Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #65 — Mesnevî 1940. Beyt: Vahy-Sıfat Tecellîsi, Mürşid-i Kâmil ve «An Bu Andır Yaşa»

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #65 — Mesnevî 1940. Beyt: Vahy-Sıfat Tecellîsi,…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 1940. Beyt: Vahy ve Sıfat Tecellîsi — «Sıfatlarımla Tecellî Ettim»

Âmîn. Bu birkaç haftadır Mesnevî’nin vahiy ile alakalı bu sohbetlere kaldığımız yerden devam edeceğiz. Geçen hafta ve önceki haftaki sohbetin devamı. En son, 1940. beytten inşâallâh orada kaldıydık, oradan devam edeceğiz. Bu iki haftalık sohbetlerden istirhamım şu, gerekirse geriye dönüp tekrar tekrar dinleyin. Bu böyle birkaç, bu devam edecek daha bugün belki de son bulur, yetiştirebilirsek, yetiştiremezsek bilmiyorum. Bunlar bittikten sonra inşâallâh bunlarla alakalı genel bir soru cevap yapabiliriz. Çünkü geçen hafta bizim Çanakkale’deki Yusuf Hoca da geldi dedi. Bugüne kadar öğrendiklerim hepsi de ters yüz oldu dedi. Bugün de biraz bizim Harun Hoca buradaydı. Harun Hoca ile de biraz konuştuk.

Mürşid Hakkında

Tabii alışıla gelmişin dışına çıktı sohbetler. Bu hususi manada özel olarak hazırladığım bir şey değil. Ben kendimce Mesnevi’yi okurken, Kur’ân Sünnet tarihinde Mesnevi’yi, mümkünse Kur’ân ayetleriyle, yoksa Hadîs-i Şerîflerle anlamaya çalışıyorum ben de. O yüzden biraz ters yüz oluyormuş gibi gelebilir size. Bana ters yüz gelmiyor tabii, bana doğru geliyor. 1940. Beyt, sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Hazret-i Pîr bunu Allâh’ın ağzından söylüyor tabir-i caizse. Ne dersem diyeyim ben aydın ve parlak bir güneşim. Bundan önceki Beyt’i hatırlayalım, daha doğrusu Beyt’leri. Allâh ona dedi ki ben dilim, sen vücudsun. Ben senin hislerin memnuniyet ve gazabınım. Yürü, benimle duyan, benimle gören sensin.

Sır sahibi olmakta ne demek? Sır sahibi olmak, bizzat sır sensin. Sen madem ki hayret aleminde lillah sırrına mazhar oldun, ben de senin olurum. Çünkü kim Allâh’ın olursa, Allâh onun olur. Devam ediyor 1940’tan. Sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim ben aydın ve parlak bir güneşim. Ben bu sohbetleri bir yere bağımlı kalmadan yapmak istiyorum. Hakkınızı helal edin. Ben kendimi de sınırlamak istemiyorum bu konuda. Cenâb-ı Hak diyor ki, ey benim gören gözüm, duyan kulağım, söyleyen dilim, yürüyen elim, tutan elim, yürüyen ayağım. Ben sana sıfatlarımla tecelli ettiğim zaman, ben sana sensin derim. Senin üzerinde o esnada ben sıfatlarımla tecelli etmişimdir. Sıfatlarımla tecelli ettiğimde, sen ayrı varlık gibi görünürsün, ben ayrı varlık gibi görünürüm.

Senlik ve benlik çıkar orta yere. Ve ben sıfatlarımla tecelli ettiğimde âyet-i kerimeler çoktur Kur’ân-ı Kerîm’de. Sıfatsal tecelliyatlarla alakalı. Örneğin Bakara 255. Allâh kendisinden başka ilah olmayan, daima diri, bakın sıfattır bu. Ve yarattıklarını koruyup idare edendir. Yaratma ve koruyup idare etmez. Sıfattır bunlar. Onu ne uyuklama ne de uyku tutar. Uyuklama ve uyku sıfattır. Gökler ve yerde olanlar onundur. Onun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? O insanların geleceklerini ve geçmişlerini bilir. İnsanlar ise onun ilminden, onun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. İnsanlar ise onun ilminden, onun dilediğinin dışında bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır.

Yeri ve göğü koruyup gözetmek onun için zor değildir. O yücedir, büyüktür. Âl-i İmrân 26. Ey Muhammed de ki, ey mülkün sahibi Allâh’ım, mülkü dilediğine verir, dilediğinden de o mülk alırsın. Dilediğini aziz dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir, şüphesiz ki sen her şeye kadirsin. Daha birkaç tane daha âyet-i kerîme var. Muna ayete 120 göklerin yerin ve onlarda bulunanları mülkü Allâh’a aittir. O her şeye kadirdir. Bunların hepsi de Cenâb-ı Hak’ın sıfatsal tecelliyatlarıdır. Ve Cenâb-ı Hak sıfatsal olarak bir kulun üzerine, bir şeyin üzerine tecelli ettiğinde senlik benlik çıkar. Çünkü o sıfatsal tecelliyattır. Ama Cenâb-ı Hak sadece sıfatsal olarak tecelli etmez. Cenâb-ı Hak bir de zati tecelli ile tecelli eder.

Zat noktasında tecelli eder ki, zat noktasındaki tecelliyat sıfatsal tecelliyatların üstündedir. Sıfatsal tecelliyatlar bazen haktan halka, bazen de halktan hakka olur. Halktan hakka olan da onun sıfatsal tecelliyatıdır. Haktan halka olan da onun sıfatsal tecelliyatıdır. Ama Cenâb-ı Hak o zati olarak tecelli ettiğinde o zaman Hz. Pîr’in dediğine göre o zaman ben senin üzerinden çıkan bir fiiliyatı da benim derim. seni de kendi yerime koyarım. O Fetih Suresinde Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine söylediği gibi attığın zaman aslında sen atmadın, ben attım. Siz öldürmediniz. Ben öldürdüm. Bu zati tecellidir. O zaman kulunun üzerinde zati tecelli edince o zaman senlik benlik kalmaz kulun bütün fiiliyatlarını Cenâb-ı Hak zat olarak kendi üzerine alır.

O zaman söyleyen dilidir, görenin gözüdür, duyan kulağıdır, tutan elidir. Kulun attığında ne attıysa ona aittir. O yüzden Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin Hazret-i Ali efendimizin duasında Ya Rabbi Ali’nin döndüğü yöne hakkı döndür diye duası vardır. Bu Hazret-i Ali efendimizin üzerinde zati tecellinin göstergesidir. Hz. Muhammed Mustafa Hazret-i Ali efendimizin üzerinde zati tecelli işaret eder. Alinin döndüğü yere hakkı döndür deyince o yüzden ister sensin diyeyim ister benim diyeyim. Bu varlık vücuduna hayat veren benim. bu varlık vücuduna komple hayat veren Allâh ister sen desin ister ben desin ister o desin ister şu desin ister bu desin. Nasıl hitap ederse etsin bütün varlığı hayat veren varlığı ilmiyle kudretiyle kuvvetiyle ayakta tutan ve varlıkta fail olan.

La faili illallah Allâh’tan başka fail yoktur. La faili illallah Allâh’tan başka fiiliyatı yaratan Allâh’tan başka çalışan yoktur. Öyle bir şey olunca ben kün derim her şey bir anda olur. Benim kün demem ne olur? İster sen diyeyim ister o diyeyim ister ben diyeyim. Ne dersem diyeyim ben kün lafını söylerim ol derim bir şey olur. Ol dediğimde olan şeyde hayat bulur. Ol dediğime kudret veren ol dediğime ilim veren ol dediğime bütün her şeyi tam tekmil yaratan benim. Cenâb-ı Hak ulûhiyetini Allahlığını hiç kimseyle ve hiçbir şeyle paylaşmaz. Tevhidin özü odur. Allâh ama sıfatsal tecelliyatlarını ama zatî tecelliyatlarını hiçbir şeyle paylaşmaz. Mülkün sahibi odur. Her şeyi kudret ve kuvvetinde tutan odur.

İster haktan halka tecelli etsin isterse halktan hakka tecelli etsin tecelli ona aittir. O yüzden o zatî olarak tecelli ettiğinde Enfal 17’deki o kafirleri siz öldürmediniz fakat Allâh öldürdü. Ey Muhammed kafirler attığın zaman aslında sen atmadın fakat Allâh attığı âyet-i kerimesi olarak tecelli eder. O zatî tecelli ettiğinde Fetih Sûresi âyet 10’daki gibi. Ey Muhammed şüphesiz ki sana biat edenler ancak Allâh’a biat etmişlerdir. Allâh’ın eli onların ellerinin üstündedir diyerek yine zatî olarak tecellisini gösterir. Malum Hudeybiye’de biatlaşma öyle olmuştur. Hazret-i Peygamber’in elini uzatmış bütün ashab orada bulunanlar Hazret-i Peygamber’in avucunu açtığında herkes avuçlarını onun üzerine koymuş.

Cenab-ı Peygamber Medîne-i Münevvere’de kendisini naibi, nakibi, halifesi olarak bıraktığı Hazret-i Osman Efendimiz için de en üste öbür elini koymuş. Bu da Osman’ın biatıdır demiş ki Osman orada değildir. Bu da Osman’ın biatı olsun demiştir. Ve bu biatlaşmayı Cenâb-ı Hak kendi üzerine alır zat olarak. Ey Muhammed şüphesiz ki sana biat edenler ancak Allâh’a biat etmişlerdir der. O zaman el Muhammed-i Mustafa’nın eli değildir. Görüntüde Muhammed-i Mustafa’nın elidir ama âyet-i kerimeye göre el Allâh’ın elidir. Görüntüde biat Muhammed-i Mustafa’ya’dır ama biat Allâh’adır. O yüzden evet Muhammed-i Mustafa Allâh’ın peygamberidir. Zahiri olarak bütün herkesin de biatı peygamberlik olarak oradadır.

Ama Cenâb-ı Hak zat noktasında der ki o Allâh’a biat etmiştir der orada biat edenler. O zaman manevi olarak Hz. Muhammed-i Mustafa’ya biat edenler gerçek manada da Allâh’a biat etmiştir. Çünkü gerçek manası, gerçek hukuku Allâh’a biattır. Yine bu manada âyet-i kerîme de Cenâb-ı Hak kim peygambere itaat ederse şüphesiz Allâh’a itaat etmiştir der. O zaman peygambere itaat eden Allâh’a itaat ettiyse gerçekte o zaman peygambere biat eden de bu manada Allâh’a biat etmiştir. Biat dolayısıyla Allâh’adır. O zaman Hz. Pîr’in sana bazen sensin derim bazen de benim derim ne dersem diyeyim ben aydın ve parlak bir güneşim. Güneşim, beyti bazen sensin derim sana bir hüviyet verdiğimi düşünme.


Yusuf Hoca’nın Çanakkale’den Sohbeti Hakkında Yorumu — «Bugüne Kadar Öğrendiklerim Ters Yüz Oldu»

Sensin dediğimde sana sıfatlarımla tecelli ettim. Bazen sana benim dersem o zaman zatımla tecelli ettim. meşhurdur ya hadisi kutsi, söylerim zaman zaman kul mizana çıkarıldı, Allâh kulunun kulağına eğildi. Dedi ki bu kadar günahlar işledin, kul üzüldü sonra tekrar kulunun kulağına eğildi. Bu kadar da sevaplar işledin dedi, kul bir rahat bir nefes aldı sonra tekrar kulunun kulağına eğildi. Dedi ki Allâh seni affetti komple. Kul böyle bir daha rahatladı sonra Cenâb-ı Hak kulunun kulağına bir daha eğildi. Dedi ki senin bütün günahlarını hayra çevirdim. Kul sevincinden şöyle dedi, ben ne güzel bir Rab’mışım, sen de ne güzel bir kul’muşsun. Kul sevincinin üzerinden dedi ki ben ne güzel bir Rab’mışım, sen de ne güzel bir kul’muşsun.

Cenâb-ı Hak sıfatlarıyla tecelli ettiğinde bazen halk hak olur, bazen de hak halk olur. İster hak halk olsun, halkın dilinden söylesin, isterse hak haklığını yapsın, hakkın dilinden söylesin. Halkın dilinden söylediği de haktır. Halkın dilinden söylediği zaten haktır. Demek ki sıfatsal olarak tecelli ettiğinde ama halktan hakka gelir, ama halktan halka gelir. Halktan hakka geleni kabul etmek zordur. Haktan gelen tecelliyatı herkes kabul eder, mümin olanlar. Ama halktan gelen tecelliyatı insanlar kabul etmekte zorluk çekerler ki imtahının sırrı da burasıdır. Her nerede bir çıralıktan parlasan, orada bütün alemin müşkülleri hal olur. Güneşin bile gideremediği, aydınlatamadığı karanlık bizim nefsimizde kuşluk çağı gibi aydınlanır.

Sen hangi çıralıktan parlarsan parla. Çıralık dediği bilir misiniz çıralık nedir? Bilmeyenler elini kaldır sen. Bilenler elini kaldır sen. Bilenler elini kaldır sen. Siz hepiniz de teknolojik evlerde oturdunuz çünkü. Benim dedemin evinde elektrik yoktu. Baba dedemin evinde. Ben baba dedemin evinde kaldığım tek başıma kalıyorum. Çıralık ne biliyor musunuz? Böyle duvar kovukları vardır. Duvar kovuğunun içerisinde babaannemde gaz lambası olurdu çıralık. Oradan aydınlanır bütün oda. Koridora, kuruya. Koridor vardı. Koridorda da bir, özür dilerim, gaz lambası dediğim şey böyle basılanlardan değil. Bildiğiniz gaz yağı yakıyor, fitilli. Üzerinde lambası var, lamba camı var. Çırağı yok onlar yanıyor.

Koridorda var, odada var, mutfakta var, misafir odası var orada var. Orada var. Orada misafir odasının yan tarafında bir şeyler var. Orada var. Bunlar böyle bildiğiniz gaz lambası. Böyle yakacağın zaman kibriti yakıyorsun lambayı kaldırıyorsun. Sonradan çıkanlarda mekanizma var. Basıyorsun tak kibritini oradan ucundan fitili yakıyorsun. Ama onların duvarın içerisinde böyle girinti gibi çıralık deniyor ona. Orada bir lamba var. Ondan aydınlanıyorsun. Aydınlanma oradan. Diyor ki, nerede bir çıralıktan parlasan orada bütün alemin müşkülleri hal olur. Buradan çıralıktan ne anlamalıyız? bir yerden aydınlanma. Hidayetine vesile olma. Avam olarak. Değil, Hz. Piri’nin burada dediği. Güneşin bile giremediği, aydınlatamadığı karanlık bizim nefsimizden kuşluk çağı gibi aydınlanır.

Kuşluk dediği sabah kuşluk vakti. Günün doğması tam böyle bir kuşluk çıralık. Günün doğması tam böyle keraatten sonra güneş kendini göstermiş. Güneş kendini göstermiş. Keraat çıkmış. Keraat vakti bitmiş. Alaca karanlık bitmiş. Güneş tüm aydınlığıyla südur ediyor. Diyor ki güneşin dahi aydınlatamadığı karanlık bizim nefsimizden kuşluk çağı gibi aydınlatır. Ey mümin kardeş! Bir çırağı bulup kendini aydınlatmazsan bir mürşid-i kâmil bul. Mürşidi kamilden aydınlan. Buradaki aydınlanma senin bildiğin aydınlanmalardan değil. Buradaki aydınlanma ilmi ledünle alakalı. Çünkü bütün müşküllerin halli ilmi ledünle alakalı. Bütün müşküllerin halli zamanın kutbul azamıyla, zamanın kutuplarıyla, zamanın velileriyle alakalı.

Sen zamanın velisini bul. Sen zamanın kutbunu bul. Sen zamanın arifi billahını bul. İlmin hakikati onda. O ilmin hakikatini git ondan dinle. Kur’ân’ın hakikatini git ondan dinle. Hadîs-i Şerîflerin hakikatini git ondan dinle. Çünkü o Muhammed Mustafa’nın üzerinden gelen nur üzerine. Çünkü o Allâh’ın nurunun üzerinde yürüme. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri size iki şey bıraktım. Kim bunlara sımsık yapışırsa kurtuluşa erer. Birisi Allâh’ın kitabı, diğeri de benim sünnetimdir dedi. Başka bir hadîs-i şerifte yine kim size iki şey bıraktım. Bunlara kim sımsık yapışırsa kurtuluşa erer. Bu Allâh’ın kitabı ve benim ehli beytimdir dedi. Ehli beytimdir dedi. Ashab sordu, ya Resulallah ümmet çoğaldıkça, kalıbalık oldukça senin ehli beytini nasıl tanırız dedi.

Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri cevap verdi. Kim benim Kur’ân ve sünnetime sımsık yapışırsa, o benim ehli beytimdir dedi. O zaman sünnet-i saniyeye tabi olan her adımını, her nefesini Muhammed Mustafa’nın yoluna, Muhammed Mustafa’nın izine, Muhammed Mustafa’nın gönlüne giren o izde, o nefeste yürüyen o nefeste yürüyen bul. Eğer sen kendi zamanında aydınlanmak istiyorsan, muhakkak ki o hiç eksilmeyen ve kıyamete kadar eksilmeyecek olan Hadîs-i Şerîflerdeki ebdal denilen âyet-i kerimede benim veli kullarım mahzun dolmazlar, mahcup dolmazlar, onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır dedi. O âyet-i kerimede beyan edilen o veliyi bul ve aydınlanacaksan o veliden, o mürşid-i kâmilden aydınlanacaksın.

Yoksa sen karanlıkların içerisinde kalacaksın. Yoksa senin kalbin şekten ve şükürlerinden kurtulmayacaksın. Yoksa sen heva ve hevesten kurtulamayacaksın. Yoksa sen nefsinin senin önünde oyuncaklarından ve oyunlarından kurtulamayacaksın. Yoksa sen deccâl ve deccalistin oyunlarından kurtulamayacaksın. Sen muhakkak bir mürşid-i kâmil bulup onun aydınlanmasıyla aydınlanacaksın. Ve sağ olan, ehliyetli olan bir mürşid-i kâmil bulacaksın. Eğer sağ, ehliyetli değilse ne yazık ki sen bu yolda aydınlanamayacaksın. Birçok hadîs buraya not aldım velilerle alakalı. Ağruzu edene gönderirim. Okumak değil. Birçok hadisi bilmek, birçok hadisi bilmek, birçok hadisi bilmek. Bilmek değil. Okumak değil, okumaya karşı olduğumdan değil.

Birçok hadisi bilmek değil. Önemli olan o mürşide intisâb edip ona itaat etmektir. Önemli olan o Muhammed-i Nuru onun üzerinde görüp o yolda yürümektir. Eğer o nuru görmüyorsan ve o nurla nurlanmış mürşide tabi değil isen, sen aydınlanamayacaksın. Bu yolda yürüyemeyeceksin. O yüzden Allâh’ın velileri eksik olmaz. Ne zaman ki zamanın kutbu vefat etti, yerine bir kutup tayin olmadı, o zaman kıyamet alametinin en büyüğüdür. Hadis-i Kutsi’de Allâh diyen olduğu müddetçe kıyamet kopmayacaktır der. Muhyiddin İbn Arabi, Muhyiddin İbn Arabi’nin adı Muhyiddin. Bu Hadis-i Kutsi der ki, gerçek manada Allâh diyen zamanın kutbudur. Ne zaman ki zamanın kutbu vefat ettiğinde yerine yeni bir kutup atanmazsa o zamanın kutbu varlığın nührü gibidir.

Mühür bozulur, mühür bozulunca bütün varlık bozulur ve kıyamet kopar der. Ey mümin kardeşim! Bu buradan dışarı! Ey herhangi bir cemaatta, tarikatta, bir toplulukta dinini yaşamaya çalışan kardeş! Aklını başına al! Bir mürşid-i kâmile intisâb et! Ey sufiler, dervişler, bir tarikata bağlı olan kimseler! Başınızdaki şeyhin gerçek manada mürşid-i kâmil olup olmadığına bakın! Üç beş kişi toplanıp da bir şeyh tayin edilmez! Üç beş kişi toplanıp da buna intisâb edilecek denmez! Üç beş kişinin tayin ettiği, nereden tayin olduğu bir şeyhe de şeyh denmez! Bir mürşid-i kâmilin terbiyesinden çıkmayan kimse şeyh olamaz! Bir mürşid-i kâmil o kimseye onun şeyhliğini ilan ettiyse, evet bu bir ölçüdür! Bu bir delildir!

Veya o onun icazetini yazıp verdiyse bu bir delildir! Veya bir mürşid-i kâmil bir kimsenin icazetini yazıp onu ilan ettiyse bu bir delildir! O rüyada görünüyorsa ve rüyasında şekline şekline şükredecekse, ve rüyasında şekline şekline şemaline şeytan giremeden girmeyen, Muhammed Mustafa’nın dilinden tasdiklendiyse o mürşid-i kâmildir! Sakın ha! Öyle bir mürşid-i kâmil bulduğunda ona teslim ol! Ona itaat et! Ona tabi ol! Ona hayır kelimesini kullanma! Ne diyorsa yerine getir! Harfiyen! Yapamayacaksan müsaadeni iste ve git! Bu senin için daha hayırlıdır! Ama öbür türlü orada kal! Orada mücadele ne devam et! Sakın geriye dönme! Sakın geriye dönme! öyle bir mürşid-i kâmilden, öyle bir veliden ders aldıysan ona tabi olduysan, dünya üzerindeki bütün alimlerin çözemediği müşkülatı o sana çözecektir!

Bütün alimleri dolaşsan, bütün dünyayı yerle yeksan edip arasan, denizlerin içerisinde, havaların içerisinde arasan, müşkülatını çözemeyeceksin! Senin müşkülatını çözecek olan o veli zattır! O mürşid-i kâmildir! Buradaki velilikten kastım mürşid-i kâmillerle alakalı!


Mürşid-i Kâmil-Kendini Bilmeyen Velîler Ayrımı — Halkın Bakışı ve Mü’minin Tedrîs

Kendini bilmeyen velilerle alakalı değil! Halkın bilip kendisinin bilmediği velilerle de alakalı değil! Veyahut da kendisinin veli olduğunu bilip halkın bilmediği velilerle de alakalı değil! Onlar da birer velidir! Veliler üç kısımdır! Bir kısım veli olduğunu ne kendisi bilir ne halk bilir! Bu veliliğin en aşağı kısmıdır! Bakarsın bunları meth ederler doğru değil! Aldanma! Ey Müslümanlar! O velinin bir tak kendisine faydası vardır! Başka hiç kimseye faydası yoktur! Veyahut da vazifesi varsa maneviyat o da var! Vazifesi varsa maneviyat olarak, ruhaniyet olarak Cenâb-ı Hak onun ruhaniyetini kullanır! İkinci veliler vardır bu sohbetleri iyi dinleyin! İkinci sınıf veliler! Halk bilir kendisi bilmez!

Bunların da faydası yoktur fazla! Asıl mürşid-i kâmiller! Veliliğin içerisinde ayrı grupturlar! Bunların veli olduğu hem halk bilir hem kendisi bilir! Hem halk bilir onun mürşid-i kâmil olduğunu hem de kendisi bilir! Bunlar peygamberi bir metotla eğitilir! Bu velilerin öğreticisi bu manada, fiziki manada, görünen manada, önce Üstadları, son kademede İsa Aleyhisselâm, ondan sonra Muhammed Mustafa’dır Sallallâhu Aleyhi ve Sellem! Sonra bekaya geçince, fenadan bekaya geçince, Cenab-ı Hakk’ın zati tecellisi onun üzerindedir! Gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayı, söyleyen dilidir! Allâh, kendi nefsini alır onu! Kendi nefsini alır! Benimle konuşur, benimle görür, benimle yürür, benimle tutar der!

Bu onun üzerindeki zati tecellidir! Ve onun üzerindeki bu zati tecelli, zati tecelli! Tabiri caizse, sönmeyen lamba gibidir! Çünkü o öğreticisi önünde mihmanları Muhammed Mustafa’dır! Öğreticisi Muhammed Mustafa olduğu için asla ve asla yanılma payı çok azdır! Çünkü herkes uyur, Muhammed Mustafa uymaz! Herkesin kalbi tecelliyatta durur! Manevi tecelli, tecelliyat alamadığı zamanlar vardır! Muhammed Mustafa’nın kalbi her daim diridir! Her daim zati tecellinin altındadır! Bakmayın siz şimdiki alim müsveddelerinin, Hz. Muhammed Mustafa’nın hadîs içerislerini reddeden kör ve sağırları ve kafirleri! Hz. Muhammed Mustafa’nın bu manada gönlü hiç ölmez! Allâh’ın izniyle diridir! Herkes uyusa, onun gönlü uyumaz!

Onun gönlüne oturan bir mürşid-i kâmil ise uyusa da ona uyunmuş denmez! Onun uykusunda da hikmet olur! sen o mürşid-i kâmili bul, o mürşid-i kâmilin önünde otur ve o mürşid-i kâmile teslim ol! Bu kimse! Herkesin kendince yolu vardır! Herkes gider layıkını bulur! Sinek gider bilmem neye konar, arı gider çiçeğe konar! Arı bal yapar, aynı ırtlanmış gibi görünen sinek hiçbir şey yapmaz! Etrafa mikrop dağıtır! O mürşid-i kâmili bulduğunda o zaman sen gerçek manada aydınlanacaksın! Âdem evladına esmasını bizzat gösterdi! Diğer mevcudata esma Âdem’den açıldı! Bütün esmaları Cenâb-ı Hak dedi ya Bakara 31 Allâh Âdem’e bütün isimler öğrettikten sonra onları meleklere göstererek şöyle dedi. Eğer doğru söylüyorsanız şunların isimlerini bana bildirin!

Cenâb-ı Hak Âdem’i yaratmayı murad etti! Ben buradan başlarsam kendimi yalanlamış olacağım! Allâh hiçbir şey yokken bir şey yarattı! Kendi nuruhundan ve nurundan bir şey yarattı! Cenâb-ı Hak’ın kendi ruhundan ve nurundan yarattığı şey Muhammed Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi! Muhammed Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti yaratılır yaratılmaz! Allâh’ı zikretti, hamdetti, şükretti! Allâh’ı tesbih etti, tenzih etti! Allâh’ı zikretti, hamdetti, tesbih etti! O Allâh’a hamd edince, zikredince, tesbih edince, tenzih edince Allâh’ın çok hoşuna gitti! Allâh onu sevdi! Allâh onu sevince ondan her şeyi yarattı! Âdem’i de ondan yarattı! Ey kardeş! Âdem’in arkasındaki Muhammed Mustafa’nın ruhaniyetini ve nuraniyetini göremiyorsan bu âyet-i kerimeyi zahiren okuyacaksın!

Buna da iman edeceksin! Allâh Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra onlara melekleri gösterir eklent! Âdem’de varlık âleminde ne kadar ne isim varsa hepsini öğret! Bu bardak, bu çay, bu çiçek, bu gül, bu masa, bu kağıt, bu maus, bu mausun adlı bu şu bu! Çünkü melekler yaratılmış ve yaratılacak olan varlıklar herhangi bir nesnenin ismini bilmiyordu o! Çünkü meleklerin böyle bir bilgisi yok! Mümkün değil! Bu âyet-i kerimenin zahiri! Hayır! Henüz Âdem daha yaratılmamışken ben peygamber idim diyen Muhammed Mustafa var! Âdem peygamber değil iken ben peygamber idim diyen Muhammed Mustafa’yı Âdem’in arkasındaki nuraniyet olarak görmezseniz vallahi de billahi de Muhammed Mustafa’yı tanımamışsınızdır!

Bütün Müslümanların bugün büyük bir çoğunluğunun tanımadığı gibi bugün Muhammed Mustafa’yı tanıtamıyoruz! Kabahat bizim! Kabahat bize din olarak yutturulan meselelerde! Hayır kardeş! Âdem henüz yok iken Muhammed Mustafa peygamber idi! Çünkü ilk yaratılan O’du! Kalem de Muhammed Mustafa! Kalem! Lef-i Mahfuz da Muhammed Mustafa! Cebrâîl kimmiş? Henüz daha Cebrâîl yok iken Muhammed Mustafa peygamber idi! Mikail Azrail yok iken Muhammed Mustafa peygamber idi! Cennet yoktu, Cehennem yoktu, Arşala yoktu, Kürşü yoktu, Lef-i Mahfuz yoktu! Muhammed Mustafa vallahi de billahi de teyllahi de peygamberdi! Bütün esma onun ruhaniyetinden ve nuraniyetinden çıkıyordu! Onun ruhaniyetinden ve nuraniyetinden çıkıyordu!

Varlık onun nuraniyetinden, onun ruhaniyetinden çıkıyordu! O yüzden burada bu bakara 31’i reddetmiyorum yanlış anlaşılmasın! Ama onun arkasında Muhammed Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti vardı! Adem’e gelen ilim, Muhammed Mustafa’nın ruhaniyetinden ve nuraniyetinden geliyordu! O yüzden Adem henüz daha yaratılmamışken o peygamber idi! O yüzden onun peygamberliği bu manada zamansız, zamansal olarak ilk yaratılan bir şey yarattı! Yaratım dediği zamandan başlar! Onun peygamberliği peygamberlik mesleği olarak dünyada son bulmuştur! Ama onun mürşidlik vasfı hiçbir zaman bitmeyecektir! Çünkü o bütün varlığın mürşididir! Cenab-ı Hakk’ın mürşid sıfatı onun üzerinden tecelleder! Cenab-ı Hakk’ın ilim sıfatı onun üzerinden tecelleder!

Onda fâni olmayan bir mürşid, mürşid değildir! Şehlik yapacak olanlar, ben şeyhim diyecek olanlar, bana şuradan görev verildi, buradan görev verildi diyenler rezil olursunuz öbür âlemde! Bir mürşid-i kâmilin terbiyesine girip o sana sen şeyhsin veya onun şehrini ilan edin deyinceye kadar otur oturduğun yere! Denmiyorsa yürü, kendine bir mürşid ara bul git ona intisâb et! Küstahlık yapma! Cenâb-ı Hak Muhammed-i Mustafa’nın üzerinden, Muhammed-i Mustafa’nın üzerinden yaratmasını, ilmini, kudretini, kuvvetini bütün sıfatlarını Muhammed-i Mustafa’nın üzerinden tecellettirdi! O yüzden zamanın mürşid-i kâmilleri Gazâlî bunu böyle hadîs olarak nakleder. Zamanın mürşid-i kâmilleri beni İsrail peygamberlerinden üstündür der.

Burada peygamberlik de yaraşmaz, yarışılmaz. Her peygamber velidir. Her veli peygamber değildir. Ama her peygamber velidir. Burada Muhyiddin ibni Arabi de velilik ebedidir der. Peygamberlerin süresi bellidir ama velilik ebedidir. O yüzden sen kendini böyle bir mürşid bulup ona teslim et! Sufilik yolu cemaatleşmez. Sufilik yolu bir mürşid-i kâmil üzerinden yürür. O mürşid-i kâmil Hz. Muhammed-i Mustafa’ya tabi olarak yetişir. Başka türlü de yetişmez. Nurunu ister Adem’den al, istersen ondan. Şarabı dilersen küpten al, dilersen tesliden. Çünkü bu teslü küplü adamakıllı birleşmiştir. O ibatlı, kesti tesli senin gibi. Senin gibi. Zahiri zevklere değil, hakiki neşeye gark olmuştur. Çay barınağı ve içinde çay.

Nereden geldi? İçeride demlikten geldi. Demlikte kaç tane çay var? Kaç tane? 100 tane, 1000 tane. Doğru mu? İyi. Bardaktan içtin ne? Çay. Demlikten içtin ne? Çay. O demlikten binlerce çay dağıtılabilir mi? Ha bardaktan içmişsin, ha demlikten içmişsin. Bir fark var mı? Sunum farkı olabilir değil mi? Birisi yüzüne bakmadan çay verir, öbür ki de tebessüm ederekten çay verir. Senin gönlün tebessüm ederek verene gider değil mi? Ama çay çaydır. Tebessüm ederek de verse çaydır. Yüzüne bakmadan verse de çaydır. O zaman ister nurunu Adem’den al. İsterse Adem’e gelenden al. İstersen Adem’e gelenden al. Adem’den önce geç yani. Adem’den önce geçsen de ondan nurunu alacaksın, Adem’den de alacaksın, Adem’den sonra kısından da aynısını alacaksın.

O zaman ister bu zamandan al, ister geçmiş zamandan, ister gelecek zamandan. Bu geçmiş zaman gelecek zaman bizim için. Birisi şimdi bir Antep Barak havası söylese ben ben de değilim dese. Terdiden olunca söyle, orandan olunca söyle, Barak olunca ben ben de değilim bu gece deyince kalk. Tabi diyecekler ki ulan şeyhim dediğiniz, şeyhimiz dediğiniz adam bir de Barak havası dinliyor. Dinliyor bu adam. Değil mi? Tıraşın güzel olmuş. Nurunu ister Adem’den al.


«Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e Hep Bir İz» — Sufî Tarîhî Süreklilik

İstersen ondan, ister bundan, ister şundan. Kimden alırsan al. O nur Muhammed’i nuru çünkü. O Muhammed’i nur kimin üzerinde tecelli ederse onun yolu Muhammed’idir. Ama Muhammed’i nurunu tanıyorsan alacaksın, Muhammed’i nurunu tanımıyorsan sen onu bilemeyeceksin ki. Bilemeyeceksin ki, bilemeyeceğin için sen şunu diyeceksin. Mustafa Özbağa vefat edince şunu diyeceksin. Biz Mustafa Özbağa devam ettiriyoruz, onun dersini çekiyoruz. Sus! Mustafa Özbağa sana öyle demedi. Mustafa Özbağa sana şunu dedi. Vefat ettikten sonra bir mürşid-i kâmil bul, ona teslim ol dedi. Onun kılıcı kınından çıkmıştır, sana ne? Sen bir mürşid-i kâmil bul. Sen bir mürşid-i kâmil bul. Sen bir mürşid-i kâmil bul. Bulman için, sen önce bağlı bulunduğun mürşid-i kâmil, mürşid-i kâmil olsun.

Eğer o mürşid-i kâmil ise mürşid-i kâmili tanırsın. Çünkü tanıdın bir tane mürşid-i kâmil. Eğer bağlı bulunduğun şeyh mürşid-i kâmil değilse, ondan sonra gelen de kamil olmasa, senin için önemli değil. Sen çünkü kördün, o da kördü, iki kör. Körlerse ağırlar, birbirlerini ağırlar. Öyle yürüdünüz, gittiniz, gittin efendim, o da vay geldin dedi. Onun cebine de üç beş kuruş koydun. O harika oldu ya, en güzel evlat sen oldun. O geldiğinde seni kapıda karşıladı, kapıda gönderdi. Gittin ona, efendim yüz bin doların var, ne iş yapayım? Pardon. Beş yüz bin doların var, ne iş yapayım? Deyince getir dedi parayı, getirdin sen parayı. Gitti şeyh efendi bir güzel kendine fabrika açtı, seni de muhasebeci yaptı orada.

Sen de geldin Mustafa’ya zua diyorsun ki, efendim bana bir esma söyler misiniz? Ben alacağımı oradan alayım. Ben de ona dedim ki, ben öyle bir esma bilsen, benim dedim ticareti bıraktığım o günün parasıyla bir buçuk trilyonum duruyor dedim. Ben o esmayla toplarım dedim, kelim merhem olsa başına sürer dedim. Nasıl dedi, basmaya dedim. Ben havlu bornozu bıraktığımda bir buçuk trilyon alacağım vardı dedim. Kaldı dedim hepsi de. Ben onu alamadım dedim. Bana ne emredersin? Giz şeyhe söyle dedim ya, benim alacağımı ver dedim ben. Bu durdu şimdi. Bu durdu şimdi. Dedim sana bir denklem kırarım ama senin yolunu kesmiş olurum o yüzden denklem kurmuyorum sana dedim. Sen devam et yoluna dedim. Peki teşekkür ederim dedi.

Deseydi denkleme kur ne pahasın olursa olsun diye ona denklem kuracaktım. Diyecektim ki, eğer o gerçekten mürşid-i kâmil ise 500.000 dolar değil 1.000.000 dolar ver ona. 2.000.000 dolar ver, 3.000.000 dolar ver bütün varlığını ver. O gerçekten mürşid-i kâmil ise. Zaten o gerçekten mürşid-i kâmil ise senden para istemezdi ki dedim. Derdim. Sen onu mürşid-i kâmil şu anda da görmüyorsun zaten. Manevi bağın kopmuş senin. Derdim ona. O sormadı ben de denklemi kurmadım. Ben de denklemi kurmadım. Sakın bu sözümün üzerinden bir para pul isteyeceğim zannetme. Ben Müslüman olunca şunu gördüm. Müslümanların bir parasına dokunmayacağım. 2. Rahatına dokunmayacağım. Parasına ve rahatına dokunmazsan senden iyi bir şeyh, zakir, senden iyi bir dost, arkadaş yoktur.

Ben Şeyh Efendi’ye dedim. Efendim cimriliği ben Müslümanlardan öğrendim dedim. Ben cimrillik nedir bilmiyormuşum dedim. Ben cimrillik hakkınızı helal edin dergahda öğrendim efendim. Şeyh Efendi durdu. Nasıl oğlum dedi. Efendim burada sayıyorlar dedim. Burada dedim sen vereceksin bu senden olsun bu benden olsun. Ben dedim dergahda öğrendim dedim. Alman hesabı varmış dedim. Herkes yiğidinin parasını versek bize alman hesabı. Ben burada gördüm efendim bunlar dedim. Mustafa Efendi oğlum sen nasıl yaşıyordun dedi. Benim yanımda kimse elini cebine atamaz efendim dedim. Nasıl dedi basmaya efendim dedi. Basmaya efendim dedi. Bizim bayındırdığı adettir dedim. Ben bir dedim arkadaşlar derse gidiyoruz derdim minibüsü tutuyorum ben dedim.

Ben kimse para toplamıyorum dedim. Paran da yok ay sonunda maaştan ödüyorum minibüsün parasını. minibüsü ben tutacağım parasını onlar verecek. Böyle bir şey yok dedim bizde. Şimdi onlar otobüs tutup şeye gidiyorlar, trelliler. Nevşehir’e gidiyorlar öğrendim ben. otobüs tutuluyor herkes parasını veriyor. otobüsçü de para kazanıyor o da derviş. Ben gitmiyorum. Ben normal otobüse biniyorum gidiyor. Onlar diyorlar ki biz otobüs tuttuk gidiyoruz. Aynı parayı ona da vereceğim sana da vereceğim. Benim ağrıma gidiyor ulan diyorum nasıl bir dervişlik bu? Hem otobüs tuttuk gidiyoruz diyorlar herkesden de para topluyorlar. Otobüs parası, simit parası topluyorlarmış, ekmek parası topluyorlarmış. Bana ters bu.

Dedim cimriliği ben burada öğrendim efendim dedim. Ben bilmiyordum dedim cimrillik nedir? nasıl biliyoruz biz adam gider meyanede saklı gizli oraya bir yere oturur. Meyanelerde tek kişilik böyle küçük masalar vardır büyük meyanelerde. Cimri masası derim ben o masalara. Adam gider tek başına oraya oturur ikinci bir sandalye yok ya sen onu gördün o birader afiyet olsun dedim. Adam gider tek başına oraya oturur ikinci bir sandalye yok ya sen onu gördün o birader afiyet olsun dedin de o da afiyet olsun der sana. O buyur etmez seni. Mustafa Özba gider 6 kişilik masaya oturur hatta der ki birader ilave bir daha masa yap gelen giden olur bize der. Öyle oturur. Öyle oturur. Kafa almıyor benim. Bakın benim kafam almıyor.

Cimrillik insanın içine yerleşmiş Allâh muhâfaza eylesin. Muhammedi öğretiyle yürüyen o mürşid-i kâmile teslim ol. O adam onun Muhammedi olduğunun farkında değil ya da Muhammedi değil olarak biliyor. 500 bin doları götürmüş vermiş onun peşine düşüyor. Şeyhine inanmamışsın. Denklem kurmadım ona sen alacağını al dedim. Çünkü herkes layık olduğu yolu yürür. Sen bir mürşid-i kâmili kaldıramayacak olan kimseyi orada tutmaya kalkarsan adam ezilir. O yüzden rüyasında gören ders alsın dememin sebebi odur. Çünkü rüya onun içinde delildir, ders alacağı yer içinde delildir. Onun içinde delildir. O der ki Cenâb-ı Hak bana rüyamda gösterdi. Hüccetli bir rüya. Ben rüyama inanırım, otururum orada. E kızacak kızar.

Çayı sert verecek. Ertesi gün tebessümlü verecek. Bugün tebessüm günü. E ertesi gün sert. E sert. Bugün de sert günü. Çay aynı. Çay da aynı. Bugün de sert günü. Çay aynı çay ama. Bazen kızacak Hz. Muhammed Mustafa’a sallallâhu aleyhi ve sellem kızdığında damarları kabarırdı. Ashab bugün çok kızgın deyip çekip gitmezdi. Sen çekip gidenlerden olma. Bazen hiddetlenirdi. Hiddetlendiğinde ashab çekip gitmezdi. Sen çekip gidenlerden olma. Ashab Muhammed Mustafa’ya teslim olurdu. Yap dediğini yapar, yapma dediklerini yapmazdı. Sen teslim olma. Dünyavik yara zarara bakma. Dünyavik yara zarara bakarsan batarsın. Ben üç sefer iflas ettim. Kendi kendime dedim ki, vererler. Ben de vererler. Kendi kendime dedim ki, veren Allâh bir daha verir.

Zorluk da yaşadık. Sıkıntı da yaşadık. Sen yoluna devam et. Eğer o mürşid-i kâmil diye ona biat ettiysen, sen geri dönüşü düşünme. Sen yoluna devam et. Sen yoluna devam et. Çünkü sen nereden? Önemli değil bakın bu. Şunlara böyle tuhaf karşılarım. Bir tek bizim şeyhimiz mürşid-i kâmil. Diğer hiçbir yerde yok. Deme kardeşim bunu. Herkesin şeyhi kendine göre mürşid-i kâmildir. Sen ölçüyü konuş ama. Ölçüyü konuş. Nasıl olması gerekir? Onu konuş. Ama sen kalkıp da sadece bizimki öyle deme. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden nasıl peygambere itaat eden Allâh’a itaat ettiyse, o peygamberi nurun tanıyıp ona biat eden de Allâh’a itaat etmiştir. O kim olursa olsun, o ne olursa olsun. Hadîs-i Şerîf buari mislim bana itaat eden Allâh’a itaat etmiş.

Bana isyan eden de Allâh’a isyan etmiştir. Bana isyan eden de Allâh’a isyan etmiştir. Emir’e itaat eden bana itaat etmiş. Emir’e isyan eden de bana isyan etmiştir. Kardeş, Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e itaat et. âyet-i kerimem var ya Allâh’a itaat eden, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. O âyet-i keriminin tefsiri hadîs-i şerîf. Sizden olan emir sufiler için mürşidleridir. Itaat edersin. Itaatten uzaklaşmazsın. Çünkü ona itaat, Habibine itaattir. Habibine isyan eden de Allâh’a isyan etmiştir. Habibine isyan eden Allâh’a isyan etmiştir. Hz. Muhammed Mustafa’nın sözüne söz koyan, Allâh’ın sözüne söz koymuştur. İster zahir hadisler olsun, isterse Muhammed Mustafa’yı sallallâhu aleyhi ve sellem’in rüyasında görsün.

İsterse Muhammed Mustafa’yı sallallâhu aleyhi ve sellem’ hazretlerini halinde görsün. Eğer onun sözüne şerit düşmeye kalkan kimse, Allâh’ın sözüne şerit düşmüştür. Ona isyan eden Allâh’a isyan etmiştir. Hadisleri inkar eden o yüzden küfür ehlidir diye bağırırım buradan. Hadisleri inkar edenler küfür ehlidir. Onları dinlemeyin. Onları dinlemek, onları itaat etmek de insanı küfre götürür. Hz.


Hz. Muhammed’i Reddetmek Küfürdür — İnsanın Şehâdetinin Hüvviyeti

Muhammed Mustafa’yı peygamber olarak tanımaktan sonra onun bütün hadîslerini de kabul edeceksiniz. Bütün hadislerinin sahih olduğuna iman edeceksiniz. Buhârî Müslüm Tirmizî İbn-i Maci Ebû Dâvûd gibi sahih hadîs kitaplarındaki hadislerin hepsini de kabul edeceksiniz. Bizim yolumuzun temel öğretisidir. Bu dergahta duranlar, bu dergahta yürüyecek olanlar, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye sımsıkı yapışıp bütün hadîs-i şerifleri kendilerine rehber edeceklerdir. Ve asla hiçbir hadisi reddetmeyecekler ve hayatlarını Sünnet-i Seniyye üzerine kuracaklardır. Seyri Sülük yürüyecek olanlar Muhammed Mustafa’nın nefesine dahi, nefesine dahi tabi olacaklar. Sallallâhu aleyhi ve selleme. Sallallâhu aleyhi ve selleme.

Onun nefes aldığında nefes alıp, nefes verdiğinde nefes vereceksin. Bekleyeceksin, uyanık olacaksın. O nefesini verdiğinde sen de vereceksin. O nefesini aldığında alacaksın. O yürüdüğünde yürüyeceksin. O yürümezse duracaksın. O gösterdiğinde bakacaksın. O göstermezse bakmayacaksın. Perden açılırsa izleyeceksin. Perden açılmazsa soru bile sormayacaksın. Küstahlık yapma, bilgisilik yapma. Tabi ol. Bu yolda böyle yürüyecekseniz burada kalın. Bütün kardeşlere söylüyorum. Böyle yürümeyecekseniz helallaşıp gidin. Kendinize bir Üstad bulun. Bu yol Muhammed Mustafa’nın üzerinden yürü. Bu yol Muhammed Mustafa’nın üzerinden yürür. Bu yol Muhammed Mustafa’nın adımını takip etmektir. Bu yol Muhammed Mustafa’nın izini takip etmektir.

Bu yol zahir ve batın Muhammed Mustafa’ya tabiitten yürünür. Başka bir şey değil. Burası Mustafa Özban yolu değil. Burası Ahmet’i Mehmet’in yolu değil. Burası Muhammed Mustafa’nın yolu. Başka bir şey düşünmeyeceksiniz. Kim peygambere itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur. Bütün mükavanattaki varlık onun ruhaniyeti ve nuraniyeti üzerinde yürür. Allâh zat olarak batındır. Allâh zat olarak batındır. Ama zati tecelliyatı Muhammed Mustafa’nın üzerindedir. Allâh zat olarak batındır. Ama bütün sıfatsal tecelliyatları Muhammed Mustafa’nın ruhaniyetinin ve nuraniyetinin üzerinden yürür. Cenâb-ı Hak onu insanlığa bir mürşid olarak, varlığa bir mürşid olarak göndermiştir, yaratmıştır. Varlık, varlık bu manada Muhammed Mustafa’dan alır ilmini.

O’nun üzerinden alır. O’nun üzerinden alır. O yüzden bu yolda yürüyecek olanlar çok açık konuşuyorum. Muhammed Mustafa’nın çizgisinin üzerinde yürüyecekler. Muhammed Mustafa’nın izi üzerinden yürüyecekler. Dışarıda fırtına kopuyormuş. Biz Muhammed Mustafa’nın yolunda yürüyeceğiz. Biz Kur’ân ve Sünnet yolunda yürüyeceğiz. Rabbim bizi onlardan eylesin. Önümüzdeki hafta Mustafa’nın izi üzerinden yürüyecekler. Önümüzdeki hafta, Mustafa beni görene benim yüzümü gören kişiyi gören ne mutlu dedi. Beni görene, benim yüzümü gören kişiyi gören ne mutlu dedi. Bir mumdan yanmış olan çırığı gören, yakinen o mumu görmüştür. Beni gören, bunu sadece sahabeleri atfederler. Sahâbeler gördü. O yüzden sahâbeler, o kimseler gördü, onlar sahâbe oldular.

Hadîs-i Şerîfte de diyor ki, Yıllar yıllar önce bir melami dervişi, o kendisini tabi üstad görüyordu da, ben melami dervişi, o melami dervişi, o kendisini tabi üstad görüyordu da, ben melami dervişi diyeyim. Biz dedi meslekte 23 yılı tamamladık, biz sahâbe hükmündeyiz dedi. Ben böyle kaldım tabi. Sonra dedim ki, Nuri tanır onu, Nuri! Nuri! Bir ayakkabıcı Mehmet abi vardı ya, sayacılık mı yapıyordu, ne yapıyordu? Melami. Melami. Harun daha mı iyi bilir, Harun’un babası da melamiydi. O yukarıda ayakkabıcı, Kapalıçarşı’nın orada bir ayakkabıcı Mehmet vardı. Mehmet. Mehmet. Doğrudur abi. Sonra nereye gitti o? İstanbul. İstanbul’a mı gitti o? İstanbul’a gitti abi. Yaşıyor mu sahamı da? Vefat etti.

Allâh rahmet eylesin inşâallâh. O söylediydi bana, ben meslekte 23 yılı tamamladım, biz sahâbe hükmündeyiz dedi. Melamilerde böyle tuhaf şeyler çıkar, zuhuratlar olur onların tabiriyle. Benim onların böyle sözleri hoşuma gider biraz. Biraz uçuk kaçıktır, bizde de var ya uçukluk kaçıklık. O dedi bana, biz 23 yılı tamamladık, biz sahâbe sayılırız dedi. Tabi ben de böyle, o da beni severdi. Kendisi bizde daha genç dervişiz böyle. Ondan sonra o tekelci Abdullah, Pomak Abdullah tekelciler. Uçtu mu Abdullah? Evet. Nuri Soysal vardı. Nuri Soysal vardı. Onların komşusu neydi? Cemal Hoca vardı. Cemal Hoca’nın sözü oydu. Ben sonra yıllar sonra bir bayındıra gittim, haç-i Sinan’ın orada cumaya gireceğiz, eğildi kulağımın.

Beni gördün mü dedi. ben gördüm desem, o diyecek ki Allâh’ı gördüm. Gerçek olan cevabı biliyorum ya ben. Ben değildim, beni göreni görüyorum, beni görmeyeni görmüyorum desem yalan olur dedim. Ben de ona. Melamilerde söz odur. O uçtu mu Abdullah da? Tevbe Ya Rabbim. Ama herkesin lakabı oydu zaten. Gerçekten adam uçtu buş. Bayındır yani. Tuhaf insanların yaşadığı bir yer. Onun bir, iki, üç, dördüncü katı, tek odaydı onun evi. Evet. Bu orada bir gece zikir yaparken zuhurat oldu dedi, bana anlattı. Mustafa Efendi dedi, ben gerçekten o gün dedi bir zuhurat oldu dedi. Ne oldu dedim Abdullah abi? Bana dediler ki dedi, ey Abdullah oldun. Şöyle bir Bayındır Ovası’nı bir pike yap. Ciddi ciddi söylüyor bunu.

Bana dediler ki dedi, bir pike yap Bayındır Ovası’nı böyle uçak gibi uçacak, pike yapacak. Bana öyle dediler dedi. Onun dördüncü katı. Tabi tek odaydı onun orası. İskandı onların evleri. Altı iki oda, onun altı üç oda böyle. Hep böyle kaydırma diyoruz biz böyle. Terekler var. Bu yukarıdan bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm. Uçuyor adam, inanmış ona. Bir at yuvarlan aşağıya dur. Kol kanat kırık. Tekerci Abdullah, o zaman dedemin bakkal dükkanı varken biz de küçüküz, biz çok iyi tanışıyoruz. Dedemi falan iyi tanıyor, dedemin gitmesine gerek yok. Biz gidiyoruz tabi şimdiki gençler bilmez. O zaman tekelden alınıyor sigara, çay, ispürto, gaz yağı. Öyle gidip de böyle on kilo sigara ver. Yok öyle bir şey.

Sen yazdırıyorsun sana ne kadar verirsen. Abdullah’ın keyfine kalıyor biraz daha. Abdullah veriyor sana, parasını ödüyorsun, alıyorsun götürüyorsun dükkanında satıyorsun. Biz iyi tanışıyoruz onunla tabi. Ondan sonra ben derviş olunca böyle kimse konuşmuyor onunla. Onunla konuştuğun zaman Bender’da lekeleniyorsun tabiri caiz. Ben konuşuyorum. Hiç şey yok. Biz volt atıyoruz sabaha kadar. 3-4 anlatıyor boyuna. Beni de çok seviyor. Öyle bir noktaya gelmiş ki her ne olursa onun tecelliyatı diyor. Aklınıza gelebilecek en uç noktada. Oturuyor, toto oynuyor kahvede. Abdullah abi bu ne iş? Onun tecelliyatı. Hiçbir şey ondan değil. Öyle enteresan birisi. Bakın öyle enteresan birisi. Şimdi beni görene benim yüzümü görene diye var ya oraya geleceğim.

Şimdi, abone ol, beğeni at, yorum at. Ben ilk iti kafa girdim. İlk iti kafa girdiğimde yağlı yok, tuzlu yok, hayvansal yok, şu yok, bu yok. Hiçbir şey yemiyorum ben. Üçüncü günden sonra kestim yemeği içmeği. Bir tek çay içiyorum. Şeyh Efendi sıraladı tam aklımda kalmadı. Hayvansal bir şey yemeyeceğim. Bana dedi ki yağlı yemeyeceksin, tuzlu yemeyeceksin. İçimden öyle dedim. Hiçbir şey yemeyeceksin o zaman dedim. Ben birinci gün üç lokma, ikinci gün iki lokma, üçüncü gün bir lokma ekmek yedim. Zeytinle beraber. Dördüncü gün sıfır lokma bende. İtikaf yapıyorum. İtikaf dersi, normal dersi çekiyorsun. Yetmiş bin tevhid çekiyorsun günlük. Öyle boş muhabbet yok. Yetmiş bin tevhid. Üç gün. Gördün, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine ve onunla alakalı bir şey.

Dördüncü gün on bin salavat-ı şerife dersini çekiyorsun. Yetmiş bin tevhid yok. On bin salavat-ı şerife. Beşinci gün yüz bin lafseyi celal dersini çektikten sonra. Nefes alamıyorsun. Dersi yetiştireceksin diye. Ramazan sabah namazına hiç kimse gelmiyor mescide. Ben ezanı okuyorum. Çıplak sesle. Öyle bir yüksek bir yer var orada. Mescidde vardı ya. Evet efendim. Oraya çıkıyorum ben. Ezan okuyorum. Sabah namazında hiç kimse yok. Ondan sonra giriyorum içeri. Sünneti kılıyorum. Ama ben camiyi açıyorum yine mescide. Farzını kılıyorum. Bir dördüncü gün mü beşinci gün mü ne? Bizde uçuşuyor her şey. Sabah namazını normalde ezan okudum girdim. Sünneti kıldım. Kacık kapı açıldı. Ben hiç arkamı dönüp bakmıyorum.

Birisi geldi içeri. Arkamı dönüp bakmıyorum. Benim dünya kelamı konuşmam yasak. Şeyh Efendi dedi ki dünya kelamı konuşmayacaksın. Güneşe çıkmayacaksın. Abdest alacağın zaman başından aşağı bir örtü örtü sen hiç güneş görmeyeceksin dedi. Ben hiç güneş görmüyorum. Cemaat gelmezden önce abdesti alıyorum hemen giriyorum içeri. Cemaat olduğunda cemaate de çıkmıyorum. Ben içeride orada odada. Sabah namazı kacık kapı açıldı. Ben hiç arkamı dönüp bakmıyorum. Huuuuhh dedi biri. Ben arkamı dönüp bakmıyorum yine.


Mürşidin Olağanüstü Hâli — Hışırtı ve Tasavvufî Cesâret Eğitimi

Bir hışırtı var arkamda. Ben hala dönüp bakmıyorum. Ben hala dönüp bakmıyorum. Ben hala dönüp bakmıyorum. Ben hala dönüp bakmıyorum. Ben kahmet getirdim. Ben dönüp bakmamamın sebebi dünya kelamı konuşmayacağım çünkü. Kahmet getirdim. Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Allâhu Ekber. Ondan sonra geçtim imamiyete. Allâhu Ekber. Huuuuhh dedi bir daha arkadan. Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Ben namazı bitirdim. Esselamu aleyküm ve rahmatullah. Esselamu aleyküm ve rahmatullah. Huuuuhh. Döndüm. Geriye. Abdullah abi. her sabah namazından sonra normalde de yapıyorum diye değil. Ben cehri zikrullâh yapıyorum tek başıma da olsam. Nerede olursam olayım. Başladım şimdi.

La ilâhe illallah. Muhammedur Rasulullah. Sonra Allâh ismasını ben böyle tevhidi böyle çekiyorum sonra Allâh ismasına başladım. Allâh ismasını da başladım darbiç söylemiyorum. Allâh Allâh böyle. Gözüm kapalı benim. Bir ara ben böyle gözümün önünde iki tane diz görüyorum. Ulan diyorum halimi görüyorum acaba böyle ne oluyor diye gözümü bir açtım Abdullah abinin dizleri. Her Allâh de benim göz vizama kadar böyle yükseliyor o da. Ben biraz oradaki imamiyet biraz yüksekte. Hatırladınız mı? Orta mescitte. Böyle biraz yüksekte orası o da çıkıyor böyle yükseliyor. Ben esmayı hızlandırıyorum. Bu böyle top gibi ha ha dedim pencereden aşağı gidecek şimdi. Pencereler alçak ya oranın. Eşhedü en lâ ilâhe illallah eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûlühu.

El Fâtihâ. Ben neyse okudum. Abdullah abiye baktım kendinde değil. Bir huu daha çekti. Beni kim gönderdi dedi. Ben böyle baktım konuşmam yasak ya. Ben dedi sabah namaz için çıktım evden dedi. Huuu dedi bir daha. Abdülkadir Geylânâ Hazretleri dedi ki dedi git mescitte evladımız orada. Onu ziyaret et dedi dedi. Konuşmak yasak ya. Ben boynumu büktüm. Konuşmanın yasak olduğum da söyledi dedi. Ben tekrar boynumu büktüm. Böyle boynunu büksen de söyledi dedi. Ben tekrar boynumu büktüm. Kapıya kadar gitti geriye döndü. dergah adabıdır. Çok özür dilerim söylüyorum bunu. Çok özür dilerim söylüyorum bunu. Dergah adabında eğer dergahda şeyh oturuyorsa sırtını dönüp gidemezsin. Halife oturuyorsa sırtını dönüp gidemezsin.

Nâkib-i Nugabba oturuyorsa sırtını dönüp gidemezsin. Selam verir çıkarsın. Dergah adabı budur. Bazı dergahlarda da şu da vardır. Dergah oradası dergahsa şeyhin dergahısa oraya asla sırtı dönülmez. Herkes çıkarken dergahı boşta olsa selam verir girer, selam verir çıkar. Mesela namazgaha örneğin selam verip girecek, selam verip çıkacak. Veya buraya selam verecek girecek, selam verecek çıkacak. Bu komple huuu dedi bir selam verdi. Uçtum Abdullah’ın bende bütün her şeyi değişti. Çıktı gitti. Ben itikafa devam ettim tabi. İtikaftan sonra özür dilerim itikaf sabahı da oraya geldi. Karşıdan selam verdi. Ben de karşıdan selam aldım. Şimdi bunlar hatırlayacaklar. Delahmet’in kahvesinde çay içtik hatırladınız mı?

Böyle eski dostlar olmasın insanın güzel bir şeye bak eski günlere gittik. Bizim orada meşhur bir Delahmet’in kahvesi var. Delahmet’in kahvesinde çay içtik. O da oradan uzaktan selam verdi, yürüdü gitti. Beni dedi gördüysen onu gördün dedi. Sonra İbrahim Ethem’in kısasını anladı bana. İbrahim Ethem hacca gidiyormuş. İbrahim Ethem hacca giderken bir velia bir mürşidi Kamile bir müslüman. İbrahim Ethem’in kısasını anladı bana. İbrahim Ethem hacca gidiyormuş. İbrahim Ethem hacca giderken bir velia bir mürşidi Kamile bir şeyhe uğramış. Demiş nereye gidiyorsun? Demiş hacca gidiyorsun. Demiş şu paranı pulunu buraya bırak. Benim eftarfım da demiş yedi şavt yap haccın hacı oldu demiş. Abdullah abi bunu anlattı bana.

Dedim Abdullah abi bir yedi şavt atarsam senin etrafında haccın haç mı olacak dedim. Gece saat iki istasyon yolundayız. Bu durdu şimdi. Büyükler böyle demişler dedi. İyi dedim toparladı. Yoksa diyecek ki dön yedi şavt haccın hacı oldu diyecek. normalde o zaten onu der. Onu sizin komşu neydi Cemal hocada söylediydi bunu. Tabii o melamilerle biz Bayındır’da hala daha var değil mi melamiler? Eksik etmesin. Cenâb-ı Hak. Cemal Hoca şehirler oldu zaten. Oldu mu? Abdullah efendi dön vermedi ama Abdullah efendi. Bak ben söylemeyecektim sen söyledin. Cemal Hoca şehlik istiyor daha doğrusu şeyhi ona şehlik verecekmiş. Şimdi laf lafı açtı şimdi. Konuşayım mı susayım mı? İyi hadi bakalım muhabbet güzel.

Bunlar şey efendiyle özel görüşmek istiyorlar. Bana söylediler ben söylerim dedim sıkıntı değil. Şey efendiye dedim ki efendim burada melamiler var iki tanesi. Dedim siz de özel görüşmek istiyor. Ne görüşeceklermiş Mustafa efendi? Bilmiyorum efendim bana söylemediler. İyi görüşürüz dedi. Mehmet abinin evine gittik. Onun kapalı çarşının bitiminde orada bir evi vardı onun sağ tarafta. Oraya gittik. Dediler özel görüşeceğiz. Beni istemiyorlar yanlarında. Dedim efendim ben girmeyeyim. Şey efendi onlara şunu söyledi. Bizim Mustafa efendiden saklımız gizlimiz hiçbir şeyimiz yok dedi. Bunları söylemek istemiyorum da artık kendi geçti nasıl olsa. Böyle kendimize kıymet verdirecek değiliz. O neyse ben de oyum dedi.

Ben neyse o da benim dedi. Ondan saklımız gizlimiz yok ne varsa konuşun dedi. Biz tabi öyle dedi. Mehmet abi bir baktı bana. Mehmet abi ne yapalım? Öyle dedi. Mehmet abi bir baktı bana. Mehmet abi dervişli, teknik olarak iyi bilir sufili. Sohbeti dinlenir yani. Ara sıra sohbet ediyoruz onunla biz. Tabi Cemal hoca bana baktı. Konuşayım mı konuşmayayım mı gibisinden ben boynum büktüm tabi ben susuyorum. Cemal hoca dedi. Efendim bana mürşidlik veriyorlar siz ne dersiniz dedi kısaca. Böyle Şeyh Efendi bunun böyle olmayacağına olamayacağına. böyle kamil bir zatın eğitiminden geçilmesi gerektiğini filan anlattı böyle. Gene anlamadı. Gene söyledi. Şeyh Efendi’nin meşhurdur bu sorgulaması. Döndü hocam dedi.

Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hiç rüyanda gördün mü dedi hayır dedi. Geçmiş peygamberleri gördün mü dedi hayır dedi. Geylânî Hazretleri gördün mü dedi hayır dedi. Pir efendileri gördün mü dedi hayır dedi. İyi şimdi bir Muhyiddin ibni Arabi vardır. Bir de Muhammed Nur vardır. İkisi ayrıdır onlar. Şeyh Efendi Muhyiddin ibni Arabi’yi gördün mü dedi hayır dedi. Asıl melamiler onu da pir olarak görürler. Neydi Muhammed Nur muydu neydi bir şeydi onu. Muhammed Nurul Arabi evet. Onu gördün mü dedi hayır dedi. Şeyh Efendi geliyor şimdi aşağı doğru. Peki evladım dedi sen hiç şeyhin rüyanda gördün mü dedi. Bir sefer gördüm efendim dedi. Ondan sonra o da dedi benim sırtım ona dönüktü onun da sırtı bana dönüktü dedi.

Şeyh Efendi direk oğlum senin şeyhin daha mürşid-i kâmil değil dedi. Sen nereden mürşid-i kâmil olacaksın dedi. Dikkat edin. Ölçüye bak. Oğlum senin şeyhin mürşid-i kâmil değil. Sen nereden mürşid-i kâmil olacaksın dedi. Şeyhi mürşid-i kâmil olmayan mürşid-i kâmil olamaz. Şeyhi mürşid-i kâmil ise o mürşid-i kâmil olur. Sakın dedi böyle dedi mürşid-i kâmillik mürşidlik yapmaya kalkmadı. Hınzır başı gibi halk olacaksın dedi yarın mahşerde dedi. Bunu söyleyen bir şey. Bunu söyleyen bir şey. Bir şey. Bunu söyleyen bir şey. Diyor ki, şeyhim diyecek olana hınzır başı gibi halk olursun dedi. Tabi her şey bitti sohbet de bitti, mahmet de bitti. Ben müsaade isteyelim efendim dedim. Kalkalım Mustafa efendimiz dedi kalktık.

Şimdi o kapalı çarşıdan aşağı doğru iniyoruz şimdi. Ya Mustafa efendimiz dedi olmadan dedim oldum diyenlere bak dedi. Hınzır başı gibi halk olacaklar oğlum dedi.


«An Bu Andır Yaşa Mustafâ Özbağ» — Mü’minin An Yaşama Felsefesi; Tasavvufî Sevinç

Rabbim kimseye nefsine uydurmasın dedi. Şimdi bir kimse evliya olabilir. Eyvallâh. Veli olabilir eyvallâh. Ama mürşid-i kâmillik ayrıdır. Mürşid-i kâmil olmak için bir mürşid-i kâmil gerek. O mürşid-i kâmil yok ise sen mürşid-i kâmil olamazsın. hani beni görene benim yüzümü görene ne mutlu demiş ya. Buradan melamiler derler ki bir kimse Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’nin rüyasında görürse sahâbe hükmündedir derler. Bunu ilk melamilerden duymuştum. Sonra hadîs-i şerîfi okudum. Hz. Muhammed Mustafa’yı gören gerçekte görmüştür. Onu gerçekte gören de sahabedir. El Fâtihâ. Âmîn. Hayırlı geceler. Hakkınızı helal edin. Vaktinizi aldık. Bugün de hamdolsun bizim bayındır çete buradaydı.

Biz eksik noksan görmüyoruz. Gömdük, cesedini gömdük. Kendini gömmedik. Kendini gömmedik. O yüzden bayındır çete dimdik ayakta duruyor. Bir sıkıntı yok. Bayındır çete de olmadı yani. Hamdolsun, Allâh razı olsun. Ziyaretimize geldiler. Bir de cuma yedisiydi ya. Bizim tabi yedisi 14.21. 28.35 bitmez artık bizim böyle. Artık cumaları böyle hüzün paylaşacağız. Hüznün gideren Rabbime hamdolsun. Cenâb-ı Hak her hüzünlenene muhakkak bir hüzün giderici gönderirmiş. Rabbime hamdü sena ediyorum ki Cenâb-ı Hak hüzün gidericileri de eksik etmiyor. Allâh razı olsun inşâallâh. Bugün biraz gecikmemizin de sohbete gecikmemizin sebebi de oydu. Biz mutadımıza devam ettik. Çete geldi sohbet ettik. Andık eskilerden, yenilerden.

Biraz oktayı andık, biraz eskileri andık, biraz anlattık, biraz tebessüm ettik. Biraz hüzünlendik. Velhasıl kelam. Bugün eskileri andık. Tabi eskileri deyince haydi. Eskileri deyince haydi, Barbaros girdi işin içerisine, Mehmet Reşber girdi, Seyit Taş girdi. Ondan sonra öyle bir derledik toparladık hepsini. Böyle perşembeden beri değil, ta şeyden beri, cumadan beri öyle söyleyeyim. Eski yeni böyle toparlandı. Herhalde bu ara hüzün ağır bastı. Ağır basınca, Cenâb-ı Hak hamdu sevin olsun. Eskisi, yenisi toplandı hepsi de. sen hüzünlenme dercesine. Öyle günler bizim bu ara öyle geçiyor. Cenâb-ı Hak hamdu sevin olsun. Şükür hamdolsun. Bu konuda da böyle bir üzüntüm yok hiç. Bu manada. Ben bir şeyi yaşarken dolu dolu yaşamayı severim.

Dolu dolu sevmeyi, dolu dolu muhabbet etmeyi, vaktim olduğu müddetçe bir şeyi dolu dolu yaşamayı severim. O yüzden geride bıraktıklarınla alakalı herhangi bir soru işaretim yok. Şeyhimle de dolu dolu yaşadım. Mehmet Reşber’dir, Seyit Taş’tır, Barbaros’tur, ondan sonra Oktay’dır. Hepsinde de dolu dolu yaşadım. Vefat eden bütün dervişlerle, hepsinde de. Ben gücüm nispetinde, vaktim olduğum nispetinde dolu dolu yaşadım. Bayan vefat eden Hatice kardeş olmak üzere, öbür kardeşlerle de dervişli olabildiğince maddi manevi, dolu dolu yaşadık, sizlerle de dolu dolu yaşadığıma inanıyorum. Böyle dolu dolu yaşayarak bu dünyadan Cenâb-ı Hak köçüp gidenlerden eylesin. Arkaya dönüp de ahvah etmem. Ahvâh etmem.

Geriye dönüp de şunu da yapsaydım, bunu da etseydim demem.


Kaynakça ve Referanslar

  • Mesnevî 1940. Beyt — Vahy ve Sıfat Tecellîsi: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, 1940. beyit civarı (vahiy ve sıfat tecellîsi); Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; «vahiy mertebeleri» — Şâtıbî, el-Muvâfakât; Şâfiî, er-Risâle; «sıfat tecellîsi» (esmâ-i hüsnâ) — İmâm Gazzâlî, el-Maksadü’l-Esnâ; İbn Arabî, Fütûhât 2/468; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara.
  • Mürşid-i Kâmil ve «Kendini Bilmeyen Velîler» Ayrımı: Mürşid-i kâmil şartları — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; «kendini bilmeyen velî» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «sahte şeyh» — İbn-i Cevzî, Telbîsü İblîs; halkın velîye bakışı — İmâm Rabbânî, Mektûbât; modern Karabaş tatbîki — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • «Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e» Sufî Tarîhî Süreklilik: Peygamberler tarihi sürekliliği — Bakara 2/253; İsrâ 17/55; «sıfat tecellîsi sürekliliği» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 121; «Âdem’den Muhammed’e bütün peygamberler» — Müslim, Îmân 273-274 (177); İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 1/258; «sufî manevî silsile Hz. Âdem’e ulaşır» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl.
  • Hz. Muhammed’i Reddetmek (İnkâr) — Şehâdetin Hüvviyeti: «Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedun Resûlullâh» — Buhârî, Îmân 1; Müslim, Îmân 14-21 (8-22); şehâdet bütünlüğü (Allâh-Resûl) — Şâfiî, er-Risâle; Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ekber; Hz. Muhammed’i reddetmenin küfre götüreceği — Ahzâb 33/40 (hâtemu’l-enbiyâ); Mâ’ide 5/3 (din kemâle erdi); modern reddiyecilik eleştirisi — Şâtıbî, el-İ’tisâm; Hayrettin Karaman, Mukâyeseli İslâm Hukûku.
  • Mürşidin Olağanüstü Hâli ve Manevî Cesâret: «sufî hışırtı» — Mevlânâ, Mesnevî; «manevî cesâret» — Bediuzzaman, Sözler 17. Söz; «havf-i ilâhî dışında korkmamak» — Tirmizî, Sıfâtü’l-Kıyâme 60 (2521); «mürşidin imtihânlardaki sebâtı» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; modern uygulamalar — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • «An Bu Andır Yaşa» — An’da Yaşama Felsefesi: «vakti kıymetlemesi» — Asır 103/1-3; «mü’min anı kıymetler» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’l-vakt; «ibn’ül-vakt» (ânın oğlu) tâbiri — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; sufî vakit anlayışı — Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, «vakit» mâdesi; «geçmişi unut, geleceği bekle» — İbn Atâullah, el-Hikem; modern «mindfulness» ile karşılaştırma — Seyyid Hüseyin Nasr, Knowledge and the Sacred.
  • Karabaş Silsilesi ve Mesnevî 1940 Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsile zinciri — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Mesnevî tedrîs üslûbu — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı