Hâl Mertebeleri ve Tasavvufî Manevî Görüş — «Hâlin İçinde Hâl Görmek»
Âmîn. Mind-i mevcut Fatih II. Bey’di. Aklı, cüzi, sözde ve bizim dostumuzdur. Ama hal vahisine gelirsen orada bir hiçten, bir yoktan ibarettir. Aklı, cüzi dediği bizim mevcut aklımız. Karnımız acıktığında yeme ihtiyacı hissettiğimiz. Normalde bir şey tefekkür ettiğimizde, bir şey düşündüğümüzde almış olduğumuz ilmi, bilgileri analiz eden, normalde Allâh’ın bahşettiği en büyük nimetlerden birisi. Ve insanı da diğer varlıklardan ayırt eden bir olgu, Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu bir nimet. bu akıl, bizdeki akıl varlığın herhangi bir tarafında yok. Varlığın herhangi bir kesiminde, kesitinde de yok. Bütün varlık aleminde, hepsinde de akıl var. Varlık tamamiyetle aklın örgüsünün üzerindedir. Küçücük bir atomun da kendine ait bir aklı vardır kendince.
Demiş Hakkında
Bence ona verilmiştir ama o aklın dışına çıkmaz asla. Farklı bir şey de düşünmez, farklı bir ilim de ona verilmez dışarıdan. Ancak onu değiştirebilirsin, dönüştürebilirsin, ne bileyim DNA’larıyla, kromozonlarıyla oynayabilirsin. Ama sonuçta hepsi de birer aklın ürünüdür. Şimdi bazen bir kısım sufiler aklı reddederler. Reddettikleri akıl bu değildir. Bizim reddettiğimiz akıl aklın ilahlaştırılmasıdır. Çünkü akıl verilen bilgi kadar analiz eder, verilen bilgi kadar düşünür. Verilmeyen bir bilginin üzerinde akıl hükmetmez. O yüzden insan mevcut akılla bir hakikati algılayabilir, bir hakikati öğrenebilir, bunu kavrayabilir. Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için akıl lazımdır. O rızayı kazanmak için de o akıl onun için önemlidir.
Çünkü aklı olmazsa sorunlu olmaz. Ve normalde aklı olmazsa o kimse, akletmezse cehaletten kurtulması mümkün değildir. Akıl insanı cehaletten kurtarır. Akıl bu noktada kendisini iyi kullanmayı bilenler için muhteşem bir şeydir. Doğru yolda yürümek için de akıl lazımdır. Eğri yoldan kaçmak için de akıl lazımdır. O yüzden normalde akıl bazen sizde, bütün insanlarda hakem rolü oynar. Bazen hakim rolü oynar. Bazen normalde akıl bu manada amir rolü oynar. hükmeder, ondan sonra hakimdir. Ondan sonra ne bileyim bir şeyi zapturabat altında tutar, hakimdir. Bir şey de emreder. Bu sefer o meselede amir olur. Bilir bir şeyi ve hikmeti öğrenir, alim olur. Seni ibadete yönlendirir, abit olur akıl o esnada.
Seni heva ve hevesten, dünya sevgisinden uzaklaştırır. Seni zahit eder, akıl yapar bunu. Normalde hem abit olman da hem zahit olman da hem arif olman var. Allâh’ı sevmesinin noktasında da akıl lazımdır. Bu sefer seni Allâh, akıl seni arif eder. Hatta Allâh’a aşık eder. Allâh’a aşık olunca o kimse marifetullah’a ulaşır. Bunu akılla yürünür burada bu hadisi. Bunda akıl lazımdır. insanlar böyle sufinin cahili akılı tamamiyetle reddeder, şeytanın oyuncağı olur. Bakın aklı tamamiyetle reddeder, şeytanın oyuncağı olur. Biz bu noktada durmaktan Allâh’a sığınırız. Çünkü normalde insanın doğruyu bulması da akılla alakalıdır. Mesela kimisine deriz ya zeki diye akılla alakalıdır. dolan başlı bir işten insanı çıkaracak olan da akıldır. aklı küçümsemek demek, haşa Allâh muhâfaza eylesin, Cenâb-ı Hak’ın yaratılış fıtratını küçümsemek demektir.
Çünkü Hz. Muhammed Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyeti aynı zamanda akıldır. aklı evveldir. Aynı zamanda o ruhaniyeti ve nuraniyeti aynı zamanda da kalemdir. biz akla baktığımızda yaratılışta aklı hem kalem olarak görürüz, hem de normalde aklı evvel noktasında her şeyi bilen noktasında da görürüz. Rabbim muhafaza eylesin. Hadîs-i Şerîfte de kendisine akıl bahşedilen kimse kurtuluşa ermiştir buyurulmuş. Beyhakide geçiyor. O zaman normalde akıl cüz cüzci akıl bizim bu manada dostumuzdur. Hz. Pîr öyle diyor. Ama onunla çünkü iyiyi, doğruyu, kötüyü, yanlışı, eksiği, güzeli, çirkini ayırt edebiliriz. O akıl olmazsa eğer ve akıl da kemale ermezse belli bir bilgi donanımına sahip değilse, belli tecrübe donanımına sahip değilse o zaman o kimse cahildir.
Bakın cahildir. Sadece okumak yetmez tecrübe gerekir. Sadece tecrübe yetmez teknik bilgi de gerekir. Bunların hepsini de cem ettikçe akıl bizim önümüze muhteşem bir Cenâb-ı Hak’ın bahşettiği bir lütuf olarak önümüze çıkar. Ama bu akıl ne zaman değerlidir? O İslam adına, din adına vahye tabi olduğu müddetçe bizim için kıymetlidir. o akıl Kur’ân ve Sünnet’e tabi ise evet o akıl muhterem bir akıldır, güzel bir akıldır, saygı değer bir akıldır. Eğer Kur’ân ve Sünnet’e tabi değil ise o akıl sahibi akıllılardan değildir. Cahildir ve o kimse akıllı hükmünde de değildir. Çünkü o kimse Kur’ân ve Sünnet’e tabi olmadı. Çok iyi bir bilim adamı olabilir, çok iyi bir profesör olabilir, çok iyi bir ticaret erbabı olabilir.
Önemli değil. Kur’ân ve Sünnet’e tabi ise, vahye tabi ise o önemlidir. Vahye tabi değilse o dünyasını kurtarsa da ahiretini kurtaramaz. Helak olur gider ebedi cehennemlik olur. Allâh muhâfaza eylesin. bu teferratı anlattığım akıl hale gelince, sufilerin kendi içerisindeki hal dediğimiz, bunu bazı eserlerde ahval olarak da geçer ama genelde bizim topluluğumuzun içerisinde biz bunu hal olarak nitelendiririz. Mesela şu anda burada yaşadığımız bir haldir. Örnek, şimdi burada bir sohbet ediyoruz. Sohbet ederken bu sohbeti yaşamak bir haldir. O kimse gözünü kapattığı zaman anlatılan meselenin manevi boyutunu gördü. Manevi boyutunu görünce hal içerisinde hal gördü.
Manevî İlim Lütf-i İlâhî’dir — Sûfîlerin Allâh’a Boyun Eğmesi
Şimdi o manevi boyutunu görürken aynı zamanda bir ses ona o manevi boyutu tercüme etti. Veya ne manaya geldiğini söyledi. Hal içinde halin halini yaşadı. Bakın bu normalde hal, burası bir haldir. Ne yaptı? Gözünü yumdunda ve göz açık. Farklı bir esantene gördü. Örnekliyorum bunu. Hz. Piri gördü. Evet bu Beyti kendisi söylüyor ona. Bu hal içerisinde hal gördü. Beyti söylerken aynı zamanda da Beyti şerh ediyor. Hal içinde hal görmeye başladı. Halin de halini gördü. aklın tabiri caizse çalışmadığı, kabul etmediği yer burası. çünkü akıl bu hali ben hep öyle tarif ederim bilirsiniz. Geçici bir şeydir. Kalıcı bir şey değildir. Biz buradan çıktık buradaki hal bitti. Geçti. Veya o esnanda siz gözünüzü yumuk veya açık bir esantene gördünüz.
Haldi. Geçti bitti. İnsan onu tekrar arar ama bulamaz. Çünkü bütün hallerin hepsi de geçici. Ama normalde bu dervişlikte sufi için o kimsenin iç mekanizmasının farklı çalışmasından kaynaklanır. Bunun için normalde sufi adayının o içsel yolculuğunun başlaması içsel yolculuğunun yürütmesi lazım. Bu gördüğümüz zahiri hal. Az önce benim dediğim şey içsel, manevi. siz burada otururken veya ben burada otururken, ben normalde bu beytleri okurken eğer herhangi bir manevi ayrı bir perde de görüyorsam onu bu da geçici bir hal. Ama o normalde aklın reddettiği, aklın bu işin içerisinde çıkmakta zorlandığı bir hal. Onu ancak orada manevi bir söz, kelam, bir görüntü olduğunda onu idrak eder, onu hıfs eder.
Onu normalde bir şey söylüyor. Çünkü onunla alakalı bilgi verilmedi ona. Bir bilgi verilmediği için ne yapar? Onu öylece hıfs eder. Onu analiz de demez. Onunla alakalı bilgisi yok çünkü. bu hal kavramı bu manada detaylı bir şekilde incelenmesi gereken bir şeydir. Bunu genelde tarikat ehli, ben sufilerle tarikat ehlini ayırırım ya, tarikat ehli bu detaya inmek istemez fazla. Çünkü bu kimisi bunları böyle konuşmayı arzu etmez. Kimisinin de bilgisi yoktur. Teknik bilgisi yoktur. Teknik bilgisi olmayınca da bunları konuşmaz. Veyahut da onda manevi bir hal de yoktur. Manevi bir hal olmadığı için de bunları konuşamaz. Onun bir manevi hal görürse o zaman o kimse bunları konuşabilir. Eğer manevi bir hali yok ise onun bunları konuşması da mümkün değildir.
O yüzden hal bu manada, bunu böyle bir kenara not alın. Sürekli olmayan geçici manevi durumlardır. Bakın sürekliliği olmayan geçici manevi durumlardır. Bu normalde dervişler veya sufi adayları bunları anlık yaşarlar. Bunları anlık yaşadıkları için bu normalde o kimsenin Allâh’a yaklaşma yolunda böyle manevi işaretler gibidir bunlar. Ama hiçbir zaman kalıcı değildir, geçicidir. Bazen derviş kardeşler onların kalıcı olmasını isterler. Bu makama aittir. Bu normalde o henüz daha hal yolunda yürüyor. O gelip geçecek bazen zikrullâh esnasında görmüş olduğu hal saniyelerle ölçülebilir. Bir anda Geylânî Hazretleri gelir bir sürü şey yapar orada ama o anlık bir meseledir. Geçer o. O tekrar onun yeniden yaşamasını ister mesela o hal dervişi.
O hali gördü ya onun üzerine odaklanır gözünü yumar sıkar kendini devam etsin der. Ben de bağırırım oradan ya gelir geçer o. Bir demdir. Arama arkasından koşmanın. Sebeb geldi, yürüdü gitti. Sen onun arkasına koşarsan aldanırsın. Zikrullâh hal için yapılmaz. Sufilik hal için yaşanmaz. Allâh’a yaklaşmak içindir derdimiz. Allâh’ı sevmektir derdimiz. Hal yaşamak değildir. Eğer hal yaşamaya odaklanırsa bir kimse yolda kalır, aldanmış olur. Lazım mıdır? Sufi normalde Allâh’a yaklaşma yolunda bunları önemser. Ama Sufinin kendisi önemser. Ama yol için bu önemli değildir. Bakın yol için önemli olan istikamet sahibi olup Allâh’a yaklaşma yolunda, Allâh’ı sevme yolunda gitmese der. Hal bu manada Allâh’ın bir lütfudur.
Lütfu. Bu normalde Allâh’ın lütfu olduğu için bir derviş bunu veya bir sufi bunu kendi çalışmasının bir ürünü, kendi çalışmasıyla gelinen bir nokta olarak görürse, aldanır yine. Kaybedenler kulübüne gider, kaydolur. Bu sufilik yolunda her ne yaptıysan sana Allâh’ın lütfudur. Sen Allâh’a kulluk yolunda iyilik olarak, güzellik olarak, Allâh’ın emirleri olarak ne yaptıysan bu Allâh’ın lütfu ikramı ihsanıdır senin. Çalışmanla, çalışmakla elde edebileceğin bir şey değildir. Tembellikle de sana gelmez. Tembellikle de gelmez. O zaman bu gayrete tabidir. Ama senin gayretinin karşılığı değildir. Sen çünkü karınca gibi adım adım yürürsün, karınca gibi bir adım atarsın. Cenâb-ı Hak keyfiyetinden sana sanki 100 bin adım atmışsın gibi lütfeder.
Bu Allâh’ın lütfudur. Senin karınca yürüyüşüne bağlı değildir bu. Veya da sen çok özür dilerim birisine veya bir yere bir kuruşluk tasattuk etmişsindir. Cenâb-ı Hak sana akıtır. Bu normalde senin yaptığının karşılığı değildir. Bu Allâh’ın lütfu ikramıdır. Sen 5 tane hadîs okursun, 5 hadîs okumuşundur. Kendince ezberinde 3 hadîs vardır, 5 hadîs vardır. Allâh için konuşmaya başlarsın. Senin hıfsına 5 bin hadîs gelir. Lazım olan ne varsa gelir. Bu Allâh’ın lütfudur sana. Bu Allâh’ın ikramıdır sana. Bu ticarette de aynıdır, sufilikte de aynıdır. Bu her alanda o aynıdır. Bir şeyi sen kendinin yaptığının karşılığı olarak görürsen Allâh muhâfaza eylesin. Kibre düşmüşündür, nankörlerden olursun. Hiçbir şey senin yaptığının karşılığı değildir.
Sana gelen iyilikler Allâh’ın lütfu ikramıdır. Onun ihsanıdır. Kendi katından meccanen sana verdiğidir. Karşılıksız verdiğidir. O yüzden hal Allâh’ın bir lütfudur. Senin buraya gelmem de bir haldir. Bu Allâh’ın lütfudur. Maça da gidebilirdin bugün. Örnek. Veyahut da başka bir yere de gidebilirdin bugün. Oturup kafe mi yok, dolu. Gidip orada oturabilirdin. Evinde rahat rahat da oturabilirdin. Hatta derdin, ah telegramdan veyahut da YouTube’dan canlı yayında var. Oradan da dinlerim ben. Ya evde oturayım ne olacak ki yani? Ya şimdi git orada iki dizin üzerinde otur. Ondan sonra birisi konuşacak, sen dinleyeceksin. Bir de canın sıkılırsa 20 dakikada konuşup kalkacak gidecek. Ya bir de tutturmuş hasta im diye.
Bizler de öyle kendi kendine algı yapacak gidecek. Örnek. Nefis böyle insana vesvese verir. Otur evde yarım saat için gitme oraya. Der mi? Der. Der. bu normalde insanın Allâh yolunda koşması, Allâh yolunda yürümesi, bunun altını çizin. Lütf-i İlâhî’dir. Hiç kimse bunu kendi nefsinde ben yaptım, ben ettim. Böyle konuşmasın. Veyahut da bir kimsenin ticareti lütf-i ilâhî’dir. Bir kimsenin kazancının helal olması lütf-i ilâhî’dir. Bir kimsenin kazancının ona yetmesi lütf-i ilâhî’dir. Onun artması lütf-i ilâhî’dir. Bir kimsenin ilminin artması lütf-i ilâhî’dir. Bir kimsenin manevi ilmi lütf-i ilâhî’dir.
Hâl ve Makâm Ayrımı — Manevî Yolculukta Sufînin Elde Ettiği Mertebeler
Lütf-i İlâhî’dir. O yüzden bilhassa sufiler başlarına gelen herhangi bir şeyi lütfü ilahi olarak görürler. Bu dert olabilir, bu gam olabilir, bu hastalık olabilir. Bu ne bileyim herhangi bir keder olabilir, bu sıkıntı olabilir, bu dermansız hastalık olabilir. Bir sufi için bu lütf-i ilâhî’dir. Sufi her şeyini, üzerinde olan her şeyi bir hal olarak görür, geçicidir çünkü. Sıkıntı geçicidir, hastalık geçicidir, problem geçicidir, dermansızlık geçicidir. Başınıza gelen, iflas geçicidir. Üç tane iflas geçirmiş insan var burada karşınızda. Geçicidir. Zulüm geçicidir. Bakın geçicidir. Eşin sana zulmeder geçicidir. Evladın sana zulmeder geçicidir. Annem baban sana zulmeder geçicidir. Sen kendi nefsine zulmedersin geçicidir.
Patron sana zulmeder geçicidir. İşçi sana patrona zulmeder geçicidir. Her şey geçicidir. Sokakta sana zulmeder geçicidir. Bakın hepsi de bir haldir çünkü. Güneş bu sabah doğar geçicidir. Akşama batar, batı olarak görüyoruz geçicidir. Bakın geçicidir. Sabah geçti gitti, o da bir haldi. Geçti gitti, dün geçti gitti. Üç yıl öncesi geçti gitti. Beş yıl öncesi geçti gitti. Geçti bakın, haldi çünkü bir haldi. O yüzden bu zaman zarfında, hayatının içerisinde yaşadığın olumlu olumsuz her ne var ise başına gelenleri sen bir Allâh’ın lütfu olarak görürsen Allâh’la barışık yaşarsın. Ve başına gelen hadiselerle de barışık yaşarsın. Ama bunları Allâh’ın lütfu görmezsen, Allâh’ın ikramı görmezsen sende kabus hali olur.
Sende kabus hali olunca daralırsın. Sen daralınca yol alamazsın. Hiçbir noktada. Ne zaman ki başına gelen her hadiseyi bir lütuf olarak gördün, o zaman yol alırsın. Bir başkası sana üzülür, sen de zaman içerisinde üzülürsün. Üzüntü de haldir. Bakın haldir. Eşin terk eder seni, haldir, geçicidir. Çocuğun seni terk eder, haldir, geçicidir. Hepsi de geçicidir. Bu dünya bir haldir, geçicidir. Büyük olarak bakın şimdi. Dünya hayatında bir haldir, geçicidir. Birey olarak sen kendin dünya hayatı yaşıyorsun, bu dünya hayatı geçicidir. Ben kendi nefsime sorayım. Nerede benim annem? Nerede benim babam? Nerede benim şeyhim? Geçicidir. bir tarafına Hazreti Hasan, bir tarafına Hazreti Hüseyin oturdu. Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın dedi.
Cebrâîl alaihi s-salam. Geçicidir. Geçicidir. Bakın geçici. Bu dünya hayatı da geçici. Böyle gördüğünüz zaman zaten kemale erer, olgunluğa erersin. Senin işin geçicidir. Senin eşin geçicidir. Senin çocukların geçicidir. Geçicidir. Senin evin geçicidir. Senin hanın, hamamın, katın, yatın, araban geçicidir. Geçici. Ben 40 yıl önce Bayındır’da oturuyordum. Geçici. 6 tane ev vardı bizde. Geçici yıkıldı hepsi de. Hepsi yıkıldı. Enteresan bir şey, öyle değil mi? Geçici çünkü. Bakın geçici. Geçici. Bunu sufi kendi üzerinde oturturursa, kendi üzerinde oturturdu. Gördüğün kimse, Yusuf’u gördün. Geçici Yusuf’u görmez. Nasıl geçici? Ben 64 yaşındayım. Kötü tek gittim geçici. Yusuf’u ertesi gün göremeyeceğim.
Zahir olarak. Yusuf da beni göremeyecek yarın. Geçici. Ne kadar burnumuzun ucunda, öyle değil mi? Geçici. Yusuf sevecekse şimdi sevecek. Dinleyecekse şimdi dinleyecek. Yarına çıkmaya kimin garantisi var? Yok. Geçici. Ve her şeyi sufi bu manada Allâh’ın lütfu noktasında görecek. Şimdi bizde şöyle bir şey var. böyle iyi tatlı bir şey olursa Elhamdülillah ya Allâh lütfetti, ikram etti. Buna ulaştık. Böyle. İyi. Dert gelince neden Allâh lütfetti demiyorsun? Bir hastalık uğrayınca neden Allâh lütfetti demiyorsun? Bir darlık, bir sıkıntı gelince neden Allâh lütfetti demiyorsun? Allâh lütfetti demiyorsun. Bir nimet elinden gitti. Neden? Allâh’a hamd etmiyorsun. Allâh’tan demiyorsun. Nasıl gider benden diye çırpınıyorsun?
Allâh muhâfaza eylesin. O zaman bütün yaşadığımız zahir ve batının hallerin hepsi de ne? Allâh’ın birer lütfu. Biz bu konuda böyle iyice kendimizi bunu dikt edelim. Ve hal, manevi manada bir dervişin kendi iç dünyasında manevi derinleşmesine sebep olur. Bu sufiler için bu, bu manada, ama illaki zikrullâh da görülen hal değil. Sufilik açısından yaşamış olduğu her hal, burası da dahil, bu sohbette dahil, zikrullâh da dahil, namaz dahil buna, ibadetler dahil, bunların hepsinde sufi aslında kendi iç dünyasında derinlemesine duygu, derinlemesine deneyim ve bunun sonucunda derinlemesine bir tecrübe yaşar. Çünkü sufilik yolunda tecrübe çok önemlidir. Çünkü tecrübe, o kimsenin, o şahsın birebir yaşadığı bir haldir.
Bakın, birebir yaşadığı bir haldir. O tecrübeyi yaşayacak ki o kimse, o derinleşmeyi, o derinleşmeyi o kimse de sağlayacak. Eğer ki o tecrübeyi yaşamazsa onda o derinlik oluşmaz. Onda o tabiri caizse böyle içsellik oluşmaz. Onun iç yürüyüşü oluşmaz o kimsede. O derinlik oluşmaz. O derinlik oluşmaz. Onun iç yürüyüşü oluşmaz o kimsede. O hali derinlemesine yaşamalı. sohbet dinliyorsa o kimse, o sohbeti derinlemesine yaşamalı. Tecrübe etmeli. Ne oluyor demeli. Kalbinde bir pencere aramalı. O sohbeti anlamak için, o sohbeti dinlemek için, sohbetin tecelliyatını görmek için. Bir pencere aramalı. Zikullaha esnasında Allâh’ı zikrederken o kimse kendince iç dünyasında bir pencere aramalı. Ve kendi iç dünyasında o pencereden alemi seyretmeli.
O iç dünyasında o yolu, o pencereyi, o kapıyı ve hatta o manevi derinliğe gidecek olan, manevi derinliğe gidecek olan, eğer ki o içselliği, o deneyimi yaşamazsa, o her daim böyle yüzeysel kalır. Ama yok, o kapıyı aralamaya çalışırsa, o derinlemesine nüfuz etmeye çalışırsa, o hal, o kimsede bu manada makama devşirmeye başlar. Bakın makama doğru devşirmeye başlar. O zaman bir, halin gelip geçici olduğunu bilecek o kimse. İki, halin Allâh’tan bir lütuf olduğunu idrak edecek, bunu oturtacak. Üç, o derinliği yaşamanın yolunu arayacak ve o tecrübeye edinmeye çalışacak. İlmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin. Bunu böyle algılayabilirsiniz. Ben böyle üçlü anlatırım ya hep, Allâh bizi affetsin. Bunun akabinde, bu üç adımın arkasından, o kimsede ne olur?
Makam gelir. Aslında hal ve makam arasında çok ince bir perde vardır. Çok ince bir perde. Bazen sufi hal ve makamı bazen karıştırabilir de. O incecik perde olduğundan. O yüzden hatta zaman zaman bir kısım sufi eserlerde hal ve makam sanki aynıymış gibi anlatılır. Makama erişti falan hani. bu hali yaşadı. Bu hal makama ona eriştirdi. Sözler, terimler duyabilir o kimse. Ama yine ben altını çiziyorum. Hal geçicidir. Sufinin manevi yolculuğunda anlık yaşar bunları. Sonra bunlar kaybolabilir, değişebilir. Tekrar yaşaması zordur ama tekrar geri gelebilir. Bunların hepsi de mümkündür halde. Ama makam öyle değildir.
Çamur ve Sevgilî — Mü’minin Manevî Tedrîs ve Mürşid-i Kâmilin Revizyon Tatbîki
Makamlar sufiler için manevi yolculukta elde ettiği, manevi yolculukta Cenab-ı Hakk’ın ona lütfettiği manevi seviyelerdir. Bu manevi seviyeler azalır. Bu manevi seviyeler az önce Allâh’ın lütfudur, gayret gerekmez diye düşünmeyin. Bu sufinin gayretiyle alakalıdır. Bu gayret daimdir. İstiklallı bir gayrettir. Ve Cenâb-ı Hak onun o küçük gayretine Cenâb-ı Hak bir makam ona verir. Bu makam genel olarak onda genel olarak kalıcıdır. Ama zaman zaman o sufi o makamdan düşebilir. Ve verilen makam ondan alınabilir de. Bir tek burada altını çizmek gerekir. Peygamberlik bir makamdır. Peygamberlerin makamlarında düşme olmaz. Geri dalınmaz. Şimdi, manevi olarak bir Üstad, bir Şeyh, bir başka yetiştirdiği kimseye veya bir başka bir kimseye bu Şeyh’tir diye ilan ettiğinde onun Şeyhliğini de alamaz geriye.
Çünkü o makamı ona verdi. Makamı geri verdi, ondan geri alamaz. Zakirlik verdi, alır. Nakiplik verdi, alır. Nükabbalık verdi, alır. Halifelik verdi, alır. Geriye. Hata işledin. O yüzden halifelikten az ettim seni der. Nakiplikten az ettim der. Zakirlikten az ettim seni der. Çavuşluktan az ettim seni der. Ama bir kimseye Şeyhsin sen, ilan edin dediği anda onun Şeyhliğini geri alamaz. Bitmiştir mesela. Onun Şeyhliğini alacak olan yaşayanlarının içerisinde hiç kimse yoktur artık. Manevi olarak Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri onun vazifesini alabilir. Örnek. Ama yaşayan bir Şeyh senin Şeyhliğini aldım diyemez. Senin Şeyhliğini aldım diyemez. Makam bu manada ne oldu? Kalıcı oldu.
Mesela o kapıyı aralıyorum ben bir peygamberlik gibi anlaşılmasın diye. Yoksa bir kimse manevi olarak onun Şeyhliğini Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri tasdiklediyse, açıkladıysa o da geri almaz. Alamaz değil, geri almaz. Makamdır çünkü. Bakın burası önemli makamdır. Hz. Pîr, Geylânî Hazretleri makamdır. Pir makamıdır. Kalıcıdır. Geçici değildir. Hal neydi? Geçiciydi. Makam neydi? Kalıcıydı. o makam sahiplerinin kendilerine göre kendi dairelerinde özellikleri vardır. Mesela huzur vardır. O huzur ehli olmuştur. Huzur ehli olunca o Allâh’ın varlığı ve birliğini derinlemesine hisseder ve bilir. Bu onda derinlemesine uçsuz bucaksız bir huzur oluşturur. Allâh var gam yok derler ya, evet.
Allâh’ın varlığı onda derin bir huzur, onda derin bir iman oluşturur. Ve bu makam sahiplerinde vec hali vardır. Vec hali nedir? O kimse her daim manevi olarak coşkuludur. Her daim manevi olarak heyecan ve sevinç içindedir iç dünyasında. O iç dünyasında onun coşkusu, heyecanı ve sevinci hiç bitmez. O kendi iç dünyasındaki coşkusunu, heyecanını, sevincini normal bir kimse kaldıramaz. Dışarı aksettirse. Zaman zaman çatlakta su kaçırır. Çatlak su kaçırır ya, testin içinde ne varsa dışarı çıkar. Testine yağ koyarsan yağ sızar. Su koyarsan su sızar. Bakın su sızar. Şarap koyarsan şarap sızar dışarı. Testin içinde ne varsa su sızar. Testin içinde ne varsa dışarı o sızar. Manevi makam ehli de makam ehlinin bu manalandı.
Vec hali. V-E-C-E-D. Vec hali, vec değil yüz manasında, yön manasında değil. Onun sevinci, onun normalde coşkusu, onun heyecanı bitmek, tükenmek bilmeyen bir hazine gibidir. Herkes yorulur, o yorulmaz. Herkes kedere batar, o batmaz. Herkesin hüzünlendiğinde o sevinç çığlıkları atar. Herkes sevinç çığlıkları atarken o hüzün nareleri atar. Bitmez, o makamla alakalıdır. Ve bu sevinç, bu heyecanın içerisinde derinlemesine bir iç huzur, sukunet vardır onda. Bu böyle enteresan kutuplarda gidip gelmek gibidir. Bir tarafta heyecan, sevinç, coşku hakim ama bir tarafta da iç huzur, dinginlik, sukunet hakim. İç huzur, dinginlik, sukunet okyanus dibi gibidir. Sevinç, coşku dalgalanmış bir okyanus gibidir.
Yüzü dalgalı, metrelerce çıkar. Vurur, kırar, döker, yıkar, batırır, çıkarır, rafting yaptırır. Ama iç dünyada öyle bir dinginlik, öyle bir sukunet, öyle bir iç huzur vardır ki oraya atsan kendini cennete girdim zannedersin. Ama o dışarıdaki raftingi yaşayacaksın ki iç dünyaya girebilesin. O raftinge dayanamayan o iç dünyaya, iç huzura erişemez. O yüzden sufilin dışı heyecan, sevinç, patara kültere paldır küldürdür örneğin. Ama iç dünyası müthiş bir dinginlik, müthiş bir huzur, müthiş bir teslimiyet, müthiş bir sukunet vardır. Makam onu o noktada tutar. Ama böyle yukarı çıktığında, kafanı kaldırdığında hangi dalganın seni çarpacağı belli değildir. Ve o raftingi seni nereye de götüreceği belli değildir.
Dümeni yok, küreği yok. Dümeni yok, küreği yok, tutanacak kulpu yok. Müthiş heyecandır, müthiş debdebedir. Ama derinlerde büyük bir sukunet, büyük bir iç huzuru, büyük bir dinginlik vardır. Orası koy gibidir. Orada hep huzurdasındır. Orada hep tecelliyattasındır. Yukarıdama fırtına devam eder. Bu makam sahiplerinde o iç dinginlik ve huzur ve yukarıdaki coşku ve heyecan Allâh’a karşı hem derin bir sevgi hem de muhteşem bir aşıklığın tecelliyatıdır. Derin bir sevgi, derin bir sevgi. Alttaki sukunettir. Aşıklık hali ise üstteki heyecandır ve iç halidir. Çünkü aşıklık bir kararda kalmaz. Aşıklık bir perdede durmaz. Aşıklık bir noktada da durmaz. Aşıklık her dem, her an veç halinde, sevinç halinde, coşku halindedir.
O yüzden sevinç halinde veç halinde enel hak der. Ama dinginlikte enel hak diyecek dil dahi yoktur onda. İçsellikte o kelime ona ait değildir. O iç alemde söz de onundur, hal de onundur, makam da onundur. Onun kendisiyle alakalı bir şey yoktur. Çünkü onda derinlemesine bir sevgi, derinlemesine bir aşk, muhabbet hakimdir. O dingin halinde şatafatvari sözler yoktur. Şatafatvari sözler aşk vurduğu zaman olur. Dalga vurur, götürür bir tarafı. Sizin taptığınız ilah benim ayaklarımın altında der, söyler çıkar. Vurur, zikrullâh da ayakları kesilir. Tavandan dışarı çıkar haberi yoktur. Vurmuştur o esnada. Ona desen ki sen ne yapıyorsun böyle? Dingin hali benim bir şeyim yok der. Benle alakalı değil der. o derin muhabbet, o derin sevgi, o derinlemesine aşk onda ayrı bir derinlik, ayrı bir sükunet verir.
Makam sahiplerinin hayreti de bitmez. Bunlara bağlı olunca, bunlara bağlı olunca o kimse Allâh’ın zati tecellillerinde, Allâh’ın sıfatsal tecellillerinde hiçbir zaman hayreti bitmez. O hep hayret noktasındadır. Hayretten hayrete, hayretten hayrete geçer ki bu makam ehlinin halidir. Bu makam ehlinin halidir. Ve o hayretten hayrete geçerken de o hem aşkın debdebesi hem de sevginin sükuneti onu bir merkezde tutar. Çünkü aşkın debdebesine kapılır giderse hiç kimseye faydalı olmaz. Bakın dikkat edin. Hiç kimseye faydalı olmaz. Ortalık kırılır, dökülür, yan yatar, çamura batar.
Mürşid’in «Görüşmüyor» Demesi — Mürşid-Mürîd İlişkisinde Hudûdun Tâyini
Onu bu manada revize eden, öyle diyeyim, onun sevgisi, onun dinginliğidir. O aşkın debdebesini, aşkın vuruşunu orası tolere eder. Tabii buraya giden yol, buralara giden yol öyle basit değildir. Öyle basit olmuş olsaydı herkes zaten on numara sufi olacaktı. Oraya giden yol biraz meşakattir, biraz çilelidir. Gören öyle görür. Ama aslında sufi onları yaşarken kendisinin bir çilede olduğunu, bir meşakkat yaşadığını hissetmez. Öyle görürse yine yolda kalır çünkü. Sonra o normalde yaşadığı her şeyin Allâh’a yaklaşmada bir vesile olduğunu, Allâh’ı sevmede bir vesile olduğunu, Allâh’a yakınlıkta bir vesile olduğunu sonra idrak eder. O esnada idraki çalışır çalışmaz, o ayrı mesevedir. O yüzden bu sufiler bu noktada zikirle, tövbeyle, ibadetle, sevmekle kendi iç temizliklerini oluştururlar.
Bu iç temizliği sufide lazımdır. Derviş iç temizliğiyle yürür. bir başkasının üzerinde kötü düşünmez, bir başkasının üzerinde olumsuz düşünmez, bir başkasının üzerinde kötülük düşünmez. Bu iç temizlik çok önemlidir bu süreçte. Bir başkasına kibirlenmez, bir başkasına ters yapmaz, ters davranmaz, etrafıyla ters konuşmaz. Bunlar sufinin iç temizliğiyle alakalıdır. Ya Yusuf şöyledir ya aslında böyle düşünmez, süizan yapmaz, iftira etmez, gıybet etmez etrafını olumlar, olumlaması gerekir. Yoksa Yusuf şöyleydi, Yusuf böyleydi, Salih böyleydi, yok Ahmet böyleydi, yok şu böyleydi, yok İsmail böyleydi, yok şu şöyleydi, yok bu böyleydi, bu dervişin içinin temiz olmadığını gösterir. Yol yürüyemez, bu hali eremez.
Yok o öyleydi, yok bu böyleydi, yok şu şöyleydi, derviş yol yürüyemez. Burada çok önemli bir nokta var. o kimsenin içinin temiz olması. Bu böyle, kalbim temiz, kalbim temiz, bu böyle değil. Öyle basit değil. Hiç kimse hakkında olumsuz düşünemezsin. Hiç kimse hakkında. O zaman bu kapılar açılır sana. Sen oturduğun yerde onu olumsuzlaştır, bunu olumsuzlaştır. Ben onunla geçinemem. Ben Hacı Erkan’la geçinemem zaten. Ben İsa’yla da hiç geçinemem. Ha, Hacı Erkan’ın sakalı var ya, benden uzak dursun. İsa da bıyıkları böyle ülkücü bıyığı gibi bırakmış. Benden uzak dursun. Ben onları sevmek zorunda da değilim. Değilsin, yolda kalacaksın ya sen. Yolda kalacaksın çünkü. Sen yürümeyeceksin. Sen uygun adım kendi yerinde sayacaksın.
O da bir dervişlik. Ben onu dervişlemiyorum. Ama kardeş, bu dünya da geçici ya. Yapma. Sen neden sevmekten yana şansını kullanmıyorsun da, ona buna kusur bulmaktan yana şansını kullanıyorsun? Sevmek varken, tolere etmek varken, hoş görmek varken, koluna girmek varken neden sen kibirlenip onun bunun hatasıyla kusuruyla uğraşıyorsun? Neden ayrıştırıyorsun? Sufilik bu değil ki. Allâh’a yakınlık bu değil ki. Cenâb-ı Hak ona insan sureti giydirmiş, ruhundan üflemiş ona. Adem, ruhundan üflemiş ona. Sen Allâh’ın ruhundan üflediği bir kimseye kibirlenerekten Allâh’a kibirleniyorsun. Şeytandan farkın mı var? Şeytan da kibirlendi Adem’e. Sen de Adem’e kibirlendin. Ne farkın kaldı senin? Ne farkın kaldı?
Cenâb-ı Hak Adem’e ruhumdan üfleceğim dedi, üfledim dedi, ona secde edin dedi. Ruhumdan üfleceğim dedi, ona secde edin dedi. Kim? Adem. Kim onu bu emri dinlemedi? Şeytan. Sen kibirlenerekten şeytan kibirlendi Adem’e secde etmedi. Sen de dervişe kibirleniyorsun ya. Kim o salih mi ya? Ha o küpeli mi ya? Küçümsüyor yani. Ha o küpeli iyi derviştir bizim dedim. Kaldı şimdi. Küçümsecek ya. Küçümsecek. Kendindeki kibri görmüyor. Kendindeki kibri görmüyor. Kardeş, sen yol yürüyemezsin. O iç temizliği oluşacak. Bazen zaman zaman bana da söylüyorlar. Susuyorum kendi içimden diyorum ki, sus Mustafa Özbağ. Yoksa bunun alacağın dersini açacaksın şimdi dergahattan diyor. Sebep benim dersi verdiğim kimseye sen nasıl küçük görürsün ya.
Eksiği de benim kusuru da benim. Sen kimsin? Nankör kibirlisin. Senin manevi bolun kesik. Onun değil. Sen ne zannettin kendini? Küçümsecek sen kendini ne zannettin? Dağları mı açtın? Ovaları hallaçma mı gibi mi attın? Ne yaptın? Sen sabahlara kadar zikretseydin öyle diyemezdin zaten. Senin zikrin de eksik, senin dersin de eksik, senin maneviyatın da eksik, senin içselliğin de eksik, senin her şeyin eksik. Sen kime kibirlendin ya? Sende zaten o makama giden yolda senin o içsel temizliğinle beraber sende bir aşk olmalı, sende bir de bağırılık olmalı. Sende zaten normalde o Allâh aşkı olsa içsel temizliğin olur. Resûlullâh aşkı olsa Salallahu Aleyhi ve Sellem, o içsel temizlik lazım. Çünkü o aşkı giden yolda o içsel temizlik önemli.
Sen üstadı seviyorum desen ondan önce yine içsel temizlik lazım. O iç temizliği sana her daim lazım. Sende o iç temizliği olmadığından dolayı Allâh’ı sevemiyorsun, Resûlullâh’ı sevemiyorsun, üstadı da sevemiyorsun. Allâh’ı sevemiyorsun, müminlere de sevemiyorsun, sevilmesi gereken noktaları yerleri de sevmiyorsun. Neden? O içindeki hain kibirden, o içindeki zalim kibirden, o içindeki hain nefsinden. Sen o nefse dur demiyorsun. Menkıbeler’de dinliyoruz. Eşref Oğlu Rumi Hacı Bayramı Veli’ye gitti. Ne kadar güzel değil mi? Bir mürşidi Kamil arıyor. Hacı Bayram’a gitti baktı beğenmedi onu. Hacı Bayramı Veli ne yapıyordu? Almış eline kosayı, buğday biçiyor dervişlerle beraber. Nerede? Tarlada. Kim Hacı Bayramı Veli?
Aha burada, tarlada buğday biçen, böyle harman kovan kimse. Baktı böyle, bundan dedi. Mürşidi Kamil mi olur? Mürşidi Kamil dediğinin altında son model arabalar, başında kocaman kavuk, üstünde böyle sırmalı cübbeler, etrafında böyle korumalı telefonlu, siyah gözlüklü korumalar veya dervişler arabaların etrafında koşmalı, onu korumalı. Tabi böyle James Bond gibi gözlüklere olmalı etrafındaki dervişlerin. Öyle olmalı. böyle, orakla buğday biçenden Mürşidi Kamil mi olur? Kocaman külliyesi olmalı. Millet gelmeli orada, şak şaklar gırla gitmeli, özel uçakları olmalı. Olmalı da olmalı. Odur Mürşidi Kamil. Ey Şef olurumide bakmış. Demiş ya bu mu? demiş sen yedi ilim bitirdin. Demiş bu değildir senin aradığın Mürşid.
Haydi yürü, nerede? Şam’da filanca var. Oraya yürü. Gitmiş Şam’a kadar yayan, gece bir beldeye girmek caiz değil, orada demiş bir yerde konaklamış, konaklama yerlerinde. Aa, rüyasında boynunda bir zincir, haşa tasma derler ya, tasma zincirin ucunda Hacı Bayram’ı verir. Boynunda bir tasma, tasmada zincir, zincirin ucunda Hacı Bayram verir. Şam’dan geriye. Şam’dan geriye, nereye? Ankara’ya bir daha. Gelmiş, boynunu bükmüş. Demişler ki bir âlim geldi. Üstada Hacı Bayrâm-ı Velî’ye. Sizinle görüşmek istiyor demiş. Götürün demiş bizim itin yanına bağlayın. Hooray demiş itin yanına bağlayın. Görüşmüyor yani.
Dervişlerin Rüyâ ve Soru İşaretleri — Mesnevî 1985. Beyt’ten Devam Niyâzı; Sohbet Sınırları
Şimdi dervişler bir rüya atıyor, bir de soru işareti. Cevap ver, nerede kaldın? Ya o biz selamünaleyküm demiş veya bir şey anlatmış. Sen ona hızla cevap vereceksin. Hastaymışsın, zamanın yokmuş, işin var, öyle bir şey yok. O önemli o çünkü. Demiş bağlayın oraya. Nefis vuruyormuş. Eşref olurum yani. Sen tefsiri bitir, nahivi bitir, hadisi bitir, matematik bitir, fizik bitir, kimya bitir, bitir Allâh bitir. Hepsinden de icâzet al. Gel burada demiş. Itin yaşadığı yerde yaşa. Nefis ya. Bir gün öyle, iki gün olur, üç gün olur, beş gün öyle. Bir gün demiş ki kendi kendine. Ey eşref demiş. Bu demiş it. Kim bilir kaç yıldır bu dergahta demiş. Duruyor. Bu senden daha kıymetli demiş ya. Sen demiş git onun yedinden ye.
Onun yalandan su iç. Nefis sana bu lazım demiş. Yüklenmiş oradan yiyecek itle beraber bir el çenesinin altından yumuşacık tutuvermiş. Demiş evladım. Aferin. şimdi nefsini yendirmiş. Bir sevinmiş, bir sevinmiş. Zannetmiş ki dergaha imam olacak. Hacı Bayram öyle demiş ki makam. Makam ne biliyor musunuz? Ona demiş ki tuvalet temizliğini verin. Tuvaleti derganın tuvaletini temiz demek. Gerçekten makamdır makam. Dergahda çaycılık yapmak makamdır. Nefis terbiyesi bu. Nefis terbiyesi. Makamdır. Demiş ki verin tuvalet temizlesin. Başlamış almaya vermeye yine. Sen tuvalet temizecek insan mısın? Tabii. Nefis böyle bir şey. Kibir böyle bir şey. En sonda yine böyle aşk galip gelmiş. Demiş bu dervişlerin pisliklerini sakalından temizle demiş.
Yüzünü yere vurduğu anda yumuşak el gelmiş yine. Demiş kalk evladım. Bu sınıfı da geçtin. Şimdi demiş dergahın imamısın. Geç. İnsanlara hem vahazet hem de demiş imamlık yap. Namazlarını kıldır. Orada uzun müddet dergahta yine imamlık yapmış. Seyirçuluk yapmış. Sonra demiş ki Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri. Demiş dostu oraya hamadaneye gidiyorsun. Şimdi hamadaneye gidiyorsun. Önceden hamadaneye gidiyordum. Şam’da. Demiş şimdi gidiyorsun. Gidiyor hamadane hazretlerine. Demiş der ki Anadolu’dan Eşref adında bir derviş geldi. Yüzüne bile bakmamış. Demiş atın çilehaneye onu. Paldır küldür geldiği gibi çilehaneye. Esmasını da göndermiş. Kapattın kapısını penceresini demiş. Kapatmışlar kapısını penceresini.
Ne yemek götüren var ne su götüren var ne bir şey götüren var. Orada da dervişler başlamışlar kum gibi kaynamaya. Gördün mü? Elin garibi geldi ta Anadolu’dan beri. Attı dergahı aç susuz bekletiyor. Attı çilehaneye aç susuz bekletiyor. Vay gariban neydi ne içti. Yok canım oraya gömerler onu. Bir muhabbet dervişlerde. Tabi 40. gün dolmuş. Şeyh Efendi 40. gün sabah namazında kalkmış. Hızla gidiyor. Çilehaneye. Dervişler arkasından herkes bekliyor ya öldü. ne yapacak diyorlar mı şimdi cesedi cenazeyi nereye kaldıracak. Gitmiş kapıyı açmış. Uf uzun eşef oğlu Rumi yatıyor yerde. Uf uzun. Eğilmiş. Huuu. Demiş tak gözünü açmış. Eşef oğlu Rumi kalkmış hemen bir selam vermiş. Bir boyun kesmiş. Demiş evladım.
Bitti demiş çile. Hadi gel bakayım şimdi demiş. Neyse huzura almış onu. İcazeti hazır. İcazetini imzalamış. Aynı zamanda kızı. Kızını da hazırlamış. Hemen nikahını kıymış. Senin eşin olur demiş. Al şimdi eşin de demiş. Dostuğru yine Rumi bölgesine demiş. Rumi ismi oradan geliyor. Nereye gelip yerleşiyor? Hristiyanlığın merkezi olan İznik’e yerleşiyor. Pirimiz olur bizim. Geliyor İznik’e yerleşiyor. İznik’e. İznik’e yerleşiyor. Rumi ismi oradan kalıyor. Dervişler gene başlıyorlar. Adam geldi icazeti aldı gitti. Uzaklaşmış gözden kaybolmuş eşref olur Rumi. Dervişler böyle kendi aralarında konuştuklarını zannederler. Bir duyan vardır onlara hep. Duyan olduğu gibi bir de manevi muhbir de vardır.
Derviş onu bilmez. Fark etmez onu. İçinden konuştuğunu da Cenâb-ı Hak bazen muhbirler vasıtasıyla onun içinden konuşuyor mu zannederler. Böyle başlamış dervişler konuşmaya. Gözden kaybolmuş eşref olur Rumi ama. Arkasından seslenmiş. İhtiyar ya fazla da bağıramaz. Eşref olur Rumi evladım demiş. Bu kadar. Dönmüş oradan ses vermiş. Buyur üstadım sultanım demiş. Evladım gel buraya demiş. Böyle konuşur gibi gözden kaybolmuş ama evladım gel buraya demiş. Sesi duymuşlar dervişler eşref olur Rumi’nin. Tabi eşref olur Rumi gelmiş. Emredin efendim demiş. Evladım demiş susadım. Su içmek istiyorum demiş. Bunlarda da su yok demiş. Hemen secdeye kapanmış. Hemen secdeye kapanmış. Ya Rabbi. Üstadım susamış.
Sende yok yoktur kudretin sahibi sensin. Demiş su. Kalkmış secdeden. Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm demiş. Bir tekme vurmuş. Cumhurluopsu çıkmış dışarı. Almış avuçlarına güzelce. Üstadına getirmiş. Buyurun efendim demiş. İçmiş üstadı bu güzel suyu. Demiş evlatlarım. Hep dedikode ettiniz demiş. Burnunuzun ucundaki suyu görmediniz demiş. Burnunuzun ucundaki suyu görmediniz demiş. Derviş burnunun ucundaki suyu görmez. Dedikode eder. Kibirlilik eder. o aşk halini yakalayamaz. Bundan dolayı. O içsel arınmayı. İçsel tövbeyi temizliği yapmadığından dolayı. O aşk haline. O sevgi haline ulaşamaz. Ulaşamayınca da o makam kokusu alamaz. O hep böyle geçici haller üzerinde yürür. O da bir yol mudur? O da bir yoldur.
Ben bu noktada onu küçümsemem. Hali de küçümsemem. Makamı da küçümsemem. Bizden ama yol olarak, yol olarak insanlar bu sıraladığım maddelere dikkat etmeleri gerekir. Sufilik yolunda gidecek olanlara. Cümlemize Cenâb-ı Hak öyle yürümeyi nasip eylesin. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşâallâh. Biraz bu halle makama fazla zaman ayırmışım. Notlarımı da böyle este geçemedim. Kendimce önemli gördüm. O yüzden bu akşamki sohbet sadece hal ve makamla alakalı oldu. Hakkınızı bu manada helal edin inşâallâh. Allâh razı olsun. Önümüzdeki hafta 1985. Beyitten gideceğiz. Benim bu Mesnevî sohbetleri bazı şeylerin ana hatlarını belirleme, kâideleri belirleme olarak da gidiyor. O yüzden bazen bir beyt okuyup ancak onunla yürüyebiliyoruz.
O yüzden farklı algılanmasın.
Kaynakça ve Referanslar
- Hâl ve Makâm Ayrımı (Tasavvuf Terimleri): Hâl (geçici manevî tecellî) — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-ahvâl; Makâm (kazanılmış manevî menzil) — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’l-makâmât; «hâl ehli» — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; «sufînin yolculuğu menzilleri» — İbn Atâullah, el-Hikem; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «havf-recâ, kabz-bast, sekr-sahv, fenâ-bekâ» — İbn Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn 1-3 cilt.
- Manevî İlim Lütf-i İlâhî’dir: «Allâh dilediğine hikmet verir» (Bakara 2/269); «innallâhu yu’tî hikmete men yeşâ’ fe-kad ûtiye hayran kesîrâ»; «el-ilmü nûrun yakzifuhullâhu fî kalbi men yeşâ’» (İmâm Mâlik) — İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk; Şâtıbî, el-Muvâfakât; «mevhibe» (vehbî ilim) ve «kesb» (kazanılmış ilim) ayrımı — Bediuzzaman, Sözler 32. Söz; Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; «kalbe ilkâ» — İmâm Rabbânî, Mektûbât.
- Sûfînin Manevî Yolculuğu ve Tedrîs: Manevî yolculuk (sülûk) menzilleri — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. cilt 187, 213; «havf-i mahabbet» dengesi — Hâris el-Muhâsibî, er-Riâye; Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Münciyât; «mürşid-i kâmilin teveccühü» — İmâm Rabbânî, Mektûbât; «çamurdan revizyon» mecâzı — Mevlânâ, Mesnevî, sevgilîlerin yolu.
- Mürşid-Mürîd İlişkisinde Hudûd: Mürşid-mürîd âdâbı — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’s-suhbet; «teveccüh ve ta’allüm» — Ahmed Sirhindî, Mektûbât; «mürşid-i kâmilin müridini revizyon etmesi» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; «icâze ve teveccüh» — Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl; «el-eb-i ma’nevî» — modern Karabaş silsilesi tatbîki, İrşâd Dergisi.
- Mü’minin Rüyâları ve Soru İşaretleri: Rüyâ tâbiri — Buhârî, Ta’bîr 1-48; Müslim, Rüyâ 1-22 (2261-2275); «mübeşşirât» (rüyâ-i sâdıka) — Buhârî, Ta’bîr 5; Yûsuf 12/4-6, 36-49 (rüyâ tâbirinin Hz. Yûsuf’taki yeri); modern rüyâ tâbiri — Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri; «sufî rüyâ»sının manevî değeri — Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, «rüyâ» mâdesi; «istiharâ» — Buhârî, Daavât 38; Tirmizî, Vitr 18; «rüyâya bağlanma» — İbn Atâullah, el-Hikem.
- Mesnevî 1985 Civarı Beyitler: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, 1985. beyit civarı; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî Şerhi; «kâidelerle yürüyen sohbet» tarzı — Mevlânâ’nın Fîhi mâ Fîh üslûbu; modern Mesnevî okuması — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; Şefik Can, Mevlânâ ve Mesnevî.
- Karabaş Silsilesinde Hâl-Makâm Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsile zinciri — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Karabaş hâl-makâm tatbîki — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Fenâ, Bekā, Mürşid, Mürîd, Zikir, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı