Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2025 Sohbeti #165 — Mesnevî 2160. Beyit: Çalgıcı Hitâbı, Velâyet Vahyi ve Bayındır Sohbeti

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2025 Sohbeti #165 — Mesnevî 2160. Beyit: Çalgıcı Hitâbı,…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Tevhîd “Lâ İlâhe İlla’llâh” — İnsanın Kalp Kapılarını Ma’nâya Açan İksîr; Hücre, Akıl ve Kalbi Dönüştürür

Bir kimse tevhîdle kalbin kapılarını açar, tevhîdle kalp perdelerini geçer, tevhîdle ma’nâya doğru urûç eder. Tevhîd insanın hücrelerini de değiştirir. Kalbi aklını da değiştirir, dönüştürür. Normal aklını da değiştirir ve dönüştürür. Eğer o kimse tevhîdden uzak ise, manada ismi dahi okunmaz. Ma’nâ tarafına doğru bir adım atamaz. Çünkü aklı ve kalbi tenvîr edecek, değiştirecek ma’nâya karşı açık hale getirecek olan şey tevhiddir. Rabbim cümlemizi tevhîd üzerine olanlardan eylesin. Âmîn. Evet geçen hafta konu Hazret-i Peygamber’in elindeki taşların Hz. Ebû Cehl’in elindeki taşların Hazret-i Peygamber’in Peygamber’in şehadet etmesiyle alakalıdır. konu ma’nâ olarak bizim cansız olarak gördüğümüz bütün varlık Allâh’ı tesbih ediyor, tenzih ediyor.

Ve cansız olarak gördüğümüz her şey aslında kendi lisanıyla Allâh’ı zikrediyor. Konu ana teması buydu. Hz.


Mesnevî 2160. Beyit: Çalgıcı Beklemekten Bunalınca Ömer’e Tekrar Hitâb Geldi — Çalgıcının Kirişini Alıp Yaşlanması

Pír o konuyu orada bırakıp diyor ki, çalgıcı hikayesinin sonu ve emir el mümininin Ömer’in Allâh ondan râzı olsun kendisine hatifin söylediğini alıp ulaştırması konu başlıyor bu. Bunu bırak da yine çalgıcının hikayesine kulak ver. Çalgıcı beklemekten bunalınca Ömer’e yine ses geldi. Çalgıcı neredeydi? Çalgıcı en sonunda kirişini aldı, çalgı aletini aldı. Kirişi de kopuk. Artık yaşlandı, sesi soluğu çıkmaz hale geldi. Çalgısını koltuğun altına aldı. Bir mezarlığa gitti. Artık dedi bundan sonra hep insanları eğlendirdim. Artık hep onlara söyledim. Dedi ki, Ya Rabbi bundan sonra ben sana anlatacağım. Ben bundan sonunda sana derdimi söyleyeceğim. Tabiri caizse sana çalacağım, sana oynayacağım dedi.

Çalgıcı. Böyle gitti mezarlığa. Mezarlıkta kendince ağladı, efkan etti, sızladı. O mezarlıktaydı. Mezarlıkta böyle çalgıcı beklemekten bunalınca mezarlıkta bir işaret bekliyor. Kendisine bir ma’nevî bir kapı bekliyor, bir yol bekliyor. Kuruş yok, para yok, aç, sefil. O halde mezarlıkta. O zaman emîrü’l-mü’minîn de Ömer. Çalgıcı beklemekten bunalınca Ömer’e yine ses geldi. Ey Ömer! Kulumuzu ihtiyaçtan kurtar. Has, muhterem bir kulumuz var. Mezarlığı kadar gitmek zahmetini ihtiyar et. Ey Ömer! Kalk! Beytülmal’den 700 dinar al. Hepsini de onun avucuna say. Hazret-i Ömer Radıllahu Han Hazretlerine Cenâb-ı Hakk hitap etti. Hatırlayın daha önceki dersleri vahiy ile alakalı uzun bir ders yapmıştık.

Şura 51 Allâh bir insanla ancak vahiy ile veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyede. Şüphesiz o yüceler yücesidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Bir insan, karşında bir insan var ona vahiy ile konuşuyor. Yahut bir perdenin arkasından konuşuyor. Yahut ona bir elçi gönderiyor. Allâh meleklere vahy eder. Allâh arılara vahy eder. Allâh dağ, taşa vahy eder. Allâh göklere vahy eder. Bu Kuran-ı Kerim’den âyet-i kerîme mealleridir. Cenâb-ı Hakk her şeye vahy eder. Dağ, taşa vahy eden, göklere vahy eden, arıya vahy eden, Meryem’e vahy eden, Mûsâ’nın annesine vahy eden, bunlar da ayetle sabit. İnsana da vahy ediyor sonuçta. Meryem de insan, Mûsâ’nın annesi de insan, İbrahim’in annesi de insan.

Onlara da vahy etti çünkü. Tabii bunu böyle söyleyince kınanmaktan korkanlar vahyi sadece peygambere nitelendiriyorlar. Peygamberlere kitap indirileceği zaman elçi gönderiyor. Cebrâîl aleyhisselâm kitapları o vahy ediyor. Ama peygamberlere direkt vahy ediyor. Cenâb-ı Hakk. Peygamberlere de vahy ediyor. Bütün peygamberlere kitapla beraber hikmet verdik diyor. Bütün peygamberlere. Kitap verilen peygamberlere aynı zamanda da hikmet verdi. Ve Cenâb-ı Hakk insanlara da vahy eder direkt kalbine. Tabii bunu bugünkü din algısı, din anlayışı kabul etmiyor. Bu şu demek değil ona vahy etti. O peygamber olacak diye bir kaide yok. Çünkü bu sahih rüyay da bir vahyidir. Peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür.

Kalbe gelen bir ses de doğru bir sesse, bunun üzerinde bir şekil şüphesi yoksa sahihse o da vahyidir. Ama câhil insanlar, bu konuda bilgisiz insanlar, avam bir hataya düşmesin diye peygamberlerin hâricinde insanlar olan vahyi, ulema ilhâm olarak nitelendirmiş.


Peygamberlerin Hâricinde Velîlere Vahy = İlhâm — “Sezgi” Tâbiri Tehlikesi (Aristo, Sokrât İçeri Girer)

Veyahut da sezgi olarak nitelendirenler var ben kabul etmiyorum. Çünkü sezgi girince işin içerisine aristo da giriyor. Sokrât da giriyor. Ben o yüzden kabul etmiyorum. Burada ilhamı kabul edişimin sebebi de insanlar bu konuyu böyle öğrenmişler. O yüzden evet ilhâm diline bilinir ama o da bir vahyi. Âyet-i kerîme’de bir insanla ancak vahyiyle konuşur. Şimdi böyle olunca Hazret-i Ömer’e, Hazret-i Ömer’e radıyallâhu anh üzerinden, onun kısasından bize bir mesaj veriyor. Mesajı şu, nasıl Ömer’e vahyettiyse, Ömer’e nasıl seslendiyse sana da seslenir. Sen kalbini buna açık tut. Sen kalbini tenvîr et. Sen kalbini temizle. Kalbini Allâh’a yasla. Kalbini Allâh’a daya. Evet senin kalbine de ilhâm eder.

Senin kalbine de seslenir. Sen halife olarak yaratıldın. Senin kalbinde bu tecelliyata açık. Senin kalbinde açık. O yüzden kendi kendine benim kalbim buna kapalı deme. Biz buna ulaşabilir miyiz deme. Sen Allâh’a yakın olursan, Allâh’ı zikredersen senin kalbine de ne yapar? İlhâm eder. Senin kalbine de hitap eder. Ve Ömer’e dedi ki kalk. Bizim mezarlıkta yatan bir dostumuz var. O yüzden baktığınız zaman biz şimdi hikayeyi biliyoruz ya. Hikayede ne var? İhtiyar bir çalgıcı var. Dışi çalgıcı. Elinde çalgı âleti var. artık eskisi gibi insanları eğlendiremiyor. Dışi çalgıcı. Ama içi Allâh dostu. O zaman nice dışı çalgıcı gibi görünen, pecmürde görünen veyahut da itibar etmeyeceğiniz halde gibi görünen kimseler vardır ki onlar Allâh’a dosttur.

Yakındır. O zaman burada kulun görüntüsüyle görünüşüyle içi aynı olmadı. Nice dışı süslü olanlar vardır. Bakarsınız dışı öyle süslü, öyle süslü ama içi bomboştur. Bu şuna benzer. Sahte altın takılları gibi. Baktığında dışarısı altın, görüntüsü de altın. Altın suyuna bandırılmış, çıkarıldı. Ama içi bakır veya gümüş. Gümüş olsa iyi. İçi bakır, içi teneke. Nice süslü insanlar vardır. İçleri tenekedir. Nice dışlı teneke gibi görünenler vardır. İçi altındır. Hazret-i Pîr çalgıcı üzerinden bize ta’bîr-i câizse ayrı bir ders veriyor. İnsanların dışına göre hükmetmeyin. Görüntüsüne göre hükmetmeyin. Allâh insanların içine bakar çünkü. Dışına bakaraktan Cenâb-ı Hakk hükmetmez. O kimsenin kalbine bakaraktan hükmeder.

Yaptıklarına da bakmaz. Kalbine hükmeder. Onun dışı hizmet ediyor olabilir. O esnada çorba dağıtıyordur. O esnada insanlara çay dağıtıyordur. Ama o kimsenin içi fise bilillah. Allâh’ın işini yapmak değil de. Bak ne kadar hizmet ediyor görsünler beni. Bak ben ne işler yapıyorum. Bak ben bu işi yaptığım için de sen bana tabi olacaksın. Ona emrediyorsa, ona ta’bîr-i câizse kaba biterim. Harturt yapıyorsa o zaman onun içi başka, dışı başka. Olmadı. Sufilik bunu kaldırmıyor. O yüzden zahire bakıp hüküm vermemeyi öğretiyor bize. Tabi bu hikâye devam edecek de. O yüzden Cenâb-ı Hakk has kullarını, Cenâb-ı Hakk kendisine yakın olan kullarını ihtiya çağında ama melekut aleminden ama alemi zahirden ama alemi batından onlara yardım eder.

Onların ihtiyaçlarını görür.


Allâh’ın Zikrine Dalan Kulun İhtiyâcını Cenâb-ı Hakk Ayağına Getirir — Zikrullâh’a Yakınlık

Hep zaman zaman söylerim bir kimse Allâh’ın zikrine dalsa, zikrullâh’tan başka bir şey aklına kalbine bir şey gelmese, hatta Allâh’ı zikirden dolayı ihtiyaçlarını dile getiremeyecek dahi olsa, Allâh onun ihtiyaçlarını görür. Her şeyi onun ayağına getirir. Her şeyi lazım olan ilmi onun gönlüne verir. Lazım olan zahirde ne lazımsa onu da önüne getirir. O yeter ki Allâh’a yakın olsun. Ve Cenâb-ı Hakk isterse onu ma’nevî olarak da rızıklandırır, onu ma’nevî olarak ilimlendirir, onu ma’nevî olarak kalbine ilhâm eder, kalp perdelerini açar, kalbine Cenâb-ı Hakk onun adı konulmamış ilimleri gösterir. Bilinmeyen ilim deryasına onun kapılarını açar. Allâh’ın ilminin başlangıcı ve sonu yoktur. O yüzden Allâh’ın bilinmekliğinin de başlangıcı ve sonu yoktur.

Böyle olunca bir kimse Allâh’a yakınlığı arttıkça, onun Allâh’a olan Allâh bilgisi, onun genişler derinleşir. Ama normalde bazen Cenâb-ı Hakk o kimsenin direkt kalbine ilhâm eder, bazen Cenâb-ı Hakk velî kullarını maşa gibi kullanır. O velî kulları lazım olan şeyi, lazım olan bilgi, maddi ma’nevî her ne ise o velî kulun üzerinden yürütür Cenâb-ı Hakk. Kimisine direkt Zat-ı Ulhiyetinden verir, kimisine direkt sıfatsal tecelliyatından verir, kimisine bir veliyi sebep eder, onun üzerinden verir, kimisine bir hayvanın üzerinden verir, bir ağacın üzerinden verir, bir otun üzerinden verir, yolda giden bir ihtiyardan verir, yolda giden bir kimseden verir. Veya hatta herhangi bir varlığın herhangi bir şeyinden onun ihtiyacını görür, ona lazım olanı verir.

O yüzden Hz. Pîr burada Hazret-i Ömer Efendimiz üzerinden diyor ki ona beytul malden ver. ümmetin parasından ver, ümmete ait bir şeyden ver. Bu da normalde ben tabi o çalgıcıyı burada tarif ederken Allâh’ın bir velisi olarak tarif ediyorum. Dışı çalgıcı ama içi velî. O yüzden o velî olduğu için Cenâb-ı Hakk Hazret-i Ömer Efendimize beytul malden ver diyor. Ona kendi cebinden de vermiyor. Çünkü o velî olduğundan dolayı kendinin de belki de farkında değil insanlara faydalı bir kimse. Şimdi velîler sınıf sınıftır. Bir sınıf vardır kendisinin velilini bilir, insanlar da onun velilini bilir. O insanlara faydalıdır, o peygamber varisidir, o mürşid-i kâmildir. Bir kısım velî vardır kendi velilini bilir, hiç kimsenin velî olduğunu bilmez.

Bu da velidir. Bir kısım velîler vardır, insanlar onun velî olduğunu bilir, o kimse kendinden habersizdir, kendisinin velî olduğunu bilmez. Şimdi bazen çok özür dilerim hakkınızı helal edin, mecnûn velîler vardır. Kendisinin farkında değildir ama insanlar onun velî olduğunu bilirler. Ben onlara mecnûn diyorum. bu kimse kendisinin velî olduğunun farkında değil. Bunlar üç beş en azından etrafındaki insanlara bütün velîler faydalıdır. Bunların içerisinde en yüksek derecede olan mürşid-i kâmil olan velilerdir. Bunlar da kırk tanedir. Hadîs-i Şerîfte öyle buyruluyor. O yüzden normalde her velî topluma faydalıdır, insanlara faydalıdır. Bir kısım peygamberler gibi, kimisinin birkaç tane ümmeti olmuş.

Kimisinin hiç ümmeti olmamış. Hatta ben şöyle inanırım, dünyâ üzerinden ne kadar peygamber geldiyse o kadar velî vardır. Onların makamları boş kalmamıştır. Hiçbir peygamberin makamı boş kalmaz dünyâ üzerinde.


Âdem Aleyhisselâm’dan Muhammed Mustafâ’ya Her Peygamber Makāmında Bir Velî Vardır

Âdem Aleyhisselâm’dan Muhammed Mustafâ’ya kadar ne kadar peygamber geldiyse hepsinin makamında onun vazifesini yerine getiren bir velî vardır. Onlar o peygamberlerin ahlâkı üzerinedir. O peygamberlerin ta’bîr-i câizse vazifesi üzerinedir. Peygamber değillerdir. Aslında Muhyiddin ibni Arabi bu bahis açılınca, Muhyiddin ibni Arabi veliliği nebillikten üstün olarak görür. Bu tabi kafa karıştırır insanlarda. Çünkü peygamberlik, peygamber vefat ettiğince peygamberlik vazifesi biter. Velilik son bulmaz. Vazife olarak. Hz. Muhammed Mustafâ’nın peygamberlik vazifesi bitti. Veliliği bitmedi. Bugün dininizi tamam ettim. Din olarak size İslâm’ı seçtim. Din tamamlandı. Siz dine bir âyet artık katamazsınız.

Bir âyet de çıkaramazsınız. Siz yeni bir hadîs üretemezsiniz. Kim üretirse cehennemliktir. Bir hadisi de yok sayamazsınız. Reddedemezsiniz. Hadis ise nasıl olmayan bir hadîs olarak üretmek cehennemlik ise olan bir hadisi de reddetmek de cehennemliktir. Allâh muhafaza eylesin. Öyle olunca velîlerin velilikleri devam eder. O yüzden her peygamber bir velidir. Velilikleri devam eder. Velilik nurları onların kaybolmaz. Velilik nurları. Bir velilik nuru bir kimsenin üzerinde tecelli ettiyse o kaybolmaz. Oradan geri dönüş yoktur artık. Nefis meratipleri olarak. Mar diye burlardan geri dönüş vardır. Mar diyen de geri dönüş zordur. çünkü o halifelik makamıdır. Oradan da geri dönüş zordur. Ama safiyeden veliliği tescillenmiş olan bir kimsenin oradan geri dönüşü yoktur.

Biz ona kapı aralamaya çalışırız. o da geri dönebilir. O kapı da ona açıktır deriz. Ama gerçek manada yoktur. Sebep o velî çünkü bir peygamber varisidir. Peygamber varisi olduğu için gerçek manada veliyse o oradan geri dönüşü yoktur. Geri dönüşü olduysa o gerçek manada velî değildir. O altın suyuna bandırılmış bakırdır. İnsanlar onu altın zanneder. Kim zanneder? Sarraf olmayan, kuyumcu olmayan, bu işin ilmini bilmeyen, bu işin normade hakikatini bilmeyen, altın suyuna bandırılmış tenekeyi altın kabul eder. Ama yok bu işin hakikatini bilen kimse altın suyuna bandırılmış tenekeyi altın olarak kabul etmez. O yüzden o altın suyuna bandırılmış olan o mücevher gibi görünen şeyin üzerine kazırsanız altından bakır çıkacak, tunç çıkacak, ne bileyim demir çıkacak, ne bileyim ne madenden olduysa o çıkacak.

Üzerini kazıyınca çıkacak veya ateşi görünce imtihanı görünce, bir imtihana maruz kalınca onun gerçek altın olmadığı çıkacak meydana. Hz. Pîr, Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri bize bu kısadan şunu anlatıyor. Diyor ki siz dış görünüşüne aldanmayın. Niceleri vardır ki bir veliyi yatağından kaldırır, bir veliyi uyandırır, bir velînin tavrıca ise ırgalar. Nice velîler vardır, nice Allâh dostları vardır. Arş-ı alaih ırgalar. bu zatı kerinde çalgıcı gibi görünen zat Hz. Emre’l Mü’minin olan Ömer’i uyandırıyor Cenâb-ı Hakk. Allâh hitap ediyor. Yok ki kalk ey Ömer, bizim filan ciğerde bir dostumuz var git onun ihtiyacını gör. Şimdi bunu yaşamayan kimse bu hikayenin olmayacağını zanneder. Böyle bir şeyin olmayacağını zanneder.

Bu fakir yaşadığı için böyle bir şeyin olacağını söylüyorum. Hatta bazen dervîş arkadaşlara derim oh Geylânî Hazretlerini görmek çok güzel.


Geylânî Hazretleri Zikrullâh Halakasında — “Yaşamayan Olmadığını Zanneder”, Hitâbın Tırnaklara Kadar Tesîri

Zikrullâh’a oturdun Allâh Allâh harika. Geylânî Hazretleri bütün haşmetleriyle şak geldi. Titretti ortalığı. Harika. Evde oturdun Allâh zikrediyorsun. Şak. Geylânî Hazretleri geldi filan ciğerde filan ciğeri yardım et dedi. Bunu gören gelsin bana. Evet. Hal o. Senin üzerinden Cenâb-ı Hakk seni maşa gibi kullandı alet yaptı. Bir fukaraya gönderdi seni. Ya Rabbi diyene gönderdi seni. Ya Rabbi dedi o gecenin yarısında. Ya Rabbi dedi. Bundan kimin haberi oldu? Evet. Hazret-i Ömer’in haberi oldu. O parayı huzuruna götürüp o parayı huzuruna götürüp ey makbulümüz olan şimdilik bu kadarcık al ve bizi mazur gör. Bu kadarcık para sana ancak ibrişim kiriş parasıdır. Harc et. Bitince yine buraya gel de.

Bakın Cenâb-ı Hakk orta yerde bırakmıyor. Ona ne söyleyeceğini de dikte ediyor. Hazret-i Ömer efendimizin çalgıcıya ne söyleyeceğini dikte diyor. Hazreti Allâh Ömer’e vahy ediyor. Ne konuşacağını da vahy ediyor. Hazret-i Ömer’e vahy ediyor. Hazret-i Ömer’e vahy ediyor. Hazret-i Ömer’e vahy ediyor. Hazreti Allâh Ömer’e vahy ediyor. Ne konuşacağını da vahy ediyor. Ne konuşacağını da vahy ediyor. Ne diyeceğini de vahy ediyor. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Hazret-i Ömer efendimizin oğlu Abdullah’a bir şeyler gönderdi. Oğlu Abdullah dedi ki ya Resulallah benim ihtiyacım yok ki göndermişsin. Ona dedi ki ey evlat eğer sen istemeden sana bir şey geldiyse bu Rabbinin lütfudur. İkramıdır.

Bunu reddetme. Bunu al ihtiyacın yoksa ihtiyaç olanlara dağıt. Çünkü o Cenab-ı Hakk’ın lütfudur sana. Allâh’ın keremidir. Allâh’ın ihsanıdır. Sen bir şey talep etmedin halde Cenâb-ı Hakk sana gönderdi. Senin ihtiyacını gönderdi. Sana ne lazımsa gönderdi. Sen Allâh’ın dostsan o Cenâb-ı Hakk seni yolda bırakmayacak. Seni mahrum bırakmayacak. Bir şeyi vesile edecek veya vesilesiz gönderecek. Ama direkt vesilesiz gönderdi ama vesileli gönderdi. Bu Allâh’ın lütfu ikramı. Sana eş gönderebilir sana çocuk gönderir sana iş gönderir. Sana kazanç gönderir sana arkadaş gönderir sana dost gönderir seni bir mürşidle tanıştırır seni bir kendi dostuyla tanıştırır. Bu Allâh’ın lütfu ikramıdır. Bu Allâh’ın ihsanıdır.

Onu geri çeviren kimse vefasızdır nankördür. Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna, ikramına, ihsanına nankörlük yapıyor ona sırtını dönüyor. O vefasızlara yazılır. O nankörlere yazılır. O bir daha Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ve ikramından uzak olur. O Allâh’a küstahlık yapmıştır çünkü. Allâh muhafaza eylesin. Hazret-i Ömer efendimiz de diyor ki git ona ey makbulümüz olan bir de onu methettiriyor. Ey makbulümüz olan şimdilik bu kadarcık al bizi mazur gör. Bu kadarcık para sana ancak bir imrişim çalgının teli. İmrişim dedi o veya eskiler kiriş derler. Ya kemânın teli öyle anlayın. Veyahut da ne çalıyor cümbüş çalıyor dedim cümbüşün teli. Gibi, bunu al onu harc et bitince yine buraya gel. Bunun üzerine bu hitabı aldı ya Hazret-i Ömer efendimiz.

O hitap alınca yatak sana diken olur. O hitap alınca yastık sana taş olur. O hitap alınca terlersin tırnaklarına kadar. O hitap alınca dünyâ sana dar gelir. O hitap alınca her şey sana dar gelir. Sen ancak o hitabı yerine getirmekle tavrıca ise kamikaze gibi olursun. Hiçbir şey gözüne görünmez. Eştir, çocuktur, gece yarısıdır, sabahtır gözüne görünmez. Hitap alınca sakın tembellik yapayım deme. Sabah giderim deme. Hitap alınca yarın yaparım deme. Kaybeder nerden olursun. Ama rüyanda hitap edildi ama zikrullâh esnasında hitap edildi. Ama yolda giderken hitap edildi. Sakın onu tehir etme. Onu tehir edersen nankörlerden vefasızlardan olursun. Manakapın kapanır. Bazıları vardır, ma’nâ kapıları kapanır.

Bir yerde bir edepsizlik eder, bir yerde bir küstahlık yapar, maneviyat olarak kapıları kapanır. Çok tövbe edecek o kimse. Çok zikredecek, oruç tutacak, tasadduk edecek. Allâh’a çok yalvaracak yeniden açılması için. Bunun üzerine Ömer sesin heybetinden sıçrayıp kalkarak bu hizmet için belini bağladı. Koltuğu altında para kesesi olduğu halde koşarak çalgıcıya arayıp taramak için mezarlığa yüz tuttu. Mezarlığın etrafını bir hayli döndü dolaştı. Orada o ihtiyardan başka kimseyi göremedi. Cenâb-ı Hakk’ın öyle makbul kulları vardır. Siz onu böyle bir şeye benzetemezsiniz. Bir şeye benzemez. Herkes bir de bir şeyhi tasavvur eder ki, eder ya. o kimse böyle kelleli, kulaklı, sarıklı, cübbeli, etrafında bir sürü korumalar, çakarlı arabalar, bilmem neler.

Öyle tanınır ya insanlar. Öyledir. Ha bu şeyh dersin ya. Böyle kulaklıklar filan hayırdır dedim. Bu ne? Bir denk geldim öyle. Ben de İstanbul’a sohbete gidiyorum. Ben de arabalı vapurdayım. Ulan kulaklıklı, mulaklıklı böyle siyah elbiseli. Aaa! Zatı tanıyorum televizyonlardan oradan buradan. Bir şeyh. şeyhlik yapıyor. Tencere tava da satıyor ama şeyhlik yapıyor. Dedim o kulaklık birisinden hayırdır dedim bu kadar şey. Dedim bizim Üstâd-ı Mossad her an için vurabilir dedi. Kaldım. Mossad’ın işi gücü yok bu adamı vuracak. Öyle ya. He dedim tamam. Mossad onu vurabilirmiş. Şimdi toplum bu tip insanlara böyle revajda onlara prim verdiğinden işte Yahudiler de geldiler. Baktılar böyle. En kılı kıyafet üzgün Hz.


Hz. Ebû Bekir Efendimiz “Ümmetine Hizmet Eden” Sözü — Mecnûn’un Aynı Frekansa Çıkması, İki Kalb Birleşmesi

Ebû Bekir Efendimiz onlar dediler ki buranın emiri bu herhalde. Gittiler dediler ki ona buranın emiri sen misin? Buranın emiri kim? O dedi ki aha dedi şu ümmete hizmet eder. Kim? Hz. Resûlullâh. Kılı kıyafeti Hz. Ebû Bekir’den daha aşağı. Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in kılı kıyafeti daha düzgün. böyle cüppesi sarı, takkesi böyle afilli cüppesi var. Onda İngiliz düğmesi yoktur ama afilli cüppe filan. Ama böyle düzgün giyinmiş. Dediler bu Mecnûn ya bir şeyden haberi yok herhalde. Gittiler gerçekten sudağıtan birisi var ona gittiler. O herkes gibi giyinmiş o da. Dedi ki sordular ona buranın emiri kim? Ümmetine hizmet eden dedi. Dediler ki bu da Mecnûn. Oysa frekansa bak Hz. Ebû Bekir Efendimiz onu gösteriyor ümmetine hizmet eden diyor.

O da aynı sözü söylüyor. Kalp karşı değil birbirinin içinde. Bizim dilimize böyle demişler. Kalp kalbe karşı değil. İki kalp birleşmiş bir kalp olmuş. Resûlâ (Resûlullâh) olmuş. Fena olmuş. Peygamber de fena olmuş. sallallâhu aleyhi ve sellem de. Peygamber de o faniliği kabul etmiş. O onu sevmiş o da onu sevmiş. Onun söylediği sözü söylüyor. Hazret-i Ömer Radıyallâhu anh Hazretleri de böyle birisini bekliyor biraz böyle kılık kıyafeti düzgündür hani. Ama peymur da yaşlı, çalgıcı, ihtiyar birisi. Hatta bunu ben böyle kendi kendime tefekkür ederken bir iki tane dişi dökülmüş. Böyle ne bileyim yüzü kararmış, kara sarılmış. Yaşlılık çökmüş. Böyle üzerinde düzgün kıyafeti de yok. Elinde kırık bir saz.

Dalaşıyor öyle işte. Ne yapsın? E tabi o Hazret-i Ömer Devlet Başkanı Emre el Mü’minin o böyle umulmadık bir kılıkta bir kimse beklemiyor o da. Bakıyor orada bir ihtiyar birisi var. Bu değildir herhalde diyor. Dönüyor. Hz. İpir muhteşem bir ders veriyor bize. Dönüyor ve insanları kıyafetlerine göre yargılamanın insanı yanıltacağını gösteriyor bize Hz. İpir. O yüzden böyle bir ozaata direkt yönelmiyor. Ozaata yönelmediği için bir tur daha atacak. Bu para İbriş’in parası dendiğinde aslında ve bu para da İbriş’in parası basit bir para. Aslında gerçek değeri değil ozaatın. Bunu gösteriyor Hz. İpir bize. ozaatın önüne beytülmal hazinesi konsa azdır ona. Ozaat-ı Kerim öyle bir zaat-ı Kerim. Onun normalde dünyalık parayla ölçülmesi mümkün değil.

Ve enteresan bir şey o kimse mezarlıkta ve mezarlık insanın dünyâ heva ve hevesinin bittiği kapı. İnsanın nefsiyle mücadelesinin bittiği kapı ve insanın dünyalık olarak elini eteni çektiğinin kapısı. Burada mezarlık bize farklı bir rumuz gösteriyor. Ya da ben öyle anlıyorum. Çünkü bir kimseyi mezara koydun öldü. Ama hadîs-i şerifte de Allâh Resûlü bize buyuruyor ki ölmeden önce ölünüz. O zaman ölmeden önce ölünce sen yaşayan bir ölü gibi oldun. Hatta Allâh’ın velileri Allâh’ın dostları yaşayan ölüler gibidir. O yüzden yaşayan ölüler bakın yaşayan ölülerin peşinden gidin. Onlar çünkü dünyâ heva ve hevesinden şatatından şatafatından kurtulmuş, dünyâ sevgisinden kendilerini azat etmişlerdir. O yüzden onlar takvâ kapısında dururlar, onlar aşk kapısında dururlar, onlar muhabbet kapısında dururlar, onlar ahiret kapısında dururlar.

Böyle olunca onların dünyayla fazla işleri iştigâlleri yoktur. Sadece varmış gibi görünürler. Dünyayı terk etmemiş gibi görünürler. Ama gerçek manada onların dünyayla işleri bitmiştir. Eğer onların hala da mal edinme sevdaları var ise, hala da onlarda mülk edinme sevdaları var ise, o zaman onlar dünyayla bağlarını koparmamışlardır. Onlar dünyâ sevgisinden kurtulamamışlardır. Hatta hadîs-i şerifte insan yaşlandıkça hevâ-hevesine uyduysa onda mal sevgisi fazlalaşır. Mal sevgisi ihtiyarladığında dahi fazlalaştıysa o evliyâdan değildir, o velîlerden değildir.


Yaşlandıkça Dünyâ ile Bağı Kesme — Beykoz Sırtı Villâ-Yazlık Sevdâsı Velâyetle Bağdaşmaz

O kimse velîlerden ise yaşlandıkça dünyâ ile bağını kesmesi gerekir. Bu dünyâ ile bağını kesmesi, dünyayı sevmemesi ile alakalıdır. Dünyaya âşık değildir. O aman şurada benim villam olsun, yok Beykoz sırtlarında iyi bir villa almam lazım diye düşünmez. Yok deniz kenarında benim de hakkım değil mi, bir yazlığım olsun benim de diye düşünmez. Ve böyle düşünüyorsa, böyle yaşıyorsa o zaman dikkat etmek lazım. Bunlar Hz. Muhammed Mustafâ’nın ölçüsünün dışında olan şeylerdir. Bir başkası Müslüman kimse. Bir villa sahibi olabilir, biz kimseyi kerih görmüyoruz. Yazlık da olabilir, kerih görmüyoruz. Ama bir kimse mürşid-i kâmil ise onun villada yatacak zamanı yoktur, onun deniz kenarında tatil yapacak zamanı yoktur.

Her şeyden önce dervişlerinden utanır. Der ki benim dervîş kardeşlerim bunu yiyor mu? Benim dervîş kardeşlerim bunu giyiyor mu? Benim dervîş kardeşlerimin deniz kenarında villası mı var? Benim dervîş kardeşlerim, fukarayı sabirin hangi yüzle gittin tatil yaptın? Hangi yüzle gittin normalde beytullah’a hac yapacağım deyip de bilmem hangi boynuzlu otelin, bilmem hangi terasından namaza durdun? Bir mürşid-i kâmil ise bir kimse bunları düşünür. Dervişler nerede? Aşağıda. Üstâd nerede? Yukarıda. Nerede? bilmem hangi otelin terasından namaza durmuş. Aşağından da dervîşler üstada bakacağız diye uğraşıyor. Kim var orada dedim ben? Yıl 92 Haç’dayım. Kim var orada dedim? Nereye bakıyorsunuz? Üstadımız orada dediler.

Orada ise çıkın yanına dedim. Benim yüzüme baktılar. Ya beni sevmedikleri kadar var insanların. Böyle baktılar beni deli görüyor. Beni ne deli görüyorsunuz dedim. Asıl deli sizsiniz. Dedim üstâd orada siz burada. Buradan aşağıdan bakacağız diye uğraşıyorsunuz dedim. Gidin dedim onunla beraber namaz kılın. Ömrünüzde kaç sefer dedim. Şeyhinizle beraber hacca geleceksiniz. Gidin dedim orada siz de orada namazadır. Gözümle şahit olduğum şeyi söylüyorum. Bir velî, bir mürşid-i kâmil dervişleri için canını verir. Öyle bir şey yok. Sen onun dervişine dokun 100 bin ah işit. Sen o velînin, o mürşid-i kâmilin dervişine bir zarar ver. Dağda taş olamazsın. Dağ seni kabul etmez. Dağa taş olacaksın. Taşın bir özelliği olması lazım.

Allâh muhafaza eylesin. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ümmetinden ayırı yiyip içmedi. sahabenin biri geldi hendekten. Kulağına sıfır fısıldadı. Dedi ki sütten kesilmiş bir keçim vardı. Onu kestim dedi ya Resulallah. Dedi akşam yemeğine bize buyur gel. Allâh Resûlü dedi ki ey ashabım filanca kardeşiniz dedi keçi kesmiş. Bir koyun kesmiş. Bu akşam ona davet ediyiz dedi. Herkes aç çünkü. Sahâbe diyor ki benim içim gitti. Onca insan nasıl doyuracağım diye. Resulallah geldi diyor sallallâhu aleyhi ve sellem. Okudu diyor. Yiyeceğin üzerine. Biz tevhîd çekiyoruz ya her şeye. O tevhîd onu nurlandırır. Onu bereketlendirir. Ondan herkes doyar. Telaş etme. Evet. Bunu böyle söyleyince benim şey efendi ve dervîşlere ilk yemeğim ve verdiğim yemek aklıma geliyor.


Bayındır’da Şeyh Efendi’yi Çağırma — Kuru Fasulye-Pirinç Sohbetiyle “Allâh’ım Dünyâlar Benim Oldu” Hâtırâsı

Ben bayındırdım o zaman. Fıkarayı sabrınız. Böyle hiçbir şeyimiz yok. Şeyh Efendi böyle yalvar yakar dedim efendim. Böyle beş on kişi gelseniz Bayındır’dı dedim bir yemek yesek orada bir ders olsa. Geliriz Mustafâ Efendi. Allâh’ım dünyalar benim oldu. Anneme dedim ki şey efendi birkaç kişi daha gelecek. Aha dedim bu kuru fasulye. Bu da pirinç. Bize bir kuru fasulye bir pirinç yap dedim. Ne dedi adamlar mı gelecek dedi. Evet dedi. Ben dul kadınım dedi bir sürü adam. Ne işim var benim burada dedi. Aldı kız kardeşimi gitti. Pirinç de fasulye elimde kaldı. Koşa koşa gittim bizim Halil var bayındırdaki efellerden. Halil’in teyzesinin kocası o da ara sıra derslere geliyor. Ona gittim dedim bundan kuru fasulye yap bundan da bize pilav yap tencereye.

On kişi gelecekler ya. Bu kadar. Az bir şey. Bizim Nuri kulaklar içindesin. O böyle baklava getirdi. Biz dağır diyoruz. Böyle iki üç kilo yoğurt alıyor. Bir de yoğurt getirdi. İyi biz bekliyoruz şimdi şey efendi gelecek. Ondan sonra yemek yenecek. Ben bir odada kalıyorum o zaman. Önce şey efendi geldi ardından bir minibüs geldi dolu ardından bir 302 geldi. Okta var Nuri var yanımda. İkisine dedim telaş etmeyin. Herkese edecek. Birkaç tane sohrabizi var bizde. Bir iki sohrabizi kaşık çatal yaydık. Ekmek falan öyle devasa on tane falan ekmek yok. 3-4 tane ekmek var. Para da yok. Bir tevhîd okuduk biz arkada. Sofraları kurduk. Şeyh Efendi bir zikrullâh başlattı. Bildiğiniz tevhîd okutuyor. Yıkılıyor ortalık.

Tabi indirden 5-10 arkadaş da geldi bizim. Biz zaten bir zikrullâh yapıyoruz. Daha o zikrullâh’a ulaşamadım ben. Duvarlar ağlıyor. O taş duvarlar çatlıyor biz zikrullâh yaptığımızda. Şimdi bizim arkadaşlar şöyle yapıyor ben Allâh ismasını veriyorum ya Allâh böyle yapıyor. Allâh beni duymuyor zannediyor. Her derste kendimi bastırıyorum. Mustafâ Özbağ zikrullahla gelmeleri dahi bir lütuftur. Yapma. Yoksa tutacağım kullandığından atacağım. Bizde öyle bir şey yok Bayındır daha. Bizde öyle zikrullâh yapıyoruz. Mezarlıkta zikrullâh yaparken millet orada gaza basıp gidiyormuş. Ölüler kalktı buradan diye. İlk kahveye gidiyorlarmış. Duydunuz mu? Ne oldu? Mezarlıktan ölüler kalkmış. Allâh’ı zikrediyorlardı.

Biziz halbuki. Musalla’ya da biz böyle yapamıyoruz. Orada burada basılıyoruz basılıyoruz. Nereye gidelim? Bir gece bizim güllük mezarlığı var orada. Kapricalara giden. Kış günü kimse gidip gelmez diye oraya gittik. Musalla’yı da taşıdık etrafında döndük. Verdik zikrullâhı. Bir ara esmayı kestim ben. Ne kadar böğürtü, böcek, köpek, kurt, tilki, çakal varsa hepsi de uluyorlar. Bizimkiler böyle duydular. Bir böyle karanlık ya. Hissettim. Herkes birbirine baktı. Esmayı kesmiyorum. Allâh’ın isminde. Bir başladım. Bitirdim zikrullâhı. Hadi dedik şurada hemen yol ağzında. İlerimizde bizim tariş var. Tarişin orada biraz çay içelim dedik. Orada kahve var. İçeri girdik kahve içi dedi. Nereden geliyorsunuz dedi.

Yoldan geliyoruz dedi. Duydunuz mu? Ölüler ayağa kalkmış dedi. Dedeceğim biziz o adam kökte kalacak orada. Öyle biziz ayağa kalktık. Şimdi yemekte bizi zikrullâh yaptırdı Şeyh Efendi. Biz dolduruyoruz içeriden boyuna. Yiyen kalkıyor gidiyor yiyen gidiyor.


Yemekte Şeyh Efendi’nin Zikrullâh Yaptırması; Âyşe’nin Nişanlısı Enes ve Sâten Yorganlı-Çiçekli Pijama Mizâhı

Oktay ahbi ne oluyor dedi. Oktay sus dedim. Sakın konuşma. Yiyen gitti. Hep bunu böyle anlatıyorum. Hakkınızı helal edin. En son insanın hiç sevmediği bunun da bitermiş. Âyşe’nin bizim nişanlısı geldi. Enes burada mı? Onun babası geldi. Ben evlenmelerini istemiyorum o zaman için. Allâh’ım dedim adam geldi. Şimdi Şeyh Efendi de biliyor. Onun trede de gördüğünü. Mustafâ Efendi oğlum damada da sofra kurun. Kurduk ona da sofra. Şey değil. Tarikat böyle bir şey. Manifet böyle bir şey. Sen sen söyleme. Sofrayı kurduk biz. Şimdi o da böyle enteresan bir kişilik. Şimdi en son tatlı da veriyoruz herkese. Baklava da bitmiyor. Yoğurt da bitmiyor. Baklava da koydum. O şimdi çatalı batırıyor. Biz bir şey yapamayız ya böyle bir şey.

Şeyh Efendi’nin ağzına şimdi baklava koyuyor. Şeyh Efendi yemeyeceğim diyor. Olur mu mübarek. Allâh’ım boğacağım adamı. Biz çatlayacağız. O da Şeyh Efendi de çatalı alıyor. Onun ağzına veriyor. Pat gömüyor o zaten. Bir daha batırıyor çatalı bir daha Şeyh Efendi veriyor. Allâh’ım kaç göz ediyoruz anlamıyor. Yok diyorum içimden diyorum ki Mustafâ Mustafâ’yız bu senin imtihanın diyorum ben. Yoksa tutacağım atacağım dışarı ben onu. İçimdekini saklamıyor mu? Oğlum da burada. Allâh rahmet eylesin. Şimdi Allâh’ım o da yedi. Mustafâ Efendi sofrayı kurun oğlum bakayım. Bir de siz yiyin dedi. Biz sofrayı kurduk. Biz birbirimize bakmaktan bu kerametten biz kendimizi alamıyoruz. Biz de yedik. Şeyh Efendi’nin son sözü.

Kapak. Mustafâ Efendi buyurun efendim. Kalanları da dedi anana ver dedi. Ananı yesin dedi. Bunları da anana ver oğlum dedi. Ananı yesin dedi. Emredersiniz efendim dedim. Ben sonra da söyledim. Dedim bunları da Şeyh Efendi size bıraktı dedim. Üstüne dedi bir şey dedi. Yok dedim. Sana verdiğim kadar lapişti dedim. E dedi mahalleliler söyledi. Kaç otobüs gelmiş dedi. E geldi dedim ben. Hepsi onu mu yedi? Hepsi onu yedi dedim ben. İnanmıyor kadın. Haklı. Şimdi o yüzden velîler velîlerin kerameti. Onu bakarsın. Şeyh Efendi’ye de bak bir şeye benzeteme. Benim ilk yanılgım. Ben onu rüyamda gördüm ama gerçekte gördüm. Benden boyu kısaymış dedim. rüyada öyle görünmüyor ya. İçimden öyle dedim. Benden boyu kısaymış dedim.

Böyle herkese sarmaşa sarmaşa geldi. Tam benim önüme geldi. Böyle baktı bana. Ondan sonra Bayındırlı hoş geldin dedi. Güm güm. A ciğerlerim dökülüyor zannettim böyle. Ay dedi. Mustafâ’yız bak sen ne yapma kalbini dedim düzgün tutmadan içimden. Oturduk ilk karşılaşmadık bizden. Zahire. Oturduk neyse. O da gitti böyle halak halinde. O da karşıya oturdu. Allâh rahmet eylesin. Herkese çok dervîşler bilir. Alihsan’ı tanır. Alihsan’ı tanıyanlar elini kalır. Evet güzel bir adamı tanıdınız. Allâh rahmet eylesin. Alihsan. O zaman Alihsan. Tabii tanışınca artık şey yaptık. Öyle dervîşlik öyle şey değil. Atışıyorlar iki tane hal dervîşi. Birisi diyor ki öbürküne şahidim buna. Ne o diyor yeni damatlar gibi diyor.

Diyor. Seten yorganların altında rahat batıyor herhalde rahat diyor. Batmıyor mu sana diyor. Gece diyor öyle kaldın diyor. Onu dinleyen öbürkü diyor ne yapalım bizim çiçekli pijamanlarımız yok ya diyor. Ne çiçeği lan dedim. Çiçekli pijaması var arkadaşın dedi. Bizim tabii o bölgede o zaman daha böyle çiçekli böcekli pijamalar yok hala daha yoktur zannetmiyorum. Benim de hiç olmadı çiçekli böcekli bir pijamam. Benim daha doğrusu pijamam da olmadı. Allâh bizi affetsin. O kültür yok bizde. Neyse böyle hal dervişleri onlar o zaman için. Neyse Alisan’ın evindeydi zaten biz tanıştığımızda. Şeyh Efendi oturdu böyle bir baktı. Mustafâ Efendi sen buraya gel dedi. İsmimle. Önce Bayındırlı sonra Mustafâ Efendi.

Ben şevikim, atletikim, gencim, duvar tırmanıyorum ben. Hala da öleyim de öyle değil miyim İsmail? Mustafâ Efendi sen buraya gel dedi. Yanında Zakir var. Genelde en kıdemli şeyhin sağına durur. Adap odur. Onun yanında da Çorumlacı Mustafâ Efendi’den kalmaz Zakir var. Ona biraz böyle işaret etti Senkay diye. Beni yanına çağırdı. Ben kalkamadım yerimden. Söz şu. Mustafâ Efendi’ye yardım edin kaldırın dedi getirin buraya. Ben patates çuvalı gibi, zayıf patates çuvalı ama benim ayaklarım kalkmadı iki kişi benim böyle kollarımdan tuttu. Hiç unutmuyorum. Utanıyorum nasıl utanıyorum. Ulan yürü diyorum lan sen nasıl bir adamsın hani. Keramet bunlar. Gittim yanına oturdum. Cenâb-ı Hakk hamdolsun. Ölünce kadar yanından Cenâb-ı Hakk ayırmadı bizi.

Hala da ayrılmadık. Hamdolsun. Öyle ölüm ayırmaz insanı. öyle zahiren bir şeye benzetemediğiniz kimseler Allâh dostudur. Bilemeyiz. O yüzden insanları kıyafetlerine göre yargılamayın. Cenâb-ı Hakk’ın nice velî kulları vardır. Onlar böyle senin benim gibi görünür ama Allâh dostudur. Rabbim muhafaza eylesin. Bu olması gerek deyip bir daha koştu. Nihayet yoruldu fakat yine o ihtiyardan başkasını göremedi. Kendi kendisine Hak bana dedi ki bizim saf makbul ve mübarek kulumuz var. İhtiyar bir çalgıcı nasıl olur da Allâh hastaneden olur. Ey gizli sır ne hoşsun ne hoş ve garip dedi. Ya normalde bir çalgıcıdan Allâh dostu beklemiyor çünkü. Ama Cenâb-ı Hakk ona vermiş. Cenâb-ı Hakk istediğini aziz eder.

İstediğini de zelîl eder. Aziz ettiğini kimse zelîl edemez. Zelil ettiğini de kimse aziz edemez. Kullarım bunda dahili varmış gibi görünür. Kullarım dahili yoktur. yine Hazreti Abdullah’a diyor ya ey oğul sana bir şey söyleyeceğim iyi belle. Buyur ya Resulallah. Sana bir şey belle edeceğim. Bir şey söyleyeceğim. İyi belle. Buyur ya Resulallah. Bak sana bir şey söyleyeceğim. Üçüncüsünde söylüyor. İyi belle. Buyur ya Resulallah. Bütün insanlar sana yardım etmeye çalışacak olsa Allâh müsaade etmedikçe hiç kimse sana yardım edemez. Bütün insanlar toplansa sana kötülük yapmak isteseler Allâh müsaade etmedikçe sana kötülük yapamaz. Allâh’ın aziz ettiğini insanlar zelîl edemez. Allâh’ın zelîl ettiğini de insanlar aziz edemez.

Hatta sen Allâh’ın aziz ettiğini bilemezsin. Onu zelîl etmek için uğraşırsan sen zelîl olursun. Sen perîşân olursun. Allâh muhafaza eylesin.


Allâh Dostları Beklenen Kılık-Kıyâfette Olmaz — Kavuk-Sarık-Cübbe-Avâne Beklentisinin Yıkılması

O yüzden Allâh dostları belliyle herkesin beklediği kılık ve kıyafet de değildir. Yere ve zamana göre. Millet ne bekler kocaman bir kavuğu olsun, kocaman bir sarığı olsun, kocaman bir cübbesi olsun, yürürken etrafında avânesi olsun, korumalar olsun, araba son model olsun, arabanın yanında lopur lopur koşanlar olsun. O büyük mürşid. Veya görüşemezsin. Birisi şeyh efendi öyle demişti. Efendim siz herkesle görüşüyorsunuz dedi. Sizin kıymetinizi bilmiyorlar. Ben de o meclisteyim. Böyle ben bir afalladım. Bu adam ne diyor aklını mı yitirdi diye. Dedi ki siz geldiğiniz zaman sizi arkadaşların önüne çıkarmasak. Böyle rahat görüşemeseler sizinle dedi. O zaman dedi size hasret olurlar. Daha fazla böyle yansınlar, yıkılsınlar.

Kıymet bilin sen gibisine. Şeyh efendi’nin hareketi şu. Kafasını salladı böyle. Hayırlısı dedi ona. Hiçbir şey demedi. O yanımızdan ayrıldı. Mustafâ Efendi ne diyorsun dedi. Estağfurullah efendim. Yok yok söyle dedi. Efendim bu sünnet aykırı dedi. Ah aferin oğlum dedi. Bunun sünnetten de haberi yok dedi. Aklı sıra dedi. Bizi dervîşlerden saklayacak, gizleyecek, kimseyi görüştürmeyecek, kendisi şeyhlik yapacak dedi. Şimdi dervişin önünde Zakir, Nakip, Nukabba, Çavuş her neyse önünde duruyorsa, görüştürmüyorsa o şeyhlik yapıyor. Ya kimi Zakirleri duyduk. Önce beni sevceniz, bende fâni olacaksınız. Önce benden geçseniz, sonra şeyhe ulaşacaksınız. Onlar kendilerinin sonu olur. Allâh muhafaza eylesin.

Tirmizî de hadîs-i şerîf. Nice saçı başı dağını kapılardan kovulan kimseler vardır ki Allâh adına yemin etseler, Allâh onların yeminini boşa çıkarmaz. Tirmizî İbn-i Mace ve Hakim’de geçiyor. Demek ki nice saçı başı dağınık, nice böyle kapılardan kovulan insanların yüz vermediği, herkesin sevmediği kimseler vardır ki o Allâh dostudur. O Allâh’ın velesidir. O yüzden insanlar genel olarak senin dışını görür. Allâh ise senin içine bakar. Ehli mâneviyat senin içine bakar. Veliler senin dışına bakmaz. Mürşid-i Kamiller senin dışına bakmaz. Sen makam sahibiymişsin, mevki sahibiymişsin, sen zenginmişsin, sen iyi giyiniyormuşsun, sen böyle son model giyiniyormuşsun, araban son modelmiş, katın yattın katın villan varmış.

Bir mürşid-i kâmilin bunlarla işi yoktur. O mürşid-i kâmil senin içinle ilgilenir. Senin için onun yanında mı değil mi? Senin için onun canında mı değil mi? Hz. Pîr der ki hani, niceleri bizim yanımızda görünür ama gönül olarak Yemen’dedir. Niceleri Yemen’dedir fizika olarak ama canları canımızdadır der. O mürşid-i kâmil senin kılına kıyafetine bakmaz, senin dışına bakmaz, senin paranı puluna makamına bakmaz. O senin içine bakar. Senin içinle âlemde. Buna bakar. O yüzden insanlar bu manada kendilerince hep dışa odaklıdır. Maneviyat ise içe odaklıdır. O kalp âlemiyle ilgilenir, o ma’nâ ile ilgilenir. Bu dışı terk etmek değildir. Hz. Muhammed Mustafâ dışı terk etmemiştir. Ama asıl olan içtir. O iç âlemle ilgilenir.

Bu dışı hiç başıboş bırakmak değildir yanlış anlaşılmasın. O yüzden burada o kimse, o Allâh’a dost olmuş kimse. Çalgıcı gibi görünse de o Allâh’a yakın, o Allâh’a dost.


Mecnûnvârî, Dîvânevârî Allâh Dostları — Dışına Bakarak Hüküm Vermeme, İç Âlemini İzleme

O yüzden nice böyle mecnûnvârî, nice böyle dîvânevârî zatlar vardır. Allâh dostudur. Bilemezsin onu. O yüzden dışına bakarak kimseyi hükmetme. Dışına bakarak kimseyi reddetme. Dışına bakarak o kimseye hüküm verme. Sen onun iç âlemini izle. Allâh bizi onlardan eylesin. O yüzden Allâh dostları velîler bir taraftan da imtihanhane gibidirler. Onlar kimseye imtihan etmez. Ama velîlerin üzerinden insanlar imtihan olur. Velilerin üzerinden müridler imtihan olur. Velilerin üzerinden mürîd olmasa da dışarıda kınlar imtihan olur. Rabbim bizleri muhafaza eylesin. Bir kısa yine Şeyh Efendi ile Allâh rahmet eylesin. Bizim bir dervîş kardeşimiz oldu. Cidde’de uçak mühendisi kulakları çınlasın. Hz. Ebu Bakir Efendimiz’in torunu.

Eski arkadaşlar biriler geldiler bende misafir oldular falan böyle eşiyle falan. Çok muhterem birisi. Uçak Cidde’den kalkacak. Şeyh Efendi’ye yalvardı yakardı. Biraz erken gelseniz, sizi misafir etsem birkaç arkadaşla tanışırsak. Şeyh Efendi bana döndü. Olur efendim dedim. Biz erken gittik arkadaşlardan önce gittik Cidde’ye. Bizi karşıladı Allâh razı olsun. evine götürdü falan. Böyle bir tatlı ikram ettiler. Orası ayrı bir kıssa. Sonra dedi ki, efendim dedi burada seyyidlerden bir zat var. Ben o zaman çatlat anlıyorum böyle Arapça. Şeyh Efendi bana soruyor çünkü ne dedi diyor. Arapça birisi konuşuyor bana ne dedi diyor. Ben tercümanlık yapıyorum. Nereden yaptığımı da bilmiyorum zaten. Anladığımı anlatıyorum.

Tamam diyor o da. Tamam. O dedi ki efendim bir şey varmış seyyidmiş. Onu ziyaret edelim diyor. Gidelim Mustafâ Efendi. Biz gittik. Bir apartman dairesi böyle karşılıklı. gerçekten dışarıdan bakınca bir şey benzetemez. Bizim Kappaşı Hazretlerinin böyle üzerinde böyle bir Kappaşı’da böyle bir şey yok bundan kıyafet yok onlar açık gömlek giyiyorlar ya. Bir de onun üzerinde böyle yine beyaz bir şal gibi bir şey yok. Aynı Kappaşı Hazretleri gibi. Kappaşı’ya da baksan dışarıdan bir şey benzetemezsin zaten. Ama Suudan’ın yarısı geliyor. Suudan’ın bütün şeyhlere elini öpmeye geliyor Suudan’da. tanımayan yok. Erdoğan şahit o çevirmelerde nasıl bağırarak geçiyor? Çevirme oluyor. Böyle biraz birkaç tane 10 saniye 20 saniye fazla olunca arkadan kafasını uzatıyor.

Bir Arapça bir konuşuyor askerlere askerler hemen bırakıyor bizi. Öyle bir de sert suyu. Öyle şey yok bize yumuşak ama böyle sert olması gerektiği yerde sert aynı zamanda aşırı derecede kıskanç. Bizi hiçbir yere bırakmıyor. Ben diyor karar vereceğim. Ben de alışkın değilim ya. Neyse. Bunun gibi bir zat. Girdik içeri. Böyle askı şerbet askısı gibi askı da bize kendisi şerbet getirdi. Böyle bütün herkesi hizmet ediyor orada. Seyyid kendisi ve şeyh. Dervişleri hizmet ediyor. Gelene gidene hizmet ediyor. Böyle karşı daire var kadınlar da o tarafa geliyor. Onlara da şerbet götürüyor. Hiç durmuyor durduğu yerde. Gelen gidiyor o gelen oluyor hemen onlara ikram getiriyor. Şeyh efendi bana soracak nasıl diye.

Biliyor muyum başıma gelecek olanı?


Mürîdlik Râbıta — “Şeyh’inle Kıyaslama”, Önce Râbıta Sonra Dervîşlik Hâtırâsı; Gelene Hak, Gidene Hak Hâli

Ben boyuna râbıta üstüne râbıta yapıyorum. Bir de şimdi mürîdlik böyle bir şey şeyh’inle kıyaslıyorsun. Ben şimdi böyle râbıta ediyorum şey yapıyorum gördüğüme soruyorum bu nasıl bir zat. cevap vereceğim çünkü. Biliyorum başa gelecek olanı. Neyse böyle hasta geliyor. Ona bir şey okuyor. Bir sırtına vuruyor. Bir öksürüyor, tinsiriyor orada saatlerce dakikalılarca adamın salya burnundan ağzından bir şeyler akıyor. Böyle bir tuhaf bir durum. Tabii şeyh efendi yanında edeble duruyor. Ben hep râbıta ağacı gibi ravutadayım. Döndü şeyh efendiye. Hac da buradasınız inşâallâh dedi. Arabça. Böyle baktım hac da buradasınız diyor dedi. Böyle bir niyetimiz yok dedi. Hayırlısı. Kalktık. Daha arabaya giderken Mustafâ Efendi ne diyorsun dedi bana.

Efendim sizin seviyeniz de değil dedim. Ne yaptı? Bir şey benzetemedin ama önce dedim. Evet efendim dedim. Şimdi bu tip şeye hayır demek. Onun analizine öyle değildi demek benim kitabımda yok çünkü. Doğru efendim dedim. Gerçekten de benzetmedim ilk etapta gördüğümde. Şeyh efendi o sene hacca geldi. Gitti yani. Hollanda’dan dervîşler demişler ki biz senin buradan vizyen alırız efendim. Size hacca götürelim. Olur mu olmaz mı olur. Hollanda’da beni aradı. Selâmün aleyküm aleyküm selâm. O şeyhin dedi. Kerameti tecelli ediyor dedi. Direkt hacca mı gidiyorsunuz efendim dedim. Evet dedi. Buradan dedi. Hollandalılar dediler ki dedi biz senin vizyeni buradan alırız hep beraber hacca gidelim dediler dedi.

Buradan hacca gidiyoruz dedi. Allâh mübarek etsin dedim. Gidince şeyh efendi onu tekrar ziyaret etmiş. Sonra bir daha gittiğimizde vefat etmiş artık. Birkaç zaman sonra gittiğimizde vefat ettiğini dedik. Allâh rahmet eylesin. Şimdi bazıları alışılagelmiş kıyafetlerin dışında olabilir. Kıyafetleri pecmurda olabilir. Yalnız bir de şu olmasın böyle her pecmurda kıyafetli olan dilenmeye kalkarsa. Ulan bu da şeyh midir deyim de bir şey demeyin. Veliler Allâh’tan isterler. Veliler Allâh’a dayanırlar. Veliler kullardan dilencilik yapmazlar. Onlar Allâh’tan dilenirler. İhtiyaçlarını Allâh’a arz ederler. Onlar ihtiyaçlarını insanlara arz etmezler. Bir çıt üstü. Onlar ihtiyaçlarını dillendirmezler. Allâh’a da.

Bir çıt üstü. Onlar bir şeyi ihtiyaç görmezler. O yüzden kalplerinden de dillerinden de kendi adlarına bir şey istemezler. Onlar yaşayan ölü gibidir. Bir şey geldiğinde reddetmezler. Geleni haktan görürler. Gideni de haktan görürler. Gelir, hak gönderdi. Gider, hak aldı, hak gönderdi. Ne gelene sevinirler ne de gidene üzülürler. Bu da en üstü. Çünkü gelen de haktır, giden de haktır. Neymiş? Gelen de hakmış, giden de hakmış. Bu ne olursa olsun ama. Bu ne olursa olsun. Dünyâ aleminde, zâhir aleminde veya bâtın aleminde ne olursa olsun. Gelen de haktır, giden de haktır. Bu hale eriştiysen ne mutlu sana. Bu hale erişmediysen gayret et, koştur, mücâdele et, yol herkese açık.


Kaynakça

  • Tevhîd “Lâ İlâhe İlla’llâh” — Kalp Kapılarını Ma’nâya Açan İksîr: Tevhîd kelimesi fazîleti — Saffât 37/35 («Lâ ilâhe illa’llâh»); Bakara 2/255 (Âyetü’l-Kürsî); Muhammed 47/19 («Fa’lem ennehû lâ ilâhe illa’llâh»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; klasik fıkıh — İmâm Nevevî, el-Eẑkâr; klasik hadîs — Müslim, “İmân” 41-44 («Men kâle lâ ilâhe illa’llâh dehale’l-cennete»); klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/259-340 (“Ẑikr”); İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “Tevhîd” bâbı; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat; klasik tasavvuf hâli — Yûsuf Sünbül Sinân; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan.
  • Mesnevî 2160. Beyit — Çalgıcı Beklemekten Bunalınca Ömer’e Tekrar Hitâb: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter “Çalgıcı Kıssası” 2160-2175. beyitler — klasik şerh: Konuk; Tâhirü’l-Mevlevî; «hâtif (gayb hâtifi/sesi)» tedrîsi — klasik tasavvuf: İbn Arabî, Fütûhât, “Hâtif” bâbı; klasik kıssa-i evliyâ — Sülemî, Tabakātü’s-Sûfiyye; «kirişin kopması — sazın yere çalınması (nefsin kırılması)» sembolizmi — klasik şerh — Konuk; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesi.
  • Velîlere Vahy = İlhâm — “Sezgi” Tâbiri Tehlikesi: «Şûrâ 42/51 vahyin üç türü» — vahy (kalbe ilkā), perde arkasından, elçi vâsıtasıyla; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “Velâyet ve İlhâm” bâbı; klasik akāid — Mâtürîdî, Te’vîlât; «velînin ilhâmı vahyin bir derecesidir» — klasik tasavvuf: İmâm Rabbânî, Mektûbât; «Aristo-Sokrât felsefe sezgi» tehlikesi (filozofça vahy yerine sezgi koyma) — modern okuma: İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ (filozoflar tenkîdi); modern Türkçe — Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Allâh’ın Zikrine Dalan Kulun İhtiyâcını Cenâb-ı Hakk Görür: «Allâh’ı zikreden kulun rızkı tertîb olunur» — Talâk 65/2-3 («Ve men yetteki’llâhe yec’al lehû mahracâ, ve yerzukhu min haysu lâ yahtesib»); Cum’a 62/9-10; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/65-100 (“Tevekkül”); İbn Atâullâh, el-Hikemü’l-Atâ’iyye; klasik hadîs — Buhârî, “Daavât” 66; Müslim, “Ẑikr” 38-39; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde zikir-rızık ilişkisi tedrîsi.
  • Her Peygamber Makāmında Bir Velî Vardır — Âdem’den Muhammed’e: Velâyet zinciri — klasik tasavvuf: İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “Hâtemü’l-Velâye” bâbı; Fusûsu’l-Hikem; Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; «evliyânın peygamberlerin halîfeleri olması» — Tirmizî, “İlim” 19 (Hadîs no: 2682, «el-Ulemâ’ü veresetü’l-enbiyâ»); Ebû Dâvûd, “İlim” 1; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; klasik tasavvuf — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, “Velâyet” bâbı; Sühreverdî, Avârif; modern okuma — Süleyman Uludağ.
  • Geylânî Hazretleri Zikrullâh Halakasında — Hitâbın Tırnaklara Kadar Tesîri: el-Gavsü’l-A’zam Abdülkādir Geylânî (k.s.) (471-561/1078-1166) — klasik tasavvuf: el-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hakk; Sırrü’l-Esrâr; Fütûhu’l-Gayb; Fethu’r-Rabbânî; klasik menâkıb — İbn Hacer, el-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hakk Şerhi; modern okuma — Süleyman Uludağ, Abdülkādir Geylânî Hayatı, Eserleri, Görüşleri; «zikrullâh halakasına velîlerin teşrîfi» — Buhârî, “Daavât” 66; Müslim, “Ẑikr” 38-39 (melekler ve velîler halakaya gelir); klasik tasavvuf — Sühreverdî, Avârif; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Hz. Ebû Bekir “Ümmetine Hizmet Eden” Sözü — İki Kalbin Frekansı: Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh ve Hz. Ömer radıyallâhu anh halîfeliği — klasik tarih: Taberî, Târîhu’r-Rusül; İbn Sa’d, Tabakātü’l-Kübrâ; klasik fıkıh — Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye; «emîr-ümmete hizmet eden» tedrîsi — Buhârî, “Cum’a” 11; Müslim, “İmâret” 18-20; «Mecnûn — gönlü Allâh dostuna açık çocuk» kıssası — klasik kıssa-i evliyâ: Sülemî; Ferîdüddîn-i Attâr; «iki kalbin birleşmesi (vahdet-i kulûb)» — klasik tasavvuf: İbn Arabî, Fütûhât; «fenâ — Resûl’de fenâ» — klasik tasavvuf: İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/259-302.
  • Yaşlandıkça Dünyâ ile Bağ Kesme — Villâ-Yazlık Sevdâsı Velâyetle Bağdaşmaz: Zühd tedrîsi — Hadîd 57/20 («İ’lemû enneme’l-hayâtü’d-dünyâ le’ibun ve lehv»); Ankebût 29/64; Muhammed 47/36; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/237-265 (“Zühd ve Sehâ”); İbn Atâullâh, Hikem; klasik dervîşlik — Sühreverdî, Avârif, “Zühd” bâbı; «mâlın-mülkün âlet olması» tedrîsi — Tirmizî, “Zühd” 39; klasik tedrîs — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Bayındır’da Şeyh Efendi’yi Çağırma — Kuru Fasulye Sohbeti Hâtırâsı: Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin Bayındır anne sülâlesinden Şeyh Efendi tedrîs hâtırâsı — klasik dervîşlik tedrîsi: «şeyhin sofraya teşrîfi – sade yemek» — Sühreverdî, Avârif, “İt’âm” bâbı; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 2/3-105 (Adetü’l-Müslim ve âdâbü’t-Ta’âm); klasik kıssa-i evliyâ — Mevlânâ Câmî, Nefehâtü’l-Üns; Halvetî silsilesi tedrîs hattı: Şâbân-ı Velî → Mustafa Özbağ Efendi → Çorumlu Hâcı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hâcı Bekir Baba ve Hâcı Haydar Baba (Bayındır) → Mustafâ Özbağ Efendi.
  • Şeyh Efendi’nin Sofradı Zikrullâh Yaptırması; Çiçekli Pijama Mizâhı: Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin nükteli ders sunum tarzı — klasik tasavvuf âdâbı: «latîfeli ders» — Ferîdüddîn-i Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ‘da nükteli ders; Mevlânâ Câmî, Nefehâtü’l-Üns; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat; «sofranın bereketi – misafire ikrâm» — Buhârî, “Edeb” 31; Müslim, “Eşribe” 174; klasik fıkh-ı misâfir — Kâsânî, Bedâi’; «Bayındır anne sülâlesi (Oktay, Hârûn, Nûri, Âyşe, Enes)» Halvetî-Şa’bânî silsilesinde dervîşlik öncesi yol arkadaşları.
  • Allâh Dostları Beklenen Kılık-Kıyâfette Olmaz — Kavuk-Sarık-Cübbe-Avâne Beklentisinin Yıkılması: «Velîlerin alâmetsizliği — gizli velîler» — Buhârî, “Rıkāk” 38 (Hadîs no: 6502, «Men âdâ lî veliyyen fe-kad âẑentühû bi’l-harb»); klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; «zelîl olarak görünen velî» — klasik kıssa-i evliyâ: Sülemî, Tabakātü’s-Sûfiyye; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; Ferîdüddîn-i Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; «kıyâfetin aldatıcılığı» tedrîsi — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Tarîkat; modern okuma — Süleyman Uludağ; «Bişr-i Hâfî, Hâris el-Muhâsibî gibi gizli velîler» — klasik menâkıb edebiyâtı.
  • Mecnûnvârî, Dîvânevârî Allâh Dostları — Dışına Bakarak Hüküm Vermeme: «Meczûb-mecnûn-dîvâne velîler» tedrîsi — klasik tasavvuf: Sülemî; Ferîdüddîn-i Attâr; Şa’rânî, Tabakātü’l-Kübrâ; Mevlânâ Câmî, Nefehâtü’l-Üns; «Hallâc-ı Mansûr, Bâyezîd-i Bistâmî, Şâh Ni’metullâh-ı Velî» menkîbeleri; «iç âlemini izleme – hüsn-i zann» — Hucurât 49/12 («İctenibû kesîran mine’ẑ-ẑann»); klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/156-180 (“Hüsn-i Zann”); klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Mürîdlik Râbıta ve “Gelen de Hak Giden de Hak” Hâli: «Râbıta-i mürîdiyye» — Halvetî-Nakşbendî tedrîsi: İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/259-302; Mektûbât 2/55-100; klasik dervîşlik — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Râbıta” bâbı; Necmeddîn-i Kübrâ, Usûl-i Aşere; «mürîdin şeyhle kıyaslamadan râbıta yapması» — klasik tasavvuf: Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; «gelen de hak giden de hak (rızâ-tevekkül-teslîmiyet)» tedrîsi — İbn Atâullâh, el-Hikemü’l-Atâ’iyye; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/100-130 (“Rızâ”); 4/65-100 (“Tevekkül”); bu sohbet 20.03.2025 (yaklaşık) Mustafa Özbağ Efendi Mesnevî 2160. beyit dersi — İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, Velâyet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı