Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2025 Sohbeti #159 — Mesnevî 2190. Beyit: Çalgıcının Fenâ Hâli, Bir Elde Dünya Bir Elde Âhiret

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2025 Sohbeti #159 — Mesnevî 2190. Beyit: Çalgıcının Fenâ Hâli,…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 2190. Beyit Girişi: “Allâh Bana Öyle Bir Ömür Verdi ki, O Ömrün Bir Gününün Kıymetini Cihânda Kimse Bilemez”

Beyti, inşâallâh oradan okumaya devam edeceğiz. Allâh bana öyle bir ömür verdi ki, o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. Malum o ihtiyar çalgıcı, en son mezârlığa gitmişti. Mezarlıkta kendince Allâh’a tövbe etmişti, yalvarıp yakarmıştı. Ve Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerine Cenâb-ı Hakk ilhâm etti, vahyetti. Dedi ki, mezârlıkta bizim bir dostumuz var, git onu bul. ona yardımcı ol dedi. Ve Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretleri mezarlığı birkaç kez dolaştı, o ihtiyar çalgıcıyı buldu. İhtiyar çalgıcıya Allâh’ın sana lutfu, ikramı, ihsanı var deyip onu müjdelendirdi. Onu müjdelendirince artık ihtiyar çalgıcı da o müjdenin neticesinde konuşmaya başladı. Geçen hafta dediydi ki, ihsân ve vefa sahibi Allâh, cefalarla, suçlarla geçen ömrüme sen acı dedi.

Devam ediyoruz. Allâh bana öyle bir ömür verdi ki, o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. O Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretlerinin üzerinden gelen o ma’nevî bilgi, ma’nevî ilhâm, ona olan ma’nevî müjde, o çalgıcıyı kendinden geçirdi. Ve diyor ki, Allâh bana öyle bir ömür verdi ki, bu diyor normalde karşılığı verilebilecek bir şey değil. Kendinden geçti. Çünkü o ta’bîr-i câizse o esnada fenâ halini yaşadı.


Çalgıcının Fenâ Hâli — Zaman Durur, Bütün Her Şey Yok Olur (Muhyiddîn İbn Arabî Vahdet-i Vücûd Tedrîsi)

Hani sufilikte o kimse fenâ halleri vardır. O sufilerce malumdur bu. Önce dervîş kardeşinde fenâ olma, sonra üstadında fenâ olma, sonra Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’de fenâ olma, ondan sonra Allâh’ta fenâ olma, sonra o fenalıktan sonra Allâh’ta bekā olma, bekā bulma. Ondan sonra da Muhyiddîn İbn Arabî oraya ehadiyet makamı der, sonra da ehadiyete geçme. o kimse değişik fenâ halleri yaşar dervişlikte, seyresülükte. Bu fenâ halleri bazen bir anda yaşanır, bazen zamana yayılır. Mesela bir kimse gelir, bir anda üstâd çok sever, üstadda fenâ olur o kimse. Bir anda olabilir bu. O bir bakmışsınız ertesi gün o kimse Peygamber’de Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’de fenâ olur. Bazen öyle olur ki bir anda hem üstadda hem Peygamber Efendimiz’de hem Allâh’ta fenâ olur.

Bu Cenâb-ı Hakk’ın lutfu ikramı hissanıdır. Bunun mutat yolu, Bey Mürşid-i Kâmil’e bağlanıp onunla zaman içerisinde o fenâ hallerini yaşamaktır. Mutadı budur ama bazen Cenâb-ı Hakk bu mutadı yaşatmayabilir o kimse. birden o cezbeye o hayrete kapılıp o fenâ halini yaşayabilir. Normalde dervîşler de şöyle düşünür. Ya dün geldi bugün fenâ oldu. Ya dün geldi bugün icazeti aldı gitti. O aslında yıllar içerisinde kapalı bir şekilde, tatlı tatlı o kapalı bir şekilde yetişiyordur. Veyahut da o kimse bir haber olarak kapalı bir şekilde yetişiyordur. Bir haber olarak kapalı bir şekilde yetişiyordur. O esnada o kimse bir Mürşid-i Kâmil ile karşılaşınca o kapalı olan birden açılabilir mi? El cevap açılabilir. o zaman onun için o kimse o hayrete yakalayınca o fenâ halini yakalayınca onun için zaman durur.

Zaman yürüyordur ama o kendi nefsinde kendince onda zaman durur. Sanki orada bütün her şey onda yok olur. Öyle bir hal gelir ki eğer o kimsenin yolu daha devam edecekse ta’bîr-i câizse bir elinde dünya bir elinde âhiret olur.


Bir Elinde Dünyâ Bir Elinde Âhiret — Allâh Hikmeti Dilediğine Verir, Câhili Âlim Eder

O normalde bir eline bakar dünya komple elinde bir eline bakar âhiret komple elinde. Ve o yüzden normalde o kimse artık ebediyetin kokusunu almıştır. O ötelerin kokusunu almıştır ötelerin ona perdesi açılmıştır. Öyle olunca onun için o anın değerinin o anın kıymetinin bilinmesi ona bir kıymet biçilmesi ona bir değer biçilmesi mümkün değildir. Ona deseler ki burada bunun canını vereceksin al cân değil mi der malını vereceksin deseler al bu mal değil mi der. Her şeyinden geçer o ana o an için her şeyini feda edebilir. O yüzden onun öyle bir anın değerini dünyalık olarak veya ahiretlik olarak biçmek mümkün değildir. O yüzden bu hali yaşayan kimseler cennet cennet dedikleri üç beş kılman isteyeni versen onu der.

O hali yaşayan fenâ halini yaşayan sırat köprüsüne evler yapasım geldi der. O hali yaşayan bir kimse cehennemi yalayıp yutuveresin geldi der. O fenâ hali o kimsenin üzerinde tecellî edince artık onun gözüne hiç bir şey görünmez. Ve bunu böyle böyle söylüyorum bir anda da verebilir hepsini diye bunu böyle bazen dervîş olmayan hatta bazen ham dervîşler de öyle düşünür. Cenâb-ı Hakk bula bula bu adamı mı verdi bu adama mı verdi başka verilecek kimse yok muydu diye herkes kendi aklınca hükmeder. Şeyh Efendi Allâh rahmet eylesin onun üzerinde de öyle hükmediyorlardı. Şeyh Efendi’ye baktığınızda zahir bir ilmi yok. Kendisi de itiraf ederdi biz ümik derdi mesela. Şimdi bazen böyle bazı çevrelerde ona mı kaldı bu iş gibisinden söylenirdi.

Ondan sonra oysa Bakara 269’da Cenâb-ı Hakk öyle demiyor. Bakara 269’da Allâh hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilirse ona çok hayır verilmiş olur. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır. O yüzden Cenâb-ı Hakk hikmeti dilediğine verir. Onu bir anda câhili âlim eder mi? Evet. Bir anda ona bütün ma’nevî ilimleri kalbine akıtır mı? Evet. Bir anda onun normalde perdelerini açar mı? Evet.


Allâh’la Yarışılmaz — Allâh Birini Azîz Edecekse Hiç Kimse Engelleyemez, Zelîl Edecekse Hiç Kimse Çıkaramaz

Allâh’la yarışılmaz çünkü. Cenâb-ı Hakk birisine bir şey vermeyi murad ettiyse onu durduracak olan hiç kimse yok. Allâh birini aziz edecekse onu zelîl edecek hiç kimse yok. Allâh’la yarışacak onu engelleyecek bir kimse de yok. Cenâb-ı Hakk birisini de zelil edecekse onu Cenâb-ı Hakk’ın elinden kurtarıp azîz edecek de hiç kimse yok. Öyle olunca Cenâb-ı Hakk dilediğine hikmeti verir. Çalgıcıya da o hikmeti vermiş. O yüzden Allâh bu dilediği hikmet dilediğine hikmeti verir. Cenâb-ı Hakk bundan da sorunlu değildir. Ve o kimseye o hikmet verildi ise bir anda o kimse bu halleri yaşar mı? Evet. Bir anda onun kendisinin Rabbi ile arasında perdeler kalkar. O Allâh’ı görüyormuşçasına yaşayanlardan olur. ihsân nedir Ya Resulallah diye sorunca Cebrailin Aleyhisselâm îmân nedir, İslâm nedir, ihsân nedir deyince Allâh’ı görüyormuşçasına yaşamak dedi.

O kimse bir anda Allâh’ı görüyormuşçasına yaşayabilir. Bunu böyle belirli bir kategoriye katmak bunu böyle belirli standarda sokmak bu fakirce mümkün değil. Cenâb-ı Hakk dilediğine hikmeti verir. Hikmet verdiği kimseyi de ma’nevî olarak zenginleştirir. Ve o kimse o hikmet ile ne yapar bütün her şeyin üstesinden gelir her şeyin altından kalkar. Çünkü Cenâb-ı Hakk onu kendi hikmeti ile donatmıştır. Ve Ajluni’de bir hadîs-i şerîf geçer. Hazret-i Peygamber der ki benim Allâh ile birlikte olduğum öyle bir vaktim var ki ne bir mukarreb melek ne de bir mürsel nebi gönderilmiş peygamberler o vakitte yanıma girebilir der. Demek ki o fenâ halinde fenâ hali o kulun veya o mürşidin veya o velinin Allâh ile ta’bîr-i câizse perde süz konuşmasıdır.

O yüzden o benimle görür benimle duyar benimle konuşur sırrına erer o kimse. Tabi bu öğretiler insanların içerisinden kaldırılınca bu öğretileri insanların arasından yok edince insanların bu öğretileri alabilecek bir yer kalmayınca bunlar insanlara yabancı geldi. böyle bir şey olabilir mi? Tereddütüne düştüler ve kendilerince böyle bir şey olmaz hükmüne vardılar. İlmi bilmediklerinden dolayı ma’nevî ilimlerden haberleri olmadıklarından dolayı veyahut da intisâb ettikleri şeyhlerinin seyri sülükleri olmadığından dolayı bu tip ma’nevî hallerden de haberleri olmadı. Kendilerince bunu normalde örtümeye saklamaya çalıştılar hala daha öyle. Deseler ki bizim böyle bir ma’nevî hallerden haberimiz yok.

Bizim şeyhimiz mürşid-i kâmil değildi o yüzden bize de herhangi bir seyri sülük yaşatmadı. Seyri sülük yaşatmadığı için biz de bilmiyoruz. Ne yapıyorsunuz gelene bir ders veriyorsunuz gönderiyorsunuz. Onun ma’nevî halleriyle uğraşıyor musunuz? Hayır. Rüyasına haline osuna busuna bakıyor musunuz? Hayır. Bunlarla alakalı bir bilginiz var mı? Hayır. Hangi nefis meraatibinde ne esması çekecek bir bilginiz var mı? Hayır hangi kalbi meraatipte hangi esma çekilecek hangi rapıta verilecek biliyor musunuz? Hayır.


Dervîşânın Tembelliği — Tevhîd Çekecek Vakti Yok Ama Instagram’da Saçma Video, İtikâfta Video Bahsi

Zaten dervîşân dediğiniz de tembel. Onlar da zaten çalışkan değil onlar da oturup tevhîd çekecek zamanları yok. Para kazanacaklar ev bakacaklar eşya bakacaklar cep telefonuna bakacaklar. Ondan sonra durumları gösterecekler. Instagram’a bakacaklar kim ne paylaşmış ona bakacaklar. Saçma sapan videolar izleyecekler. Saçma sapan videoları geçirecek zamanları olacak. Adam itikâfta itikâfta video bakacağım diye uğraşıyor. Dersini çeksene. İtikafta telefonla uğraşacağım diye uğraşıyor. Dersini çek girdiğini çek. Derinleşmeye çalış. Allâh bizi affetsin. Âmîn. çalgıcı ihtiyar da bir an fenâ oldu. Bir an fenâ olunca dedi ki Allâh bana öyle bir şey bahşetti ki bunun karşılığı yok. Bense bütün o ömrü her nefeste zir ve bemperdelerini harâc ederek yele verdim.

Ah Arab ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan acı ayrılık zamanını hatırımdan çıktı. o insanlar genel olarak dünya hayatını âhirete tercih ederler ya. İbrahim âyet 3. İnsanların büyük bir çoğunluğu insanlar dünya hayatını âhirete tercih ederler. âhiret hayatıyla hiç karşılaşmayacaklarmış gibi hayat yaşarlar. O yüzden burada da o çalgıcı da zir ve bemperdeler arasında geldim gittim der. Bunlar normalde musikide ince ve kalın perdelerdir. Veyahut da şimdi böyle benim çok nota bir bilgim yok. Mesela doğu kalındır ya. si de incedir. Onu da nereden biliyoruz? Bizim Ali’den biliyoruz. Si’den gir, si’den diyor. Şey bizim neyzenen. ince ses. Bir de kalın ses var. O normalde o çalgıcı da diyor ki ince ve kalın seslerin arasından gittik.

Normalde biraz musiki kulağı olan veya biraz böyle alem koşturan kimseler musiki kulağı varsa veya şarkı söyleyenler genelde seslerine bakarlar. Eğer sesleri normal düzgünse si’den gir, o si’den gir der. Yüksek volümde söyleyecek. Herkes si’den söyleyemez. Genelde pesten söylerler, konuşuyormuş gibi söylerler. O konuşuyormuş gibi şarkı söylüyorsa onda hiç ses yok. bunun en tipik örneği Arif Susandır. Muhabbet eder şarkı söylüyormuş gibi yaparken. Konuşur. O normalde. O herkesin tarzı. Bu çalgıcı da diyor ki biz kalınla ince seslerin arasında gittik geldik. burada tabi bunu böyle düz mantıkla anlarsak çalgıcı kalın ve ince seslerin arasında gitti geldi. Ama tabi ben böyle anlamıyorum çalgıcıya.

Çalgıcı diyor ki ben dünya zevklerinin içerisinde dolaştım. Ben âhiret hiç yaşanmayacakmış gibi geldi bana. Bu tip ma’nevî hallerden de haberdar değildim. Ben o eğlenceden o eğlenceye gittim. İnsanları eğlendirdim. İnsanları aşka getirdim. Ben çalgımla kemanımı ağlattım. Musiki bilgimle. Öğlesine şarkılar söyledim. Hem ağlattım hem güldürdüm. Hem zevklendirdim hem neşelendirdim. Ama ben âhiret hayatı veyahut da Allâh sevgisini tanımadım. Harç ederek yele vermek çünkü şey ömrünü boş ve geçici şeylere harcadı. Boşa harcadı ömrünü. Yele vermek demek o bizim ayıp söylemesi bayındır tabiri. Parasını yele verdi. parasını boşuna harcadı. Ömrünü yele verdi ömrünü boşuna harcadı. Veyahut da bir iş var.

Tarlayı yele verdi.


Tarlayı Sattı, Evini Yele Verdi — En’âm 6/32 Dünyâ Hayâtı Oyun ve Oyalanmadan İbârettir

Yani tarlayı sattı parası gitti. Evini yele verdi. Evini sattı parası gitti. Veyahut da eşini çolunu çocuğunu yele verdi. eşini çoluğunu çocuğuna bakmadı. Yele vermek. Boş bedavaya harcamak. Allâh muhafaza eylesin. O yüzden çalgıcı da diyor ki ben ömrümü yele verdim. Harç ederek. Ne? Âyet-i kerîme En’âm 6/32. Dünyâ hayâtı bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. O dünya hayatını bu oyun ve oyalanmada yele verdi gitti. Dünya hayatını bedavaya harcadığını söyledi. Bunu ne zaman dank etti? O fenâ halini yaşayınca dank etti. Asıl dedi âlem ötedeymiş. Asıl hayat ötedeymiş. Asıl zevk, asıl neşe Allâh’la fenâ olmaktaymış dedi. Bu sefer döndü kendince pişmanlıklarını sıralıyor. O normalde çünkü o pişmanlık o fenâ halini yaşayınca insan o güne kadar yaşamış olduğu ömrünü ömürden saymaz.

Der ki bugüne kadar yaşamamışım. Der ki bugüne kadar hevâ-hevs içindeymişim. Der ki bugüne kadar ben kendimi düzgün Müslümân zannediyordum öyle değilmişim. Veyahut da bir kimse düşünün o güne kadar bir mürşidle tanışmamış. O gerçekten mürşidi sevdi oturdu. Onun hayatı değişti. İbadet lezzeti değişti. Zikrullâh lezzeti değişti. O manaya bakışı değişti. Hatta o güne kadar bir sürü laf duydudu. Bu mürşidler şöyle şeyhler böyle tarikatlar böyle şunlar şöyle bunlar böyle. Bir sürü dedikodu, gıybet, iftira, kulaktan doymak, sistem bir taraftan, insanlar bir taraftan. Ne bileyim arsızlar, hırsızlar, namussuzlar, şerefsizler, din düşmanları, İslâm düşmanları herkes bir şey söylüyordu. Ama o esnada o bir yola girdi bir baktı ki kalbinde değişik pırıltılar var.

Artık onun zikrullâhı başka bir tatta, onun namazı başka bir tatta. Dedi ki ya bugüne kadar ben hiçbir şey yaşamamışım. Bu o kimse dergâha yeni girdi daha bir şeyhle yeni tanıştı daha. Bütün hayatının rengi değişti. Veyahut da bir müddet böyle orada yaşarken hiç böyle bir ma’nevî haller yoktu. Bir çarptı ma’nevî hal onu, onu uyandırdı dedi ki hey ben kaç yıldır tarikatın içindeyim, derganın içindeyim. Asıl hayat şimdiymiş. Ben bugüne kadar çelik çomak oynamışım. Ben bugüne kadar derganın içerisinde yok ben baba dervişim, yok ben ana dervişim, yok ben eski dervişim. Yok biz ne şeyhler gördük, yok bizim kaçıncı mürşidimiz bu. Ha öyle değilmiş. Onu bir an onu yaşayınca o zaman o kimse asıl hakikatin kapısını araladı.

Asıl hakikatin kapısını araladı. Hakikatin kapısını araladı. O zaman anladı. O zaman o hali yaşayınca o güne kadar geçen ömrünü yele vermişim dedi. Bu tarîkat hayatı da dahil buna. Bir kimse o hal ile hallenince fenâ halini yaşayınca isterse üstadında yaşasın. Üstadında fenâ hali yaşasa o güne kadar olan tarîkat hayatını hayattan saymaz. Der ki ben bugüne kadar çelik çomak oynamışım. Dervişmiş gibi davranmışım. Seviyormuş gibi görünmüşüm. Böyle değilmiş de. Üstâd da fenâ olsa. Bir çıtüstü. Sonra üstâd onu der ki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gözünü dikcen. Her halinde Sünnet-i Seniyye tabi olacaksın. Her halinde. Her adımında. Her sözünde. Bu sefer o Peygamber de fânî olacak.

O Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’de fânî olunca bu ne demek? Bunun en başlangıcı baktığı yerde Hz.


Hz. Peygamber’de Fenâ — Baktığı Yerde Hz. Peygamber Sûretini Görme, Fenâ fi’r-Resûl

Peygamber’i müzi görecek. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e. Ama ben yanlış mı görüyorum diyecek bir daha bakacak başka yere orada da görüyor. Daha bakacak komple daha Hazret-i Peygamber Efendimiz’in sûretinde olacak. Ulu daha üzerine geliyormuş gibi zannedecek. Ha diyecek ben karıştırıyor muyum acaba? Yukarı çıkacak güneşe güneşin rengi solacak. Güneş Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin suretine bürünecek. Göğe bakacak gökte kocaman Hazret-i Peygamber sûreti. Bakın bunları kitaplarda okumanız mümkün değil. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinde fenâ olanların yaşadığı haller. Bak bardağın içerisinde dahi onu görecek içemeyecek suyu.

Fenâ hali. Fenâ hali. O zaman o kimse diyecek ki bugüne kadar yaşadığım tarîkat hayatı değilmiş. Hatta öyle olur başlangıcı bir şeyhi olur bir Hazret-i Peygamber olur. Şeyhin mürşidliği o zaman belli olur. Geri kalan kumda oynasın. Bir an Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem olur bir an üstâd olur. Anlar ki o perdede Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri. Üstâd olur noktası hiç bitmez dervişte. Fenâ fillahda da olur bekabillahda da olur. Üstâd delildir ma’nevî olarak. Üstâd delildir ma’nevî olarak. Üstâd ma’nevî delildir. O kimsenin o yaşadığı hallerinin şeytani olmadığına delildir. O yüzden Geylânâ Hazretleri üstâd olmayanın şeyhi şeytandır demiş. Hadisciler bunu zayıf hadîs demişler illa kabul etmezler ya bu tip şeyleri. kabul etmeyecek onu.

Ha kabul etmeyecek onu. Hadisciler bunu zayıf hadîs olarak söylerler. Ben böyle zayıf kuvvetli de ayırmak istemem. Ama Geylânâ Hazretleri’nin sözü de diyen olur. Fenâ halinde de aynı şeyi yaşar insan. O camal noktasına yürürken fenâ da da aynı şeyi yaşar. Üstadıdır delili. O yüzden o çalgıcı o fenâ halini yaşayınca diyor ki bugüne kadar ömrümü ben yele vermişim. Eyvallâh olsun ki küçük makamının tazeliği yüzünden gönlümün ekini kurudu. Gönlüm ölmüş. Gönlümün ekini kurudu. Gönlüm öldü. Eyvallâh olsun bu 24 makamın sesinden kirli kervan geçti gündüz de bitti. Küçek makamının tazeliği tabi bizim halk dilinde bu köçek makamıdır. Bunun teknik terimi küçük makamıdır. O normalde küçük makamı bu Türk musikisinde en lezzetli, en böyle tatlı, taze, neşeli makamlarından birisidir.

Tabi onun böyle kulağa hoş gelince gönlü de oynatır bu. Bu hüzünlü makam değildir çünkü. O normalde öyle hoş gelince tabi insanın dünyevi bir lezzet, dünyevi bir tat. O meşguliyetler diyor ki beni aldattı bu dünyevi tat, bu küçük makamının tadı, lezzeti beni dünyevi olarak aldattı. Gönlümün ekini kurudu diyor. Gönlümün ekini kurudu deyince benim dînî inancımdır bu.


Îmân-İslâm-Ahlâk-Aşk Tohumları Yeşertilmemesi — Rûm 30/7 “Dünyâ Hayâtının Görünen Yüzü”

Cenâb-ı Hakk bütün kullarının gönlüne îmân tohumunu, îmân nurunu, İslâm nurunu, İslâm tohumunu, zikir tohumunu Cenâb-ı Hakk vermiştir. Bütün kulların gönlünde bu vardır. Allâh adalet sahibidir. Kullarına ni’metlerini saçmıştır. Ama kullar dünya zevkine, dünyanın heva ve hevesine aldanır ve o Cenâb-ı Hakk’ın gönüllerine serpiştirmiş olduğu îmân tohumunu, İslâm tohumunu, ahlâk tohumunu, zikr-i muhabbet aşk tohumunu yeşertmez. Kulun kendisi yeşertmez. Dünyanın heva ve hevesine dalar, dünyanın heva ve hevesine dalınca sadece dünyanın yüzüne bakarlar ve âhiretten gâfil olurlar. Âyet-i kerîme’de de, Rûm Sûresi âyet 7’de de, onlar dünyâ hayâtının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise onlar tamamen gafildirler der Cenâb-ı Hakk.

Çünkü o kimseler âhiretten gafildirler, bir çıt sonra ahireti de inkar ederler. Çünkü onlardaki o îmân tohumu yeşermemiştir. Bu kulun kendisiyle alakalıdır. Onlardaki ihlas tohumu, samimiyet tohumu yeşermemiştir. Bu insanın kendisiyle alakalıdır. O insanın gönlündeki sevgi tohumu yeşerip aşka dönüşmemiştir. Bu insanın kendisiyle alakalıdır. Cenâb-ı Hakk ona vermiş ama o kimse dünyanın zevkine sefasına dalmış, yönünü dünyaya çevirmiş. Ahirete gâfil. Ahiretle alakalı hiçbir şey yapmıyor. Veyahut da o kimse bu dünyanın geçiciliğini görmemiş. Zuhruf 36. Kim Rahman olan Allâh’ı zikirden yüz çevirirse, biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan her zaman onun arkadaşıdır. 37. Şüphesiz ki bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyar, onlar da kendilerinin hidayette olduğunu sanırlar.

Evet o kimse aslında Allâh’ın zikrinden yüz çevirmiş, kendisi yüz çevirmiş. Hatta daha ileri gitmiş zikrullâh yapanlarla alay ediyor. Daha ileri gitmiş zikrullâh yapanlarla nefret ediyor. Daha ileri gitmiş zikrullâh yapanlara düşman. Zikrullâh yapanlara düşmansa, zikrullâh yapanlarla alay ediyorsa, zikirle alay ediyorsa o kimse kâfirdir. Direkt. E şimdi zikrullâhdan yüz çevirdi, o şeytanla dost oldu. Zikrullâh yapsaydı Allâh’la dost olacaktı. Ama zikrullâhdan yüz çevirdi, şeytanla dost oldu. Şeytanın vesvesesiyle yürümeye başladı ve şeytan onu doğru yoldan alıkoydu. Ve bir de o kendisini hidayette gösterdi şeytanına. Ya bak Müslümânların hepsi de yalancı, senin yalanın yok. Bak Müslümânların hepsi de düzenbaz, sen düzenbaz değilsin.

Bak Müslümânlar dost doğru bir ticaret yapmıyorlar. Sen doğru ticaret yapıyorsun. Bak gavurlar bile namuslu, bu Müslümânlar namussuz. Müslümânların hepsi için söylüyor. Bir tane iki tanesi için söylemiyor. Duymuşsunuz normal, duymuşsunuzdur normal hayatta. Bu sakallıların hepsi böyle. Âdem’den Muhammed’i Mustafâ’ya kadar bütün peygamberler sakallı. Bu sakallıların hepsi böyle deyince peygamberleri de güme götürdü. Bu Müslümânların hepsi böyle deyince Âdem’den Muhammed’i Mustafâ’ya kadar bütün peygamberler Müslümân. Ağzından çıkanı kulağı da duymuyor, kulağı da çünkü mühürlenmiş. Hayat-ı Kerim’de onların gözleri vardır, görmezler, kulakları vardır, duymazlar. Onların kalpleri mühürlenmiştir der.

Kalpleri vardır, akıl etmezler. Mühürlenmiş çünkü. Sebep onlar şeytanla dostluk kuruyor. Şeytanla yolculuk yapıyor. Şeytanla yol yürüyor. Onlar çünkü dünyâ hayâtının debdebesine kapıldılar, gittiler. Hayatı bu dünyayla zannediyorlar. Bir bakıyorsun. İslâm’la bağlantılı ve alakalı üzerlerinde hiçbir şey kalmamış. Ne yazık ki günümüz öyle olmaya başladı. Eş, çoluk, çocuk laf geçiremiyor hiç kimse.


150 Yıldan Beri Dînî Eğitimsizlik — Çarşaflı Annenin Yanında Çıplak Kızı Tablosu

Bir bakmışın yanında kadın çarşaflı, kınamak için söylemiyorum. Kadın çarşaflı yanındaki kızı çıplak. O kadıncağız kafasını kaldıramıyor kızından, utancından dolayı. Kulağımla duydun benden uzaktı yürü biraz diyor. Dünyâ hayâtının geçici olduğunu unuttular. Unutturuldu Müslümânlara. 150 yıldan beri dînî eğitimi yok, 150 yıldan beri dinin ahlakı yok, eğitimi yok. Hiçbir şey yok. Ülkemizde 100 yıldan beri layık eğitim var. Dini bir eğitim yok. Camilerde yok, okullarda yok, televizyonlarda yok, sokakta yok, hiçbir yerde yok. Hiçbir yerde yok. Hiçbir yerde yok. Tarikatlarda yok, cemaatlerde yok. Dini eğitim yok. Gittiğin zaman para ver. Para Allâh para, para Allâh para. Eğitim vermiyor. Kur’ân ve sünnet anlatmıyor onlara.

Dinin hakikatini anlatmıyor. Yeter ki para versinler. Hadi kurban geldi vekaletle kurban kesin. Verin vekaletleri. Verin. Sonra sucukcuya satılan kurbanetleri yakalanıyor. Para. Dini eğitim yok. Gerçekten kur’an ve sünnet eğitimi verilmiş olsa Türkiye bu halde olmaz. Memleket bu halde olmaz. Uyuşturucu almış götürmüş, fuuş almış götürmüş, içki almış götürmüş, hevâ-hevs almış götürmüş, çıplaklık almış götürmüş. Anne baba çocuğuna söz götüremiyor. Çocuk anne babaya asi. İsyan almış götürmüş. Kadınlar kocalarını dinlemiyor. Kocalar kadınlara zulmediyor. Anne babalar çocuklara zulmediyor. Zulmederken dînî İslâm Allâh adına zulmettiğini söylüyor bir de. Bir de Allâh’a iftira atıyor. Gerçek bir dînî eğitim yok.

Olması da mümkün değil zaten. Sistem layih. Dini eğitim yok yani. Siz milli denildiğine bakmayın. Milli değil yani. Adı milli olan hiçbir şey milli değil. Allâh bizi affetsin. Ve böyle olunca insanlar Allâh’ı unutmuş vaziyette. Allâh’tan uzaklaşmış vaziyette. E dînî bir eğitim olmayınca da uzaklaşmaları normal. Müslümân rüşvet yer mi? Yiyemez. İktidar olunca yiyor. Müslümân kendisinden iş isteyen bir kadına cinsel olarak onu kullanmaya çalışır mı? Acı şeyler. Konuşamıyorlar da bunları. Konuşamazlar. Sen o güne kadar Kur’ân Sünnet vatan millette. Ondan sonra Kur’ân ve Sünnet’e ilk sırtını dönen sen ol. Bir makamı görünce bozul. Parayı görünce bozul. Allâh bozul. Her yerden bozul. Bozuluyorlar.

Allâh bizi affetsin. Tırnak içerisinde ma’nevî eğitim yok çünkü. Manevi eğitim yok. Tarikatlarda da ma’nevî eğitim yok. Adı tarîkat olarak geçenlerde. Yok. Çünkü başlarındaki şeyhleri olgunlaşmış kemalermiş. Seyri sülük çıkarmış şeyh değil. Seyri sülük çıkarmış bir şeyh olsa kellesi gitse de hakkı anlatacak o. Bütün şeyhler hakkı anlatsa bu böyle olmayacak. En fazla cezaevleri şeyhlerle dolu olur. Başka bir şey olmaz. Allâh bizi affetsin. Fecir âyet 24. Öyle bir gün gelir ki kişi keşke bu hayatım için önceden bir şey gönderseydim der. Ahiretle alakalı. Onlardan birine ölüm gelince der ki Rabbim beni geri çevir. Ta ki boşa geçirdim dünyada sâlih bir amel işçiyim. çalgıcının feryadı bu. Ömrümü heba etmişim diyor.

Ey Allâh!


“Bu Feryâdın Elinden Feryâd, Medet İsteyen Medet” — Fenâ Hâlinde Geçmiş Günâhların Tevbesi

Bu feryâd edenin elinden feryâd. Bu feryâd edenin elinden feryâd. Hiç kimseden değil. Bu medet isteyen medet. Şikayetim en çok kendimden. Artık çâresizliğin eşiğinde, artık yokluğun eşiğinde ve kendi nefsinin karanlığında boğulmuş. Kendi nefsinin zindânında yolunu kaybetmiş. Ve o kimse artık Cenâb-ı Hakk’a sığınıyor. Ey Allâh! O fenâ halini yaşadı ya, o fenâ halini yaşayınca geçmiş günlerinin tövbesini yapıyor. Diyor ki feryâd edenin elinden feryâd. artık dış dünyayla da irtibatını kesmiş, kendisine yönelmiş, kendi içine yönelmiş. az önce dış dünyayla alakalı söyledi. Dedi ki ben feda ettim, her şeyimi yele verdim dedi. Bu dışarsıyla alakalıydı. Şimdi içine döndü. Diyor ki feryâd edenin elinden feryâd.

Hiç kimseden değil. Bu medet isteyen medet. Şikayetim en çok kendimden. Bir kimse kendinden şikayetçiyse hakikati bulmuştur. Genelde insanlar dışarıdan şikayet ederler. Annem bana şöyle davrandı o yüzden böyle yaptım. Fişmanca bana böyle davrandı da ben o yüzden yaptım. Zakir bana ters baktı ben de gittim. Çavuş bana dedik ayağını topladı beni küstürdü ben de gittim. Kendi nefsinden görmüyor bir şey. Bir kimse dışarıdan görüyor. hep dış etkenler ülkede öyle ya bir şey oluyor dış düşmanlar var. Müslümânlar için işin kolayı. Biz yapacaktık ama müsaade etmediler. O dervîşlik yapacaktı ama ona müsaade etmediler. O çok iyi bir dervîş olacaktı ama ah başındaki Zakir. O çok iyi bir dervîş olacaktık ama ah şu Şeyh Efendi var ya ilgilenmedi onunla.

Ah ben o çok iyi bir dervîş olacaktı ama Şeyhi bir rüya yazdı Şeyhi okumadı bile. Yoksa o iyi bir dervîş olacaktı. Dünya Müslümanlarının en büyük handikapıdır. İnsanın kendi nefsini temize çıkarması. Müslümânların kaçtığı yerdir. Sığındığı yerdir. Ne kadar güzel hata onun değil. Evde kadın hatasız. O adamdan dolayı öyle yaptı. Onun hatası yok. Bunu bir kenara yazın erkekler. Evet onlar hatasız varlıklardır. Haşa. Akıllı adam evde hanımla dövüşmez. Köyde muhtarla dövüşmez. Esnaf yapıyorsa, esnaflık yapıyorsa muhasebeciyle dövüşmeyecek. Bir de avukatıyla dövüşmeyecek. Esnaflık yapanların dövüşmeyeceği çok yer var. Muhasebeci var, maliyeciler var, avukat var, hakimin osu busu savcısı var çünkü dövüşürse yer cezayı.

Ama bunlarla işi yok. Evde hanımla dövüşmeyecek. Her an başına ne geleceği belli değil. Hatta daha ileri. Kovalanabilirsin de. Böyle geleceksen gelme denilebilirsin de. Gözüne al bunu. O yüzden dövüşmeye gelmez. Bir bakmışsın yorgan yastık koltuğunun altında. salona git dediyse öptü başına koy. Salon yakın. Barışma ümidi var. Seni evde istemiyorum deyince sakın erkekler kanunlar öyle şimdi. Öyle bu ev benim. Ben kalacağım, ben kalırım. Sakın ha. Bir telefona bakıyor. Anında polis kapıya geliyormuş. Anında. Adamı diyorlarmış yürü. Nerede kalacaksan kal. Araba olan arabasında kalıyor. İş yeri olan gece adam saat ikide telefon açtı. Ben ne yapayım dedi. Senin iş yerin var değil mi dedim. Var dedi.

Dedim dost doğru git iş yerine dedim. Orada dedim çek-yat üçlü koltuk var mı? Var dedi. Sen iyi şanslısın dedim.


Üçlü Koltuğu Ev Yap, Duş Taktır Tedrîsi — Eşi Tarafından Kapı Dışı Edilen Adamın İş Yerinde Yaşaması

Dedim dost doğru git o üçlü koltuğu ev yap kendine dedim. Sonra dedi valla birkaç gün sonra alışırsın dedi. Arkadaşlar genelde alışıyorlar dedim. Sen dedim git sabah ben sana dedim gerekli notları vereceğim dedim. Gitti dedim iş yerine banyo var mı var. Oraya bir tane duş taktır dedim. Duş almak için elektrikli bir şey taktır. Dedim çek yatı yatak haline getirecek yastıktır yorgandır battaniyedir bir şeyler al. Sonra git dedim iş çamaşırı al havlu al. Efendim ben temelli mi evden gittim dedim. Ne zaman döneceğim belli değil dedim. Tabi buna nöbetçi hakimlik bir ay evden uzaklaştırma vermiş. Ben dedi kimseye söyleyemiyorum. Söyle dedim ne var bunda dedim. Allâh Allâh. Valla çok ağırıma gidiyor dedi.

Ağırına gitmesin dedim. Sen oraya bir yaşam merkezi kur dedim. Benim gibi kaç kişi var. Valla baya var bizim dergâhda dedim. Öyle bakma milletin herifi olarak dolaşısına dedim. Ben dedim onları böyle dedim organize ediyorum dedim. Sen merak etme. Ben söylemem kimseye dedim. Senin evden kovalandığına dedim. Tabi kadın durmadı. Bir ayın üzerine bir ay daha aldı. Bunun ümidi vardı biraz böyle dönme noktasında. 2. ay alınca ümidinin %70’i gitti. 3. ay alınca hepsi bitti. Dedim nasıl iyi hissediyorsun şimdi kendini 3. uzaklaştırmayı da aldı. Valla dedi ben yeni bir hayat kursam iyi olacak herhal dedi. Bunu dedim ilk zamanda söyledim sana. Git bir tane 1 artı 1 tut dedim sana dedim. Sen ümidin vardı senin dedi.

Şimdi git bir tane 1 artı 1 eşyalı tut sen dedim. Tuttum. Dedi ki dünya varmış. Hah dedim. Şimdi artık dedim kartlar senden yana. Tabi ben bu arada eşine ve çocuklarına bak tutturuyorum diyorum. Maliy durumu eksik etme. Gönder paralarını diyor. Tabi o güne kadar çocuklar oğlan da var. Oğlan diyormuş baba bu hayat böyle yaşanmaz. Annemle konuşayım. Gel özür dile dön geri diyormuş. Çocuklar böyle adamın hayatını peşimurda görüyor yani. Dedim şimdi farklı olacak bak dedim. Sen şimdi 1 artı 1’e geçseydin baştan dedim. Bunlar dedim erkekler bu sohbetim size aynı zamanda kadınlara tabi. Dedim 1 artı 1’e geç biraz da iyi bir yer tut dedim. Tutmuş. Oğlan küçük oğlan demiş ki baba neredesin? O da demiş oğlum ben hayatımı değiştirdim.

E demiş baba bir gelseydim yanına gel demiş. Baba çok lüks yerde duruyorsun sen demiş. E oğlum ne yapayım demiş. Geldim buraya göçtüm demiş. Burada yaşıyorum artık. Çocuk koşa koşa eve gitmiş babam değişti demiş. Babam lüks bir hayat yaşıyor demiş. Babamı kaybettik demiş. Hemen öbür çocuklar da gelmişler gece. Tabi mesaj yazıyor. Çocuklar geldi sakın tavizler mi sakın dönme dedim. Dip duru dur. Demiş yok ben yeni bir hayat kurdum. Demişler dedim öyle diyeceğim. Bir daha geldiğinizde haberli gelin olur mu olur benim bir misafirim olabilir diyeceğim. Ben de taktik mi biter? Demiş bir daha gelirken haberli gelin benim misafirim olur mu? Bu sefer kadın örtü mantığı kapası ya. Alacaklı gibi kapıya vuruyormuş.

Güm. Nerede o demiş. Kim nerede demiş. Kim nerede? Çocuklar misafir olur dediler demiş. Olur ne olacak demiş. Ben demiş boynu uzaklaştırmalıyım. Topla demiş eşyanı. Yok demiş gelmiyorum. Bak işine. İşin gücün rast gelsin. Kovalarken düşünecektin demiş. Yalvar yaka yok. Önce bir res çekmiş olmamış. Yalvar yakarmış olmamış. Gitmiş mutlakta bıçak almış. Senin bıçaklarım demiş. Valla demiş al bıçakla ben gelmiyorum. Kadınlar burasıda size ait. Gönderirken dikkat edin. Öyle kadın erkeklik yapıyor ama.


Dergâhta Erkeklik Yapmama — “Mustafâ Özbağ Hep Haklı” Sözünün Tehlikesi, Kemâle Eren Mürîdin Kendi Kusuruna Bakması

Hele bu dergahtasa erkekliği sökmez. Mustafâ Özbağı sağ oldu müthişçe. Bizim arkadaş sonra döndü tabi. Ben dedim tamam bu kadar özrün sonunda dön ama dedim ev dursun orada. Şeytan azapta gerek. Arada diyeceksin ki ben evimi özledim. Yalvarıyormuş kadıncağız. Dergaha da geleceğim. Mustafâ var ya demiş. Onu da şeyhim olarak kabul edeceğim. Dön geri. Dön geri. Bizimkine diyorum sakın ha evi bırakma. Bir artı biri. Arada git diyorum ben orayı bir kokunu yay ısıt orayı. Ne dese bizimki son dönem. Efendim ben orada mutlu oluyorum diyor bana. Oğlum dedim tamam hastalık bulaştıysa sana dedim. Sen bundan sonra dedim şimdi bir yerden ev alırsın. Aldı. Şehrin kenarından bir yer. Şimdi arada oraya gidiyor.

Kadının saçları dikili. Zulüm yok. Kovmayın. Ne yapmak kovuyorsunuz Allâh muhafaza eylesin. O yüzden insanlar nefislerini temize çıkarır. Ama o kimse erdemliliği bulduysa o kimse fenaya eriştiyse artık nefsini temize çıkarmaz. O nefsini kötülemeye başlar. O hatayı kendisinde arar. Bir kimse hatayı kendisinde ararsa erdemli olur. Hatayı başkasına yüklerse onda erdemlilik yok. O câhil. Yusuf âyet 53. Ben nefsimi temize çıkarmak istemem. Çünkü nefis şüphesiz ki çok çok kötülüğe emredendir. Ancak Rabbim’i merhamet ettiği müstesnadır. Demek ki nefis normalde insanlara kötülüğe emrediyor. Ama bazıları Cenâb-ı Hakk’ın merhamet ettiği kimseler. Kimler bunlar? Bunlar mürşid-i kâmiller, bunlar veliler, bunlar evliyâlar, bunlar düzgün sûfî olan kimseler.

Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın merhamet ettiği kimse olur. Bunların nefsi onlara kötülüğe emretmez. Bakın Emmerede, Levhamede olan kimselerin nefisleri onlara kötülüğü emreder. Vurana vur, kırana kır, sövene söv, ona laf söyleyene o da laf söyler. Kötülüğe emrediyor nefis ona. Git bir gece felekten çal ya. Ertesi gün tövbe edersin. Ha bugün de namazı kılmaya vereyim ne yapayım ya her gün kılıyorum yarın tövbe ederim. Kötülüğe emrediyor nefis. Allâh muhafaza eylesin. Ahzab âyet 72. Şüphesiz ki insan çok zâlim ve çok cahildir. İnsan zâlim ve cahildir. O yüzden nefsine uyar ve nefsine uyduğu zaman da kendini temize çıkarır hep. Bir kimse Mustafâ Özbağ hariç burada hep nefsini temize çıkarıyorsa o nefsine uymuştur.

Mustafâ Özbağ Kur’ân’dan, Sünnet’ten bir delil getirir kendini temize çıkarır. Felsefik olarak uğraşma. Yenileceksin muhakkaktır. Yenilirsin. O yüzden hariç tutuyorum kendimi. Ne güzel şatâfat yaptın değil mi? Öyleleri vardır ya o hiç haksız değildir. Evde karı koca arasında muhakkak ikisi de hiç haksız değil haklıdır. Sabahlar akşama kadar haklılıklarını ispat edeceğiz diyor. Dinle alakalı da öyledir ve böyle tartışmadır. Hep haklı. Birisi haklı. Hele ben çok iyi tanıyorum bir Mustafâ Özbağ var hep haklı. Sen ne dersen de Allâh onu affetsin. Gerçek müritler kemale ermiş olan insanlar başkasının kusuruyla ilgilenmezler. Onlar kendi nefislerini kusurlu görürler ve kendilerince kendi arızalarını Allâh’a dilekçe verir gibi söylerler.


Arızaları Allâh’a Dilekçe Verme: “Yâ Rabbi Beni Kibirden, Şatâfat-Şâşâdan Kurtar” Niyâzı

Ben de şu var. Yarabbi beni bundan kurtar. Mesela Yarabbi ben kibirliyim. Benim kibirden kurtar. Ben şatâfat ve şatafatı düşkünüm. Beni bundan kurtar. Yarabbi dünyanın zevklerine dalabiliyorum. Beni dünyanın zevklerinden kurtar. Yarabbi ben dünyanın gösterişine aldanıyorum. Beni dünyanın gösterişine aldananlardan eyleme. Yarabbi ben insanlara hava atmayı seviyorum. Beni bundan kurtar. Yarabbi ben etrafını küçük görmeyi seviyorum. Beni bundan kurtar. Ben bu tip yanlışlıklar, eksiklikler yapıyorum. Beni bunlardan kurtar. Beni tenvir eyle. Beni temizle. Beni kendine yakışacak, kendine layık bir kul eyle. Ejma’y. Kendini bilen kimse böyle bu minval üzerine duâ eder, kendi nefsine üzerine basar. Ben haklıyım diye böbürlenmez.

Allâh’a bile ben haklıyım diye böbürlenen insan var. Allâh muhafaza eylesin. O yüzden bir iyi bir mü’min başına gelen her türlü sıkıntı, bela, müsibet, hastalık her ne var ise, bunları normalde kendi günahlarından, kendi işlemiş oldukları yanlışlıklardan ve hatalardan kaynaklandığını düşünüyor. senin başında bir müsibet var ise, senin başında senin istemediğin bir hal var ise, senin başında senin böyle sıkıntıyı sokan bir durum var ise, bu senin kendi yaşadıklarındandır. Kendi elinin ürünlerindendir. Hakan kardeş hoş geldin. Seni görmek büyük mutluluk ya. Bak sohbeti bile kestim bak seni görünce. Sorular hazır mı? Değil mi? Seni bekliyoruz ya. Bak yazlar geçti, kışlar geçti, bu yaz da geçiyor.

İnşâallâh. Senin sorularınla hayat buluyoruz ya yeniden. Kendimizi yeniliyorsun. Allâh razı olsun inşâallâh. O yüzden iyi bir mü’min başına gelen müsibetle, sıkıntıyla alakalı başkasını suçlamaz. Der ki bu benim yaptıklarımdan dolayıdır. Ben bir yerde muhakkak bir melanet işledim, bir yanlışlık yaptım, bir hata kusur işledim. Bu benim başıma geldi der. Müslümân mü’min böyle düşünür. Başka türlü düşünmez. Öyle olunca da kendi nefsini ezer. Bak kendi nefsini ezer. Dervîş kardeşlerin yapmış olduğu hata da bu. Kendi nefislerine vurmuyorlar. Müslümânların yaptığı hata da bu. Allâh bizi muhafaza eylesin. Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana benden yakın olandan medet var. Çünkü bana bu varlık her an ondan gelmekte.

Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm, başkasını değil. Artık fenâ hali. Bu aslında fenâ halinde üstünde. Bu biraz böyle vahdet-i vücûd kokuyor burası. Burada Arabi ekolinden vahdet-i vücûd kokusu var burada. Çünkü varlığım mahvolunca ancak onu görürüm, başkasını değil. Bu artık fenadan bekāya geçiş. Fenada kendisinin yok olduğunu gördü. Kendisini hiçleştirdi. Fenada yok oldu. Her dâim nereye bakarsa baksın onda fenâ oldu. Kendisini görmedi. Kendisinden geçti. bir gören var bir de görülen var. Artık bekā halinde dedi ki varlığı mahvoldu.


Hiçliğe Ulaşma — Cemâlullâh’da Fenâ ve Bekā, Sıfâtların Tecellîgâhı Olma; Âciziyet Hâlinde “Ben Bir Hiçim”

Yani hiçliğe ulaştı. Hiçliğe ulaşınca artık sadece onu görüyor başkasını değil. Bu Cemâlullâh da bekā bulmak. Cemâlullâh da fenâ oldu. Her yerde onu gördü. Ardından Cemâlullâh da bekāya ulaştı. Bekâya ulaşınca artık kendi varlığından geçti. Artık kendisini de görmüyor. Kendisini görmeyince sadece onu görüyor. Bu Muhyiddîn İbn Arabî Hazretlerinin kendisi vahdet-i vücûd demez. Onun söylediği sözden daha ileri bir sözdür. Artık varlığı mahvoldu. Ancak onu görüyor. Başka bir şey görmüyor. Eşyada varlıkta komple onun cemalini seyrediyor. Artık onun için Ahmet’ti Mehmet’ti. Onun için artık Harun yok. Onun için her baktığı yerde o var. Ne tarafa dönerseniz dönün. Allâh’ın veti oradadır. Âyet-i kerîme.

Artık aziyetini, artık kudretini, kendi aziyetini gördü. Kendisinin kudretinin olmadığını gördü. Kendisini kudretli görmeyen acizdir. O zaman kudretli olanı tanır. Kendisinde ilmi görmeyen asıl ilim sahibini görür. O kendisini âlim görüyorsa asıl ilim sahibini görmüyor. O kendisini mürşid sanıyorsa asıl mürşidi görmüyor. Kendisini fıkıh alimi görüyorsa asıl fıkıh sahibini görmüyor. Kendisini mürîd sanıyorsa asıl müridi görmüyor. Kendisini iyi bir dervîş görüyorsa asıl iyi bir dervîş görmedi. Kendisini mü’min görüyorsa asıl mümini tanımadı. Asıl mümini tanımadı. O yüzden o kimse acziyeti yakaladı. O çalgıcı Cenâb-ı Hakk’ın ona olan lütfunu, ikramını, ihsanını fenâ halini yakaladı. Onu yakalayınca artık fenadan bekāya geçti ve dedi ki ben kendimi hiçliğe verince her yerde onu görüyorum. ihsana ulaştı.

İhsan neydi? Görüyormuşçasına yaşamaktı. O ihsana ulaştı. Allâh alem. O yüzden artık ona ondan daha yakın olan var. Kim? Biz insana şah damarından daha yakınız. Ondan ona geçti. O hale ulaştı. Varlığı mahvoldu. Varlığın mahvolması demek hiçliği yakaladı. Her şey çünkü helak olacak. Her şey. Yalnız Allâh baki kalacak. Bunu o kimse dünya hayatında yaşayacak. Zaten kıyamet kopulunca mecbur istikamet. Herkes onu yaşayacak. Ama kıyameti o kimsenin bu dünyada yaşadı. Ve bu dünyada o âyet-i kerimi onun üzerinde tecellî etti. Her şey helak oldu. kendi üzerinde her ne var ise nefsine ait hepsi de helak oldu. Ve kendi üzerinde baki olan Allâh kaldı. Kendi üzerinde. Zaten öyleydi ama öyle olduğunu idrak etmiyordu.

Ne zaman ki cemalullah da fenâ ve bekah halini yaşadı, cemalullah da fenâ ve bekah halini yaşayınca kendi üzerinde kendisininmiş gibi gördüğü bütün sıfatlar helak oldu. Ve kendi üzerinde var olan bütün sıfatların gerçek sahibinin Allâh olduğunu iyice idrak etti. Ve kendisine de baktığında sadece ve sadece onun sıfatsal tecelliyatını seyretti. O yüzden o hadisi kutusu onda tecellî etti. Onunla görür, onunla duyar, onunla konuşur, onunla tutar, onunla düşünür, onunla fikreder, onunla zikreder. Artık kendisine ait hiçbir şey onda kalmadı. Bu seyr-i sülük’ün sonu. Eğitimi bitti. Bundan sonra devam edecek mi? Evet. Ama onun eğitimi bitti burada. Bitti burada. Artık yürüyüşü onunla, duyuşu onunla, konuşması onunla, görmesi onunla, fikretmesi onunla, zikretmesi onunla, şükretmesi onunla, hamd etmesi onunla, her şey artık onunla.

Kendi cüz’î iradesini oraya bağladı. Ve idrak etti. Göklerin ve yerin nuru Allâh’tır. İdrak etti artık. Asıl sevilmesi gereken O. İdrak etti. Her şeyi kudret ve kuvveti altında tutan O. Ve dedi ki âciziyet hâlinde ben bir hiçim, ben bir yokum dedi. Bu da o yüzden o kimse artık Cenâb-ı Hakk’ın sıfâtlarının tecellîgâhı oldu. Aynı oldu. Allâh bizi onlardan eylesin. Birisi sana para verse, altın saysa sen ona bakarsın kendine değil. Bu da ona benzer. Birisi sana para versek sen ne yaparsın? Kendine bakmazsın değil mi? Parayı verene bakarsın. Cenâb-ı Hakk sana lütfeder, ikrâm eder, ihsân ederse sen kendine bakmazsın. Hep ona bakarsın. Her an o lutuf, o ihsân sende kesintisiz devam ederse sen ona bakarsın kendine değil.

Artık o kesintisiz lutfu ulaştıysan artık sen hep o kesintisiz lutfu vereni hatırlarsın başka bir şey değil. Gözünü ondan ayırmazsın. Allâh bizi onlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Vaktinizi fazlaca aldım. Önümüzdeki hafta konu başlıyor.


Kaynakça

  • Mesnevî 2190. Beyit — “Allâh Bana Öyle Bir Ömür Verdi ki…”: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter 2190. beyit ve civârı; klasik şerh — Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi 1/580-625; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî 1/575-610; Reynold A. Nicholson, The Mathnawí of Jalálu’ddín Rúmí; «kıymetli vakit (vakt-ı azîz)» tedrîsi — İbn Atâullâh, Hikem; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/175-225 (“Murâkabe ve Muhâsebe”, “Havf ve Recâ”); klasik dervîşlik — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Vakt” bâbı; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Çalgıcının Fenâ Hâli ve Muhyiddîn İbn Arabî’nin Vahdet-i Vücûdu: Fenâ-bekā tedrîsi — Cüneyd-i Bağdâdî tedrîsi (Sülemî, Tabakātü’s-Sûfiyye); Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, “Fenâ ve Bekā” bâbı; İmâm Kuşeyrî, er-Risâle, “Fenâ-Bekā”; Sühreverdî, Avârif, “Fenâ” bâbı; «Vahdet-i Vücûd» tedrîsi — Muhyiddîn İbn Arabî (560-638/1165-1240), el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye; Fusûsu’l-Hikem; Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; Davud-i Kayseri, Şerh-i Fusûsu’l-Hikem; Cendî, Şerh-i Fusûs; «zaman durması (lâ-zaman)» — İbn Arabî, Fütûhât, “Zaman” bâbı.
  • Bir Elinde Dünyâ, Bir Elinde Âhiret — Allâh Hikmeti Dilediğine Verir: Bakara 2/269 («Yu’tî’l-hikmete men yeşâ’, ve men yu’te’l-hikmete fe-kad ūtiye hayran kesîrâ»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 7/79-85; İbn Kesîr 1/692-695; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/22-50 (“İlm-i Nâfi'”); «câhili âlim eden Allâh’tır» — Hüd 11/49 (vahy ile bilinir); Kehf 18/65 (Hızır a.s.’a ledünnî ilim verme); klasik tedrîs — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde ledünnî ilim tedrîsi.
  • Allâh’la Yarışılmaz — Azîz/Zelîl Etme Kudreti: Âl-i İmrân 3/26 («Kuli’llâhümme mâlike’l-mülki tu’ti’l-mülke men teşâ’u ve tenzi’u’l-mülke mimmen teşâ’u, ve tu’izzü men teşâ’u ve tüẑillü men teşâ’, bi-yedike’l-hayr, inneke alâ külli şey’in kadîr»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, el-Maksadü’l-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ (el-Mu’izz, el-Müzill); İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “İzzet ve Zillet” bâbı; klasik tasavvuf — İbn Atâullâh, Hikem.
  • Dervîşânın Tembelliği — Instagram, İtikâfta Video Tehlikesi: «Vakti zâyi etme yasağı» — Asr 103/1-3; Furkān 25/77; Münâfikūn 63/9; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/175-200 (“Murâkabe-Muhâsebe”); İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; «sosyal medyanın âfetleri» — modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan; Yûsuf el-Kardâvî, Vakit Yönetimi; «itikâf âdâbı» — Bakara 2/187 (itikâf âyeti); Buhârî, “İtikâf” 1-19; Müslim, “İtikâf” 1-9; klasik fıkıh — Kâsânî, Bedâi’ 2/108-118; klasik tasavvuf — Sühreverdî, Avârif, “İtikâf” bâbı.
  • Tarlayı Sattı Evini Yele Verdi — En’âm 6/32 Dünyâ Hayâtı Oyun-Oyalanma: En’âm 6/32 («Ve me’l-hayâtü’d-dünyâ illâ le’ibun ve lehv, ve le’d-dârü’l-âhiratü hayrun li’lleẑîne yettekūn»); Ankebût 29/64; Muhammed 47/36; Hadîd 57/20; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/237-265 (“Zühd”); Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-Nüfûs; «yele vermek (boşa harcamak)» — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde dervîşlik tedrîsi; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan.
  • Hz. Peygamber’de Fenâ — Baktığı Yerde Hz. Peygamber Sûretini Görme: «Fenâ fi’r-Resûl» tedrîsi — klasik tasavvuf: Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl; Sühreverdî, Avârif, “Fenâ Mertebeleri” bâbı; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/259-302 (üç fenâ: fi’ş-şeyh, fi’r-Resûl, fillâh); Mevlânâ Câmî, Nefehâtü’l-Üns; klasik tasavvuf — İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “Hakîkat-i Muhammediyye” bâbı; Fusûsu’l-Hikem, “Hikmet-i Muhammediyye”; klasik şehâ’il — Tirmizî, eş-Şemâ’ilü’l-Muhammediyye; Kādî İyâz, eş-Şifâ; modern okuma — Süleyman Ateş, İslâm Tasavvufu.
  • Îmân-İslâm-Ahlâk-Aşk Tohumları — Rûm 30/7 “Dünyâ Hayâtının Görünen Yüzü”: Rûm 30/7 («Ya’lemûne ẑâhiren mine’l-hayâti’d-dünyâ ve hüm ani’l-âhirati hüm ğâfilûn»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 25/97-102; İbn Kesîr 3/425-428; «kalbin verdiği tohumlar (îmân, İslâm, ahlâk, aşk-zikir-muhabbet)» tedrîsi — klasik tasavvuf: Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-25 (“Acâ’ibü’l-Kalb”); Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl; Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat; «îmânın kemâli» — Tirmizî, “Îmân” 6 (Hadîs no: 2612); Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/47.
  • 150 Yıldan Beri Dînî Eğitimsizlik — Çarşaflı Anne Yanındaki Çıplak Kız: Tanzîmat (1839) sonrası modernleşme süreci ve dînî eğitimde gerileme — modern Türkçe okuma: İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma (eleştirel); Cemil Meriç, Bu Ülke; Mehmed Niyazi, Türk Devleti Felsefesi; «aile içi farklı dînî pratiklerin gerilimi» — modern fıkıh — Hayreddin Karaman, Mukāyeseli İslâm Hukuku; «evde mahremiyetin korunması» — Nûr 24/27-31; Ahzâb 33/53, 59; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 2/235-275 (“Edebü’l-Bâs ve’l-İskân”).
  • Feryâdın Elinden Feryâd, Medet İsteyen Medet — Fenâ Hâli ve Tevbe: «Âcizliğin eşinde Allâh’a sığınma» — Yûnus 10/22-23 (denizdeki sıkıntıda Allâh’a yönelme); Ankebût 29/65; Lokmân 31/32; Zümer 39/8 («Ve iẑâ messe’l-insâne durrun de’â Rabbehû münîben ileyh»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; klasik tasavvuf — İbn Atâullâh, Hikem (özellikle «Hayrî mâ tatlubuhû minhu mâ huve tâlibuhû minke»); İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/3-65 (“Tevbe”); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; klasik dervîşlik — Sühreverdî, Avârif, “İftikār” bâbı.
  • Üçlü Koltuğu Ev Yap, Duş Taktır — Eşi Tarafından Kapı Dışı Edilen Mürîd: Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsinden bir nasîhat menkīb — «iş yerinde geçinme» pratik tedrîsi; klasik fıkh-ı âile — Bakara 2/233-237 (boşanma sonrası mes’ûliyet); Talâk 65/1-7; klasik fıkıh — İbn Kudâme, el-Muğnî, “Talâk” bâbı; modern fıkıh — Hayreddin Karaman, Mukāyeseli İslâm Hukuku; «erkeğin sabrı» — Bakara 2/153 («İnnellâhe ma’a’s-sâbirîn»); klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/65-100 (“Sabır”).
  • Dergâhta Erkeklik Yapmama — Mustafa Özbağ Hep Haklı Sözünün Tehlikesi: «Şeyhin masum olmadığı (insânın hatâlı olabileceği)» tedrîsi — klasik tasavvuf: İbn Atâullâh, Hikem; İmâm Rabbânî, Mektûbât 2/55; klasik fıkıh — Şâtibî, el-Muvâfakāt; «Müslümânın aybı söylenmez ama körü körüne tâbîlik de yasaktır» — Buhârî, “Mezâlim” 3 (Müslümân aybını örtme); ayrıca «bir kimsenin mücerred sözüyle hareket etmeme»; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/337-380 (“Ucub”); «kemâle eren mürîdin kendi nefsini kusurlu görmesi» — Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafâ Özbağ Efendi tedrîsi.
  • Arızalarını Allâh’a Dilekçe Verme — “Yâ Rabbi Beni Kibirden Kurtar” Niyâzı: «Kibir Allâh’ın sevmediği» — Lokmân 31/18; Nahl 16/23; İsrâ 17/37; Müslim, “Îmân” 147 (Hadîs no: 91, «Lâ yedhulü’l-cennete men kâne fî kalbihî miskâlü ẑerretin min kibrin»); Tirmizî, “Birr” 61; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/337-380 (“Kibir-Tevâzu’ bâbı”); İbn Atâullâh, Hikem; «şatâfat-şâşâ tehlikesi (gösteriş)» — Furkān 25/63 («Ve ibâdü’r-Rahmâni’lleẑîne yemşûne ale’l-ardı hevnâ»); Lokmân 31/19; klasik tasavvuf — Eşrefoğlu Rûmî, Müzekki’n-Nüfûs; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat.
  • Hiçliğe Ulaşma — Cemâlullâh’da Fenâ-Bekā ve Sıfâtın Tecellîgâhı: Fenâ-fenâ-fenâ ve bekā mertebeleri — klasik tasavvuf: Cüneyd-i Bağdâdî tedrîsi; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; İmâm Kuşeyrî, er-Risâle; «Cemâlullâh’da fenâ-bekā» — Rahmân 55/26-27 («Küllü men aleyhâ fân, ve yebkā vechü Rabbike ẑü’l-celâli ve’l-ikrâm»); Kasas 28/88 («Küllü şey’in hâlikun illâ vechehû»); klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fütûhât, “Cem’ü’l-Cem'” bâbı; Fusûs; Sadreddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; «mürîd Allâh’ın sıfâtlarının tecellîgâhı olması» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 2/3-23; Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâ’ihu’l-Cemâl; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi; bu sohbet 01.05.2025 (yaklaşık) Mustafa Özbağ Efendi Mesnevî 2190. beyit dersi (varlık âlemi olan istiğrâka geçiş öncesi) — İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Bekā, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Zikir. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı