Açılış: Ramazân Son 10 Gün — Hz. Peygamber’in Kadir Gecesi’ni Önce 10/Sonra 20/Son 10’da Araması, İ’tikâfı; Ümmet’in 27. Gece Hüsn-i Zannı; Bu Sene Her Gece Terâvîh + Zikir İhyâsı
Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ilk önce Ramazân’ın ilk on gününde Kadir gecesini aramış. Sonraki yıl ortasındaki on günde aramış. Sonraki yıl son on günde aramış ve son on günde aranılmasında sabit kalmış. Ve ondan sonra Ramazân’ın son on günlerinde hep Kadir gecesini aramak için i’tikâfa girmiş. Ve Ümmet-i Muhammed de yaklaşık 27. yi 28. yi bağlayan 27. geceyi Kadir gecesi olarak kendilerince tespit etmişler. Bütün o hadîs-i şeriflere ve görünen olaylara bakaraktan o yüzden Cenâb-ı Hak hüsn-i zann üzerindedir. Ümmet-i Muhammed’in bu konuda hüsn-i zann’ı var. 27. gece olduğuna dair Kadir gecesini 27. gecede kutluyoruz. Ama son on gün içerisinde hangi gecede saklı? Tam bir net değil ilk gün tek günlerde arayın demiş 21. 23. 25. 27. 29. gibi.
O yüzden biz bu Ramazân’ı Cenâb-ı Hak’a hamdolsun geçen Ramazân da öyle olduydu. Biz devamlı her gece hem terâvîhi kılarak hem de küçük bir zikir yaparak inşâ’allâh bütün Ramazân’ın içerisinde öyle geçilmeye gayret ediyoruz. O yüzden hamdolsun mutluluğumuz, sevincimiz bu konuda üst düzeyde. Evet böyle bir Ramazân sohbeti olsun varsa sorunuz sorun inşâ’allâh. Ne güzel kimsenin sorusu yok demiş. Elâ’m var Sâliha. Sâliha olmasa kim soru soracak yani? Sâliha demeyelim onun lakabı bizler neydi? Küpel-i Dervîş. Kendisine itiraf ettirdim ben söylemedim.
Q1-A — “Mürîd ile Mürşid / Allâh-Kul Arasında Korku mu Sevgi mi Üstün?” Sorusu: Avâm Korkusu (Cehennem-Azâb-Celâl-Kahhâr Tecellîsi) vs Sevenin Korkusu (Ma’şûktan Perdelenme)
Evet. Efendim mürîd ile mürşid arasında veya Allâh’la kul arasında korkulmak mı daha sevgiden üstündür yoksa sevgimi sevmek mi korkulmaktan daha evladır? Bak böyle sevgiden laf açıyorsunuz millet pert oluyor sana. Şimdi normalde korkunun temel ögesine bir kimse neye korkar? Normalde eğer ki avâm insanların korkusu gibi işte cehennemde yanmaktan korkmak gibi veya Allâh’ın azâb edeceğinden korkmak gibi veya Cenâb-ı Hak ona Celâl sıfatıyla veya Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek, onu kahır perîşân edecek. Öyle bir korku mu? O zaman böyle bir korku sûfî noktasında şey değildir. avâma aittir bu korku. Bütün cezalar avâm içindir. Çünkü avâm suç işler. Avâm suç işleyeceği için onun o suçu engellemek için onu korkutursun cezayla.
Bütün inanç felsefelerinin hepsinde bir ceza sistemi vardır, ceza yöntemi vardır. Bu ceza o avamı yola getirmek içindir. Normalde avâm onunla yola gelir ama sevenin korkusu farklıdır. O Allâh’ı seven bir kimse cehennem ateşinden korktuğundan dolayı yapmaz. O Cenâb-ı Hak’ın sevgisinde eksiklik olacak diye o ayrı bir korku yaşa. Asıl korkan sevendir. Gerçekten hakîkat ma’nâsında o kimse korkuyorsa o zaman Allâh’la arasının perdelenmesinden korkar. Seven kendi ma’şûkuyla sevdiğiyle arasının perdelenmesinden korkar. Bu korku çok farklı bir şeydir. Ona ondan uzaklaşmaktan korkar. Ona hasret bitmez de hasret kalmaktan korkar. Onunla diyaloğunun bozulmasından korkar. Bu korku öbür korku gibi değildir.
Bu avâm korkusu değildir. Bu aslında hasil hasların korkusudur. Mesela bir sûfî düşünün, o sûfî öyle bir tecellide üstadını râbıta ettiği anda üstadıyla görüşüyor. Asıl korku ondadır. Sebeb onun kesilmesini istemez. Onun perdelenmesini istemez. Bu noktada o kendisini hep disiplin eder. Hep râbıtasını kuvvetlendirir. Çünkü onun o perdelenmesi ona ölüm gibi gelir. Ama öbürkü böyle bir halden haberi yok. O ne düşünür? O der ki ben dergâhtan ayrılırsam korkusu onda vardır. Mesela bir suç de bundan haberdâr olur da beni dergâhtan atarsa korkusu vardır. Bu korku ayrı bir şeydir. İkisi de derviştir. Ama öbürkü perdelenmekten korkar. Her seven sevdiğinden uzak düşme korkusu yaşar. Sevdiğiyle perdelenme korkusu yaşar.
Eğer bu korku onda yoksa onun sevgi derecesi aşağıdadır. O muhabbeti de biz sevginin içine koysak, onları tasrif ederken ben tasrif ederim çünkü ayırırım. Beğenmeyi de biz sevginin içine koysak çünkü hepsi sevginin içindedir. O kimse kendince o sevme derecesine göre ondan ayrı düşmenin, perdelenmenin korkusunu yaşar. Beğeniyordur o kimse. Beğenen de bu kadar çok korku olmaz. Perdelenme korkusu olmaz onda. Ama o kimse böyle üstadıyla devamlı hemhal içindeyse o zaman onda perdelenme korkusu olur. Onda bir şey yaparsam, üstâd bana kaşını çatarsa korkusu olur. Bir suç istersem, bir yanlış yaparsam, dergâhın adabını, erkanını riayet etmezsem, o da bununla alakalı beni ikāz ederse veya bu konuda bana bir şey söylerse korkusu olur.
Arası bozulacak diye korkusu olur. Bu korkuyla örneğin dervîşler arasında dergâhtan atılma korkusu aynı değildir. O dergâhtan atılma korkusu yaşayan kimse avamdır. Dervîşin avâmıdır. Ya neden onu yaşar? Mesela bir dervîşi hakaret eder, bir dervîşin hakkına, hukukuna riayet etmez. O kendince hem onu yapar hem de korkar. Ya der ki bundan haber olursa beni atar mı? Atar. Filancaya attı mı attı, filancaya şöyle yaptı mı yaptı. Bu örneklerde gözünün önüne sıralanır. Kendince o korkuyla kendini dizayn eder. Korku olmazsa olmaz eyvallâh. Korku lazımdır insanlara ama öbürkünün korkusu o maşukla arasının perdelenmesinden korkar. Duâ etti o kimse şimdi. Yâ Rabbî benim başımda böyle bir problem var veya şöyle bir şey var.
Q1-B — “Bakara 2/115 Vech Âyeti” Üzerinden Râbıta-Hâs Korku Tahlîli: Yıldırım Çarpması-Cûş u Hurûş, Tövbeyle Perdeyi Kaldırma; Eşine-Çocuğuna-Dervîşe Olmadık Söz Söyleyince Perde Kalkması
Bundan beni uzaklaştır dedi. Tak uzaklaştırdı Cenâb-ı Hak. Şimdi onun Allâh’la olan ilişkisinin bozulmasını hiç istemez artık o. Çünkü duasının tecelliyâtını görüyor. İsteğinin tecelliyâtını görüyor. Veya yâ Rabbî hasretim sana bir cemâl bakışı atsaydın da, yüreğimi bir okşasaydın, şu garip gönlüm gecenin yarısında cûş u hurûş etseydi seninle zevklenseydi dedin de yıldırım gibi çarptı. O yıldırım gibi o çarpınca onu asla kaybetmek istemez. Bu sefer der ki Ramazân duaların kabul olundu. Ay ben her gecimi böyle geçireyim. Ben şöyle bir dünyevî isteklerimi arzularımı bir kenara koyayım. Şöyle nefsimin isteklerini de bir kenara koyayım. Ben Ramazân gecesini onunla baş başa geçireyim. Yâ Rabbî seninle baş başa geçirecek geceyi istiyorum.
Önümdeki engelleri, perdeleri kaldır, kaldırdı her şeyi. Duası kabul oldu. Anında cevap geldi. O zaman o kimse perdelenmek istemez hiç. Bak hiç perdelenmek istemez. O perdelenme korkusu yaşamaya başladı. Çünkü gece herkes kenara çekildi. O başladı tevhîde, murâkabeye. Ondan sonra gönlünden dedi ki, beni nurunun içine al. Bir göreyim senin bu geceki nurunu dedi. Şak nurunun içine aldı. Rengi değişti, ahvâli değişti, her şey değişti. O perdelenmiyor bu. Bu perdesiz. O esnada o perdelenmemek için her türlü şeyi yapar. Ama o bir tecrübe de getirir insana. Ne zaman perdeleniyor? Eşine olmadık bir laf söylüyor, perde kalkıyor. İnce çünkü iş. Çocuğuna olmadık bir laf söylüyor, perde kalkıyor. Dervişe olmadık bir şey yapıyor, perde.
Perdede sıkıntı var. Perde kalkmıyor unuttur. Kalkıyor dedi mi hanım? Önünde perdelenme var çünkü. Neden perdelendi? O kendi kendine analiz edecek, tevbe edecek. Tevbe ettikten sonra ha diyecek ki, ben burada bunu yapmışım, burada şunu yapmışım. O yüzden perdelendim. Yâ Rabbî, tövbe ediyorum. Bir daha bu yaptıklarımı yapmayacağım. Bir daha burada normalde bunları şey yapmayacağım. Ben nefsimin ve dünyevî isteklerimin hepsini de geriye attım. Şu Ramazân mübarek günde ben seninle baş başa kalmak istiyorum. Bunu oluştuğunda o zaman o kimse asıl ondan korkar. Bu korku güzel bir korkudur. Bu korku insanın içerisinde hiç kaybolmaz. En korkusuz gibi görünen Mustafâ Özbağ’da dahi o korku vardır. Ama bu korku farklı bir korkudur.
Bu korkulara benzemez bu. O yüzden orada perdelenmemek için, lekelenmemek için o var gücüyle mücâdele eder. O esnâda ona haksızlık da yapsan, ben ne haddi aşarım korkusuyla sana bir şey demez. Der ki aman ben perdelenmeyeyim. Onu korkak görür, basîretsiz görür, ferâsetsiz görür, aldattığımı zanneder. Ama asıl onun şeyi perdelenmemek. O perdelenmek çünkü onun için küfür gibi gelir. Allâh bizi affetsin. O yüzden sevenin korkusu öbür korkulara benzemez. Sevgisi aşağıdaysa o mesela gafletle hareket edebilir. O ağzından çıkanı kulağa duymayabilir, neyi ne yaptığını bilmeyebilir. O devamlı sevmek demek, ma’şûkunu devamlı hatırında tutmak. Devamlı onunla hemhal olmak, devamlı onunla uğraşmak demektir.
O çünkü eğer devamlı onunla uğraşmıyorsa, hemhal olmuyorsa o gaflete düşer. Gaflet büyük perdedir. Âşık için gaflet küfürdür. Onu kaldırmaz. Böyle ince bir hale gelmek kolaydır, bir şey değildir. Mesela Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede der ya, ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allâh’ın vech oradadır der. Şimdi o kimse bütün dikkatini, bütün râbıtasını, ne tarafa dönersen dön, Allâh’ın vechine döndüysen büyük bir idrâk, büyük bir seviyedir. O seviyeyi kaybetme korkusu insana yeter. Evet, asıl korkanlar onlardır. Arkada.
Q2 — Nûrun Dereceleri ve Renkleri: Tayy-i Mekân/Tayy-i Zamân, Mülhime-Mutmainne-Râdıye-Mardiyye-Sâfiye Makāmlarının Nûr Renkleri; Nûrda Fenâ Olma; Nakşibendîlerin Nûr Üzerinden Ders Değişimi
Efendim nurdan bahsesi açılmışken, nûrun da dereceleri var demiştim sohbetinize. Suyun katı sıvı gaz hali olduğu gibi de nûrda… Evet, nûrun dereceleri de normalde renklerinden belli olur. Şimdi, hatta gaz haline geçtiği zaman buradayken tayy-i mekân, tayy-i zamân… O normalde nûrun dereceleri, Cenâb-ı Hak’ın nûr ismi şerifinin sıfâtsal tecelliyatları, nûrun derecesi o kimsenin derecesiyle alakalıdır. Mesela mülhümedeysem, mülhimenin nûr rengi ayrıdır, mutmainnenin nûr rengi ayrıdır, râdıyenin, mardiyyenin, sâfiyenin nûr renkleri ayrıdır. O kimse nûrun tecelliyâtına mazhar olunca kendisi de nûrda fena oluyorsa kendi rengi de değişir. Ama o nûrda fenâ olmadıysa, nûrda fenâ olmuyorsa, örnekliyorum bunu, örneklemek için söylüyorum.
Sarı bir nûrun içerisinde görür kendisini, her taraf sarı, sarı bir nûr, ondan sonra ama kendisi sarı değil, örnek. O nûrda fena, bunları açık açık konuşuyorum, o nûrda fenâ olmamış da, nuru görüyor ama fenâ değil, örnek. O yüzden o nûrda fenâ olanların da fena derecelerine göre nûr renki görür ve kendilerini de öyle görür. Nakşibendîler genelde buradan dersleri değişir. Cenâb-ı Hak hamdolsun bizim dergâhımızda Nakşibendî dersi de olduğunda, o yüzden onlar nûrun rengi üzerinden yürürler. Dersleri öyle değişir onlar.
Q3-A — Hz. Peygamber’in Acziyet Duâsı (Kederden, Üzüntüden, Âcziyetten…); “Çâresizlik” Değil “Âcziyet” Niçin? — Güç Yetirememek; Bireyin/Topluluğun/Ümmet’in Maddî-Ma’nevî Sınırlı Gücü
Üzerine basa basa bir hadîs-i şeriften bahsetmişsiniz. Hz. Peygamberin duası olan bir hadîs-i şerîf, Allâhım kederden, üzüntüden, acizlikten, cimrilikten, tembellikten, korkaklıktan, borç yükünden, insanların zulmünden sana sığınırım diye. Âmîn. Bu hadîs-i şerifte Cenab-ı Resûlullâh çâresizlik dememiş, âcziyet demiş. Peygamber efendimizin bize anlatmak istediği âcziyet nedir efendim? Güç yetiremediği şeyler. Bir kimse güç yetiremez, âcziyeti için. O normalde âcziyet güç yetirememektir. Senin ona gücün yetmez. Örnekliyorum ben birey olarak benim güç yetiremediklerim var. O yüzden güç yetirememektir. Bu âcziyet, gücün yetmez. Bu âcziyet, gücün yetmez. Bu âcziyet, gücün yetmez. Benim güç yetiremediklerim var.
O yüzden güç yetiremiyorum ya. Allâh’a duâ ediyorum. Yâ Rabbî âciz etsen sana sığınırım. Benim güç yetiremeyeceğim imtihanlarla beni baş başa bırakma. Âmîn. Çünkü insanın bireysel olarak gücü sınırlıdır. Hem maddi hem ma’nevî. Bir topluluğun da gücü maddi ma’nevî sınırlıdır. Ümmetin de maddi ma’nevî gücü sınırlıdır. Biz bunları gene işletirsek şimdi sınırlıdır. Öyle olunca güç yetiremediğin bir şeyde aciz kalırsın. âcziyet içinde kalırsın. Başka bir hadîs-i şerifte Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri mü’min ben böyle anladığımı hadîs-i şerîfin tam metnini şimdi söylemeyeceğim. Anladığımı söylüyorum. Mü’min güç yetiremeyeceği bir işe kalkışlayınca kendisini helak eder. O zaman güç yetiremeyeceğin bir şeye kalkışma.
Mesela ödeyemeyeceğim bir borcun altına girersin kendini helak edersin. Yapamayacağım bir söz verirsin kendini helak edersin. O söz seni ezer. O yüzden âcziyet içinde kalacak olduğun bir işe girişme. Güç yetiremeyeceksin ona çünkü. Ümmet-i Muhammed’in câhilleri veya insanların câhilleri güç yetiremeyeceği bir şeye kalkışar.
Q3-B — “Mü’min Güç Yetiremeyeceği İşe Kalkışırsa Kendini Helâk Eder” Hadîsi; Mevlânâ Mesnevî “Saman Çöpü Dağı Kaldıramaz”; Sıvâcılık-Marangozluk-İlim-Ekonomi-Siyâset Kompozisyonu, Ehliyet Alanı
Hz. Mevlânâ Mesnevî’de sen bir saman çöpüsün. Dağı kaldıramazsın ki diyor. Şimdi bu normalde evet bir saman çöpürünün dağı kaldırmaya muktedir olabilir mi? Olamaz. O zaman o kimse kendince kendisini aciz duruma düşürecek bir işe kalkışmayacak. Acziyet çünkü insanın psikolojik olarak helak eder. Acziyet. Bir şeye giriştin ona güç yetiremedin. Güç yetiremeyince ezildin onun altında. Bu âcziyet insanı psikolojik olarak helak eder. Yapamaz. Mesela bazen dervîş arkadaşlar bir şey danışıyorlar. Diyorum ki buna gücün yetmez senin. Karar yine de senin diyor. O girişiyor perîşân ediyor kendisini orada. Örneğin. Ya neden? Senin buna gücün yetmez. Bunun normalde güç gerektiren şeyler var. Güç illa ki kaba kuvvet değildir.
Güç illa ki ekonomi para değildir. Güç illa ki üstün akıl da değildir. Güç bunların hepsinin kompozisyonudur bir kimsenin üzerinde. Güç illa ki ilim de değildir. Sen bir şeyin ilmini yapmış olabilirsin. öğrenmişsindir onu. Onun matematini yapmışsındır. Ama onun siyâseti var. Onun sosyal hayattaki izdüşümü var. Onun normalde ekonomisi var. Her şey var onun. Onlar sende toplandığı zaman sen onda başarılı olursun. Onlar sende toplanmadıysa başarılı olamazsın. O yüzden ne olursun? Aciz kalırsın. âcziyet içinde olursun. Bana dese ki bir kimse şimdi ya şuraya sıvâyı ver. Sıvar mısın? Ben sıvarım diyemem. Sebebi? Ben sıvacı değilim. Ona güç yetiremem ben. Benim yaptığım güzel olmaz. Düzgün olmaz. Ben çünkü o işin ilmini almış değilim.
Şimdi Mustafâ yanında bakıyor bana. Dese ki birisi bana ağaç işi yap. Benim işim değil ki o. Ben ona güç yetiremem. Ama Mustafâ’ya desen ki ağaçtan bir tane san’at eseri yap Mustafâ. Mustafâ yapar. Biz şimdi oturuyoruz. Buranın ağaç işleri komple. Câfer ile Mustafâ’nın elinden geçti. Şimdi baktığın zaman aman diyorsun ya. Ne kadar güzel yaptılar diyorsun ondan sonra. Harika bakıyorsun bir eksik bir şey göremiyorsun. işte o normalde kıyafetleri oraya mesela. Câfer düşündü. Dedi ki böyle bir şey yapsam içine yerleştirsem hârikā olur Câfer dedim. Ya normalde şimdi onun kafası ona basıyor. Ondan sonra bak normalde güzel bir şey oldu değil mi burada şimdi? Ve onun yanında kapaklı bak. Bu hamamın kendi içerisindeki bu boşlukları değerlendiriyor. küçük bir metrekareye bir sürü şey yerleştiriyor.
Şimdi bu onun işi. Ona güç yetiriyor o. Ben şimdi ona güç yetirebilir miyim? Yetiremem. Ben öyle bir benim fikrim olmaz. Benim işim o değil çünkü. Herkes her şeye güç yetirecek diye bir kaide yok. Herkes her şeye ehliyette olacak diye de bir kaide yok. O zaman ehliyetsiz bir işe girersen güç yetiremezsin. Aciz kalırsın orada. Hazret-i Peygamber de sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de diyor ki acizlikten sana sığınırım. bir şeye gücüm yetmez. O gücüm yetmeyecek olan şeye sana sığınırım. Veyahut da biz bir şey yapmamız şart değil. Bize doğru bir şey geliyor. Bize doğru bir şey geliyor. Bizim onunla mücâdele edecek gücümüz yok. Diyoruz ki yâ Rabbî sen bizi normalde bu güç yetiremeyeceğimiz işlerin altında bizi ezme.
Âmîn. Güç yetiremeyeceğimiz herhangi bir şeyle bizi de baş başa bırakma. Âmîn. O âcziyeti bize yaşatma. Âmîn. Ezmeyin.
Q4-A — Müslümânların Stratejik Düşünememe Handikapı: Osmânlı Sonrası Gerçek Kur’ân-Sünnet Devleti Yokluğu; İrân’da %3 Fâ’iz, İ’tikādî Mezheb Dayatması; “Yaşadıkları Gibi İnanıyorlar” (Hz. Ömer)
Evet. Efendim dünyâ üzerindeki Müslümânlar Ümmet-i Muhammed’in Müslümânları kendi devletlerindeki stratejik olarak Kur’ân ve Sünnet üzerinde düşünemiyorlar ve bazen yanlış kalkışmalarda bulunuyorlar. Burada Ümmet-i Muhammed’e zarar veriyorlar. yola zarar veriyorlar. Bu yolda bize nasîhat eder misiniz? Şimdi İslâm dünyasının en büyük handikaplarından birisi Osmânlı’dan sonra gerçek manada bir Kur’ân ve Sünnet’e dayalı bir devletin olmayışı. Bazı yerlerde şurada burada böyle devlet var diyebilirsiniz. Ben iş sistemlerini bilmediğimden dolayı ben onları gerçek manada Kur’ân ve Sünnet üzerinde bir devlet olarak tanımlayamıyorum. Mesela bir ara İrân dediler. İrân dediler dedim ki o zaman için araştırmıştım yüzde üç fâ’iz var.
Bir yerde fâ’iz varsa ben orayı İslâm devleti olarak görmüyorum örnek. Veya o devletin bütün kurum ve kurulları Kur’ân ve Sünnet üzerine dizayn edilmeli. Kur’ân ve Sünnet üzerine dizayn edilmiyorsa ben orayı İslâm, kendi bu şahsî düşüneceğim. Orayı İslâm devleti olarak görmüyorum. Veya bir mezhebin dayatması varsa bir yerde bu amelî değil, i’tikādî mezhepler olarak. Ameli mezhepler olarak değil, o hanefiymiş, o şafiymiş, o malikiymiş bu önemli değil. İtikadi olarak, bir sapkın bir mezhebin dayatması varsa veya bir mezhebe dayalı bir şey varsa diğer i’tikādî olarak, diğer mezheblere aman verilmiyorsa, düşman olarak görülüyorsa orası da İslâmî değil. Bu benim kendi şahsî duruşum. Böyle olunca şu anda Müslümânların en büyük handikapı bu.
Ama Müslümânların bir handikapı daha var. Müslümânlar yaşadıkları devlet sistemlerinin İslâm olmadığını bildikleri halde onları İslammış gibi görüyorlar. Bir handikap da bu. Bunu böyle gördüklerinden dolayı Hazret-i Ömer efendimizin deyimiyle yaşadıkları gibi inanıyorlar. İnandıkları gibi yaşamıyorlar. O yüzden çarpıltılıklar çok fazla, o yüzden hatalar, kusurlar, yanlışlıklar çok fazla. Ve hatta şimdi âhir zamânla alakalı hadîs-i şerîfler var. Siz ahir zamanda bir İslâm devleti olmayan bir devletten görev istemeyiniz bu manada. Ve hatta orada siz herhangi bir görev almayınız diye de hadîs-i şerîfler var. Çünkü oradaki uygulama İslâm değil. Siz o uygulamanın içerisinde duruyorsunuz. Ha ben bunu biraz daha genişletiyorum.
Ben Bağ-Kur emeklisiyim. Hala da ticâretime devam ediyorum. Kendimce bir şirketim var. bir şeyler alıp satmaya çalışıyorum. Cenâb-ı Hak neden getirirse. Böyle belli bir kalem üzerinde de durmuyorum. İyi. Ben de aynı sistemin içindeyim. O sistemin içerisinde ben de orada duruyorum. Vergi dâ’iresindeki memurlar benim aramda bir fark yok. Bak benim aramda bir fark yok. Bu ama bizim mecbur istikametimiz oluyor.
Q4-B — Şeyh Efendi’nin Otobüs Hâtırâsı: “Sabaha Kadar Namâz Kılsan Dârul Harb’i Dârul İslâm’a Çevirme Mücâdelesi Etmezsen Kurtulamazsın”; “Yeryüzü Lâ İlâhe İllallâh Denilinceye Kadar Savaşmakla Emrolundum”
Şimdi Şeyh Efendi Allâh rahmet eylesin bu halin haramiyetinden kurtulmanın yolu olarak biz otobüs yolculuğumuzda benim böyle dizime vurdu. Usta Efendi dedi. Sabaha kadar namâz kılsan devamlı Allâh’ı zikretsen Dârul Harb’in, Darül İslâm’a çevrilmesi için mücâdele etmezsen kurtulama ne olur dedi. Şimdi Şeyh Efendi’nin iç âleminde ve yakın dâ’iredeki bu duruşunu kimse bilmez. Çünkü normalde bunu böyle söylemek de anayasaya göre suç unsuru. Bakın bunu böyle söylemek anayasaya göre suç unsuru. Şeyh Efendi Allâh rahmet eylesin otobüste giderken bunu bana söyledi. Buradan kurtuluş kapısı şu. Siz İslâm’ın hâkim olması için mücâdele ederseniz bu acziyetten ve bu zilletten kurtarırsınız kendinizi. Yoksa siz İslâm’ın hâkim olması için mücâdele etmezseniz bu acziyet ve bu zillet içerisinde ölür gidersiniz.
Oradan kendinizi kurtaramazsınız. Kendinizi temize çekemezsiniz. O zaman o Müslümân, o mü’min nerede yaşarsa yaşasın, Kur’ân ve Sünnet’in dünyâ üzerinde hakim olması için mücâdele edecek. ve’l-asr her gün burada dersten sonra okutuyoruz, bütün zikirlerden sonra okutuyoruz. İman edip sâlih amel işleyip Hakk’ı ve sabrı tavsiye eden müstesnâ. Hakk’ı tavsiye etmek. Hakk’ı tavsiye etmek demek. Hakk’ı tavsiye etmek demek, sen Kur’ân ve Sünnet’in yaşanması için, yaşatılması için mücâdele etmek demek. Sen o mücadeleyi ediyorsan o zaman bu acziyetin ve zilletin senin üzerindeki olumsuz perdelerden ancak o zaman kurtarırsın. Bu bilinç, bu şuur olacak. Hazret-i Peygamberin sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri arz yeryüzü La ilâhe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum demiş.
O zaman o bununla emrolunduysa biz o Peygamberin ümmetiyiz. Biz de kendimizde ilke olarak, hedef olarak onu koymamız lazım. Ali hoş geldin. Seni andık az önce haberin var mı? Sen duydun koşa koşa geldin. Dedin ki benim anıldığım yerde ben yokum. Böyle gözümüzün önünde dur sen böyle arkada sandalede oturuyor. Görüyoruz biz içimiz diyoruz ki tamam Ali burada olmadı bir melâmet hırkası patlatırız diyoruz. Eyvallâh. Ama böyle baba duruyor. Eyvallâh. Evet.
Q4-C — İslâm Dünyâsındaki Âcziyet ve Zillet: Gazze-Filistin-Doğu Türkistân Zulmü; Avrupa’nın Ucuz İşçi Aldatması (Sûriyeli-Afgânlı-Bosnalı); İsrâ’îl Şerefsizlerinin Çocuk-Kadın Tecâvüzü
O yüzden İslâm dünyâsı ne yazık ki şu anda yaşadığı böyle bir âcziyet var. Yaşadığı böyle bir zillet var. evet hamdolsun biz oruç tutuyoruz, iftâr ediyoruz. Ne bileyim böyle kendimizce ibadetlerimizi yerine getiriyoruz. Ama içimizin bir köşesi hüzünlü, kederli içimizin bir köşesi ne yazık ki o tadı acılaştıran bir şey var. Ne var? Gazze var, Filistin var. Ne var? Doğu Türkistân var. Ne var? Dünyanın herhangi bir yerinde bizim ülkemizde dâhil buna. Müslümânların zulüm altında inlemesi var. Bu neşemizi kendi iç âleminde aşağı doğru çeken şeyler bunlar. Bunları yok hükmünde görmek mümkün değil. Ne yazık ki Müslümânların hakkını, hukukunu savunacak, hakkını, hukukunu koruyacak dünyâ üzerinde bir sistem yok.
Bu acı bir şey. Ve İslâm hukûkunun olmadığı her yer zulüm altında. Bak İslâm hukûkunun olmadığı her yer Müslümânlar için zulüm altındadır. Zulm ediliyordur orada Müslümanlara. Bunun ne derseniz deyin yok filanca yer özgürlükler ülkesiymiş. Aha ne oldu Avrupa Özgürlükler Ülkesiydi? Kimisi başörtüsünü yasaklıyor, kimisi câmileri kapatacağım diye uğraşıyor, kimisi başörtüsüyle metroya binemezsiniz diyor. Demek ki özgürlük ülkesi diye bir ülke yok. Yalandan ibaret. Yalandan ibaret. Müslümânları kandırıyorlar. Çünkü ucuz işçi Müslümânlar. Müslümânlar ucuz işçi. Dünyanın neresinde olursa olsun. Müslümânlar ucuz işçidir. Bir ülkede bir kaos çıkarırsınız, bir kargaşa çıkarırsınız. Son o kaostan, kargaşadan kaçan haklı veya haksız zayıf Müslümânlar gider kafirlere ucuz işçi olur.
Avrupa’da bugün ucuz işlerde çalışacak hiç kimse yok. Aldılar Türkiye’den işçileri değişik yerlerden. İşçiler aldılar. Bizim oradaki işçiler orada patron oldular. Artık ucuz işlerde çalışmıyorlar. Şimdi kimler çalışıyor? Sûriyeliler çalışıyor. Afgânlılar çalışıyor. Müslümân, Afrikā’dan giden Müslümânlar çalışıyor. Avrupa’nın içerisinden bir Bosna Savaşı’ndan sonra Bosnalılar çalışıyor. Ucuz işlerde. E şimdi Avrupa bu noktada ihtiyârladı. Nesil? Yeni ucuz işçilere ihtiyaç var. Yarın öbür gün Filistinliler gitmeye başlar ki gidiyorlar. Bombanın altında bir yere kadar sabredecekler. Her gün bombalanıyorsunuz. Her gün elektrik yok, su yok, yiyecek bir şey yok, pişirecek bir şey yok. Ne zaman bombalanacağınız belli değil.
Ne zaman sizin tutuklanacağınız belli değil. Ne zaman sizin eşinize gözünüzün önünde İsrâ’îl şerefsizlerinin, o pis, piç siyonistlerin eşinize tecâvüz edeceği belli değil. Veya 10 yaşında, 12 yaşında kız veya erkek önemli değil. Ne zaman ona tecâvüz edileceği belli değil. Şimdi dün haberlerde okuyorum. İsrâ’îl askerlerinin Filistinli kadınlara tecâvüz ettiği, tespit etmişler. Yıllardır bağırıyor. Öyle değil mi? Tecavüz ediyorlar, böyle zulmediyorlar diye. E şimdi böyle bir ses. Bakın dünyadan bir ses var mı? Yok. İslâm ülkelerinden bir ses var mı? Yok. Tutukladıkları veyahut da evlerine gittikleri Filistinli Müslümânların kadınlarına da, kız çocuklarına da, küçük erkek çocuklarına da tecâvüz ediyorlar ki bunlar yerlerinden yurtlarından gitsinler diye.
Şimdi böyle bir ortamda insan bir yere kadar sabreder, bir yere kadar mücâdele eder. bir yerden sonra mesela eşinize gözünüzün önünde tecâvüz edildi. Yüz yüze bakabilir misiniz? Çocuğunuza gözünüzün önünde tecâvüz edildi. Nasıl göz göze gelebilirsiniz hiç düşündünüz mü? Peki ben biraz daha sizi bizim ülkemizden geriye götüreyim.
Q4-D — Cezâevi/Sorgu Odalarında Ülkücülere Yapılan Tecâvüz Hâtırâsı: “Anamı Boşa, Ben Senin Yüzüne Bakamam” Hâdisesi — Adam Iztırâbla Hasta Oldu, Öldü; Hiçbir Sistem İslâm Değilse Zulmeder
Cezâevlerinde veya sorgu odalarında ülkücilere yapılan zulüm buydu. Evli olanların kadınlarına tecâvüz ettiler sorgu odalarında. Cezaevinden çıkan abiler anlatırdı bunları bize birkaç tanesi hüngür hüngür ağlayan ağlayan anlattı bunları. Bunlar yine devlete düşman olmadılar ama. Yine devlete silah çekmedi bunlar. Şimdi ama işte bir tanesini çok iyi hatırlıyorum. Anamı demiş ki beni boşa ben senin yüzüne bakamam. Bir ömür boyu ben senin yüzüne böyle bakamam beni boşa demiş. O boşamadı ama kadın onunla da beraber yaşamadı. Annesinin babasının yanına da gidemedi. Annesinin babasının yanına da gidemedi. Eşinin yanına da gidemedi. O adam bunun ıztırâbını çekiyordu. Sonra hasta oldu öldü zaten. Adam öldü bu ıztırâbla.
Şimdi herhangi bir sistem İslâm değilse zulmeder o. O zulmeder. Şimdi dünyâ üzerinde de bu sıkıntı büyük ve ne yazık ki İslâmî bir sistem olmadığı için Müslümânlar büyük bir zulüm altında. Nerede olursa olsun. Ama tabi biz şimdi mesela kendimizce diyoruz ki ya Sûriyeliler bıraktı geldi değil mi? Öyle diyoruz. Evet oradaki mücadeleden kaçanlar da var. Ama düşün bir gece önce senin yan komşunu basmış. Oradaki erkekleri öldürmüş, kadınlara tecâvüz etmiş bırakmış. Yarın sıranın sana gelmeyeceğini nereden biliyorsun? Kolay bir şey değildir o. Bakın bunlar kolay bir şey değildir.
Q4-E — 28 Şubat Hâtırâsı: Adam İstediği Eve Girip İstediğini Yapıyor (BÇG/ACG); Mustafâ Bizim Evde Bir Hafta Kaldı; Vergi Dâ’iresinin 1 Milyon Dolar (38,5 Milyon) Cezâsı, 15 Yıllık Dâvâ Sonu Berâ’at
28 Şubat’ta kim kime ne diyebiliyordu? Adamlar istedikleri eve girip istedikleri anda arıyorlardı. İstediklerini yapıyorlar. Câfer, Mustafâ, Bilirler benim evde kaldınız değil mi Mustafâ günlerce? Bunları biz böyle açıklamıyoruz hani. Millet korkmasın diye açıklamıyoruz. Korkar çünkü insan. Yaklaşık bir haftaya yakın kalmıştınız değil mi Mustafâ? Evet. Boşalttık evimizi. Adam geliyor istediğini yapıyor, istediği gibi yapıyor. Kimse durdurmuyor ki. Yok BÇG’si, yok ACG’si bir sürü harfler var. Tabii. Bunu normalde yaşayan bilir ancak. Yaşamayan kimse bunu bilmez kendince der ki ya tutturmuşsunuz bir 28 Şubat gidiyorsunuz. E gel yaşasaydın da görseydin. Ticaret yapanlar elini kaldırsın. Vergi mükellef olanlar.
Kaldırın ellerinizi. Teşekkür ederim. Bergi dairesi ertesi gün sizin için bir rapor hazırladı. Kalktı. Bugünün parasıyla 1 milyon dolar ne yapıyor? Kaç? 38,5 milyon para yapar. 1 milyon dolar 38,5 milyon size ceza kesti. 15 yıllık dâvâ sonucunda o cezanın boş olduğu çıktı meydana. Ne yapardınız? Hakkınızda bir sürü dedikodu, bir sürü iftirâ. Hadi yaşayın. Hadi yaşayın. Hadi yaşayın. Hadi doğru kararlar alın kendi üzerinizde. Hadi isabetli kararlar alın kendi üzerinizde. Hadi bunu sakinlikle, sükunetle karşılayın kendi üzerinizde. Hadi bunu eş ve çocuklarınızda anlatın nasıl anlatacaksanız. Hadi akrabalarınızda anlatın nasıl anlatacaksanız. Yaşanıyor bunlar. Biz şimdi kime ne yaptıklarını biliyor muyuz?
Yok.
Q4-F — 600 Polisin Etrâfımızı Çevirmesi, Âşûre Dağıttırmama; Câfer-Ömer-Mehmed Emîn ile Telefonda İstişâre, Telegram’dan İptâl Duyurusuyla “Söz Kaçırıyorlar mı?” İmtihânı; Hedef: La İlâhe İllallâh + Cemâlullâh Gölgesi
2 yıl önce 600 tane polis etrafı çevirdi mi? Hepimizi alıp götürmek için bütün teşkilât hazır mıydı? Hazırdı. Hukuku kim idi? Değildi. Âşûre dağıtacağız bir tek. Biz dağıtmaya kalksaydık başımıza ne geleceği belli miydi? Değildi. Cenâb-ı Hak bir ferâset verdi. İstişare ediyoruz böyle telefonda. Telefonda. Câfer, Ömer, ben telefonda da Mehmed Emîn. Canlı istişâre ediyoruz. Öyle mi yapalım, böyle mi yapalım, şöyle mi yapalım. Ben böyle bir geri çekildim. Böyle baktım bir kaos var ortalıkta. Dedim hiç kimseye haber vermiyoruz. Âşûre’yi iptâl ediyor seni. Ben dedim Telegram’da iptal ettiğimiz yayınacağım. Telegram’dan dedim Telegram’ı da dedim imtihân etmiş olacağım. Hiçbir yere bir söz kaçırıyorlar mı?
Yazdım hiç kimseye söylemeyin. Âşûre’yi iptâl ettik dedim. Bakın Telegram’dakiler bu konuda hiçbir yere bir söz kaçırmadılar. Geldi. Şimdi bir hareket olmuş olsaydı o hareketin nerede duracağı belli miydi? Değildi. Bunu yaşarsınız. İslâm olmayan bir yerde dini yaşamak gerçekten. Kur’ân ve Sünnet tarihisinde kolay bir şey değildir. Korkuyu atmak gerekir. Anlatabildim mi? Onu ancak Allâh’la ilişkisi sağlam olan korkmaz. Bu siyasetsiz, bu sırtlısızlık demek değildir. Ama nerede yaşadığını iyi analiz edersin. Bakın şimdi çocukları sürdüler mi orta yere? Bakın gencecik çocukları sürdüler. Çıkın meydana dediler öyle değil mi? Yürüyün dediler, yakın yıkın diyorlar değil mi? Açık açık söylüyorlar mı?
Söylüyor o. O gençler yarın öbür gün cezaeviyle karşılaşacaklar. Kim verecek bunun ceremesini? Gencecik çocuk. Benim nazarımda câhil. Gidecek, yakacak, yıkacak. Habire kameraya çekiliyor onlar. Habire fotoğraflar alınıyor. Kameraya çekiliyor, fotoğraflar alınıyor. Ben Şeyh Efendi ile olan fotoğraflarıma ben alındığımda ben bakıyorum. Yok ki burası neresi, burada ne yapıyordunuz? Çekmişler fotoğraflarımızı komple. Fotoğrafları nersiniz? Bunlara açık açık konuşuyor. değişen bir şey olduğunu zannetmeyin. Ben o yüzden ders verirken derim ki bakın bizim yolumuz kıyafetimiz. Biz zor bir yolda yürüyoruz. Zor. Alma istersen dersi, rahatını bozma derim. Çünkü yol dikenli. O yolda yürümek şey değil. Ben de, ben ben diyorum hakkınızı helal edin.
Basit bir sûfî hareketi değil bizimki. Kenara çekil Allâh’a zikret. Öyle değil çünkü. Bir ilke var, bir ülkü var, bir stratejî var, bir hedef var. Hedef ne? Arzularlar var. Bir hedef var. Bir hedef var. Bir hedef var. Bir hedef var. Bir hedef var. Bir hedef var. Bir ülkü var, bir stratejî var, bir hedef var. Hedef ne? Arzularlar değil deyince kadar mücâdele etçe son nefesimize kadar. Biz öyle basit bir sûfî topluluğu değiliz. Bizim hedefimiz bu. Bu zâhirî dünyâ hedefi. Manevi hedef var ne? Onun gölgesinde gölgelenmek. Bu işin ma’nevî tarafı. Gözümüzü oraya dikmişiz. Onun gölgesinde gölgeleneceğim. Onun yarattığı bir şeyin gölgesinde değil. İstemiyorum onun yarattığı bir şeyin gölgesinde gölgelenmek.
Onun gölgesinde gölgelenmek istiyorum. Duamız bu. Zahir olarak da arz lâ ilâhe illallâh deyince kadar mücâdelemize devam edeceğiz. İnşâallâh.
Q5 — İslâmiyet’ten Önce Hz. Peygamber Hangi Dîne Mensuptu? — İbrâhîmî; Anne-Baba-Dede Silsilesi İbrâhîmî, Kureyş’in Putperestliğine Karşıt; Namâz-Oruç İbrâhîmîlerde Vardı; Üstâda-Pîre-Sahâbeye-Peygamberlere Tâbi Olma
Efendim İslâmiyet öncesi Peygamber Efendimiz hangi dine mensuptu? İbrâhîm’î. Onun annesi babası da İbrâhîm’îydi. Dedesi de İbrâhîm’îydi. Kureyş İbrâhîm’î bir dine sahip. Bilhassa Hazret-i Peygamber’in sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin silsilesi İbrâhîm’îydi. Kureyş dini de değil. Kureyşliler putları kendilerine vesîle ediyorlardı. Onlar putperest de değildi. Kureyşliler ne diye geliyordu dedelerine? Diyordu ki bu senin torunun bizim putlarımıza laf söylüyor. Hazret-i Peygamber’in sallâllâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin babası da dedesi de putperest değil çünkü İbrâhîm’î. Namaz o yüzden Peygamberlikten önce de namâz kılıyordu. Namaz çünkü İbrahimilerin içerisinde vardı. Oruç da tutuyordu Mekke’de.
Oruç da İbrahimilerin içerisinde var idi. Çünkü o İbrâhîm’î bir usul ve kaide üzerindeydi. Ne Hıristiyânlığı üzerindeydi ne de Yahûdîliğin üzerindeydi. O yüzden Hıristiyânlar da Yahûdîler de müşrikler de ona düşman oldular. İbrahimiydi çünkü. Yazmaz hoşlarına gitmezdi. Biz üstâdımıza tabi oluruz. Bu konuda varsa ma’nevî olarak pîr efendilerden onunla böyle bir tecelliyât noktasında soru cevap ona tabi olursun. Sahabelerden varsa, peygamberlerden varsa ona tabi olursun. Veya Cenâb-ı Hak senin kalbine ilhâm ediyorsa ona tabi olursun. Bunlar yok ise şeyhine tabi olursun. Ben öyle anladım demek ki. Evet.
Q6-A — Kayıp Eşya İçin 11 İhlâs + 1 Fâtihâ Abdülkâdir Geylânî Rûhâniyetine Bağışlama Tekniği; Bedîüzzamân Sa’îd-i Nursî’nin Şahsî Tatbîki; Mustafâ Özbağ Efendi’nin Tecrübesi; Eşya Değil Muhabbet-Sevgi-Duygu Kaybı
Hani bir kaybolan eşyanız olduğunda on bir İhlâs bir Fâtihâ… Geylânî Hazretleri’nin rûhâniyetine bağışlıyor. Böyle bir tekniği var mı? O yüzden. Bedîüzzamân Hazretleri de diyor benim bir şeyim kaybolduğunda diyor ben on bir İhlâs bir Fâtihâ okur. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin rûhâniyetini vesîle ederdim onu bulurdum diyor. Bunu bana şeyh efendi söyledi. Mustafâ Efendi bir şeyin kaybolursa on bir İhlâs bir Fâtihâ okur. Geylânî Hazretleri’nin rûhâniyetine bağışla. Onun rûhâniyetini kendine vesîle et. Kaybı bunu buldur oğlum diyordu. Ben çok kez bunu Bedîüzzamân Sa’îd-i Nursî Hazretleri diyor ben bunu çok kez bundan faydalandım denedim demiyor da. Ben bundan faydalandım bunu gördüm diyor.
Ben de çok kez görmüşümdür. Hâlâ da bir şey kayboluyor. Yaşlıdık artık benimki. Neyi nereye koyduğumuzu unutuyoruz bazen. Ulan neredeydi bu? Birkaç arıyorum. Yok bu kadar da uğraşamam diyorum. Oturuyorum on bir İhlâs bir Fâtihâ okuyorum. Geylânî Hazretleri’nin rûhâniyetini bağışlıyorum. Diyor ki ben yaşlı ihtiyarım artık. Aracak hâlim de kalmadı diyorum. Ondan sonra bir bakıyorum yamasanın ucunda yamasanın altında bir yerde görünüyor bana. Hamdolsun. Bir eşya ise eyvallâh ama bazen insanların kaybettikleri başka şeyler olabilir. Onları kaybetmemek lazım. Kaybolursa da o zaman güzel okumak lazım. Evet biz hep meseleye eşya gözüyle bakıyoruz da kaybolanlar sadece eşya değildir. Birinin bir muhabbetidir, birinin bir sevgisidir, birinin sana karşı olan bir duygusudur.
Senin birine olan duygundur, senin birine olan sevgindir. Bunlar kaybolursa ne yapacağız? On bir İhlâs bir Fâtihâ’ya yetecek mi o zaman? Biz hep eşyada gözümüz. Bir tesbîhimiz kaybolsa tesbîhimiz nerede? Yüzsümümüz kaybolsa yüzüğümüz nerede? Şu nerede, bu nerede? Bakıyoruz ama asıl insanı insan eden duygu, düşünce, karakter, yapı bunlar kaybolunca ne yapacağız?
Q6-B — 40 Yaşında Peygamberlerin Asâ Edinmesi Sünneti; Tâhâ 20/17-18 Hz. Mûsâ-Asâ Kıssası (“Sen Tarîfini Ede Ede Bitiremedin”); Asânın Ma’nevî Karşılığı (Mürşid-i Kâmilin Terbiye Aracı); Sûdânlıların Asâ Hediyesi
Elinde asâlarla bir yolculuğa çıktığı zaman elinde asâlarla geziyordu. Bu asaların anlamı ne? Ne için yanında taşıyorlar? Bir sünnet o 40 yaşına gelen peygamberler de asâ edinmişler sünnet olarak. Ama en güzelini Mûsâ aleyhisselâm’ın kıssasında var. Cenâb-ı Hak diyor ya, Ya Mûsâ elindeki nedir? Mûsâ’nın elinde asâ var ya, elindeki nedir? Elindeki nedir? Diyince diyor ki, Yâ Rabbî ben bundan yırtıcı hayvanlardan kendimi korurum. Yırtıncı hayvanlardan sürümü korurum. Ben bununla hayvanlarıma yaprak düşürürüm. dalları silkelerim. Buna yaslanırım, buna dayanırım, buna şunu yaparım, ben buna bunu yaparım diye Mûsâ aleyhisselâm lafı uzattıkça uzatıyor. Asâ değil sanki hârikulâde bir şey çıkıyor ortaya.
Peygamberler diyorlar ki, Mi’râc’ta bunu Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem naklediyor. Diğer peygamberler diyor ki, Ya Mûsâ, Cenâb-ı Hak bu senin elindeki ne dedi? Sen onun tarifi ede ede bitiremedin demişler. asâ diyemedin mi? Lafı neden uzattın? Cenâb-ı Hak’ın huzurunda neden böyle dedin? O da diyor ki, ben diyor. Rabbim’le biraz daha fazla konuşmasaymıştım. O yüzden uzattım diyor. O zaman asâ ma’nevî olarak ne olmuş oluyor? peygamberlerin sünneti olmuş oluyor. Veyahut da ma’nen ona asâ verildiyse, örneğin o bir mürşid-i kâmil için o asâ terbiye aracı oluyor. Kimisine de ne oluyor? Manevi kurtuluş vesîlesi oluyor. Bu işin ma’nevî tarafı. Zahir tarafı ne? Önceden insanlarda araç yok, sahrâda, dağda, bayırda yürüyorlar.
Kendilerini korumak için öyle bir asâ ediniyorlar. E bu zamanda da bu kimse asâyla dolaşabilir mi? El cevap dolaşabilir. El cevap dolaşabilir. Bana da birkaç sordular siz asâyla dolaşmıyorsunuz diye. Daha yaşlanmadım dedim. Yaşlanınca iyice, elden ayaktan düşününce, dengemizi kaybedince bir tane asâ bizde elimize. Bayağı da asâ var. Hediye getirdiler bilhassa. Sûdân’dakiler böyle asayı seviyorlar. Asalarla zikrullâh yapıyorlar. onlar iki üç dört tane filan böyle asâ hediye ettiler. Gizsek yine asâ hediye ederler. Onlar da meşhur asâ. Allâh râzı olsun. Yaşlanınca bir tane de asâ orada geldi orasından. Yaşlanınca biraz daha elden ayaktan düşününce, yürüyemez hale gelince biz de bir asâ alırız herhalde.
Tamam.
Q7 — “İlmim Yetersiz, Yola Laf Getirmemek İçin Susmak Nefs midir?” — Hayır, Normaldir; A’râf 7/199 “Câhillerden Yüz Çevir” + Furkān 25/63 “Câhillere Selâm De Geç”; Azgın Azınlığa Söz Geçmez, İctihâd Edip Yürüyeceksin
Babacım, az önce aziziyetten bahsettiniz. İnsan bazen bulunduğu ortamda ilminin yetersizliğinden dolayı yola laf getirmemek adına, taş getirmemek adına susmayı tercîh edebiliyor bazen. Bu nefs tan’ı mı efendim. Yok, bu normal. bakacaksın burada bunlara söz yetişir mi? Yetişmez. Susacaksın. Gayet normal. O ictihâdda insan kendisi yapıyorsa hârikā bir şey. Bakıyorsun azgın bir azınlık var orada. Onlara teblîğ etsen de bir şeye işe yaramayacak. Kendince ictihâd ediyorsun. Diyor ya siz câhillerden yüz çevirin. Başka bir âyet-i kerîme yerinde câhillere selam de geç. Bu hükmü sen vereceksin. Bakacaksın bu azgın azınlığa söz geçer mi? Geçmez. Yüz çevireceksin, yürüyeceksin, tartışmayacaksın bile, konuşmayacaksın.
Doğru.
Q8 — Akşemseddîn Hazretleri Niçin Devlet Yönetmedi? Pîr Seviyesindeki Zâtların Yönü Cemâlullâh’a; Devlet Yönetimi Dirâyet İşi (Kesme-Asma), İnsan Yetiştirmek Ayrı; Baba-Anne Sorumluluğu Tavîz-Tolerans; Sarı Saltuk Bosna Blagaj Tekkesi, Ayvaz Dede Şenlikleri (700 Yıl), Yûnus Söğüd Dalına Üzüm Aşısı
Babacım geçmiş zamanında yaşamış olan Mürşid-i kâmiller ve velîler meselâ Fâtih Sultân Mehmed’in hocası Akşemseddîn Hazretleri o kadar ma’nevî büyükken devlet yönetiminde değil de geride kalıp Fâtih Sultân Mehmed’in devlet yönetmesi o ma’nevî büyüklerin aslında devlet yönetimine gelse daha iyi bir devlet yönetmesi varken neden hep geri durmuşlar? Bunlar normalde böyle bir pîr seviyesindeki olan zatlar yönleri cemâlullâh’a yöneliktir. Öyle olunca onlar için dünyâ kıymetsizdir. Ancak böyle bir işâret verebilir onlara, bir reçete sunabilir. Onları ikāz edebilir, onları irşâd edebilir ama devlet yönetimine geçmez. Devleti yönetmek farklı bir şeydir. Devlet yöneticisi kesilecek olanı, kesecek, asılacak olanı, asacak, dirâyet üzerinde yönetiyorsa bu farklı bir şey devlet yönetmek.
Mesela bir aile reisi oldu, aile reisi farklı bir şeydir. o ailesini yürütmekle götürmekle yükümlüdür baba olarak, koca olarak. Öyle olunca tavîz verilecek yerde tavîz verecek, toleranslı davranılması gereken yerde toleranslı davranacak o aileyi yürütecek çünkü. Aileyi yürütmek mi, bozmak mı? Yürütmek. O zaman yürütmekse hedef yürütmek. Bir de çocuklar oldu, çocuklarla beraber bir aile oldun. O çocukların burnunu kanatmayacaksın, çocukları bir yürüteceksin, büyüteceksin. Onları da topluma iyi bir birey olarak yetiştireceksin. O zaman bir babanın sorumluluğu farklılaştı. Baba olmayanla babalı’nın sorumluluğu aynı değil. Anne olanla anne olmayanın sorumluluğu aynı değil. Şimdi kucağında çocuk bekliyor sıradan değil mi?
Oğlan babası. Şimdi onun evlenmezden önceki davranış biçimiyle şimdiki davranış biçimi aynı olmayacak. neden? Bir sorumluluk var artık. Sen babasın, bir çocuk var. kendince bütün her babalar için geçerli. Çocuğun babasız büyümesini ister misin? Çocuğun annesiz büyümesini ister misin? Bak sorumluluk değişti. bu sefer anneye tavîz veriyor, veriliyor, toleranslı davranılıyor, davranılıyor. Mecbur kalıyorsun ve hatta anne baba çocuğuna karşı toleranslı davranmak zorunda kalıyor. Çocuk serkeçlik yapıyor, diklik yapıyor, terslik yapıyor. Kız erkek ergenlik var, onun terslikleri var bilmem neleri var her şeyi var. Bu sefer ne yapıyorsun? Onu sen tolere etmeye çalışıyorsun, yumuşatmaya çalışıyorsun, o günler geçecek diyorsun.
Onu yavaş yavaş, onu normalde şey yapıyorsun. Aynı şey bu. bir mürşid-i kâmil de insan yetiştirecek sonuçta. Devleti yönetmek ayrı, insan yetiştirmek ayrı. Sen insan yetiştireceksin, topluma iyi birey haline getireceksin. Ve onların çocukları da iyi bir birey haline gelecek. Âdem nerede? Elini kalır Âdem. Yok öbür, Demirtaş’ta Âdem. Gelmedi mi? Bak Âdem burada. Âdem sen ders aldın da bekar mıydın? evliydin. Evliydin. Âdem ders aldı. Âdem’in çocukları da burada. Şimdi büyük oğlan burada, küçük Ankara’da zaten değil mi? Bak şimdi bir kişiyle kalmıyorsun. Âdem normalde şimdi oğlanı burada görünce o yüzden Âdem’den örnek verdim. Mesela senin, senin baban da aynı. Normalde şimdi baktığımız zaman tek başına değil hiç kimse.
O çocukları yetiştirecekler. O çocukları büyütecekler. O çocuklar dergan içerisinde büyüyecek. Burada gelişecekler. Toleranslı davranacak, disiplinli davranacak. Her türlü davranacak. Şimdi Ali kapıda, oğlu da burada. Mesela bizim Bayındırlı şeyin, nerede baban? Ha örnek, sen kaç yıllı oldun dervîş olulu? 95. Örnekliyorum şimdi. Onun 2 oğlan da burada. 3. oğlan da burada da. Çok sık görmüyorum onu. Neden görmüyorum onu çok sık? Vardiyâlı çalışıyor. Örnekliyorum şimdi o tek başına değil. Öyle olunca hep onların eğitimi istiyor. Bir baba sorumluluğu ayrı. O yüzden Üstâd onların da normalde bir kişi olarak görmüyor onu. Sen Sâlih’i bir kişi olarak göremezsin. 2 tane oğlan var. Yakıyor yıkıyor ortalığı şimdi.
Değil mi? Ama öyle değil bak. Sâlih’in normalde bir de kız kardeşi var. O da terviş. Onun çocukları var. Onun kocası var. Bir tane bir yerde kalmıyor iş. normalde baktığın zaman bunların hepsi de ayrı analiz edilip onlarla hemhal oluyorsun. Aileleriyle hemhal oluyorsun. Devlet o zaman yöneten bir kimse bunlarla uğraşabilir mi? Uğraşamaz. O yüzden bir adım geri durmuşlar. Biz insan yetiştirelim demişler. İnsan yetiştirmişler. Önemli olan o birini yetiştirmek. Bak Bosna’ya gitmiş Sarı Saltuk Blagaj Tekkesi. Buhârâ’dan oraya gitmiş. Orada daha Osmânlı gelmezden önce gitmiş oraya. Gidiyorduk, program yapıyorduk değil mi? Ayvaz Dede de. Daha Osmânlı gelmezden önce gitmişler oraya. İnsanları İslâm’la tanıştırmışlar.
İnsan yetiştirmeyi. Bak hala da ölü demiyoruz biz onlara. Ayvaz Dede şenlikler oluyor. 700 yıldır, 500 kusur yıldır. Ayvaz Dede şenlikler oluyor. O büyük bir sevinç. Akhisâr’dan. Orası sûfîdir o. Akhisâr’dan. Yürü git oradan. Ve orada susuzluktan kırılıyormuş. Gidiyor duâ ediyor. Kayanın içerisinden su çıkıyor. Bütün insanlar faydalı bir şey yapıyor. Birine gel İslâm ol demiyor onlar. Orada faydalı, etrafa faydalı iş yapıyorlar. İslâm oluyorlar. O yüzden normalde genelde sûfîler insan yetiştirmişler. Yetiştirdikleri insanlar Yûnus’un sözü var ya. Şimdi var ya, çıktım Söğüd Dalı’na ondan yedim üzümü. baktığın zaman Söğüd Dalı’ndan üzüm mü yenilir? Ne yaptı? Söğüd Dalı’na üzüm aşısı yaptı. Ondan yedi.
Sen şimdi üzüm meyvâsısın. Aşı kimden? Babanı aşıladın. Meyvasını yiyoruz. Diyoruz ki ya hârikā bir çocuk. Elhamdülillâh. Semasıyla, edebiyle, terbiyesiyle. Allâh nazardan saklasın. Onların jenerasyonu sağlam derviştir hepsi de. Elhamdülillâh. Evet.
Q9 — “Şimdiki Yöneticiler Mürşid-i Kâmil Alsa Türkiye’nin/Dünyâ’nın Konumu Ne Olur?” — Eskiden Pâdişâhlar Yüzlerce Mürşid-i Kâmili Yanına Alırdı; Rü’yâda Cumhûrbaşkanlığı’na Tebliğ Edildi, Uygulandığını Görmedik; Sıkıntılı Zamânlar Geliyor — Ayaklarınızı Denk Alın, Tedbîrli ve Temkinli Olun
Üstâdım, Abdullah kardeşinizin söyledikleri de şöyle aklıma bir şey getirdim. Şimdi eskiden Osmânlı’nın pâdişâhların arkalarında bir mürşid-i kâmil değil binlerce mürşid-i kâmil varmış. Yüzlercesi varmış. Şimdiki yönetimdeki başta bulunan kişiler arkalarına mürşid-i kâmili alsalar, Türkiye’nin ve dünyâ’nın konumu ne durumda olur? İnşâallâh böyle bir idrâk, böyle bir akıl onlara da Cenâb-ı Hak ilhâm eylesin. Âmîn. demek ki zamanı var. Rü’yâmızda gördük birkaç sefer Cumhûrbaşkanlığı. Söyledik bunları böyle. Bunları çok açıklamak istemiyorum ama. İnşâallâh mânen haberdâr olmuştur. Uygular inşâ’allâh. Uygulandığını görmedik şu anâ kadar ama. Cenâb-ı Hak ma’nevî olarak bizim tebliğimizi yaptırdı ona.
Rabbim hepsine de hidâyet eylesin. Âmîn. Doğruyu göstersin ona. Âmîn. Memleket adına hayırlı kararlar aldırsın. Âmîn. Ümmet-i Muhammed adına hayırlı kararlar aldırsın inşâ’allâh. Âmîn. Evet. Bu sıkıntılı zamânlar inşâ’allâh geçer temennîmiz o. Bugün de biraz gündüz sohbetinde şart. Söyledik dedim önceden karışıklıklar, sıkıntılar bekliyor bizi diye. Ama çok böyle insan söylenince önceden kāle alınmıyor yaşanınca. Ben söyledim diye yaşanmıyor. Cenâb-ı Hak olacak olan şeyler bazı böyle bir işâret ediyor demek ki. Biz de kendimizi saklamıyoruz. Söylüyoruz arkadaşlar ayaklarını denk alsınlar, tedbîrli olsunlar, temkinli olsunlar. Bu konuda ona göre kendilerini acziyet içerisine sokacak kalb ve hareketlerden uzak dursunlar diye haber verilecek olan şeyleri haber veriyoruz.
Kaynakça
- Ramazân Son 10 Gün — Hz. Peygamber’in Kadir Gecesi Araması ve İ’tikâfı; 27. Gece Hüsn-i Zannı: Buhârî “Leyletü’l-Kadr” 1-3, Müslim “Sıyâm” 205-220 (Hz. Â’işe r.anhâ rivâyeti: “kâne yu’tekifu’l-aşre’l-evâhira min ramedân”); Buhârî “Fadlü Leyleti’l-Kadr” 3, Müslim “Sıyâm” 213 (“telemmesûhâ fi’l-aşri’l-evâhiri ve fi’l-vitri minhâ”); Kadir Sûresi 97/1-5; Bakara 2/185; klasik tefsîr — İbn Kesîr, Tefsîr; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; klasik fıkıh — i’tikâf ahkâmı: İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, “Bâbu’l-İ’tikâf”; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ, “Esrâru’s-Savm”; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Mürîd-Mürşid / Allâh-Kul Arasında Korku-Sevgi: Avâm Korkusu vs Hâs Korku (Ma’şûktan Perdelenme): klasik tasavvuf — “havf-recâ” dengesi: İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/152-220 (“Kitâbü’l-Havf ve’r-Recâ”); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye, “Havf Bahsi”; Kuşeyrî, er-Risâle, “Havf-Hayâ Bahsi”; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «hâs korku — perdelenme korkusu» — İbn Atâ’illâh el-İskenderî, el-Hikem (“min alâmâti’l-mahabbe”); klasik akāid — Bakara 2/40, 2/74; Âl-i İmrân 3/175; «sevenin korkusu» âyetleri — Mâide 5/54 (“yuhibbuhum ve yuhibbûnehû”); klasik halvetî sülûk — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Tarîkat; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Bakara 2/115 “Allâh’ın Vechi” Üzerinden Râbıta — Yıldırım Çarpması, Cûş u Hurûş, Tövbeyle Perdeyi Kaldırma: Bakara 2/115 (“fe-eynema tüvellü fe-semme vechullâh”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; Kurtubî, el-Câmi’; İbn Kesîr, Tefsîr; klasik tasavvuf — vech-râbıta tefsîri: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî 1/2700-2750 (“vechullâh her tarafta” mütâlâası); klasik halvetî sülûk — râbıta ve mürşid huzûru: Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Tasavvuf; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; «cûş u hurûş» klasik divan edebiyatı tabiri — Yûnus Emre, Dîvân; Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr; klasik fıkıh — tövbe ahkâmı: Nesâî “Tahâret” 184; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Nûrun Dereceleri ve Renkleri — Tayy-i Mekân, Mülhime-Mutmainne-Râdıye-Mardiyye-Sâfiye Makāmları: klasik tasavvuf — nûr derecelendirmesi ve nefs makāmları: Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl (renk-nûr tedbîri); Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Letâ’if ve Anâsır”; İbn Arabî, Fütûhât (mertebe-nûr tedbîri); klasik halvetî sülûk — Yûsuf-i Sineçâk, Risâle-i Etvâr-ı Seb’a; Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Etvâr-ı Seb’a; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; klasik nakşibendî sülûk — letâif-i hamse + nûr tedrîci: İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/220-260; Hâlid-i Bağdâdî, Mecmû’a-i Resâ’il; tayy-i mekân ve tayy-i zamân — Sühreverdî, Avârif; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Hz. Peygamber’in Âcziyet Duâsı — “Allâhumme İnnî E’ûzü Bike Mine’l-Hemmi ve’l-Hazeni…”: Buhârî “Da’avât” 36, Müslim “Zikr” 75, Tirmizî “Da’avât” 71, Nesâî “İstiâze” 7-8 (Enes b. Mâlik r.a. rivâyeti: “Allâhumme innî e’ûzü bike mine’l-hemmi ve’l-hazeni, ve’l-aczi ve’l-keseli, ve’l-buhli ve’l-cübni, ve dala’i’d-deyni ve galebeti’r-ricâl”); klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî 11/172; Nevevî, el-Ezkâr; klasik tasavvuf — âcziyet ve tevekkül: Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/238-280 (“Kitâbü’t-Tevekkül”); Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Mevlânâ Mesnevî “Saman Çöpü Dağı Kaldıramaz” — Ehliyet ve Güç Yetirme; Bakara 2/286 “Lâ Yükellifullâhu Nefsen İllâ Vus’ahâ”: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî 1/2900-2950 (saman çöpü-dağ misâli; klasik şerh — Ankaravî, Mecmû’atü’l-Letâ’if); Bakara 2/286 (“lâ yükellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; klasik akāid — “mü’min güç yetiremeyeceği işe kalkışırsa kendini helâk eder” prensibi: Buhârî “Îmân” 32 (“innellâhe lâ yumellü hattâ temellû”); klasik fıkıh — taklît ve ictihâd ehliyeti: İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr; klasik tasavvuf — sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Hizmet ve Ehliyet”; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hâtırâ-tedrîsi.
- Müslümânların Stratejik Düşünememe Handikapı — Gerçek Kur’ân-Sünnet Devleti Yokluğu; “Yaşadığınız Gibi İnanırsınız” (Hz. Ömer): Hz. Ömer r.a. menkūbe-eseri (“in’aşiş in tu’minûn kemâ ta’işûn”) — klasik kaynak: Süyûtî, Câmi’u’l-Ehâdîs; klasik fıkıh — fâ’iz haramlığı: Bakara 2/275-279; Âl-i İmrân 3/130; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; klasik fıkıh — i’tikādî mezhebler: İmâm Eş’arî, Makālâtü’l-İslâmiyyîn; İmâm Mâturîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; «âhir zamânda İslâm devleti olmayan bir devletten görev istemeyiniz» — Müslim “İmâret” 16; Buhârî “Ahkâm” 7; klasik akāid — Said Halîm Paşa, Buhrânlarımız; M. Akif Ersoy, Safahât; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Şeyh Efendi Otobüs Hâtırâsı: “Dârul Harb’i Dârul İslâm’a Çevirme Mücâdelesi”; “Lâ İlâhe İllallâh Denilinceye Kadar Savaşmakla Emrolundum” Hadîsi; Asr Sûresi 103/1-3: Buhârî “Îmân” 17, Müslim “Îmân” 32-37 (“umirtu en ukâtile’n-nâse hattâ yekūlû lâ ilâhe illallâh”); klasik şerh — Nevevî, Şerhu Müslim; İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; klasik fıkıh — Dârul Harb-Dârul İslâm tasnîfi: İmâm Şâfi’î, el-Ümm; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, “Cihâd Bâbı”; Mevsılî, el-İhtiyâr; Asr Sûresi 103/1-3 — “el-asri innel-insâne le-fî husrin illellezîne âmenû ve amilu’s-sâlihâti ve tevâsav bi’l-Hakkı ve tevâsav bi’s-sabr”; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; klasik tasavvuf — “Hakk’ı tavsiye” mücâhedesi: İmâm Gazzâlî, İhyâ, “el-Emr bi’l-Ma’rûf”; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî Şeyh Efendi hâtırâ-tedrîsi.
- İslâm Dünyâsı Âcziyet ve Zillet — Gazze-Filistin-Doğu Türkistân Zulmü; Avrupa Ucuz İşçi Aldatması: günümüz Filistin/Gazze ve Doğu Türkistân meselesi — yaygın bilgi; klasik fıkıh — Müslümâna zulm yasağı: Buhârî “Mezâlim” 3, Müslim “Birr” 58 (“el-Müslim ehu’l-Müslim”); Mâide 5/32 (haksız kan dökme yasağı); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; «Avrupa ucuz işçi tuzağı» eleştirisi — Necip Fâzıl, Sahte Kahramanlar; Cemil Meriç, Bu Ülke; Sezai Karakoç, Diriliş; «İsrâ’îl tecâvüz dâvâları» — günümüz BM raporları (UNRWA, Amnesty International); klasik tasavvuf — “ümmet derdi” eleştirisi: İmâm Gazzâlî, İhyâ; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Cezâevi/Sorgu Odalarında Ülkücülere Yapılan Tecâvüz Hâtırâsı — “Anamı Boşa, Yüzüne Bakamam” Hâdisesi: klasik fıkıh — kadına tecâvüz haramlığı ve hadd-i zinâ: Mâide 5/32; Nûr 24/2-4; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; klasik fıkıh — İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, “Hadd-i Zinâ”; «12 Eylül 1980 sonrası ülkücü cezâevi-sorgu hâdiseleri» — Türkiye Büyük Millet Meclisi 12 Eylül Komisyonu Raporu (2012); Diyarbakır Cezâevi tanıklıkları (Mahzûn Vekiller, Murat Belge); klasik akāid — “İslâm dışı sistem zulmeder” prensibi: Said Halîm Paşa, Buhrânlarımız; Necip Fâzıl, Sahte Kahramanlar; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hâtırâ-tedrîsi.
- 28 Şubat Hâtırâsı — BÇG/ACG, Vergi Dâ’iresi 38,5 Milyon Cezâ, 15 Yıllık Dâvâ Sonu Berâ’at: klasik târîh — 28 Şubat 1997 post-modern darbesi; «BÇG (Batı Çalışma Grubu) ve ACG» — TBMM Darbe Soruşturma Komisyonu Raporu (2012); Mehmet Bedri Gültekin, 28 Şubat Belgeleri; «vergi dâ’iresi haksız ceza ve berâ’at» şahsî hâdise — yaygın bilgi; klasik fıkıh — haksız vergi ve müsâdere: İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye; Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye; klasik akāid — zulüm karşısında sabır: Lokman 31/17; Âsım 41/30-32; klasik tasavvuf — “belâya sabır” tedrîsi: İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/95-130 (“Sabır ve Şükür”); Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî mahkeme hâtırâsı-tedrîsi.
- 600 Polis Çevirme — Âşûre Dağıttırmama, Telegram’dan İptâl İmtihânı; Hedef: Lâ İlâhe İllallâh + Cemâlullâh Gölgesi: günümüz emniyet hâdise — yaygın bilgi (2023 Ramazân âşûre kuşatması); klasik fıkıh — devlet otoritesine itâat ve haksız emirlere itâatsizlik: Buhârî “Ahkâm” 4, Müslim “İmâret” 39 (“lâ tâ’ate li-mahlûkın fî ma’siyetillâh”); klasik tasavvuf — istişâre ahkâmı: Şûrâ 42/38; Âl-i İmrân 3/159; «cemâlullâh gölgesi» — klasik tasavvuf hedefi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl; «zâhirî dünyâ + ma’nevî hedef» — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; «cemâlullâh» — Hz. Mûsâ tecellîsi: A’râf 7/143; Tâhâ 20/22-23; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Hz. Peygamber’in Öncesi İbrâhîmî Dîni — Anne-Baba-Dede Silsilesi İbrâhîmî, Putperest Değil; Namâz-Oruç İbrâhîmîlerde Vardı; Üstâda-Pîre-Sahâbeye Tâbi Olma: Bakara 2/130-135 (Hz. İbrâhîm milleti); Âl-i İmrân 3/67 (“mâ kâne İbrâhîmu yehûdiyyen ve lâ nasrâniyyen”); Hac 22/78 (“millete ebîküm İbrâhîm”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; İbn Kesîr, Tefsîr; Kurtubî, el-Câmi’; klasik siyer — Hz. Peygamber’in cedlerinin Hanîf İbrâhîmîliği: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye; İbn Sa’d, et-Tabakāt 1/89-100 (Abdülmüttalib hayâtı); Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve; klasik akāid — “Hz. Peygamber’in ümmet öncesi şerîatı” — Şâtibî, el-Muvâfakāt; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Kayıp Eşya İçin 11 İhlâs + 1 Fâtihâ Abdülkâdir Geylânî Rûhâniyetine Bağışlama Tekniği — Bedîüzzamân Sa’îd-i Nursî’nin Şahsî Tatbîki: klasik tasavvuf — Abdülkâdir Geylânî (470/1077-561/1166) rûhâniyetine teveccüh: Geylânî, el-Gunye li-Tâlibi Tarîki’l-Hak; Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî; Bedîüzzamân Sa’îd-i Nursî, Lem’alar, 6. Lem’a (“Hızıriyye Kasîdesi”); 12. Lem’a (Geylânî vesâtetiyle dert duâsı); 26. Lem’a (“İhtiyârlar Risâlesi”); klasik fıkıh — vesîle ve teveccüh: Mâide 5/35 (“vebteğû ileyhi’l-vesîle”); klasik tasavvuf — “kayıp eşya” eskerî olarak da: Şa’rânî, el-Yevâkît ve’l-Cevâhir; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; «eşya değil muhabbet-sevgi-duygu kaybı» — İmâm Gazzâlî, İhyâ, “Mahabbet ve Şevk”; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî tatbîki.
- Asâ Sünneti — Tâhâ 20/17-18 Hz. Mûsâ-Asâ Kıssası, Mi’râc’da Peygamberlerin Hayreti; Mürşid-i Kâmilin Terbiye Aracı: Tâhâ 20/17-23 (“ve mâ tilke bi-yemînike yâ Mûsâ” — Hz. Mûsâ’nın asâyı tarîf ede ede bitirememesi); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; İbn Kesîr, Tefsîr; Kurtubî, el-Câmi’; «Mi’râc’da peygamberlerin Hz. Mûsâ’ya “asâ diyemedin mi?” sorusu» — Buhârî “Mi’râc” 1, Müslim “Îmân” 259-264 (Hz. Peygamber Mi’râc nakli); klasik şerh — Nevevî, Şerhu Müslim; klasik tasavvuf — asâ sünneti: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; klasik halvetî sülûk — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; «Sûdânlı dervîşlerin asâlarla zikrullâh» — Sudan tarîkatları (Semmâniyye, Tîcâniyye); Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin şahsî hediye hâtırâsı.
- “Câhillerden Yüz Çevir” — A’râf 7/199 + Furkān 25/63 “Câhillere Selâm De Geç”; Susmak Nefs Değil, İctihâddır: A’râf 7/199 (“huzi’l-afve ve’mur bi’l-urfi ve a’rid ‘ani’l-câhilîn”); Furkān 25/63 (“ve izâ hâtabehumu’l-câhilûne kālû selâmâ”); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; İbn Kesîr, Tefsîr; Kurtubî, el-Câmi’; klasik fıkıh — emr-i bi’l-ma’rûf hudûdu: İbn Teymiyye, el-Hisbe; klasik tasavvuf — “câhille mücâdele etme” tedrîsi: İmâm Gazzâlî, İhyâ, “Lisân Âfeti”; Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; klasik akāid — Furkān 25/72 (“izâ merrû bi’l-lağvi merrû kirâmâ”); Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Akşemseddîn-Fâtih: Pîr Niçin Devlet Yönetmedi? — Cemâlullâh’a Yöneliş; Sarı Saltuk Bosna Blagaj Tekkesi (Buhârâ’dan), Ayvaz Dede Şenlikleri (700 Yıl), Yûnus’un Söğüd Dalına Üzüm Aşısı: klasik târîh — Akşemseddîn (Mehmed Şemsuddîn 792/1390-863/1459) Bayrâmiyye-Şemsiyye kolu pîri: Nef’î, Tezkiretü’ş-Şu’arâ; Hocazâde, Tâcü’t-Tevârîh; Lâmi’î Çelebi, Nefâhâtü’l-Üns Tercümesi; «Fâtih Sultân Mehmed-Akşemseddîn ilişkisi» — Tursun Bey, Târîh-i Ebu’l-Feth; Hoca Sa’düddîn, Tâcü’t-Tevârîh; klasik târîh — Sarı Saltuk (?-697/1297) Bosna Blagaj Tekkesi: Evliyâ Çelebi, Seyâhatnâme 5/376-380; Yazıcızâde Ali, Tevârîh-i Âl-i Selçûk; Ahmed Yaşar Ocak, Sarı Saltuk: Popüler İslâm’ın Balkanlardaki Destânî Öncüsü; «Ayvaz Dede Şenlikleri» — Bosna-Hersek Karadağ yöresi, 1463’ten beri yapılan an’ane (Akhisâr-Prusac); «Yûnus Emre’nin Söğüd Dalına Üzüm Aşısı» — Yûnus Emre, Dîvân (klasik şerh: Cüzcâne); klasik fıkıh — pîr-mürşidin devlet yönetiminden uzak durması: İmâm Gazzâlî, İhyâ, “el-Halâl ve’l-Harâm”; klasik tasavvuf — “insan yetiştirmek” hedefi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Yöneticiler Mürşid-i Kâmili Yanına Alsa — Eskiden Pâdişâhların Yüzlerce Mürşidi Vardı; Rü’yâda Cumhûrbaşkanlığı’na Tebliğ; Sıkıntılı Zamânlar — Tedbîr ve Temkin: klasik târîh — Osmânlı pâdişâhlarının mürşid-i kâmillerle birlikteliği: Hoca Sa’düddîn, Tâcü’t-Tevârîh; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmânlı Târîhi; «Akşemseddîn-Fâtih, Aziz Mahmûd Hüdâî-III. Murâd, Şeyh Galip-III. Selîm» münâsebetleri; klasik fıkıh — emirlere nasîhat: Müslim “Îmân” 95 (“ed-dînü’n-nasîha li-eimmeti’l-Müslimîn”); klasik tasavvuf — “sultânın mürşidi olma” tedrîsi: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; klasik akāid — rü’yâ-yı sâliha: Yûsuf 12/4-6, 12/100-101; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîh; «sıkıntılı zamânlar uyarısı» — Buhârî “Fiten” 5; Müslim “Fiten” 110; bu sohbet 22.03.2025 Ramazân Sohbeti — İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Fenâ, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı