Velîlerin Sesi Bâkîdir — Gönülleriyle Gönülleri Sarhoş Edenler
Onların sesleri bakidir. o velilerin, o mürşid-i kâmillerin sesleri baki olacağı, onların normalde bütün her şey yok olsa dahi onların o sesleri yok olmayacağı dair. 2080. beytten devam ediyoruz. Onların gönülleri öyle bir gönüldür ki gönüller ondan sarhoştur. o azizlerin, o mürşid-i kâmillerin, o pirlerin, o velilerin gönülleri öyle bir gönül ki o gönülden diğer gönüller sarhoş olur. Gönül malum. bazı, bu normalde bazı yerlerde kalp denir, bazı yerlerde gönül olarak geçer. böyle değişik bu konuda herkes kendi kültürünce bir şey söylüyor. Ama genel manada ilahi aşkın, Allâh’a yakınlığın, imanın, İslam’ın, ihsanın tecelli ettiği mekan olarak adlandırılır. Çünkü iman içsel bir şeydir. tarifte de dil ile ikrar, kalp ile tasdik denir ya, dil ile ikrar, kalp ile tasdik dil ikrar eder.
Ama asıl imanın hakikati insanın kalbin de gönlündedir. Çünkü normalde dil sadece hukuk açısından karşımızdaki, etrafımızdaki insanları bağlar. bir kimse ben Müslümanım dediği anda dil ile ikrar etti. Onu ben Müslümanım diyenin sen eşhedü en la ilâhe illallah eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu de diyemezsin. Ancak o küfre düştüyse o zaman ona telkin edilir böyle. Küfre düştüğüne de sen şahit olman lazım. Öbür türlü o kimse iman ehlidir. Ben Müslümanım dediği zaman bitmiştir mesela. Veya ben İslam’ım dediğinde bitmiştir. Veya ben Kur’ân ehliyim bitmiştir. Ben Muhammed ehliyim bitmiştir. Siz ona bir daha bir şey diyemezsiniz. Ve normalde bunu gönül tasdik eder, kalp tasdik eder. Dil sadece kalpteki tasdik ikrar eder, dışarı söyler.
Öyle olunca normalde tabi onların gönülleri öyle bir gönüldür ki gönüller ondan sarhoştur. gönül diğer gönülleri ne yaptı? Etkisi altına aldı. Onlara normalde kendi sarhoş Allâh aşkıyla Allâh aşkının çok verdiği coşkunluk kendisinde var. Ama o gönül de diğerlerini de etkiliyor normalde. O zaman öyle bir gönül sahibi ki o mürşid-i kamiller, kuvvililer, peygamberler başta diğer gönülleri de etkiliyor. Ve normalde gönüllerin etkilenmesi demek onların ruhları da etkileniyor. Canları da etkileniyor. Fiziki vücutları da etkileniyor. Bu etkileşim hem içsel hem dışsal. nasıl içsel? O kimsenin hem iç gönlü, iç alemi coşuyor, iç alemi sarhoş oluyor. Aynı zamanda da fiziki vücudu da onun bundan etkileniyor.
Şimdi biz vücudun etkilendiğini tahmin edemeyiz hiç. Aslında sohbetten, zikrullahdan, dinle, diyanetle alakalı meselelerden vücut da etkilenir. Çünkü Allâh’ı zikreden bir kimse diridir hadîs-i şerifte. Allâh’ı zikretmeyen kimse de ölü gibidir. O zaman bir kimse Allâh’ı zikrediyor, Allâh’ı zikredince asıl diri o oluyor. Onun vücudu diri. Allâh’ı zikretmeyen ise ölü gibidir. Normalde asıl ölü gibi olan vücut da Allâh’ı zikretmeyen kimsenin. Öyle olunca gönül gönülleri etkiledi. O gönül sahibi ruh da diğer ruhları etkiledi. O zaman o peygamberler, o veliler, o mürşid-i kâmiller hem gönülleriyle etkiledi hem de ruhlarıyla etkiledi. Hem de fizikleriyle, görüntüleriyle etkiledi. Yine Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri velilerle alakalı biz onları nasıl tanıdık dediklerinde onlar görüldüklerinde Allâh hatıra gelen kimselerdir. o kimseyi gördün sen, görünce hatırına Allâh geldi.
O zaman o kimse bak senin fizikiyle de etrafını yaptı, etkiledi. Sen bir Allâh dostunu gördün, gördüğünde Allâh, bir Müslüman, bir Mümin baktın Allâh hatırına geldi.
Ebdâl Hadîsi — 30-40 Velî, İbrâhîm Aleyhisselâm’ın Gönlü Üzeri
O zaman o kimse mürşidi-i kâmil, o veli o, Allâh dostu o. Çünkü gördüğünde Allâh hatırına geldi. Demek ki fizikleriyle de, ruhlarıyla da, kalpleriyle de, gönülleriyle de ve aynı zamanda lafız, kelamlarıyla da o kimseler ortadan kaybolmuyorlar. Ve etkileniyorlar. Tabi normalde gönül deyince hemen Ahmet İbn Hanbel’in naklettiği hadîs-i şerîf kimlerle alakalı, velilerle alakalı. Bu ümmette ebdallah 30 tanedir. Kalpleri Halil-i Rahman Hazretleri, İbrahim Aleyhisselamın kalbi üzeridir. Bunlardan biri ölünce Allâh onun yerine bir başkasını koyar. O zaman o velilerin, o mürşidi-i kâmillerin, o Allâh dostlarının 40 tanesinden 30 tanesinin gönlü, İbrahim Aleyhisselamın gönlü üzerine. Ha diyeceksiniz ki 10 tanesi, 10 tanesi de farklı gönüller üzerine.
Ama ne yapıyormuş bunların? 10 tanesi, pardon özür dilerim, 30 tanesi İbrahim gönüllüymüş. Hazreti Piri de ne diyor? Onların gönülleri, Hazreti Piri’nin sözü bu, onların gönülleri öyle bir gönüldür ki gönüller ondan sarhoş olur. Onların gönülleri çünkü İbrahim Aleyhisselamın gönlü üzerine pir seviyesindeki zatlar onlar tabi bunun dışında. Yine İbn-i Hanbel naklediyor. Bu Hazreti Ali Efendimiz’den rivayet bu da. Ebdallar Şam’dadır, onlar 40 erkektir. Bunlardan biri öldü mü Allâh yerine birini koyar. Yağmur onlar sebebiyle sular. Düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azap onlar sebebiyle bertaraf edilir. normalde bu demek ki onlar kaç taneymiş? 40 taneymiş. Bu bölgesel olabilir, Şam’da 40 tane olabilir, başka bir yerde 40 tane de olabilir.
O gün için Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Şam bölgesini işaret etmiş. Bunlar 40 tanedir demiş. Pakistan’da olabilir, Afganistan’da olabilir. Bunu böyle sınırlandırmayı çok gönlüm el vermiyor. Cenab-ı Hakk’ın velileri, evliyaları dünyanın her tarafında olabilir. Ve normalde o zaman bazen 40 bazen 30 deniliyor ya bunlar. Bunun içerisinden ben şöyle çıktım çünkü bazı hadîs-i şerîfler var, başka hadîs-i şerîfler var. Ben hepsini almadım buraya. 30 dedikleri, 40 dedikleri de var. Ayrıca kadınlardan da var hadîs-i şeriflerde veli olan, Allâh dostu olan. O zaman bunlar normalde baktığımızda işlevleri önemli. Adetleri değil. Adetleri 40 de olabilir, bölge bölge 40 tane de olabilir.
Hepsini bu mümkün.
Mânevî Sarhoşluk — Mansûr Şarabı / İlâhî Aşk Bulaşıcıdır
Ama normalde işlevleri ne? Bunların işlevleri Kur’ân ve Sünnet-i Senenin ayakta durması için mücadele etmek. Bunların işlevleri bu. Dini, mübini, İslam için Allâh yolunda cihâd etmek. Her noktada hem fikri planda hem kalbi planda hem cihâd meydanında, savaş meydanında bunların işi dini, mübini, İslam’ı ayakta tutmak için mücadele etmek. Bunların gönülleri. O yüzden normalde diğer gönüllerden farklı. Ve ne yapıyorlar? Diğer gönülleri de bunlar etkiliyorlar. Ve aynı zamanda da bunlarda bir de manevi sarhoşluk var. Sarhoşluk vardır manevidir. Sarhoşluk vardır dünyevidir. Sarhoşluk vardır içtiği şeylerden sarhoş olur. Sarhoşluk vardır borçtandır. Sarhoşluk var aştandır. Sarhoşluk var kadındandır.
Sarhoşluk var erkektandır. Bir kadın erkeğe beğenir hoşuna gider. Sarhoş olur. Bir erkek bir kadını beğenir. Sarhoş olur. Kadın sarhoşu, erkek sarhoş olur. Sarhoşlunun çok çeşidi var. Bir kimse dünya sarhoşudur. Daha fazla dünyalık elde edeceğim diye. Can harası uğraşır. Dünya sarhoşu. Kimisi borç sarhoş olur. Borçlanır, o borç onu sarhoş eder. İki yakası bir araya gelmez. Varır gücü borçla yatar kalkar. Kimse vardır bir sıkıntı gelir, sıkıntı sarhoş olur. Bir problem yaşar, problem sarhoş olur. Yatar problemle, kalkar problemle. Bu normalde sarhoşlunun çok çeşidi var. Bunların normalde biz dünya sarhoşudur. Hepsini bir yere toplarız. Ama bunların içerisinde çeşidi çoktur. Bugün için insanların üzerindeki sıkıntılardır.
Mesela bir problemi vardır, aşamıyordur. Mahkemesi vardır, aşamıyordur. Bildiğin problem sarhoş olur. Bildiğin mahkeme sarhoş olur. Veyahut tabi kimsenin eşi hastadır. Hastalık sarhoş olur. Kendisi hastadır, kendi hastalık sarhoş olur. Bu normalde işin aşırı noktasıdır çünkü. Sabahtan akşama kadar onunla yatar kalkar. Onun sarhoş olur. Bunların içerisinde en güzel manevi sarhoşluktur. Allâh aşkının vermiş olduğu sarhoşluktur ki. Bu sarhoşluk, ben ona bazen diyorum ya Mansur şarabı içmiştir diye. Onun içkisi Mansur şarabıdır. İlahi aşktır. İlahi aşk bulaşıcıdır. Nasıl bulaşıcıdır? O sende durmaz. Senin gönlüne frekansı tutan, senin gönlüne frekansı tutanlar da o manevi aşkın cezvesine kapılırlar.
Çünkü aşk cezvedir. Ve o ilahi manevi bir cezvedir. Ona tutulan kimse etrafına da ne olur? Etrafı da tutulur onun. O ilahi cezbeye. O yüzden bu manada o bulaşıcıdır. O bulaşıcı değildir diyemeyiz. Şimdi öyle olunca buradaki Hazret-iPir’in sarhoşluktan kastettiği şey manevi, fiziksel değil. İlahi aşkla alakalı. O yüzden Hazret-iPir başka bir beytinde diyor ki, Aşk şarabını içen sarhoş olur. Ama bu sarhoşluk insanı yüceltir. bu aşk şarabından içen manevi aşk sarhoşu olan bir kimsenin makamı yükselir. O yüceler yücesine doğru kanat çırpmaya başlar. Ve onun sarhoşluğu hiçbir sarhoşluğa benzemez. Şimdi dünyaya sarhoş olan ona bakar bu deli olmuşlar. Başka bir şeye sarhoş olanlar ona bakarlar bu deli olmuş derler.
Ondan uzaklaşırlar. Çünkü manevi sarhoşu kaldırabilecek olanlar ancak onun gönül frekansında olanlar kaldırırlar.
Gönül Frekansı Tutmazsa — Eşler-Çocuklar Yabancılaşır
O gönül frekansında olmayanlar onu tabiri caizse canavar gibi görürler. Onu böyle vahşi görürler. Bir kimse beş vakit namazını hiç kaçırmadan kılıyor. Bakar ona o gönülde, o namaza karşı muhabbeti olmayan, ya bu kadar da olmaz ya der. Ve o kimse zikrullâh’tan zikrullâh koşar. Dışarıdaki kimse ondan tat almamış ya. Ya siz işi aşırıya götürüyorsunuz. Böyle de olmaz ya haftam 4-5 gecesi zikre gidiyorsun derse gidiyorsun der. Oysa almış olduğun kadın namazında abdestinde örtülüdür. Bir de sana takvâ kesiyordur. Ama sen 4 gece 5 gece zikrullâh gideceksin deyince o takvallı hatun çıkar başka bir hatun gelir önüne. Der ki ya bu kadar ders mi olurmuş? Ne bu iş aşırıya gidiyorlar. Veyahut da bir kadın normalde evlenir.
Normalde der ki derslere gidiyorum ben. Benim zikrim var, şuyum var, buyum var. Adam der ki tamam ya ben de böyle bir şey istiyordum zaten. Ben de sana uyarım der. Kadın der ki bizim 3-4 gün dersimiz de bu kadar olmaz ya böyle olur mu ya? evinde var bak eşin var çocuğun var der. beraber koşacaktınız yolda fiyanısın kaldı. Şimdi o manevi sarhoşluk, o gönül frekansı yakalanmazsa baba, anne çocuğuna yabancı olur. Eşler birbirine yabancı olur. Neden? Gönül frekansı tutmadı çünkü. Oysa evleniyorlardı. Ne kadar güzel bir gelecek bekliyordu onları. Pembe pancırlı bir evler olacaktı. Bahçeli bir küçücük bir evler olacaktı. Böyle küçücük bahçede çocuklar oynayacaklardı. Bunlar sabahları kalkıp orada gül keseceklerdi, derleyeceklerdi.
Oturacak kahvaltı yapacaklardı. Hayal buydu. Ama hayal öyle değil. Adam pazar günü sabahları nereye gidiyor? Üfdada hazretlerinde ders var. Üfdada hazretlerinde derse gideceğiz zikrullâh’a. Hadi. Perşembe ders var, cumartesi ders var, pazar günü ders var, mahallede ders var. Onun dersten başını kaldıramıyor. Ondan sonra telefon açıyor bana. Mustafa Hoca ile mi görüşüyorum? Estağfurullah benim adım Mustafa ama ben hoca değilim. Benim eşim size derviş. Kardeş, size derviş derken Allâh’ın kulu. E ne var? Buyur derdini söyle. Haftanın dört gecesi derse gidiyor. Allâh Allâh. İyi ne yapsın? Haftanın dört günü meyhaneye mi gitsin? Birisi öyle dedi. Meyhaneye gitse daha iyiydi dedi. Şimdi o arkadaş da bu eşiyle alakalı, eş olmazdan önce geldi bana anlattı böyle dedi.
Dedim evlenme bak istersen bundan ama karar senin. Dedi evlenmeyi düşünüyorum. Allâh yardımcın olsun bak dedim dervişlik doğru zana attı. Bu derviş değil dedim. Yarın öbür gün problem yaşarsın sonra dedim. Ya dedi bana dedi ki dedi ben senin yolundan giderim. Oğlum dedim hep böyle diyorlar. Sonra dedim yok pazar gün gelibola gidiliyor. Yok bu pazar İzmir’e gidiliyor. Yok Fırlancı yerde ders var. Yok Fişmancı yerde ders var. Lastik patlatıyorlar dedim. Daha dilleri gidiyor kayış atıyor dedim ben. Gidiyor. Yok dedi ben söz verdim. İyi aynı o kadın. Dedim sen Fırlanca’nın deydi Fırlanca’nın eşisindeyim dedim ben. Evet dedi. Böyle olacağını ben böyle olacağını bilseydim ben evlenmezdim ben ayrılmayı düşünüyorum dedi.
E dedim ayrılabilirsin sıkıntı yok. Ben zaten ona dediydim dedim ben. Sen bu kadınla evlenme bak istersen. Dedim sen ona dediydim dedim ben. Sen bu kadınla evlenme bak istersen. Dediydim dedim. Dinlemedi beni dedim. Benim dediğim çıktı dedim. Öyle mi dedin hiç siz dedi. Evet öyle dedim dedim. Sana söylemedi mi dedim ben. Söylemedi dedi. Utanmıştır sen beni kötü bilecen diye dedim söylememiştir. Ama ben ona dediydim.
Dîn Gönül İşidir — Dil İkrârı Hukûk, Asıl Olan Kalbin Tasdîki
Oğlum istersen sen bu kadınla evlenme diye dedim. Hatırlıyorum dedim. Bir perşembe dersinde geldi. Kullanma söyledi. Böyle birisi dedi bana dedi. Ben de oğlum bak vazgeç istersen. Dediydim dedim. Ne yaptı dedim. Bana şikayet edeceğin şey olacak. Evimin elektriğini ödemedi. Doğal gazı ödemedi. Suyu ödemedi. Evde yiyecek içecek almadı. Parayı çarçur etti. Parayı kumara götürdü yatırdı. Parayı şuraya yatırdı buraya yatırdı. Eve bakmadı bana bakmadı. Gece hayatıyla alakalı vazifelerini yerine getirmedi. Farzlar bunlar dedim. Bunları söyleyeceksin bana. Dövdü mü dedim ben. Hayır dedi. Sövdü mü dedim ben hayır dedi. Aç mı bıraktı hayır. Açıkta mı bıraktı hayır. Bu çocuğun kabahati ne dedim. Onu söyle bana tekrar söyle dedim.
E dedi çok derse gidiyor. Sen zikre karşı mısın dedim ben. Sustu. Zikre karşıyım dediğin anda dedim kafir hükmüne girecektin. Dicek nikahın da düşecekti dedim. Dikkatli ol. Şimdi o gönül frekansında değilse bir kimse gönül frekansında değilse bunu anlayacak noktada değil. Çünkü sufilik gönül işidir. İslam da gönül işidir. Din gönül işidir. Kalp işidir. Dil ile ikrar o dışarı karşı hukuktur. Asıl kalbin tasdik etmesidir. Sen Müslüman mısın? Kalbin tasdik etti mi? Allâh’ın varlığına, birliğine, kudretine, kuvvetine, kitabına, peygamberine. Öyle. Şimdi ben Allâh’ın varlığına inanıyorum ama peygamberlere inanmıyorum. Sen inanmadın hiçbir şeye. Kafirsin sen. Ben Allâh’a inanıyorum, peygambere de inanıyorum ama Kur’ân’ın değiştirilmediğine inanmıyorum.
Değiştirilmiştir. Kafirsin sen. Kur’ân önceden yazılmamış, sonradan toplamış. Ee? Ee? Bu sonuca gel. Bazı âyet-i kerimeler keçiler yemiş. Senin aklının keçiyemiş. Sende kalmamış. Gitmişsin sen. Saadete geldi. Kalb ile tasdik. Senin kalbin iman etmediyse, evet, zahiren hukuk olarak sen Müslümanlardasın. Ben Müslümanım dediğim müddetçe. Ama kalbin tasdik etmediyse, sen cehenneme doğru yol alacaksın. Din, gönül işidir. Sufilik de gönül işidir. Nasıl? Basbayağı. Sen Allâh’ı sevme yoluna giriyorsun. Gönülle alakalı. Sen bir kadına bakıyorsun muhabbet etmediysen, sen onunla geçinemezsin. Gönülle alakalı. Sen bir adama bakıyorsun, muhabbet besliyorsun. Muhabbet besliyorsan, geçinirsin onunla. Ama muhabbet beslemiyorsan, geçinemezsin.
Gönülle alakalı. İnsanın merkezidir gönlü. Gönül merkezdir. Akıl merkez değildir. Gönül merkezdir. Bir kimse severse kabullenir. Severse aşık olur. Severse feda eder her şeyini. Sevmeyen kimse hiçbir şeyini feda etmez. Gönülle alakalı.
Yokluktan Yaratılış — Nûr-i Muhammedî ve 18 Milyâr Varlık
Bu zatların, devam ediyor. Hazret-iPir, yoklukları öyle bir yokluktur ki, bizim varlıklarımız o yokluktan var olmuşlardır. Onların yoklukları öyle bir yokluk. Aslında bu böyle okurken çok yüzeyselmiş gibi görünüyor. Ama Hazret-iPir biraz üzerinde tefekkür edince, insanın beyin damarlarını açıyor. Karıştırıyor. İnsanın beynini, aklını, fikrini, kalbini karıştırıyor. Yoklukları öyle bir yokluktur ki, bizim varlıklarımız o yokluktan var olmuştur. Şimdi Enam suresi âyet 101’de Cenâb-ı Hak diyor ki, o gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan var etti. Cenâb-ı Hak bütün kainatı, varlık alemini yoktan var etti. siz varlıkta geriye doğru adım adım gitseniz, gide, yokluya geleceksiniz. Yokluya. yok. Şimdi insanlarla alakalı da düşündüğümüzde Cenâb-ı Hak âyet-i kerimde diyor ki, siz yoktunuz.
Allâh sizi var etti. Siz yoktunuz diyor. O zaman geriye doğru gittiğimizde yokuz biz. Ama o velilerin, o mürşidi Kamil’in, Kamillerin yoklukları bizim yokluğumuz gibi değil. Nasıl? Biz gittik, geriye yokluya vardık. Dedik ki biz bundan önce yoktuk. Ama o peygamberler o veliler için diyor ki, onlar yokluktan yaratı. Onların yokluğundan yaratıldık biz. o zaman buradan tekrar yaratılışa gideceğiz. Yaratılışa gittiğimizde o zaman Cenâb-ı Hak önce Hz. Muhammed Mustafa’nın ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattı. Önce bir şey yarattı kendi ruhundan ve nurundan. Ondan Hz. Muhammed Mustafa’nın ruhaniyetini ve nuraniyetini yarattı. Sonra mürşidi Kamillerin, peygamberlerin, velillerin, mürşidi Kamillerin ruhaniyetleri yaratıldı.
Daha henüz müminler sırada yokta. O zaman onların yokluklarından gelme bütün müminlerin yaratılmışları. Hz. İpür öylesine derinlemesine gidiyor ve normalde evet Allâh bütün kainatı yoktan var etti. Yoktan var etti. Vardan var etmedi. Başlangıç yoktan var etmedi. Ve güneşe normalde ayağı, yıldıza baktığında, göklere, yere baktığında, bakabildiğin yere baktığında eşsiz yarattı bir de. benzersiz yarattı. Benzeri yok. İlk başlangıçta yaratılmanın yaratılan hiçbir şeyin hiçbir şekilde benzeri yok. Sonradan da yaratılanların hiçbir benzeri yok. Siz dünya gibi başka bir dünya bulamazsınız. Neden? O dünya çünkü bu dünyaya benzemez. Allâh yoktan var etti her şeyi. Benzersiz yarattı. bir model var. O modele bakarakten yaratılma değil.
Bu modelsiz herhangi bir model yok. Herhangi bir kopya çekçek bir yerden yok. Bu ona benzesin, şu ona benzesin. Böyle bir şey yok. Allâh yoktan var etti. Bütün kainatı. İnsanları da yoktan var etti. İnsanlar için aynı şeyi söylüyor. Melekleri de yoktan var etti. Cinlileri de yoktan var etti. Ayıl yıldızı, semavati yoktan var etti. Hiçbir şey yok idi. Allâh var idi. Ve Allâh tanınmaklı istedi. Tanınmaklı isteyince Cenâb-ı Hak kendi ruhaniyetinden ve nuraniyetinden bir şey yarattı. Ve o yaratmış olduğu şey Hz. Muhammed Mustafa’nın ruhaniyeti ve nuraniyetiydi. nuru Muhammediydi. Ve nuru Muhammediden diğer varlıklar yaratıldı. Ve yaratılan varlıkların hiçbir zaman herhangi bir yerden kopyası yoktu.
Hiçbir insan başka bir insanın kopyası değildir. Her yaratılan varlık, her yaratılan varlık kendine münhasır yaratılmıştır. Biz şimdi sayamayız. Fakat diyelim ki dünya üzerinde ben deyim ki 10 milyon varlık vardır. Sen de ki 10 milyar varlık vardır. Fazladır da 10 milyar de. Aslında fazladır. Şimdi 18 milyardır. Örneğin 18’den gider ya her şey. 18 bin alem denir ya. 18 bin alem değil 18 milyar deyin siz ona. Dünyada sadece. Dünya üzerinde ruh üflenen varlık. Böcekler, hayvanlar, balıklar, bitkiler, ağaçlar, insanlar. Bunlara baktığınızda böyle sayısal olarak baktığınızda işin içinden çıkamazsınız. Ve sayısal olarak baktığınız bu varlık sadece dünyayı konuşuyorum. Bu dünya varlığının içerisinde sen de bir hücreden ibaretsin.
Kendine bu kadar ehemmiyet verme. Ya düşünebiliyor musunuz?
Allâh’ı İnkâr Eden Deli-Aptal-Zırcâhil — Geceyarısı Telefon
Sadece dünya varlıklarını saymanız mümkün değil. mümkün olmadığından insan denmiş. Mümkün olmadığından hayvan denmiş. Mümkün olmadığından bitki denmiş. Mümkün olmadığından balık denmiş. Örneğin. Mümkün değil çünkü. Siz denizdeki balıkların cinslerini dahi sayamazsınız. Bitkilerin cinslerini sayamazsınız. Meyvaların cinslerini sayamazsınız. Renklerine dalga almadık. Böyle olunca hiçbirisi de birbirine benzemez. Hiçbirisi de. Dünyanın dışına çıksan galaksileri sayamazsın. Yıldızları sayamazsın. İçindeki varlıkları sayamazsın. Cinni taifesini sayamazsın. Melekleri sayamazsın. Melek de cinniler arasındaki yaratılmış olan şeyler var. Varlıklar var. Sayamazsın. Cinni taifesi kendi içerisinde kafirler ayrı, müminler ayrı, münafıklar ayrı, mürtetler ayrı.
Onlarda kavim kavim renk renk sayamazsın. Bunları böyle tefekkür ettiğinizde veya manevi hal olarak bunları yaşadığınızda vallaha da billaha da kendinize dönüp dersin ki ya sen bir hissin. Ve bunca o varlığı yaratanın önünde insan hala da böbürlenir, kibirlenir kendini bir şey zanneder ya. En gülünç tarafı da bu. Veya bu varlığı komple bir insan kendince tefekkür etse, incelemeye çalışsa bu varlığı inceledikçe Allâh’ın yok olduğunu veyahut da Allâh’ı inkar etmenin gerçekten ve gerçekten kocaman bir cahillik ve kocaman bir aptallık olduğunu görür. Ancak cahiller inkar eder zaten. Aptallar inkar eder. bir kimse Allâh’ı inkar ediyorsa ya delidir, ya zırcahildir, ya da aptalın tekidir o. O yüzden eski İslam alimleri bir kimse Allâh’ı inkar ettiyse onunla tartışmamışlar bile.
Demişler ki ya bu deli ya aptal, ya deli ya aptal, ya da karacaim. Ya bu demiş insan gönlümündeki bu bununla tartışılmaz demiş. Tartışmamışlar, kale almamışlar. Şimdiki Müslümanlar cahil birisi Allâh’ı inan etmedim, inkar ettim deyince onunla tartışacağım diyor o yüzden. Bırak! Cehenneme de odun lazım. Bırak! Sen onunla tartışınca o da kendisini bir şey zannediyor. Birisi de açmış gece yarısı telefon. Yoldan geliyor Mustafa Özbağ’la mı görüşüyorum? Evet. Buyurun. Ben Allâh’ı inkar ediyorum. Bana ne kardeşim? Ben Allâh mıyım dedim ya. Bu durdu şimdi. Bana ne dedim ya? Cehennemin dibine kadar yolum var dedim. Gecenin saatli bir uçunda dedim. Bunun için mi aradın beni? Yok dedi. tartışırız böyle konu.
Ne tartışacağım seninle? Aklın yok senin dedim. Akılsız adamla gece vakti ne tartışacağım kardeşim? Kapat telefonu dedim ya. Sen dedim ya delisin ya aptalın tekisin ya da zırcahilsin dedim. Bu durdu. Ben dedim gözünü düşün dedim. Sen dedim nasıl gördüğünü bana ispat et. Ben sana Allâh’ı ispat edeceğim dedim. Durdu bu şimdi. Gözünün görmesini ispat et bana dedim. Bu durdu. Ambildin et parçası bile değil dedim. Nasıl görüyor acaba dedim ya. Ben hiç bunu düşünmedim. Dedim aptalsın ya dedim. Baştan söyledim sana dedim. Ya delisin ya aptalsın ya zırcahilsin. Üçünden birisin dedim. Bir insan önce gözünün görmesini durdurur. Bir insan önce gözünün görmesini düşünse dedim ben. Kafasını secdeden kaldırmaz dedim.
Ulan kulak kulağı düşünsen et parçası nasıl duydum diyorsun? Nereye duydun? Ne duydun? Kim öğretti sana duymayı? Kim pırlanmadı senin beyninin duymak noktasında? Bana anlatacaksın çekicörse vurdu. Kafasını zengeye vurdu. Ananın gözüne vurdu. Tam ananın tam gözüne vurdu. Bunu anlatma bana. Çıkar kullanı koymasan üzerine hadi duysun.
Antakya Havârîsi ve Ölüye Sorma — Eski Medeniyet Teknolojiden İleri
Çekişte ölçte durdu. Öldü adam. Duydu mu? Bunu böyle anlatıyorum. Duymadı dedi. Duydu dedim ben de bu sefer. O kulak duyar dedim. Hocam kafayı yiyeceğim dedi. Yemişsin zaten oğlum dedim gece vakti beni arıyorsan. O kulak duyar. Nasıl duydu dedim ben? Durdu şimdi. Dedim ki İsa Aleyhisselâm’ın havarileri birisinin üzerine katilsin dediler. Antakya’da. Geldi dedim baş havari. Ölen dedim. Ölen cesede dedim sordu. Ey filanca! Seni kim öldürdü dedi dedim. Kim öldürdü seni? Allâh adına konuş. Seni öldüren kim dedi dedim. Cesede sordu dedim. Ceset cevap verdi dedim. Beni filanca öldürdü. Nasıl dedim duyuyormuş kulak. Durdu. Sen şimdi Allâh’a inanmıyorsun ya havarisine de inanmasın. Sen peygamberine de inanmasın.
Sen kulağının, ölünün kulağının da işitceğine inanmıyorsun dedim. Hocam bir şey itiraf edeceğim et. Senden için normal değildir dediler. Normal değilmişsin sen dedi. Ulan sen normal misin dedim. Sen normal misin? Hadi çabuk dedim eşhedü en la ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu de ölürsen kafir olacaksın dedim. Eşhedü en la ilâhe illallah eşhedü enne Muhammeden. Sen benim çarımsın dedim şimdi ona. Ne oldu dedi? Benim cennetliğim oldun dedim. Birinin imanına vesile olmak dünyadaki dünyadakilerin gökteki meleklerin cinni tayfesini yaptığı ibadetten evladıyor dedi. Hocam mutlu mu oldun benden dedi. Allâh’ım içimden patlayacağım gerçekten sen sapsın diye. Dedim bak hemen İslam’ın şartlarını söyledim.
İmanın şartlarını söyledim. Bana söz ver dedim. Bunların yaşayacağını söz veriyorum. Seni arayabilir miyim dedi. Arama beni dedim. Beni arama. Git dedim bir cami hocasının dizinin dibine otur. Ondan ne öğrencekse ne öğren dedim. Şimdi Allâh yoktan var etti her şey. Ve düşünebiliyor musunuz? Bu kainatı ben dünyanın dışına çıkmanıza gerek yok. Bir baktığınız zaman trilyonlarca yıldız var. Sayısını bilmiyorum şu insanoğlu. Trilyonlarca hepsi de bir hesap üzerine yaratılmış. Bizimki de almış bilgisayarı önünde. Bilgisayarı almış eline. Bilgisayardı Allâh bilgisayarı. Lan geri zekalı. Bundan yirmi bin yıl önce ne bilgisayarı? Millet gözünü açıyordu. Bir yere gidiyordu. Gözünü kapatıyordu. Bir yere gidiyordu.
Bırak. Gerideyiz şu anda. Süleyman aleyhisselâm getirin. Kim getirecek bu belkısı dedi. Yanındaki birisi dedi ki müsaade ben tahtınla getireyim dedi. Sen bu ilme yetiştin mi? Süleyman aleyhisselâm uğraşmadı bile. Yanındaki çömezi avanesi dedi. Ben getiririm. Belkıs tahtıyla beraber geldi. Tahtıyla beraber. Siz bu teknolojiyi ileride zannediyor millet. Bir bilgisayar almış önüne. Vay teknolojiye bak. Al az önce çalışmadım. Öbür taraftaki tahtıyla beraber getiriyor. Nerede bu teknoloji? Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri oturduğu yerden mescidde savaşı savaşı. Bildiğiniz savaş. CNN değil. naklen yayın yapıyorlar ya. Naklen yayın yapıyor Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri.
Savaşı savaşı. Yine yayın yapıyor Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem. Şimdi diyor ki sancağı filanca aldı. Şöyle savaştı. Şöyle savaştı. Kulu kesildi. Bacağı kesildi. Sancak elinde yığıldı. Orada şehit oldu. Anlatıyor sahabeyi anlatıyor. Sahabeyi anlatıyor. Bizim kıytırık birisi de çıkıyor. Bu hadisler sahih değil. Hadislerin hepsini de reddedelim. Yok ya. Sıfırsız. Geri zekalı. Aptalın teki. Bana diyorlar hakaret ediyorsun. Aa diyorum az söylüyorum. Yok gerçekten az söylüyorum. Daha fazlasını hak ediyorlar. Terbiye müsaade etmiyorum. Allâh bizi affetsin. burada normalde Cenâb-ı Hak bütün her şeyi yoktan var etti. biz normalde göklere baksak, yerlere baksak, fiziksel olarak varlığın ve hatta bugünkü dilde ne diyorlar?
Evren mi diyorlar Gürkan?
Maymundan Gelme Reddi — Kayıp Yahûdî Kavmi ve İsrâillilerin Zulmü
Evren diyorlar değil mi? Evrenin bak bu bugünkü bak şey İsmail görüyorsun benim de dilim bak bugünkü dile dönüyor yani. O kadar çok eski klasik değilim. Evrenin fiziksel genişlemesini düşünse ve evrenin normalde yıldızların ve hatta varlıkların hangi düzlem üzerinde yürütüldüğünü daha bulamadı teknolojiyi. Hangi düzlem üzerinde yürüdüğünü düşünseniz bu matematiği bulamadılar daha. düşünebiliyor musunuz? O kadar galaksi var o kadar yıldızlar var. Onların içerisinde yaşayanlar var. Onların üzerinde yaşayanlar var. Ne yerler ne içerler ne giyerler. Bizenkiler Mars’a gideceğiz diye uğraşıyorlar. Mars oluyorlar. Ayağa gittikleri şüpheli. Ayağdaya gittikleri şüpheli. Göbekli tepeyi açıyorlardı kapattılar.
Dediler ki bugüne kadar kurguladığımız bütün ilim kendi kafamızdan ürettiğimiz her şey yalanmış. Kapatın dediler kapattılar. Sebep? Ulan bilgisayarı adamı yirmi bin yıl önce bulmuş orada. Bilgisayar var. Yirmi bin yıl önce cep telefonu var. Telefon şeyi var. Yirmi bin yıl önce yirmi bin yıl önce sperm ile yumurtanın nasıl birleştiğinin resmi var. Kayada kayada. Aynı sperm’in modeli var. Aynı aynı. Yirmi bin yıl önce. Kapattılar. Neden? siz maymundan geldiydiniz ya? Maymun ahlaklılar. Battınız mı? Hiç de maymundan gelmemişiz. Onlar için öyle düşünecekler. Biz Adem’den geldik. Benim sıkıntım yokta. Ama maymundan geldiğini iddia edenlere evet maymuna çevrilmiş kavim var. Onların kalıntılarından olabilir.
Gerçekten Cenâb-ı Hak bu Yahudilerin bir kavmi var. Kayıp. Böyle şey gibi boy sülale öyle diyelim. Kayı sülalesi var ya boşnaklar var arnavutlar var. Ondan sonra pomaklar var. Onlar Macarlar var. Bulgarlar var. Hazar’ın üstünden gitmişler. Buradan da Kızılkeçeliler var. Karakeçeliler var. Karamanbeyli var. Osmanbeyli var. Kayı sülalesi var. Hazar’ın altından gelmiş. Yahudilerin de böyle kayıp bir türü var. Tür. Onlarda on iki kavim olduğu söyleniyor. Bir kavmi ortalılıkta yok. Boyuna onarıyorlar. Nereye kayboldu bunlar diye? Ben de diyorum ki o kavim maymunlaştırıldı. Onlar maymuna çevrildi. Bir müddet ibret-i alem için yaşattı Cenâb-ı Hak onları. Herkes gördü Allâh’a iman etmeyenin Peygamber’e iman etmeyenin maymunat.
Kur’ân’da çünkü maymunlaştırıldığına dair âyet var. Maymunlaştırdı onları. Ve sonra onlar bir müddet yaşadılar. İbretlik için. Sonra Cenâb-ı Hak onları bir gecede hepsini helak etti. bilgi bu. İçlerinden diyor maymundan geldiğini iddia edenler onların teyze çocukları, halı çocukları, amca çocukları olabilir. Evet. Veya ibretlik birisini bir çifti bıraktı. Ondan doğan çocuklar gene insan suretinde doğdu. Çünkü o insan suretinde doğacak ki mesela böyle eset gibi, bu normalde şimdiki İsraililer gibi insanlara insanlık dışı zulmetse. Bunlar maymun soyu. Çünkü insan soyu öyle bir bu kadar olamaz insan soyu. Bakın insan soyu bu kadar olamaz. Birisini öldürürsün biter. İnsan soyu. Ama insan soyu mesela bir insan soyu üç yaşındaki bir kızla tecavüz etmez.
Beş yaşındaki bir oğlana tecavüz etmez. İnsan soyu adamı piresle öldürmez. İnsan soyu yapmaz bunu. Bunlar hayvandan daha aşağı mahluklar. İnsan soyu bir sivili böyle milyon kilogram bombalarla bombalamaz. Bunlar insan soyu değil. Onları destekleyen de insan soyu değil. Bunlar böyle maymun soyu. Başka bir şey değil. Allâh bizi affetsin. O yüzden normalde Cenâb-ı Hak yokluk aleminden varlığı yarattı. Ve bütün her şeyi yokluktan yarattı. bir eşi benzeri yoktu. Sıfır Allâh var başka hiçbir şey yoktu. Bakın Allâh var başka hiçbir şey yoktu. Ve Allâh bir şey yarattı. Ondan diğer şeyleri yarattı. Öyle olunca normalde bir varlığın kendi başına var olması mümkün değildir. Herhangi bir varoluş kendi başına olması mümkün değildir.
Onu yaratan Allâh’tır.
Yokluğu Tefekkür Edemeyiş — Akıl Mat, Kalp Sınırsız (Zât Hâriç)
Bizim inancımız budur. Ve normalde Allâh’ın mülkünün dışında da bir şey yaratılması da mümkün değildir. Allâh’ın mülkünün dışına da çıkılması mümkün değildir. Bu da mümkün değil. Rabbim bizim idrakimizi açsın inşallah. Ve en önemli şurası kendince. Yokluk bu manevi anlamda yokluk insan beyninin algılayabileceği bir şey değil. Bunu çok uzun zaman tefekkür ettim. Gelmiş olduğum sonuç şu. Beyin olarak insan beyin olarak bizim yokluğu anlamamız mümkün değil. Birisi anladığını söyleyebilir. Ben derim ki maşallah mübarek olsun. Ne anladın bize anlat yokluktan derim. Ne anladın bize anlat derim. Biz de öğrenelim derim. Ayrı mesele. Ama insan beyin olarak yokluğu tefekkür edip anlaması idrak etmesi benim açımdan mümkün değil.
Yokluğu ancak kabul edersin kalbi olarak. Ancak kabul edersin kalbi olarak. Bunu geriye doğru yoklu bu manevi anlamda varoluş anlamında yokluğu söylüyorum. Yoksa ekonomik yokluk değil. Ekonomik yokluk hal oluyor. Biraz çalışırsın gayret edersin mücadele edersin. Allâh sana önünü açar senin. Senin o yokluğun kalmaz. Çalışırsın. Cenâb-ı Hak onun verir karşılığını sana. Benim dediğim o değil. Benim dediğim manevi yokluk. Varlıkla alakalı yokluğu anlamak. Bu insan idrakini insan aklını tabiri caizse mat denger. Ve düşündüğün zaman kendi yaradılışını düşün. Diyor ki insanlara siz yoktunuz. Ya bunu düşündüğün zaman bir sefer hadi varlığını ispat et. Yoktunuz diyor çünkü. Seni yaratan Allâh var. Seni yaratan Allâh var.
Seni de yoktan yarattı. Seni de yoktan yarattı. Çünkü senin için de diyor yoktunuz. Bunu tefekkür ettiği zaman bir kimse mat oluyor Allâh’ın önünde. Diyor ki evet yokluğu tefekkür dahi edemiyorsun. Beynin böyle dizayn edilmiş. Beyin yokluğu tefekkür edemiyor bir yere kadar. Kalp öyle değil. Kalbin aklında sınır yok. Kalbin tefekküründe sınır yok. Oradaki sınır ne? Allâh’ı Zat noktasında tefekkür etmek. O yasaklanmış. Zaten akıl Allâh’ı Zat noktasında tefekkür edemez. Mümkün değil. O da mümkün değil. Kalp o da bakın ona da yasak konmuş. Denmiş ki sen kalbe sen Zat’ı tefekkür etme. Zat noktasında. Sıfat sıkıntı yok. Sıfatları tefekkür edebilirsiniz. Her fikrin, her sesin kehlibarı o gönüldür. İlham, vahiy ve sır lezzeti yine o gönülden ibarettir.
Şeyin kehlibarı demek merkezi demek. Çekici. Hakiki kehlibar çeker tozu, toprağı bir şey çeker. Kehlibarın hakiki kehlibarın kehlibarlığı oradan anlaşılır. Böyle önceden kehlibar tespih kullanmak bir özellikti. Böyle böyle otuz üçtük ne bileyim böyle elde çekmelik. Sonra da bu sıkma dandik kehlibarlar çıktı. Kehlibarın özü hakiki kehlibar mıknatıs gibidir. Etrafını etkiler. Çeker kendine göre. İnsanlar vardır, kehlibar gibidir. Çeker kendine insanları. Onun o çekiminden kurtaramazsın kendini. Mıknatıs gibi. Bakarsın peşine düşersin onun. O kehlibar gibidir o insan. Böyle bir Cenâb-ı Hak’tan vergidir o. Bir üzerinde çekicilik vardır. bir de insanların arasında öyle derler ya, şeytan tüyü ver bunda değil.
Şeytan tüyü değil o. Çünkü şeytan tüyü üzerinde olanın müminliği çekiciliği olmaz. Müminin onun peşinden gitmez. Kehlibar gibi olanın peşinden gider mümin. O zaman normalde o kehlibar gibi çekme gönülle alakalı. Fizikle alakalı değil. Onun gönlünde o çekicilik var ise onun fiziğine de yansıdı. Gönlünde o çekicilik varsa ona ilham geldi. Ona vahiy geldi. Ona sırlar perde açıldı. Sebep onun gönlünde çekicilik var. Hem fikri olarak hem dil olarak hem de maneviyat olarak o kehlibarlık yapıyor. Çekim gücü fazla. O zaman Allâh nasıl vahiy ediyordu? Allâh’ın vahiy etmesi insanlara vahiy yoluyla. Ya perde arkasından yahut da bir elçi göndererekten vahiy ediyordu. Nereye vahiy? Nereye tecelli ediyor?
O kimsenin gönlüne tecelli ediyor. Meryem’in gönlüne tecelli etti vahiy. İbrahim’in annesinin gönlüne tecelli etti vahiy. Gönlüne tecelli etti. Vahiy Hz.
Gönül Kehlibârı — Fikrin, Sesin, İlhâmın ve Sırrın Çekim Merkezi
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’in gönlüne tecelli etti. Şimdi velilerin gönlüne tecelli eder, ilham. O da vahiydir. Ama o dozacı aşağıda olduğundan biz ona ilham diyoruz yanlış anlaşılmasın diye. Yoksa o da vahiydir. Normalde tabi denize vahiy etti gibi insanı vahiy etmez. Ayrı mesela göklere vahiy etti gibi insanı vahiy etmez. Her vahyin derecesi vardır. Kendince. biz velilerin üzerine olan vahiy ilham olarak algılıyoruz. Ama bu normalde o zaman gönül öyle bir hale geldi ki sırrı çekti. Öyle bir hale geldi ilhamı çekti kendine. O gönül nasıl o hale gelmesi lazım? Eğer parladıysa, temizlendiysa zikrullâh ile cilallandıysa o gönüldeki sır perdeleri aralandı. Zikrullâh ile temizlendiysa o gönül parladı.
Cenab-ı Allâh bak ona eğriyi, doğruyu ilham etti. Ne dedi Âyet-i Kerîme’de? Siz bilemediklerinizi gidip zikir ehline sorun dedi. Çünkü zikir ehlinin gönlü parlak, ilham alıyor. İlham aldığı için bilmediğini gidip ona soracaksın. Siz bilmediklerinizi gidip ona buna sorun demedi Âyet-i Kerîme’de. Zikir ehline sorun dedi. Sebep zikir ehli. Çünkü gönlü mutmain, radyye, mardiye, safiye gelmiş safileşmiş gönül. Gönül safileşince ilham alır olmuş. Gönül safileşince ondan sır perdesi kalkmış. Bazı sırlar ona ayağın olmuş. Ve böylece ne olmuş? O fikrin de kehlibar olmuş. O bu manada ilhamın da kehlibar olmuş. Bu manada sırrın da kehlibar olmuş. Artık ona lep demeden o leblebi anladı. Hatta leblebiyle de kalmadı.
Çorum’a gitti. Öbür kül leplebi demeden leblebi derken çorum’a gitti. Dedi ki ya çorum’a gideceksin ya tafşanlığa gideceksin. Yakın yer istiyorsan tafşanlığa git dedi. Yok biraz uzağa gideceğim diyorsan çorum’a git dedi. Hem çorumun hacı Mustafa Efendi’yi de ziyaret edersin dedi. Hac Ali Eder Efendi de orada. Ebu Bekir Baba da orada. Hem git onları da ziyaret et. Bir de çorum leblebi sal dedi. Daha o ama leblebinin leyesini söyledi. Bu gönülle alakalı. O gönül, Hazreti Piri diyor ya burada şimdi. Her sesin kehlibarı. Ya normalde hem fikrin kehlibarı hem de sesin kehlibarı. fikir o kimsede ince düşünce o kimsede işin içinden çıkılmayacak olan meselelerde fikir öne sürüp fikrin kehlibarı o kimse orijinal fikir sahipti.
Aynı zamanda ne? O sesin de kehlibarı. Ses. Neden sesin de kehlibarı? Çünkü gönlüne ilham gelecek. Sesle gelecek. Konuşacak onun gönlüne. O sesin de kehlibarı. O hitaba mazhar olacak. O yüzden sesin tabi en yücesi Kur’ân-ı Kerîm. Ondan sonra Hazreti Muhammed Mustafa’nın hadîsleri sünnetleri eyvallâh. O sesin de kehlibarı. O manevi olarak gelen sesleri de ayırt edebilecek noktaya geldi. Onları ayırıştırdı. Dedi ki bu Allâh’ın kelamı, bu Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellemin kelamı bu dedi. Hazreti Pir’in konuşması. Onun sesi. Bu Davut’un sesi. Bu İsa’nın sesi. Bu Yahya’nın sesi. Bu İbrahim aleyhisselamın sesi. Çünkü o sesin de kehlibarı. O hitap alıyor çünkü. O hitap alınca o neyin nereden geldiğini de o anlıyor.
O o yüzden o gönül onun ilhama açık. Onun gönlü sırra açık. Onun gönlü sese açık.
Çinli-Türk Aynası — Gönlü Parlatmak ve Seher Vakti Münâcâtı
Cümlemizi o tahsiyye edilmiş, eğitilmiş, terbiye edilmiş gönüllülerden eylesin. Yine Hazreti Pir’den bir beyt. Gönlün saf olmadıkça gökteki yıldızları nasıl seyredeceksin? O zaman gönül tertemiz olmalı. Gönül farzları ihya ile, nafileleri işlemekle, icra etmekle, Allâh’ı sevmekle ve Allâh’ı çokça zikretmekle gönül temizlenmeli, tasfiye edilmeli. Hazreti Pir sen gönlünü bir ayna gibi parlat. Hakikatin ışığı onda parıldar diyor. Senin işin gönlünü ayna gibi parlatmak. mesleminin ta başında bir padişah sarayını süslemek istiyordu. Çinlilerden geldiler, Türklerden geldiler, büyük ressamlar. Çinliler bir sürü boya istediler, fırça istediler. Bir duvar Çinlilere, bir duvarda Türkler ayırdı padişah.
Türkler sadece bir perde istediler, bir de cila takımı istediler. Çinliler harika figürler işliyorlar duvara. Türkler habire duvarı parlatıyorlar. Cilalıyorlar, fırçalıyorlar, bir daha onları tıraşlıyorlar, bir daha cilalıyorlar, bir daha fırçalıyorlar. Padişah harada soruyor ne yapıyorlar? Diyorlar ki Yaverler, Çinliler muhteşem figürler işliyor. Türkler ne yapıyor? Türkler habire diyor cila, boya, cila, boya, fırça, onu yapıyor diyorlar. Padişahın canı sıkılıyor. Sürüre bitiyor, geliyor o padişah hazretleri. Kapılan işi görecek sarayını süsliyor ya. Önce Çinlilere gidiyor, bakıyor Çinlilere diyor ki, harika yapmışsınız. Desenler, renkler çok canlı. Tabii biliyor ya Türkler hiçbir şey yapmadı, parlattılar, cilaladılar. onlardan ümidi yok.
Bir geçiyor Türklerin tarafına, bakıyor aynada, kendini görüyor, başka bir şey yok. Yanındaki havaaneyi görüyor. Siz de hiçbir şey yapmadınız mı? Türkler diyorlar ki, efendim perdeyi kaldır aradan. Perdeyi koyunca aralıyorlar. O rengarenk Çinlilerin yapmış olduğu desenler karşıya aksediyor. Bir fark var ama. Padişah da o desenlerin içinde. Padişah yürüdükçe desenlerin, o rengarenk desenlerin içinde yürüyor. Padişahın hoşuna gidiyor. Çünkü padişah da oraya aksediyor. Sen, Hz. Pirinin bu Mesnevinin başındaki hikayesinden birisi, Çinlilerle Türklerin hikayesi, sen gönlünü parlattınca, gönlünü pırıl pırıl edince, gönlünün sahibi oraya tecelli eder. Orada kendisini seyreder. Bu onun çok hoşuna gider.
Sufi aynadır. Kime? Ona. Sahibine. Sen gönlünü ölesine parlat, ölesine cilala. Zikrullâh ile tertemiz eyle. Tevbe ile yıka. Sabah kalk. Ne yaşadıysan yaşadın. Deki dünden kalma neyin varsa attın. Ben her türlü günahı işledim. Benden daha kusurlusu yok bu dünyada. Benden daha hatalısı yok bu dünyada. Ama ben seni tanıdım, seni bildim. Bu seher vaktinde, bu ihtiyarı affeyle. Geldim kapına dayandım. Senden başka tövbe edecek hiç kimsem yok. Senden başka elimden tutacak hiç kimsem yok. Senden başka derdimi anlatacağım hiç kimsem yok. Senden başka kendimi şikayet edeceğim de hiçbir yer yok. Beni benden daha iyi bilen sensin. Beni benden daha iyi çözen de sensin. Ben neyim, ben kimim? Benden beni alıp götürecek olan da sensin.
Ey merhametlilerinden merhametlisi. Şu seher vaktinde benimle beraber bütün derdiş kardeşlerimizi affeyle. Benimle beraber bütün ümmeti affeyle. Benimle beraber bütün ümmeti Muhammedin derdine derman ol. Sağlıklarına şifalar nasip eyle. Müşkülatlarını hal eyle. Sıkıntılarını def eyle. Her ne muratları verirse muratlarını onların üzerinde tecelli eyle. Her birinin gönüllerine ayrı ayrı tecelli et. Her birinin gönüllerine ayrı ayrı ihya et. Her birinin gönüllerinin kendi cemalinden perdeler nasip eyle. Ve hepsini de affeyle. Sen affetmeyi seversin. Beni de o affettiklerinin zümresine ilhak eyle. Ben biliyorum yine burnum sürtecek. Ben biliyorum yine benim yüzüm topraklara düşecek. Bataklıklara düşeceğim.
Ben biliyorum ben yine gönlümü kirleteceğim. Ama hiç olmaz şu seher vaktinde benim gönlümü parlak et de benim gönlümü temizle de benim gönlümü ihya et de şu fakirin şu garibin gönlü bugün ihya olsun deyip gönlü temizlemek gerek. Rabbim gönlünü temizlediklerinden eylesin. Rabbim gönüllerimi ihya ettiklerinden eylesin. Rabbim gönüllerimize öyle tecelli etsin ki biz her an o tecelliyatın sarhoşluğunu yaşayalım ve herkes baksın desin ki bu sarhoş. Sonra açalım sarhoşum ben, berduşum ben. Dinleyelim sıkıntı yok. Onun sarhoşu olalım yeter ki. Rabbim cümlemizi onun sarhoşu eylesin. Çalgıcı, hikayenin başı oydu ya.
Çalgıcı Hikâyesi — Medîne Mezarlığında Allâh’a Çeng Çalmak
Çalgıcı ihtiyarladı zayıflayınca kazançsızlıktan bir parçacık yufka ekmeğine bile muhtaç hale geldi. Aslında hepimizde birer çalgıcı değil miyiz? Elimizde herhangi bir estrumantel olmasa dahi birer çalgıcıyız. Düşmüşüz bu dünya derdine. Orada burada kendi kendimize öttürüyoruz, tüttürüyoruz. Ve bir bakıyorsunuz ki yaş geçiyor, kemale eriyor, sakallar ağrıyor, beller bükülüyor, vücutlar, yüzler buzuşuyor. Öyle olunca geldi ya sahabe dedi ki ya Resulallah ben yaşlandım, ben ihtiyarladım, artık ben eskisi gibi ibadet edemiyorum, ben eskisi gibi kazanç sağlayamıyorum, ben eskisi gibi koşamıyorum, bana bir şey öğret dedi, ben onunla dünyamı da, ahiretimi de kazanayım. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem.
Bir de dedi ki bakın Naz’a bakın, bir de dedi ki bana ağır bir şey olmasın, dil de hafif olsun, ben yaşlıyım ya, benim yapabileceğim bir şey olsun dedi. Allâh Resul de döndü ona, dedi ki dilin zikrullâh ile ıslak olsun. Dilin zikrullâh ile ıslak olsun. Başka bir hadîs-i şerîf dedi ki dilin zikrullâh ile ıslak iken ölenlerden olasın. Eşmeyin. Ne güzel bir şey değil mi? dilinde tevhid lel hey lel Allâh lel hey veya Allâh veya hu hay bakmışsın. Cebrail’i görmüşsün, Azrail’i görmüşsün, geliyor. Dilinde tevhid, korku yok. Korku yok. Zikrullâh almış, götürmüş kendine. Korku yok. Kendi kendine ümit etmez misin böyle ölmeyi? Herkes ümit eder. çalgıcı da ihtiyarladı, zayıfladı. Artık bir yufka ekmeğe muhtaç hale geldi.
Elinden tutan yok. Kimi kimsesi yok. Artık eski şanı şöhreti de yok. Önüne gelen kovuyor artık, dinlemek istemiyor onu. Dedi ki çalgıcı Allâh’ım bana çok ömür ve mühlet verdim. Hâkir bir kişiye karşı lütuflarda bulundum. 70 yıldır isyan edip durdum. Benden bir gün bile ihsanını kesmedim. Ben 70 yıldır herkesi eğlendirdim, herkesi coşturdum. Herkesi oynattım, zıplattım. Herkesin gönlünü ettim. Harama daldım, onu yaptım, bunu yaptım. Ama sen benden ihsanını kesmedin. Sen benden lütfunu kesmedin. Sen benden ikramını kesmedin. Benim haramıma bakmadın, benim helalıma bakmadın, benim yanlışlıma bakmadın, benim eksikliğime bakmadın. Beni bugüne kadar yaşattın, ikram ettin. Oysa ben Hâkir Fukaranın tekiydim.
Bugün kazanç yok. Senin konuğunum. Çengi, senin için sana çalacağım dedi. Dedi ki bugün insanlara bir şey çalmayacağım artık. İnsanlara bir şey eğlendirmeyeceğim. İnsanlarla işim bitti. Dedi ki belki de hayatımın son noktasında ben çengi sana çalacağım. Derdimi sana anlatacağım. Sana yaslanacağım. Çünkü insanlar artık beni kullandı. Kullanabilecekleri bir şey kalmayınca kenara attı dedi. Benim gideceklerim kılınacaklarım. Benim gidecek senden başka kapım yok dedi. Çengi omuzladı. Allâh’ı aramaya yola düştü. Ah ederekten Medîne mezarlığına gitti. Yollandı. Ve dedi ki Allâh’tan çiriş parası isteyecek. Çünkü o kendisine karşı halis olan kalpleri kerem ve ihsanıyla ihsan eder dedi. Bir hayli Allâh’tan isteyecek o kerem sahibi.
Çünkü o kendisinden istenileni verir. O merhametlidir. Ne kadar günahkar olursan ol. Ne kadar kusur işlersen işte. Ne kadar hata yaparsan yap. Ne kadar neyin içerisine düşersen düş. Döner ya Rabbi dersen O sana buyur kulum der. hadîs-i şerîf var ya kul günah işledi. Günah işleyince tövbe etti dedi ki Ya Rabbi beni affeyle. Allâh dedi ki kulun kendisini affedecek olan Rabbi’sini hatırladı. Affettim dedi. Kul tekrar döndü günah işledi. Tekrar tövbe etti. Allâh dedi ki kulun kendisini affedecek olan Rabbi’sini hatırladı. Affettim dedi. Kul yine günah işledi. Yine döndü Rabbi’sine tövbe etti. Allâh dedi ki kulun kendisini affedecek olan Rabbi’sini hatırladı. Affettim dedi. Kul buna ne iş dersen işle hayve çevirdim dedi.
Öyle tövbesinde samimi çünkü. Öyle ihlaslı çünkü. Öyle ihlaslı olunca dedi ki senin işlediğin günahlarını hayve çevirdim. Bugüne kadar ne işledi sen işledin. Bu da Mustafa Özbahç’a. Sen affettin ben yine ertesi gün yine daldım günahlara yine senin kapına geldim. O kul benim. O affedici. çengiçine çengici de gitti Medîne mezarlığına dedi ki her şeyimi Allâh’tan isteyeceğim. Kulları eğlendirdim de ne oldu? Kullar bugün benim yüzüme bakmaz oldu. Eğlendiler. Vakit geçirdiler. Hayatlarını sürdüler. Ondan sonra kapının önüne bıraktılar. Ama dedi. Allâh var. Ben bundan sonra çengi ona çalacağım. Ne güzel bir mezarlığa gitmiş değil mi? Medîne mezarlığına gitti bir mezara kendini yasladı ve başladı Allâh’ı dokunmayan.
Hem çenge vurdu hem nata vurdu. Mezarlıktan uzakları doğru ötelere doğru bir ses gitti. O sesin kehili varı olanlar ve baş kehili var sesi duydu. Sen seslenirsen sesini duyan olur. Kime sesleneceğini bil. Ne güzel o Cennetül Bağkiye gitti. Böyle bir üzerine ağırlık çöktü. Ağırlık çöktü. Çeng sustu. Dil sustu. Derman kalmadı. Vücut sustu. Çengi kendine yastık etti. Uyuya kaldı. bir Erzurum türküsü de var ya Dün gece yarhanesinde yastığım bir daş idi Dün gece yarhanesinde yastığım bir daş idi Dün gece yarhanesinde yastığım bir daş idi Altım çamur üstüm yağmur yine gönlüm hoş idi Altım çamur üstüm yağmur yine gönlüm hoş idi Dedi. Uyuya kaldı. Sonra sesi duyanlar duydu. Bir de baktı ki Rüya alemi açılmış.
Ve bu çeng çalıp ağlayan kimsenin orada manası açıldı. Haftaya buradan devam edeceğiz. Öğledir. Sen herkesi memnun edeceğim diye Dişini tırnağını her şeyini feda edersin. Gün gelir feda ettiklerin seni unutur. Yaşlanır. Köhne bir hale gelir. Hiç kimsenin yüzüne bakmadığı yalnızlık deryasına göçer gidersin. Kaderinle baş edemezsin. Biliyorum. 2090. Beyt saf bir aleme can sahrasına vararak tenden ve cihan mihnetinden kurtuldu. Çalgıcı güzel bir son bekliyor. Arkası yarın gibi oldu ama arkası haftaya. Hakkınızı helal edin. Türkçeliği san ettiysek affola. Geceniz hayır ola. el-Fâtiha.
KAYNAKÇA
- Mevlânâ Celâleddîn Rûmî Mesnevî-yi Ma’nevî — 2080-2090. Beyitler (Defter I) — Reynold A. Nicholson tahkîki The Mathnawí of Jalálu’ddín Rúmí (Gibb Memorial Series) c. I-II; Abdülbâkī Gölpınarlı Mesnevî ve Şerhi c. I (İnkılâp Yay.) — 2080-2090. beyitlerin tercüme ve şerhi (azîzlerin sesleri, gönüller sarhoşluğu, fikrin-sesin kehlibârı); Tâhirü’l-Mevlevî Şerh-i Mesnevî c. II (Selâm Neşr.); Ahmed Avni Konuk Mesnevî-i Şerîf Şerhi c. II (haz. Mustafa Tahralı–Selçuk Eraydın, İz Yay.) — Çinli ve Rûmî nakkâş hikâyesinin tasavvufî te’vîli; Şefik Can Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi c. I; Kenan Rifâî Şerhli Mesnevî-i Şerîf; Hüseyin Top Mevlevî Usûl ve Âdâbı.
- Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Velî Tarîfi — Görüldüklerinde Allâh Hatırlanır — İbn Mâce Zühd 4 (4119); Ahmed b. Hanbel Müsned c. VI/409, c. III/77; Ebû Nu’aym Hilyetü’l-Evliyâ c. I/6 — Esmâ binti Yezîd Radıyallâhu Anhâ rivâyeti: «Hıyâru ibâdi’llâhi’llezîne izâ ru’û zukira’llâh» (Allâh’ın kullarının en hayırlısı görüldüklerinde Allâh’ın hatırlandığı kimselerdir); Hâkim Müstedrek c. IV/170; Bezzâr Müsned; Yûnus 10/62-64 («Elâ inne evliyâ’a’llâhi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn»); Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Velî, Velâyet, Kerâmet» maddeleri; Abdülkerîm Kuşeyrî er-Risâletü’l-Kuşeyriyye bâbu’l-velâye; Hakîm Tirmizî Hatmü’l-Evliyâ ve Sîretü’l-Evliyâ.
- Ebdâl ve Abdâl Hadîsi — 30-40 Velî / Şam Ehlinden Yardım — Ahmed b. Hanbel Müsned c. I/112, V/322, VI/316 — Hz. Alî Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «El-ebdâlü bi’ş-Şâm ve hüm erba’ûne racülen — küllemâ mâte racülün ebdele’llâhu mekânehû racülen — bihim yusqā’l-ğays — ve bihim yünsarûne ale’l-a’dâ — ve bihim yusrafu an ehli’ş-Şâmi’l-azâb» (Ebdâller Şam’dadır 40 erkektir, biri ölünce Allâh yerine başka birini koyar, onlar sebebiyle yağmur yağar, düşmana karşı yardım edilir, Şam ehlinden azâb savılır); Ebû Nu’aym Hilyetü’l-Evliyâ c. I-X (ebdâl-evtâd-nukabâ-nüceba’-aktâb tasnîfi); Hâkim Tirmizî Hatmü’l-Evliyâ; İbn Arabî el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye c. II, bâbu menâzili’r-ricâl (kutb, gavs, evtâd, ebdâl, nukabâ, nüceba’); Şa’rânî et-Tabakātü’l-Kübrâ mukaddime; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Ebdâl, Evtâd, Kutb» maddeleri; Mustafa Aşkar Tasavvuf Tarihi Literatürü.
- Mânevî Sarhoşluk ve Sekr-Sahv — Mansûr-i Hallâc’ın Şarabı — Hallâc-ı Mansûr Dîvân-ı Hallâc ve Kitâbü’t-Tavâsîn (Louis Massignon tahkîki); Massignon La Passion d’al-Hallâj (Hallâc’ın Çilesi, çev. İsmet Birkan); Ferîdüddîn Attâr Tezkiretü’l-Evliyâ Hallâc bâbı; Sülemî Tabakātü’s-Sûfiyye Hallâc maddesi; Hücvirî Keşfü’l-Mahcûb bâbu’s-sekr ve’s-sahv; Kuşeyrî er-Risâle bâbu’s-sekr ve’s-sahv ve bâbu’l-mahabbe; İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’l-Mahabbe ve’ş-Şevk); Ebû Nasr es-Serrâc el-Lüma’; Necmeddîn Kübrâ Fevâ’ihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Sekr, Sahv, Cezbe, Aşk» maddeleri; Annemarie Schimmel Mystical Dimensions of Islam (Tasavvufun Boyutları) — sekr ve aşk bahsi; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir.
- Dervîş Eş Seçimi ve Gönül Frekansı — Aile İçi Mânevî Uyum — Tirmizî Birr 50 (1986) — «Mesele’l-celîsi’s-sâlihi ve’l-celîsi’s-sû’i ke-mesele sâhibi’l-misk ve kîri’l-haddâd»; Buhârî Nikâh 15 (5090); Müslim Radâ’ 53 (1466) — «Tünkahu’l-mer’etü li-erba’in: li-mâlihâ ve li-hasebihâ ve li-cemâlihâ ve li-dînihâ — fa’zfer bi-zâti’d-dîn teribet yedâk» (Kadın dört şey için nikâhlanır: malı, soyu, güzelliği, dîni — sen dîn sâhibini al ki ellerin toprağa bulansın); Tirmizî Nikâh 3 (1084); Ahmed b. Hanbel Müsned c. II/261; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. III — eşler arası muhabbet ve mânevî terbiye; İmâm Rabbânî Mektûbât c. I, mek. 313 — sâlik ile gayri-sâlik nikâhı; Süleyman Uludağ İslâm Açısından Aile; Faruk Beşer Hanımlara Özel İlmihâl; Mehmet Şevket Eygi Tasavvufî Yaşayış.
- Dîn Gönül İşidir — Kalb ile Tasdîk, Dil ile İkrâr — Hucurât 49/14-15 («Kāleti’l-a’râbu âmennâ — kul lem tu’minû ve lâkin kūlû eslemnâ ve lemmâ yedhuli’l-îmânu fî kulûbiküm»); Bakara 2/8-10 (münâfık tasvîri); Mâide 5/41 («Lem tü’min kulûbuhüm»); Buhârî Îmân 1, 2, 41; Müslim Îmân 7-8 (8) — Cibrîl hadîsi (Îmân-İslâm-İhsân tarîfi); İmâm Mâturîdî Kitâbü’t-Tevhîd bâbu’l-îmân ve mâhiyyetühû; İmâm Eş’arî el-İbâne; Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-Ekber ve el-Vasıyye — îmân: tasdîk bi’l-kalb ve ikrâr bi’l-lisân; Pezdevî Usûlü’d-Dîn; Sa’düddîn Teftâzânî Şerhu’l-Akā’idi’n-Nesefiyye; Ömer Nasûhî Bilmen Muvazzah İlm-i Kelâm; Bekir Topaloğlu İslâm Kelâmcılarına ve Filozoflarına Göre Allâh’ın Varlığı.
- Yokluktan Yaratılış (İbdâ’ ve Halk) — Sıfır Allâh Var, Başka Hiç Yok — En’âm 6/101 («Bedî’u’s-semâvâti ve’l-ardı» — gökleri ve yeri eşsizce yoktan vâr eden); Bakara 2/117 («Bedî’u’s-semâvâti ve’l-ardı ve izâ kazā emren fe-innemâ yekūlü lehû kün fe-yekūn»); Meryem 19/9, 67; Insân 76/1 («Hel etâ ale’l-insâni hînün mine’d-dehri lem yekün şey’en mezkûrâ» — insanın anılmaya değmez bir hâlde olduğu zaman geçti); Furkân 25/2; Ahmed b. Hanbel Müsned c. IV/431, V/378; Buhârî Bedü’l-Halk 1; Tevhîd 22; Müslim Kader 16 (2653) — Imrân b. Husayn Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «Kâne’llâhu ve lem yekün şey’ün ğayruh — ve kâne arşuhû ale’l-mâ’» (Allâh vardı, O’nundan gayrı hiçbir şey yoktu); İbn Sînâ Kitâbü’ş-Şifâ ilâhiyât bahsi; İmâm Gazâlî İhyâ c. I (Kitâbu Kavâ’idi’l-Akā’id); Fahreddîn Râzî Mefâtîhu’l-Gayb; Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî «el-Bedî’, el-Halk, el-Îcâd» maddeleri.
- Hakîkat-i Muhammediyye (Nûr-i Muhammedî) — İlk Yaratılış — Ahmed b. Hanbel Müsned c. IV/127 ve Musannef; Abdurrezzâk b. Hemmâm el-Musannef — Câbir b. Abdullâh Radıyallâhu Anhümâ rivâyeti: «Yâ Câbir — innellâhe halaka kable’l-eşyâ’i nûra nebiyyike min nûrih» (Ey Câbir, Allâh eşyâdan evvel peygamberinin nûrunu kendi nûrundan yarattı); Beyhakî Delâ’ilü’n-Nübüvve c. I/72-73; Süyûtî el-Hasâ’isü’l-Kübrâ c. I; Kastalânî el-Mevâhibü’l-Ledünniyye; Diyârbekrî Târîhu’l-Hamîs; Süleyman Çelebi Vesîletü’n-Necât (Mevlid) — «İlk yaratılan onun nûru imiş»; İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem Fass-ı Muhammediyye; el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye c. I-II — Hakîkat-i Muhammediyye; Ahmed Avni Konuk Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi c. IV; Necmeddîn Kübrâ el-Usûlü’l-Aşere; Mahmud Erol Kılıç Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri; Ekrem Demirli Sadreddîn Konevî’de Bilgi ve Varlık; Toshihiko Izutsu Sufism and Taoism; Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî «el-Hakîkatü’l-Muhammediyye, en-Nûr» maddeleri.
- Allâh’ın Vâr Oluşu Aklen Mâlûm — İnkâr Edenin Hâli — Bakara 2/164 («İnne fî halki’s-semâvâti ve’l-ardı…le-âyâtin li-kavmin ya’kılûn»); Âl-i İmrân 3/190-191 (ulü’l-elbâb âyetleri); Rûm 30/8, 22-25; Câsiye 45/3-5; Zâriyât 51/20-21 («Ve fî enfüsiküm efelâ tübsırûn»); Mâturîdî Kitâbü’t-Tevhîd — delâletü’n-nazar ve istidlâl; İmâm Gazâlî el-İktisâd fi’l-İ’tikād ve el-Münkızu mine’d-Dalâl; Fahreddîn Râzî el-Metâlibü’l-Âliye; İbn Teymiyye Der’u Te’âruzi’l-Akl ve’n-Nakl; Bekir Topaloğlu İslâm Kelâmcılarına ve Filozoflarına Göre Allâh’ın Varlığı; Ömer Nasûhî Bilmen Muvazzah İlm-i Kelâm — vücûb-imkân-istihâle delîlleri; Mehmet Saim Yeprem Mâturîdî’nin Akîde Risâlesi ve Şerhi; Hüseyin Atay Fârâbî ve İbn Sînâ’ya Göre Yaratma.
- Antakya’da Havârînin Ölüye Sorması — Yâsîn Sûresi Kıssası — Yâsîn 36/13-29 (Antakya halkı ve üç elçi kıssası — «Va’drib lehüm meselen ashâbe’l-karyeh»); Taberî Câmi’u’l-Beyân Yâsîn tefsîri; İbn Kesîr Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm Yâsîn 13-29; Sa’lebî Arâ’isü’l-Mecâlis fî Kasâsi’l-Enbiyâ’; Kisâî Kasasü’l-Enbiyâ’; İbnü’l-Esîr el-Kâmil fi’t-Târîh c. I — Antakya ve havârîler bahsi; İmâm Gazâlî İhyâ c. III (Kitâbu Acâ’ibi’l-Kalb); Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hak Dini Kur’ân Dili c. VI Yâsîn tefsîri; Süleyman Ateş Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri Yâsîn; Vehbe Zühaylî et-Tefsîrü’l-Münîr c. XXIII; Necmeddîn Şahinler Kur’ân’da Geçmiş Toplumlar.
- Süleymân Aleyhisselâm ve Belkıs’ın Tahtı — Manevî Teknoloji Üstünlüğü — Neml 27/38-44 («Kāle yâ eyyühe’l-meleü eyyüküm ye’tînî bi-arşihâ kable en ye’tûnî müslimîn — kāle ifrîtün mine’l-cinni ene âtîke bihî kable en tekūme min makāmik…kāle’llezî indehû ilmün mine’l-Kitâbi ene âtîke bihî kable en yertedde ileyke tarfük»); Sa’lebî Kasasü’l-Enbiyâ’ Süleymân-Belkıs bâbı; İbn Kesîr el-Bidâye ve’n-Nihâye c. II — Süleymân Aleyhisselâm; Beyzâvî Envârü’t-Tenzîl Neml tefsîri; Elmalılı Hak Dini Kur’ân Dili c. V — Âsaf b. Berhıyâ ve İsm-i A’zam bahsi; Suad Yıldırım Kur’ân’da Ulûhiyyet; Mehmet Yaşar Kandemir Mefhûmî ve Misâlleriyle Mu’cizât-ı Enbiyâ; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Hazret-i Süleymân (Aleyhisselâm); Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî «el-Hımmet, et-Tay, el-Kerâme» maddeleri.
- Maymunlaştırılan Kavim (Maskh) ve Sebt Ashâbı — Bakara 2/65-66 («Kūnû kıredeten hāsi’în» — Aşağılık maymunlar olun); A’râf 7/163-166 (Sebt günü tecâvüz eden köy); Mâide 5/60 («Ve ce’ale minhümü’l-kıredete ve’l-hanâzîr»); Taberî, Kurtubî, İbn Kesîr ilgili âyetlerin tefsîri; İbn Teymiyye İktidâ’us-Sırâtı’l-Müstakîm — yahûdîlerin maskh edilmesi; İbn Hazm el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâ’ ve’n-Nihal; Heiko A. Oberman The Roots of Anti-Semitism (mukāyese için); Necmeddin Erbakan Adil Düzen ve Türkiye; Hüseyin Algül Alemlere Rahmet Hz. Muhammed; Süleyman Hayri Bolay Felsefî Doktrinler ve Terimler Sözlüğü — evrim teorisi tenkîdi; Harun Yahya Evrim Aldatmacası; Caner Taslaman Evrim ve Yaratılış; Cemil Meriç Bu Ülke — modern paganizm tenkîdi.
- Yokluğu Tefekkür ve Zât’ın Tefekkürü Yasağı — Aklın Sınırları — Şûrâ 42/11 («Leyse ke-mislihî şey’ — O’nun benzeri hiçbir şey yoktur); İhlâs 112/1-4; Buhârî Tevhîd 22; Ebû Nu’aym Hilye c. VI/66 — «Tefekkerû fî halkı’llâhi ve lâ tefekkerû fî zâtihî» (Allâh’ın yarattıklarını tefekkür edin, Zât’ını tefekkür etmeyin); Beyhakî Şu’abü’l-Îmân c. I/95-101; Süyûtî el-Câmi’u’s-Sağīr; İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’t-Tefekkür); Fahreddîn Râzî el-Metâlibü’l-Âliye; Sadreddîn Konevî Miftâhu’l-Gayb; İbn Arabî el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye c. II — Zât-Sıfât-Esmâ tefriki; Necmeddîn Kübrâ Fevâ’ihu’l-Cemâl; Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî «ez-Zât, es-Sıfat, et-Tefekkür» maddeleri; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Tefekkür-Murâkabe» maddeleri; Ekrem Demirli İslâm Metafiziğinde Tanrı ve İnsan.
- Kalbin Cilâlanması — Zikrullâh ile Gönül Aynası — Ra’d 13/28 («Elâ bi-zikrillâhi tatma’innü’l-kulûb»); Kâf 50/37; Hadîd 57/16; Tirmizî Tefsîr 83 (3334); İbn Mâce Zühd 29 (4244); Ahmed b. Hanbel Müsned c. II/297 — Ebû Hüreyre Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «İnne li’l-kulûbi sadâ’en ke-sadâ’i’l-hadîd — kīle yâ Resûla’llâh ve mâ celâ’uhâ — kāle tilâvetü’l-Kur’âni ve zikrü’l-mevt» (Demirin paslandığı gibi kalpler de paslanır, cilâsı Kur’ân tilâveti ve mevti zikretmektir); Muhâsibî er-Ri’âye li-Hukūki’llâh; Hakîm Tirmizî Beyânu’l-Fark beyne’s-Sadr ve’l-Kalb ve’l-Fu’âd ve’l-Lübb; İmâm Gazâlî İhyâ c. III (Kitâbu Şerhi Acâ’ibi’l-Kalb); Necmeddîn Kübrâ el-Usûlü’l-Aşere; İmâm Rabbânî Mektûbât c. I — kalbin tasfiyesi; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. II — zikrullâh ve kalp tasfiyesi; Necip Fazıl Kısakürek Tasavvuf Bahçeleri.
- Zikir Ehline Sormak — İlhâm-Vahiy Farkı — Nahl 16/43 ve Enbiyâ 21/7 («Fes’elû ehle’z-zikri in küntüm lâ ta’lemûn» — Bilmiyorsanız zikir ehline sorun); Necm 53/3-4 («Ve mâ yentıku ani’l-hevâ — in hüve illâ vahyün yûhâ»); Şûrâ 42/51-52 (vahiy üç şekilde — vahiy, perde arkasından, elçi); Buhârî Bedü’l-Vahy 1, 2; Müslim Îmân 252 (160); İmâm Gazâlî İhyâ c. III (İlhâm ve Vahy farkı, Acâ’ibu’l-Kalb); İbn Haldûn Mukaddime Faslu’l-Vahy ve’l-Nübüvve; İbn Arabî el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye c. II — keşf, ilhâm, hâtif; Sadreddîn Konevî Miftâhu’l-Gayb; İmâm Rabbânî Mektûbât c. II — vahiy-ilhâm-keşf-firâset tefriki; Hayreddin Karaman Tarîkat Şahsiyetleri; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Vahy, İlhâm, Keşf, Hâtif, Firâset» maddeleri; Süleyman Uludağ Bilgi-Allâh Bilgisi.
- Çinli ve Rûmî Nakkâş Hikâyesi — Mesnevî’de Gönül Aynası — Mevlânâ Mesnevî Defter I, b. 3467-3499 (Çinli ve Rûmî nakkâşların hikâyesi — sûfî gönlünü cilâlamakla mukāyese); Nicholson Mathnawí c. II şerhi; Ahmed Avni Konuk Mesnevî Şerhi c. I — Çinli-Rûmî hikâyesinin tasavvufî te’vîli (gönül aynası ve tecellî); Tâhirü’l-Mevlevî Şerh-i Mesnevî c. I; Şefik Can Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi c. I; Abdülbâkī Gölpınarlı Mesnevî ve Şerhi c. I; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir — gönül aynası metaforu; Abdurrahmân Câmî Nefehâtü’l-Üns; Annemarie Schimmel The Triumphal Sun (Ben Rüzgârım Sen Ateş — Mevlânâ); Karl-Friedrich Geldner Persische Mystik; William Chittick The Sufi Path of Love: The Spiritual Teachings of Rumi.
- Seher Vakti Münâcâtı ve Tövbe — Esmâ-yı Hüsnâ et-Tevvâb — Zümer 39/53-54 («Yâ ibâdiye’llezîne esrafû alâ enfüsihim lâ taknetû min rahmeti’llâh — innellâhe yağfirü’z-zünûbe cemî’â»); Âl-i İmrân 3/17 («Ve’l-müstağfirîne bi’l-eshâr» — seherlerde istiğfâr edenler); Zâriyât 51/18; Buhârî Teheccüd 14; Tevhîd 35; Müslim Salâtü’l-Müsâfirîn 168-170 (758) — Ebû Hüreyre Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «Yenzilü Rabbünâ tebâreke ve teâlâ küllü leyletin ilâ semâ’i’d-dünyâ hîne yebkā sülüsü’l-leyli’l-âhir — yekūl: men yed’ûnî fe-estecîbe leh — men yes’elünî fe-u’tıyeh — men yestağfirunî fe-ağfira leh» (Rabbimiz her gece son üçte birde dünyâ semâsına nüzûl eder, kim duâ ediyor icâbet edeyim, kim isteğe veriyim, kim mağfiret diliyor mağfiret edeyim der); İmâm Gazâlî İhyâ c. I (Kitâbu Esrâri’s-Salâh) ve c. IV (Kitâbu’t-Tevbe); İbn Kayyim Medâricü’s-Sâlikîn c. I (menzilü’t-tevbe); İbn Acîbe İkāzü’l-Himem fî Şerhi’l-Hikem; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. I — seher tevbesi.
- Hadîs-i Kudsî: Kul Günâh-Tövbe Çevrimi — Allâh’ın Affediciliği — Buhârî Tevhîd 35 (7507); Müslim Tevbe 29-30 (2758) — Ebû Hüreyre Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «Eznebe abdün zenben — fe-kāle: Rabbi eznebtü zenben fa’ğfirhü lî — fe-kāle Rabbühû: alime abdî enne lehû Rabben yağfirü’z-zenbe ve ye’huzü bihî — gafertu li-abdî — sümme mekese mâ şâ’allâhu — sümme esâbe zenben…sümme esâbe zenben âhar — fe-kāle: i’mel mâ şi’te fe-kad gafertu lek» (Kulum bir günâh işledi, Rabbi affedip alacağını bildi diye affettim — sonra yine işledi yine affettim — sonra yine işledi affettim ve dedim: dilediğini yap, seni affettim); Tirmizî Daavât 98 (3540); Ahmed b. Hanbel Müsned c. II/296, 405; İbn Kayyim Medâricü’s-Sâlikîn c. I (menzilü’t-tevbe ve’l-inâbe); İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’t-Tevbe); İbn Acîbe İkāz; Yûnus Emre Dîvân — «Yarın Hak dîvânına varam, derdimi sana açam»; Necip Fazıl Kısakürek Çile — pişmanlık ve tövbe şiirleri; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Tevbe-İnâbe-Nedâmet» maddeleri.
- Çalgıcı Hikâyesi — Mesnevî’de Hz. Ömer ve Çengi (Defter I) — Mevlânâ Mesnevî Defter I, b. 1913-2222 (Hz. Ömer Radıyallâhu Anhu zamânındaki çengi hikâyesi — Medîne mezarlığında Allâh’a çeng çalan ihtiyâr); Nicholson Mathnawí c. II şerhi; Ahmed Avni Konuk Mesnevî Şerhi c. II — çengi hikâyesinin tasavvufî te’vîli (zâhirî sebepten kesilip Hak’tan istemek); Tâhirü’l-Mevlevî Şerh-i Mesnevî c. II; Abdülbâkī Gölpınarlı Mesnevî ve Şerhi c. II; Şefik Can Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi c. I; Yûnus Emre Dîvân — «Bir garîp ölmüş diyeler, üç gün sonra duyalar» ve garîblik temalı şiirler; Hacı Bayrâm-ı Velî İlâhîler; Niyâzî-i Mısrî Dîvân; Cennet-i Bakī ziyâret edebi — Semhûdî Vefâ’ü’l-Vefâ bi-Ahbâri Dâri’l-Mustafâ c. III; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe‘de tevekkül-tefvîz babı; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir — Mesnevî’deki garîb-fakr tipolojisi.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, İhsân, Sâlik. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı