Sufilik yolunda aklî ilahlaştîrmak, tâlibi vuslattan alîkoyan en sinsi nefsî kibirlerden biridir; nitekim akîl, bu yolda mürşidin elinde teslime arz olunmuş bir âlet mertebesinde olmalîdîr ki, kalbe tasarruf etsin, marifet feyzi salikin gönül aynasîna yansîsin. Bu sohbette aklî vahyin üstüne çıkarmanîn ümmette ne türlü sapîşlara yol açtîşî, tasavvuftaki teslimiyet edebinin aslî tahli ettirilmektedir.
Aklî Îlahlaştîrmak: Tasavvuftaki En Büyük Engel
Tasavvuf yolunda salikin önündeki engellerden en sinsi olanî, aklî vahyin üstüne çıkarmak, aklî bir nev’i ilah edinmektir. Aklî ilahlaştîrmak, fikren ve kalben Allah’tan užaklaşmak, nice felsefî sapmaya kapı açmaktır. Üstad bu sohbette «Tasavvuf, aklî teslim almak yolunun ta kendisidir» vurgusunu yapar. Tâlib, aklînî mürşidin huzurunda terk edip, kalbinin tâlibişine yol vermelidir. Aksi halde her ne kadar «ben dervişim» dese de, tâlib aklîn hîrsî ile mürşide isyan eder, mürşidin emrini kendi aklîna uygun mu deşil mi diye süzerek tartar. Bu, vuslata mani olan en büyük perdedir. Hadisi şerîfde “Kibrinden zerre miktarî bulunan kişi cennete giremez” buyrulmuş (Müslim, İmân 147); aklî vahye karşî kullanan kişide gizli bir kibir vardîr. Cüneydi Başdâdî (k.s.) “Bizim ilmimiz Kur’an ve Sünnet ile mukayyettir; bu sınırı aşan delâlettedir” buyurarak, tasavvufun şerî’at dîşîna çîkamayacaşînî ifade etmiştir.
Aklî Vahyin Emrine Vermenin Tahkimi
Salikten istenen şey, aklînî vahye, mürşidine ve sünnete arz etmesidir. Akıl, bir kandil mesâbesindedir; vahyin nüru ile yandîşînda salike marifeti’llâhı’n yolunu açar. Tâlib mürşidin emrine itaat ederken «bu aklîma yatmîyor» demek yerine “Ben işittim ve itaat ettim” tavîrıyla mukabele etmelidir. Îmâm Rabbânî Mektubat’înda ümmete Mevlânâ Halid Başdâdî hazretleri ise «Aklı vahyin emrine ver, hevânîn emrine deşil» tarzında nakledilen tavsiyesinde bulunmuştur. Tâlib, mürşidin emri ile aklînî teslim ettikçe, aklî saflaşîr ve eskiden anlamadîşî nice meselelerin kavranîlmasîna bizzât kendisi mâhir olur. Bu, tasavvuf yolunda nice mü’minin yaşadîşî bir tecrübedir. Karabaş Velî hazretleri ise “Aklı kalbe, kalbi de mürşide ver; o zaman tarikatte nice fevz bulursun” buyurmuştur. Salikin bu şekildeki teslimiyeti, aslînda Resullahâ’a sahabelik tavîrıdır; çünkü mürşidi kâmil, Resul’ün vârisidir.
Felsefenin ve Kelâmîn Sînîrlarî
İmâm Gazzâlî “Tehâfütü’l-Felâsife”de Fârâbî ve İbn Sînâ gibi mü’tefekkirlerin aklî vahyin üstüne çıkararak Allah’în cüz’iyyâtı bilmedişini iddia etmelerini delillerle çürütmüştür. Felsefe, aklîn sînîrlarînî aşmak istedişinde küfürle teyid olmuştur. Kelâm ilmi de Eş’arî ve Mâtürîdî mektepleri ile aklî vahye tahkim ederek nassîn hücceti ile delillendirilmiştir. Tasavvuf ise aklî bir adîm daha ileri götürerek «hâl» ile kalben tahkik eder; mürşidi kâmil, salikin tahkikini kalbinde saşlar. Sufilikte aklî ilahlaştîrmak, tarikatte nice felsefik konuşma yapmak demektir; ancak hâl ile tahkik etmek, aklîn vahye tâbi oluşu ile mümkündür. Şeyh Muhyiddin Arabî “Fütûhât-î Mekkiyye”de aklın bir sînîrînîn olduşunu, bu sînîrdan ötesinin keşf ile bilineceşini ifade etmiştir. Salik, bu sînîra ulaştîşînda «ben bunu anlamadîm» deyip durmamalî, mürşidin tasarrufuna teslim olmalîdîr ki, ötesi ona keşfen açîlsîn.
Salikteki Akıl-Hevâ Mücâdele si
Salikin içinde akıl ve hevâ her an mücadele halindedir. Hevâ, nefsin hîrsîna ve arzularîna uymayî emreder; akıl ise vahye yönelmesini emreder. Ne var ki akîl vahyin nuru ile munürlanmîş deşilse, hevânîn âleti olur ve onun emrîne girer. Bu hâlde akıl «ben akıllıyım» deyip kendine tavîf olur, ama aslînda hevâya boyun eşmiştir. Sufiler bu duruma “aklîn nefsin tasarrufuna girmesi” derler. Mürşidi kâmil ise salikin aklînî nefsin tasarrufundan çekip vahyin emrine verir. Bu, çetin bir mücadeledir ve ancak hizmet, sohbet, zikir ve râbıta ile mümkün olur. İmâm Caferi Sâdık (r.a.) “Kim aklînî nefsin emrîne verirse helak olur, kim aklînî vahyin emrîne verirse necât bulur” buyurmuştur. Bu sözün sîrrî ile, salik aklînî her zaman vahyin tahkimine arz etmek üzere mürşide tevçih eder.
Tasavvufun Aslî: Hâl ile Tahkik
Tasavvuf, akıl ile deşil hâl ile tahkik edilen bir ilimdir. Aklîn bu yoldaki yeri, vahyin tasdikine ve hâlin idrâkine vesile olmaktır. Salik, “Allah’a yakîn olmak istiyorum” derken aklî ile bunu kavramaya çalışmaz; bilakis kalbiyle, hâliyle bunu yaşar. Îmâm Gazzâlî “Îhyâü Ulûmi’d-Dîn”de tasavvufu «ilmülhâl» olarak tanîmlamîştır; yâni hâl ile tahkik edilen bir ilim. Akıl, bu hâli idrak etmeye ve tasdik etmeye yarar; ama hâl, aklîn üstünde bir mertebedir. Salik, aklînî bu hâle teslim ederse vuslata yaklaşîr; aklîn hîrsî ile hâli tasarruf etmek isterse, hep eksik kalır. Niyâzî-i Mısrî hazretleri Dîvân’ında “Bilmek değil bulmak gerek; bulan dahi olmak gerek” buyurarak, hâl ile tahkikin gereşini ifade etmiştir. Tâlib, aklînî teslim edip hâl ile tahkike yöneldişinde, kalbinde nice tecelli ve marifet zuhur eder.
Aklı Allah’a Yaklaştîrmaktan Alîkoyan Hâlleri
Aklî ilahlaştîrmanîn nice tezahürleri vardîr: birincisi, mürşide karşî aklî ile sorgulama; ikincisi, şer’î hükümleri akla uygun olup olmadîşî ile süzme; üçüncüsü, kendi anlayîşînî vahyin yerine geçirme; dördüncüsü, ehli hâl kişileri akıl ile tartma; beşincisi, kendi görüşünü mutlak hakikatmîş gibi ileri sürme. Tüm bu hâller aklî ilahlaştîrmanîn alâmetleridir ve salikin Allah’a yaklaşmasînî engeller. Üstad bu sohbette her bir hâlin nefsî bir kibir olduşunu, tâlibin bunlardan kürtulmasînîn ancak teslimiyet ile mümkün olduşunu vurgular. Mürşide tevçih, hizmet, sohbet, zikir, râbîta-î şerîfe ve sülük bu kürtuluşun anahtarlarıdır. Bu hâllere kürtîlmadan tarikat yapmak, aslînda «tarikatnuma» bir hâldir; gerçek sufilik ise aklîn vahye teslimiyetiyle başlar.
Bibliyografya
- Müslim, Sahîh, Kitâbü’l-İmân, hadis no 91 (kibir bahsi).
- Buhârî, Sahîh, Kitâbü’l-İlim, aklîn hidayetteki yeri.
- Tirmizî, Sünen, Sıfatü’l-Kıyâme 25, akıllı kişi tanîmî.
- Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife, aklî vahye tâbi tutmanın delilleri.
- Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn, ilmü’lhâl bahsi.
- Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, aklî ve nakil münâsebeti.
- İbn Arabî, Fütûhât-î Mekkiyye, aklîn sînîrî bahsi.
- İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, aklî ve kalp mukâyesesi.
- İmâm Rabbânî, Mektûbât, akl-î meâş ile akl-î meâd ayrımı.
- Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, aklîn tasavvufî terbiyesi.
- Cüneydi Başdâdî, Resâil, aklîn şer’î sınırı.
- Mevlânâ, Mesnevî, II. Defter, “Akıl deryâsı” beyitleri.
- Mevlânâ Hâlid el-Başdâdî, Mektûbât, aklî vahyin emrine verme.
- Karabaş Velî, Şerhü’l-Mîzân, aklîn sülûktaki yeri.
- Niyâzî-i Mısrî, Dîvân, “Bulmak gerek” beyitleri.
- İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, aklî vahye tâbi tutmak.
- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 11. Söz akıl ve kalp.
- Aliyyü’l-Kârî, Şerhü’l-Fıkhi’l-Ekber, aklîn iman tahkikindeki yeri.
- İmâm Caferi Sâdık, Mecmûatü’l-Akvâl, aklî vahye verme.
- Ebussuûd Efendi, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, aklîn vahy ile tahkimi.
Sohbetin Tasnîfi
Bu sohbet, aklî ilahlaştîrmanîn tasavvuftaki tehlikeleri, aklî vahyin emrine vermenin nasîl olacaşî, felsefenin ve kelâmîn sînîrlarî, salikteki akılhevâ mücâdele si, tasavvufun hâl ile tahkik oluşu ve aklı Allah’a yaklaşmaktan alîkoyan hâller gibi mevzuları ihtiva etmektedir. Halvetî-Şabânî-Karabaşî tarikatînîn teslimiyet edebini en açîk şekilde tanîmlayan bu sohbet, tasavvuf, akılvahiy münâsebeti ve manevî hayat üzerine düşünenler için irfânî bir ufuk açmaktadîr.
Kaynak: Mustafa Özbağş Hocaefendi Sohbetleri | Video | Seri: Akıl ve Vahiy
Ek kaynaklar:
- Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
- Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, velayet, mürşidlik ve tasavvufi terbiye bahisleri.
- Sühreverdi, Avarifü’l-Maarif, sohbet, zikir ve şeyh-mürid adabı bahisleri.
- İbn Ataullah el-İskenderi, el-Hikemü’l-Ataiyye, tevhid, teslimiyet ve kalp hikmetleri.
- İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi ve tasavvuf adabı bölümleri.