse hem zikrullâh yapacak hem sevecek, zikrullâh hem nefsi terbiye edecek hem de kalbi tenvir edecek. kalbi düzenleyecek, düzeltecek zikrullâh. Çünkü kalp önemli olan ve o kalp tenvir olunca, güzelleşince kalbin işidir sevmek. Aklın işi değildir. Akıl sevmekten kaçar. Akıl sevmeyi istemez. Kalp ise sevgiyle yoğrulur ve düzelir. Burada en önemli ayak sevmektir seyr-i sülûkte. Tabii Allâh rahmet eylesin.
Q2 — Eski Dervîşlerin Hâli; Hz. Ömer-Hz. Peygamber Diyâloğu: “Yâ Ömer Beni Ne Kadar Seversin?” → Mal-Eş-Çocuk Üstünde “Kemâle Ermemiş”, Nefsten Üstün → “Kemâle Erdin”; Allâh+Resûlullâh Sevgisi Üstünde Olmadan Kalbî Sülûk Tökezler
Üstâdım bize anlatırdı. Eski dervişleri söyleyecek Hazret-i Ömer Efendimiz de Hazret-i Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin diyâloğunu anlatırdı. Ya Ömer beni ne kadar seversin? seni malımdan, paramdan, eşimden, çoluğumdan, çocuğumdan fazla severim. Kemâle ermemiş yâ Ömer. Ayrılırlar bir kaçadım döner Hazret-i Ömer Efendimiz. Seni nefsimden de fazla severim ya Resûlullâh deyince şimdi Kemâle erdin der. Şimdi sevmek, Allâh sevgisi o kimsenin her şeyinin üzerinde olmalı. Resûlullâh sevgisi sallallâhu aleyhi ve sellem’a ait olan sevgi her şeyin üzerinde olmalı. Allâh ve Resûlullâh öyle her şeyin üzerinde severse o kimse kalbî olarak seyr-i sülûk eder. Nefis olarak seyr-i sülûk edebilirsiniz. اَمَّرَ لَيْوَ مَمِلْهُ مَمُتْمَيْنُ رَادِيَ مَارْ diye geçebilirsiniz.
Kalibi seyr-i sülûkünüz yok ise tökezlersiniz. ben bunu geçebilirsiniz diyorum teknik olarak söylüyorum. Geçemez bir kimse. Kalbi seyr-i sülûk olmazsa o kimse nefs meratiplerinde geçemez. Kalbi seyr-i sülûk Allâh’a teslimiyet sevgiyle alakalıdır. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’a hazretlerine teslimiyet ve sevgiyle alakalıdır ki o zaman o kimsenin kalbî olarak da seyyür-i sülükü devam etsin. Gönlüm arzu eder ki bütün kardeşlerim bu seyyür-i sülüklere devam etsin. Yoksa bir dervîş, bir üstadır, bir mürşid-i kâmile intisâb etti, seyyür-i sülükü adımına attı. Geri kalan o kimsenin gayretiyle alakalı. Ben bunda istidat da aramam. Ben ona gayret ararım. Gayret ederse, çalışırsa, mücadele ederse, çabalarsa o kimsenin seyyür-i sülükü hızlı veya yavaş olur.
Devam ederse, çalışırsa o kimsenin seyyür-i sülükü olur. Devam eder yani. Öbür türlü o kimse o yolun içinde mi? Evet. Seyyür-i sülük içinde mi? Evet. Bir nefs bırakmaz insanın gitsin bir mürşid-i kâmilden ders alsın. Nefis bırakmaz. O nefs onu böyle öylesine çeker ki. o şeyhte kusur arar, hata arar, eksik arar, yanlış arar. Arar da arar. Sen buna mı layıksın der, der de der nefs. Her şey der. Etraf der, dedikodu, gıybet o, bu. Bütün nefs ve şeytan onun aleyhine çalışır hep. Bak hep aleyhine çalışır. Aleyhine çalışıyorsa zaten bil ki istikamet doğrudur. içinden ses geliyorsa, bu adamı mı buldum, ne hesap edecek ya? E ne oldu o, hangi nesini söyleyeceksin? Seni yalana yanlışa, eksiye mi sevk ediyor?
E yok, ee ne var? Ama nefs onu dinlemez. Saçına kabahat bulur, sakalına kabahat bulur, konuşmasına kabahat bulur. Bir şeysine kabahat bulur. Nefis oraya gitmesini istemez. Üftat Hazretlerine göndermemiş ya, istememiş. En son da at sırtından atmış Mahmud-u Hüddaya Hazretlerine. Bakın at sırtından atmış, at dahi şeytan atı yoldan çıkarıyor. Çok affedersiniz, atı dürtüklüyor götürmesin diye. Ve at Mahmud-u Hüddaya Hazretlerine sırtından atıyor. Ve gidiyor. Mahmud-u Hüddaya Hazretlerine, yayın dergâhtan içeri giriyor. Ve hep böyle sorguluya sorguluya gidiyor. senin ne işin var, koskoca kadısın. Kolay bir şey değildir. o kimse Bursa bölge valisi, öyle düşünün. senin ne işin var burada ya, sorguluya sorguluya gidiyor.
Eşrefoğlu Rûmî Hâdisesi — İznikli 8-9 İlimli Âlim, Hâcı Bayrâm-ı Velî’nin Buğday Biçtiğini Görüp Şâm’a Gidişi; Rü’yâda Tasma-Zincîr ile Geri Geliş; Kelb Yanında Çile, Şâm-Hamedânî Halveti, Rum Ellerine İrşâd Vazîfesi
Ve hatta İznik’te Eşref olur Rûmî âlim bir kimse. Sekiz dokuz ilimden icâzetli, o Hâcı Bayrâm-ı Velî’nin Hazretlerine gidince kadar hep sorguluyor. Ve gidiyor. Hâcı Bayrâm-ı Velî Hazretleri dervişleriyle beraber buğday biçiyormuş. Bakıyor, ben bundan mı bağlayacağım ya diyor. ırgat gibi çalışıyor burada bu diyor. ırgat. Dost doğru nereye gidiyor? Şâm’a gidiyor. Şâm’da bir bakıyor ki Şâm’a girecek, gece girilmesi câ’iz değil karanlıkta. Orada geceliyor. Geceleyince bir bakıyor ki Hâcı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’nin rüyasında görüyor. Kafasını boynunda bir tasma, zincirin ucunda Hâcı Bayrâm-ı Velî var. Şâm’dan tekrar geri geliyor Hâcı Bayrâm-ı Velî’ye. Geliyor intisâb ediyor, boynunu büküyor. Bizim kelbin yanına diyor, götürün oraya koyun onu diyor.
Dergahın bir kelbi var, köpeği var. Hâlâ da nefs sorguluyor. sen âlim insansın, bu ümmî Hâcı Bayrâm-ı Velî. Ne hikmetse hep veliliği de ümmîlere veriyorlar genelde. onlar hep nefsini tezkiye ediyor ya, ben bilmiyorum, ben etmiyorum, ben yapmıyorum. Kendileri o noktada. Ümmü Hâcı Bayrâm-ı Velî. Demiş ki götürün öyle, kelbin yanına koyun. Kelbin yanına koymuşlar, hep soruyor o daha. Devam ediyor. sen insansın, sen takvim üzerine yaratıldın. Ne işin var hayvanın yanında gibisin. En sonunda diyor ki ben onun tabağından yiyeceğim, onun yalandan su içeceğim. Deyince Hâcı Bayrâm-ı Velî Hazretleri tutuyor. Yetti, buradaki çilen bitti. Hadi diyor kalk. O da zannediyor ki ben dergâha imâm olacağım. Şimdi diyor tuvâletleri temizle.
Nefis dergisi böyle bir şey. Sonra normalde dergâhın imâmı oluyor. Dergahın imâmı olduktan sonra bir müddet daha orada sülûka devam ediyor. Bakın enteresan bir şey. Sonra diyor ki sen şimdi Şâm’a gideceksin. Sonra Şâm’a gidiyor. Hamedânî Hazretleri’ne. Hamedânî Hazretleri’ne gidiyor. Orada da hemen gider gitmez. Onda o 40 günlük halvete koyuyor. 40 gün boylu boyunca upuzunu yapmış, bayılmış zaten. 40 gün sonra kalkıyor. Hû diyor onu, kaldırıyor onu. İcazetini yazıyor. İcazetin yanındaki bir tane de kızcağızı varmış. Kızını da ona nikahlıyor. Hadi diyor şimdi Rum ellerine git. Orada insanları irşâd et diyor. O yüzden Eşref Oğlu Rûmî olarak ismi kalıyor. Ve oradan tekrar geliyor. İnsanları irşâd etmeye çalışıyor.
Nefis bir mürşid-i kâmile intisâb ettirmek istemez. İntisâb etse de hep böyle sorgulan. Biz eski dönemde sorgulayan arkadaşları çok gördük. Ben onları küçümsemem hiç. Nefistir çünkü. Nerede sorgulacağı, nerede kayacağı, nerede kaynayacağı belli olmaz. Ben derim bu nefsin sesi, sen bunu susturmanın yolunu bulacaksın. Sen bulacaksın. Cenâb-ı Hak inşâ’allâh bütün kardeşlerin bu noktada manalarını açsın, nefislerini sustursun ve seyr-i sülûklerini de devam ettirsin. Çünkü bir kimse, bir mürşid-i kâmile intisâb etti mi onun sevgisulüklüğü dursa da yavaşlasa da kaybolmaz. Bazen dervîşler ümitsizliğe düşer. Ben yoldan atıldım mı, yok ben şöyle mi oldum, böyle mi oldum. Bu nefsin oyunudur. Sen dersini bırakmadığın müddetçe, şeyhin senin dersini almadığın müddetçe sen dergâhdasın, sevgisulükün devam eder.
Ama senin dersin alınırsa, Üstâd dedi ki senin dersini aldık bu dergahada senin bir bağın, işin kalmadı. Allâh yolun açı gelsin. Sen git bir mürşid-i kâmil bul kendine intisâb et. Yoluna orada devam et. Bu illaki herkes bir dergâhta olacak diye bir kayde yok. Veyahut da o kimse baktı, etti. Ama bunun sakalını beğenmedim, boyunu posunu beğenmedim, sohbetini beğenmedim. Veyahut da kendince nefsini uydur. Ben bırakıyorum dedi. Bıraktı gitti. Allâh yoluna açı gelsin, geçsin başka bir şey bulsun. Orada devam etsin. Bunda da sıkıntı yok. herkes bir Üstâd’da ömrünü bitirecek diye bir kayde yok. Herkesin nefsi aynı noktada değil.
Nefs Sorgulaması — Eski Ülkücü Zâkir Hâdisesi (Ödemiş): “Eski Ülkücüden Zâkir mi Olur?” Diyerek Dersi İâde Eden, Sonra Tekrar Dönen; Bayındır’da “Abdullah Efendi Tahtacı” Şâyiası; Murtazâ’nın Oturuşuna Takılma
Bir bakıyorsun adam beş yıl sonra Murtazâ’nın oturuşuna kafayı takıyor. Hâlâ da Murtazâ orada oturuyor mu diyor. O orada oturuyorsa ben çekeceğim, gideceğim diyor. Bak bunu bizzat heyecanlı olarak yaşadım. Adamın taktığı şey bu. Murtazâ’nın oturuşunda adam gıcık kapıştı. Adam çekti gitti. Allâh yoluna açı gelsin. Murtazâ hâlâ da burada oturuyor, aynı şekilde oturuyor. Adam bizzat diyor öyle dedi bana. Ben kaldım. Ulan dedim nefs başka yerden bulmamış, Murtazâ’dan vurmuş dedim. İnsan nefsi nerede ne şekilde vuracağı belli değil. Düşündüm düşündüm. Ulan başka takacak yer bulamamış adam. Bula bula Murtazâ’nın oturuşuna bulmuş şeyi. İnsan nefsi böyle bir şeydir. Bunu böyle o kardeşi de küçümsemek için söylemiyorum.
Beni ilgilendirmez. Ama nefs böyle takılır. örnekliyorum daha biz Abdullah Efendi’yi tanımıyoruz, bilmiyoruz daha yeni dervîşiz. Bayındır’dakiler da tanımıyor, bilmiyor. Bir şaiye çıkarmışlar Bayındır’da. Abdullah Efendi tahtacı diye. Bizim orada Alevîyiz diyenler tahtacı diyoruz. Tahtacı deniliyor onlara. Allâh Allâh. Benim yüzüme bir şey söyleyen yok. Böyle bir kaynatmışlar bunu kendilerince. Bu nefs bunu normalde bir şeyi bulur. Mesela adam normalde bu eski dönemde. Ben böyle açıkım ya rahatım ben eski ülkücüyüm filan. Adam demiş ya eski ülkücüden zâkir mi olurmuş ya dedi bıraktı adam. Sonra geldi dedi ki ben böyle böyle dersi iâde etmek istiyorum. Tamam kardeşim iâde edebilirsin. Allâh yolunda çık etsin.
Hayırdır dedim yüzüme söylesin istedim. Sen eski ülkücüyüm şunları. Yok dedim eski derim de dedim ben hep ülkücü. Nasıl basbaya dedim ya. Ben dedim ben ülkücüyüm yine dedim ama benim ülkücülük anlayışım ayrı bir anlayış dedim. Farklı bir anlayış gelebilir. Ben dedim ülkücüyüm ülkemi severim dinimi severim devletimi severim bu konuda. Yanlışlıklarını bilirim ama devletin yıkılmasını istemem. Bütün eksikliklerin noksanlıklarını bilebildiğim kadar bilirim ama devlet düşmanı değilim millet düşmanı değilim toprak düşmanı değilim. Ben dedim maneviyatıma mukaddesatıma bağlı bir insanım. Benim ülkücülüğüm bu. Nesi zarar bunun dedim. Bu durdu şimdi bu. Ya ben dedi ülkücülüğü sevmiyorum. Eyvallâh kardeş sevmeyi bilirsin.
Allâh yolunda çık etsin. Adam buradan dersi bıraktı ödemişte. Sonra adam bir zaman geçti. Ödemiş şey, Şeyh Efendi ile beraber ziyarete gittim de. Ah baktım adam orada derste. Ondan sonra böyle bana tebessüm ediyor. Ondan sonra neyse bir aralık buldu geldi benim yanıma. Ondan sonra ben yine döndüm dedi. Böyle baktım. Biz dönenleri sevmiyoruz dedim. O zaman için. Nasıl dedi? E dedim bir dönen bir daha dönüyor sonra dedim. Ne oldu ne değişti dedim. Şimdiki Zâkir devrükücü dedim. Ya dedi ben o zaman cahillik yapmışım. Allâh yardımcın olsun senin dedim. Sonra biz Bursa’dayken Şeyh Efendi Allâh rahmet eylesin. Muhsin Yazıcıoğlu ile tanıştı.
Şeyh Efendi-Muhsin Yazıcıoğlu Hâtırâsı — Sîvâs’ta Tanışma, Hac’da Berâberlik; “Şeyh Efendi de Ülkücü Oldu” Lakırdısı; 28 Şubat Terörle Mücâdele Şubeye Çağrılma, Muhsin Bey Aracılığıyla Kontak Kurma
Yani Sîvâs da ben Cenâb-ı Hakk’a sebeb etti. Tanıştırdık. Sonra Hac’da berâber oldular onlar. Orada Hac’da da bir tanışıklığı oldu. Sonra rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu oradan geçerken hep Şeyh Efendi’ye ziyaret etti. Elini öptü ziyaret etti. Şimdi burada olunca sonra bir aradan geldik gene dedim Şeyh Efendi de ülkücü oldu. Nasıl dedim gidip boyuna dedim. Muhsin Bey dedim gidip ziyaret ediyor. E tabi bir de işin içerisinde 28 Şubat girdi. Bunlar çok zaman geçince rahat konuşuyorum artık. 28 Şubat’ta Şeyh Efendi Hazretlerine iki tane sivil gelmiş demişler ki terörle mücadeleye kadar gelmeniz lazım. Biz demişler gelip almayalım siz gelin. Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi’ne ben bana telefon açtı böyle böyle bir durum var dedi.
Efendim benden haber bekleyin dedi. Tabi rahmetli Muhsin Bey’e ben direkt ulaşamadım bir türlü. Sonra arada bir başka bir kimse ona da söylemiştim zaten onun üzerinden ulaşacaktım. Neyse ulaşmışlar ona söylemişler böyle böyle emniyete çağırmışlar diye. Üzür dilerim siyasi şubeye çağırmışlar onu. Neyse o tabi gerekli kontakları kurmuşlar. Ondan sonra bana geri döndüler Ankara’dan dediler ki böyle böyle Şeyh Efendi direkt terörle mücâdele şube başkanına gitsin. Desin ki Muhsin Bey’in selamı var. Neyse Şeyh Efendi dedim efendim Cumadan sonra terörle mücadelenin şube müdürüne gidin. O arkadaş sizinle ilgilenecek. Şeyh Efendi gitmiş tabi oraya selamünaleyküm aleyküm selâm. Oturmuşlar çay söylemişler sonra siyâsî şube müdürü gelmiş oraya onların yanına. konuşmuşlar sohbet etmişler Şeyh Efendi’den bir ifade almışlar.
İfadeleri yazmışlar filan. Ondan sonra bir tırnak içerisinde bir şey anlatayım bu Mustafâ Özbah kim demişler dergâhın şeyhi demiş. Siz kimsiniz demiş ben Nevşehir temsilcisiyim Zakire’yim demiş. Mustafâ Özbah ne o da dergâhın şeyhi olur demiş. Şeyh Efendi’nin bir zaten bana söylediği şey bu İzmir’den Bursa’ya gelirken söyledi hakkın helal et oğlum dedi. Böyle böyle senin için dedi dergâhın şeyhi dedim orada dedi şimdi biraz dedi seni sıkıştırırlar haberin olsun dedi helal olsun efendim dedi. Ben gider yatırım içeride sıkıntı değil dedim siz sıkıntı yaşamayın. Ve aslında şimdi dedi biraz da dedi bununla alakalı dedi. Bursa’da konuşacağım Bursa’da dedi bir kaynaşma olur dedi bundan da haberin olsun dedi.
Dedim istediğiniz gibi sohbet edebilirsiniz geldi burada işaret fişane çatlattı zaten şeyhlik yapıyor o birkaç yerde. Haydi bak Mustafâ abi şeyhlik yapıyormuş bir ortalık karıştı. Tabii bu da şeyh efendiyle aramızda bizim sır bunu dedi söylemeyelim tamam söylemeyelim efendim dedim. Velhasıl kelam olaylar bunlar tabii böyle yolun zorlukları tabii bunlar neden anlattım nefs bir bahane arar. O bahaneyi de bulur. O bahaneyi bulur senin gözünün önünde büyüttükçe de büyütür. Sonunda sen o nefsin oyununa yenilir çeker gidersin. Serüslük kalır mı kalmaz o zaman o kimse gitti çünkü manevi bağ koptu. Rabbim cümlemizi kendi yolunda istihdam eylesin. O velilerin o mürşidlerin yolunda yürüyenlerden eylesin.
Nefsin daleveresine uyanlardan eylemesin. Şeytanın vesvesesine kananlardan eylemesin. Cenâb-ı Hak bir de benim tespit ettiğim şu bu dergâhtan giden başka bir yerde de tutunamıyor. Rabbim bizi onlardan eylemesin. Çünkü çok zordur. Bir kimse şimdi içinde yaşarken onun kıymetini bilmez. İçinde yaşarken kıymeti bilmez. Dışarı çıkınca başlar kıyaslamaya. Kıyaslamaya başlayınca der ki eyvah ben yanlış yapmışım der. Eşkıyasını unutamaz. Meşhur ya benim eşkıyâ muhabbetim. O eşkıyâyı unutamaz. Unutamayınca hep böyle derin bir ah çeker. Rabbim bizi onlardan eylemesin. Evet. Yeterli mi?
Q3 Salîm — “Seyr-i Sülûkün Kabir ve Sonrası Devamı Var mı?” — Üstâda Sağlam Bağlı Dervîşin Sülûku Kabirde de Devâm Eder; Seyit Daş, Mehmed Reşber, Okta’dan Çıkarımlar; Eşkıyâ Muhabbetini Unutamayanların Hâli
Sor Salîm mikrofonu senden. Efendim bu seyri sülûkun kabir ve sonrası için devamı var mıdır? Ve herkes de sonlanır mı bu? Evet. Burası bu fakir seyri sülûkun eğer o kimse gerçekten derviştiği sağlam ise ölünceye kadar devam ettiyse ben o seyri sülûkunun kabirde de devam ettiğine inananlardanım. Bunu vefât eden kimselerden çıkarımlarım var. Seyit Daş’tan Mehmed Reşber’den tutun da vefât eden bayan kardeşlerden tutun da vefât eden normalde bayan erkek bunlar şey değil mesela örneğin yakın örnek Okta. Okta’ya gittim dedim iki tarafı saldırıp durma dedim biraz rahat ol milleti rahat ettir dedim. O günden beri kimse rüyasında görmüyor Okta’yı. Okta yaşadığından daha keskinleşti. Şimdi bu seyri sülûkun devamı değil, devâmiyet değil ile alakalı.
Ama o kimse o üstâdın yolunda duracak, devam edecek çünkü yol devam ediyor. Burası önemli. Yol devam ediyor, zikirler, dersler, sohbetler, hayır hasenatlar devam ediyor. O halakanın içerisinde de o var. Halaka dağılmıyor. şimdi bunu böyle zikirlerde manevi hali yaşayanlar daha iyi bunu anlarlar. Mesela zikrullahlara geliyorlar. Bayanlar bayanlar kısmına geliyor, erkekler erkekler kısmına geliyor. Normalde orada zikrullâh halakasında da o halaka kurulduğunda herkesin böyle bir kadınsa kadınların tarafı var, erkekse erkeklerin tarafı var. Devam ediyor. O yüzden benim ki bu kendimce iştahadım kendime iştahadım. İnsanlar inanır inanmaz herkesin kendine ait. Öldükten sonra da devam ediyor. Bu normalde bir kimsenin şeyhi ve bir kimse bu bakın teknik olarak söylenilen söz şu.
Bu bir ölçü her nefs ölümü tadacaktır. Şeyhler de ölecektir. Şeyhi vefât eden bir kimse istihara yapacak, şeyhi birisini işaret etmediyse istihara yapacak, istiharesinde gördük kimseye intisâb edecek. Bu boş bir söz. Ben Şeyh Efendi’nin dersini çekiyorum hala da. İyi o zaman Hacı Bekir Baba’nın dersini çekeydiniz. Neden Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi’ye intisâb ettiği insanlar? Ben kendi dergahımız için söylüyorum. O zaman Hacı Ebu Bekir Baba’ya devam edeydiniz. Hac-ı Lajdar Efendi’ye ne gerek vardı? Geriye doğru gittiğimizde silsile hiçbirisine gerek yoktu o zaman. Doğru olsaydı kendilerinden sonra bir silsile gelmezdi. Ama bu böyle genel bir teknik bir şey olarak söyleyeyim ama bir kimse bir şeyhi intisâb ediyor, şeyhi vefât ediyor.
Başka bir şeyhi aramaması için 5. esmad olması lazım. Hak esmasını almaması lazım. Hakka esmasını alan bir kimse nefs meraatib olarak 5. meraatibdedir. Onun şeyhi ihtiyacı olmayabilir. Eyvallâh. Ama o 5. esma da kalır. Yol gidemez, yürüyemez. Ona muhakkak bir mürşid-i kâmil gerekli. Zaten 5. esma geldiyse o da bir mürşid-i kâmile bağlanır. Kendisini orada bırakmaz. Eğer onun da yolu açıksa, yok onun yolu kapalıysa kendince, kapattıysa ben bir daha bir şeyhi intisâb edip ona alışamam, onu götüremem diyorsa kendi bileceği ama orada duramaz geriye doğru düşer. O yüzden bir kimse hakkıdır şeyhi vefât ettikten sonra başka bir şeyhi intisâb etmemek hakkıdır ama o orada kalır. Bir de benim tespit ettiğim bu, ölen şeyh kıymetleniyor.
Bak ölen şeyh kıymetleniyor. Şimdi şeyhi sarken kıymet bilmeyen, onun kıymetini yerine getirmeyenler, öldükten sonra bir bakalım, böyle mantar gibi ortalığa çıkıyorlar. Yok benim rüyamda gördüm, bana zakirsin dedi, rüyamda gördüm bana nakipsin dedi, rüyamda gördüm bana görev verdi. Olan, diyorlar filancı yerin zakiri, kim o diyorum ya, bana önceden söylüyor, filancı yok, tanımıyorum diyorum ben. tanıyacağım şey efendinin zamanında olduğunu bilsem, hatta birisi denk geldi böyle, böyle ters ters bakıyor bana, ne oldu dedim, bana ters ters bakıyorsun, Mustafâ denilen şahıs sen misin, ha benim dedim, sen kimsin? bir şey oldu, ben buna dedim yani, dedim beni tanımazsın, bilmezsin, görmezsin, sen dedim duyduklarınla amel ediyorsun, duydukların sana yalan olarak yeter dedim, hadîs-i şerîf, bu kaldı.
Sonra bir iki daha böyle bir şey oldu, bize böyle hiç anlatmadılar dedi, anlatmazlar dedim, neden anlatsınlar dedim, bak dedim seni düşman olarak yetiştirmişler dedim, sufilikte düşmanlık var mı, sana Allâh demeye öğreten kimseye düşman oluyorsun dedim, bu münafıklık elameti dedim. Ama bu bütün dergâhlarda büyük bir handikap, bir kimse vefât etmezden önce kendimizden örnek vereyim, peki.
Şeyhliğin İ’lânı Hâdisesi — “Mustafâ Denilen Şahıs Sen misin?” Düşmanca Bakış; Şeyh Efendi’nin Telefonla “Şeyhliğini İ’lân Et” Emri, Adnan’ın Umre’de Olması Üzerine Remzî’ye İ’lân Ettirilmesi; Abdullah Efendi’ye İtâat Eden Üzerinden Bağ
Eski arkadaşlar var burada, Şeyh Efendi benim şehirliğimi ilan ettirdi mi derste? Peki, nerede arkadaşlar şeyhlerine tabi olan kimseler nerede? Ben kendi kendim, ben kendim şeyhim dedim mi size? Demedim. Şeyh Efendi telefonu açtı, bana söyledi i’lân et, ben edemem efendim dedim, değil ben ilan ettiririm dedi, Adnan’a söylemiş, Adnan Ümre’de şimdi, Adnan demiş ki ben şeydeyim Adana’dayım, bu sefer başka bir buradaki Remzî’ye söylemiş, Remzî ilan etti, iyi. Remzî dedi ki Şeyh Efendi bana böyle söyledi, ilan etti dedi, ilan etti. Peki, ne oldu? Şimdi bir kimse Abdullah efendiye itaat ettiyse, Abdullah efendiye bağlıysa, bakın bir kimse Abdullah efendiye bağlıysa o zaman için, bağlıysa şeyh sana birisini ilan etti mi evet, gitcen intisâb edeceksin.
Gitcen intisâb edeceksin. Demek ki bağlılıkları manevi değil. Manevi olmuş olsa, gidecek bağlanacak. Demek ki manevi değil, yüzeysel kalmış. Yüzeysel kalınca da böyle oluyor. O yüzden o kimse yine de istihare yapacak, gidecek bir yere intisâb edecek. Doğru olan bu. Ha zaruri mi değil, bir kimsenin bir şeyhi intisâb etmesi de zaruri değil. Ama bir şeyhi intisâb ettin, ondan sonra bence zaruri. Bu işin bencesi. Şeyh Efendi bunu şöyle tarif ederdi. Sen bir bina yapıyorsun, temeli atmışsın, işte birinci katı, ikinci katı çıkmışsın ama yedi katlı olacak o bina. O esnada öyle anlatırdı ya, mühendis öldü, inşaatı yarım bırakır mısınız derdi. Hatırladınız mı sohbeti? Bırakmazsınız, yeni bir mühendis bulursunuz, inşaatınızı devam ettirirsiniz diyordu.
Aynı şey. Sen bir nefs meraatlerine girip başlıyorsun, inşaatın yarım kalmayacak. Devam ettirsen. El-Fâtihâ. Âmîn. Kadir gecesi ne gün?
Kaynakça
- Ramazân Ortası — Hz. Peygamber’in Kadir Gecesi Araması, İ’tikâfı; “Her Geceyi Kadir Bil”: Buhârî “Leyletü’l-Kadr” 1-3, Müslim “Sıyâm” 205-220 (Hz. Â’işe r.anhâ rivâyeti: “kâne yu’tekifu’l-aşre’l-evâhira min ramedân”); Buhârî “Fadlü Leyleti’l-Kadr” 3 (“telemmesûhâ fi’l-aşri’l-evâhiri”); Kadir Sûresi 97/1-5; Bakara 2/185; klasik tefsîr — İbn Kesîr, Tefsîr; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; klasik tasavvuf — “her geceyi Kadir bil” tedrîsi: İmâm Gazzâlî, İhyâ, “Esrâru’s-Savm”; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- “Allâh’a En Sevimli Amel Nedir?” — Vaktinde Namâz, Cihâd, Anne-Babaya İhsân; Mütevâtir Hadîs-i Kudsî: Buhârî “Tevhîd” 48, “Mevâkît” 5, “Edeb” 1, Müslim “Îmân” 137-140 (İbn Mes’ûd r.a. rivâyeti: “es-salâtu alâ vaktihâ, ve birrü’l-vâlideyn, ve’l-cihâdu fî sebîlillâh”); klasik şerh — Nevevî, Şerhu Müslim; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; «mütevâtir hadîs-i kudsî: farzlar + nâfileler + Allâh sevmesi» — Buhârî “Rikāk” 38 (“mâ tekarrabe ileyye abdî bi-şey’in ehabbe ileyye mimme’fteradtu aleyhi”); klasik şerh — İbn Receb, Câmi’u’l-Ulûm ve’l-Hikem 38. Hadîs şerhi; klasik tasavvuf — Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Farzların Vakitleri vs Zikrullâhın Vakitsizliği — Âl-i İmrân 3/191 + Ahzâb 33/41-42: Âl-i İmrân 3/191 (“ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve ku’ûden ve alâ cunûbihim”); Ahzâb 33/41-42 (“yâ eyyühellezîne âmenûzkurullâhe zikran kesîran ve sebbihûhu bukreten ve asîlâ”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî; klasik fıkıh — namâz/oruç/zekât vakitleri: İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr; klasik tasavvuf — “her hâlde ve her ânda zikrullâh” tedrîsi: İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/300-340 (“Esrâru’d-Du’â ve’z-Zikr”); Hâlid-i Bağdâdî, Mecmû’a-i Resâ’il; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Hz. Ömer-Ebû Bekir Hâdisesi: “Allâh’ı Zikredenler Sevâbı Aldı Götürdü”; Üç Kılıç Hadîsi: Tirmizî “Da’avât” 6, İbn Mâce “Edeb” 53, Ahmed b. Hanbel Müsned 5/239 (Ebû’d-Derdâ r.a. rivâyeti: “elâ uhbiruküm bi-hayri a’mâliküm… zikrullâh”); klasik şerh — Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî; İbn Receb, Câmi’u’l-Ulûm; klasik fıkıh — “cihâd ve zikrullâh kıyaslaması” — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/293-310 (“Kitâbu’l-Ezkâr ve’d-Da’avât”); İbn Kayyim, el-Vâbilü’s-Sayyib; «Hz. Ömer Ebû Bekir’e “yâ Ebû Hafs” hitâbı» — siyer kaynaklarında: İbn Sa’d, et-Tabakāt; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- İmâm Gazzâlî İhyâ — Ankebût 29/45 “Namâz Münker’den Zikrullâh ile Alıkoyar”: Ankebût 29/45 (“innes-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker, ve le-zikrullâhi ekber”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; Kurtubî, el-Câmi’; İbn Kesîr; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/204-260 (“Esrâru’s-Salât”) + 1/290-340 (“Kitâbu’l-Ezkâr ve’d-Da’avât”); İbn Kayyim, el-Vâbilü’s-Sayyib min Kelimi’t-Tayyib; klasik halvetî sülûk — “namâzın özü zikrullâh” tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Tasavvuf; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Seyr-i Sülûk “Boş Kova” Benzetmesi — Üstâda İtâ’at + Kur’ân-Sünnet’e Uyma ile Kova Doluyor; İçeriden Boşaltma: klasik tasavvuf — “sülûk-tezkiye” tedrîsi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Sülûk Bâbı”; Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye, “Tezkiye-i Nefs”; İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-100 (“Acâ’ibu’l-Kalb”); klasik halvetî sülûk — “kalb temizliği” merhalesi: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Yûsuf-i Sineçâk, Etvâr-ı Seb’a; klasik fıkıh — “itâ’at edenin nefsi temizlenir, isyân edenin kova boşalır” prensibi — İmâm Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihîn; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî tedrîsi.
- Câmi-Terâvîh-İftâr-Pide Bayrâmı Kültürel — Ahlâk ve Sevgi Eksikliği: klasik fıkıh — orucun bâtınî şartları: Buhârî “Savm” 8 (“men lem yedâ’ kavle’z-zûri ve’l-amele bihî, fe-leysellâhi hâcetün fî en yedâ’ ta’âmehû ve şerâbehû”); Müslim “Sıyâm” 152; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; klasik tasavvuf — “orucun hakikati: göz-dil-kulak orucu” — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/308-340 (“Esrâru’s-Savm”); klasik halvetî sülûk — “merkep orucu” eleştirisi: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Niyâzî-i Mısrî, Dîvân; «sevgi noktasında özürlü toplum» — Necip Fâzıl, Çile; Sezai Karakoç, Diriliş; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Hz. Ömer-Hz. Peygamber Diyâloğu: “Yâ Ömer Beni Ne Kadar Seversin?” → Mal-Eş-Çocuk Üstünde “Kemâle Ermemiş”, Nefsten Üstün → “Kemâle Erdin”: Buhârî “Eymân ve’n-Nüzûr” 3, “İstitâbe” 18 (Abdullâh b. Hişâm r.a. rivâyeti: “vellâhi yâ Resûlallâh, le-ente ehabbu ileyye min nefsî”); klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî 11/523; Nevevî, Şerhu Müslim; klasik fıkıh — “Allâh+Resûl sevgisi her şeyin üstünde” prensibi: Buhârî “Îmân” 8 (“lâ yu’minu ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve’n-nâsi ecma’în”); klasik tasavvuf — Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye, “Mahabbet Bahsi”; İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/293-360 (“Kitâbü’l-Mahabbe”); Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Eşrefoğlu Rûmî (790/1388-874/1469) — Hâcı Bayrâm-ı Velî’ye İntisâbı, Şâm-Hamedânî Halveti, Rum Ellerine İrşâd: klasik târîh — Eşrefoğlu Rûmî tercümesi: Lâmi’î Çelebi, Nefâhâtü’l-Üns Tercümesi; Mahmûd Cemâleddîn el-Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye; klasik halvetî silsile — Eşrefiyye kolu pîri; Hâcı Bayrâm-ı Velî (753/1352-833/1430) — Bayrâmiyye pîri; Husayn-i Hamedânî (Şeyh Hüseyîn-i Hamevî) — Eşrefoğlu’nun Şâm’daki halîfesi; klasik tasavvuf — Eşrefoğlu Rûmî, Müzekkin-Nüfûs (kelb-i nefs çile bahsi); Dîvân-ı Eşrefoğlu; klasik fıkıh — “şeyhe inkıyâd ve nefs imtihânı”: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «ümmî velîler» — Cibrîl hadîsi (Buhârî “Îmân” 38) bağlamında; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Nefs Sorgulaması — Eski Ülkücü Zâkir Hâdisesi (Ödemiş); “Bayındır’da Abdullah Efendi Tahtacı” Şâyiası; Murtazâ’nın Oturuşuna Takılma: klasik tasavvuf — “nefsin sorgulama-küçümseme oyunları” tedrîsi: İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-100 (“Acâ’ibu’l-Kalb”) + 3/40-90 (“Riyâzâtü’n-Nefs”); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye, “Hîle-i Nefs”; İbn Kayyim, İğâsetü’l-Lehfân; «şâyi’a-iftirâ karşısında dervîş edebi» — İmâm Gazzâlî, İhyâ, “Lisân Âfeti”; klasik halvetî sülûk — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; klasik fıkıh — gıybet ve iftirâ haramlığı: Hucurât 49/12; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hâtırâ-tedrîsi.
- Şeyh Efendi-Muhsin Yazıcıoğlu Hâtırâsı — Sîvâs Tanışma, Hac Berâberliği; 28 Şubat Terörle Mücâdele Şube Aracılığı: klasik târîh — Muhsin Yazıcıoğlu (1954-2009) BBP kurucusu; klasik târîh — 28 Şubat 1997 post-modern darbesi: TBMM Darbe Soruşturma Komisyonu Raporu (2012); Mehmet Bedri Gültekin, 28 Şubat Belgeleri; klasik fıkıh — devlet otoritesi-şer’î sınırlar: İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye; Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye; klasik tasavvuf — “şeyh-siyâsetçi münâsebeti” tedrîsi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «devlet baskısı altında dervîşlik» — Necip Fâzıl, Sahte Kahramanlar; Said Halîm Paşa, Buhrânlarımız; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hâtırâ-tedrîsi.
- Seyr-i Sülûkün Kabir ve Sonrası Devamı — Üstâda Sağlam Bağlı Dervîşin Sülûku Kabirde Devâm Eder; Seyit Daş, Mehmed Reşber, Okta Örnekleri: klasik akāid — “şehîd ve sâlih kulların kabir hayâtı”: Âl-i İmrân 3/169-170 (“velâ tahsebenne’llezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâten”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; klasik fıkıh — kabir suâli ve berzâh: Buhârî “Cenâ’iz” 87, Müslim “Cennet” 70-77; klasik tasavvuf — “kabirde sülûk devâmı” tedrîsi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; İbn Kayyim, er-Rûh; klasik halvetî sülûk — “hâl-i berzâh” bahsi: Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; «vefât eden dervîşlerden çıkarımlar» — şahsî tatbîk; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hâtırâ-tedrîsi.
- Şeyhliğin İ’lânı Hâdisesi — Şeyh Efendi’nin Telefonla “Şeyhliğini İ’lân Et” Emri; Adnan Umre’de, Remzî İ’lân Etti; Abdullah Efendi’ye İtâat Eden Üzerinden Bağ: klasik fıkıh — şeyhliğin i’lânı ve halîfelik (icâzet): Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “İcâzet ve Hilâfet”; Necmeddîn-i Kübrâ, Usûl-i Aşere; klasik halvetî sülûk — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; klasik tasavvuf — “kendi kendine şeyhlik dâ’vâsı bid’at” tedrîsi: İmâm Gazzâlî, İhyâ, “Riyâ ve Süm’a”; «şeyhin halîfeyi tâ’yîn-i’lân hakkı» — İbn Atâ’illâh, Letâ’ifü’l-Minen; klasik fıkıh — bid’at-ı seyyi’e tasnîfi: İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr; bu sohbet 15.03.2025 Ramazân Sohbeti — İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs, Ruh, Sülûk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı