Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2023 Sohbeti #023 — Cemâatle Zikrullâh Adabı, Sûfî Dilî Yumuşaklığı ve Eski Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi’den Ders Tedrîsi

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2023 Sohbeti #023 — Cemâatle Zikrullâh Adabı, Sûfî Dilî…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


YouTube-Twitter Beğeni Şikâyeti, Telegram Derviş Sayısı ve Erkek Dervişlerin Sosyal Medyaya Duyarsızlığı

Baya baya uzun yazmayayım dediğim halde uzun yazıyorsunuz. Maşallah. YouTube’da paylaşılan videolarınıza yazılan kötü yorumlar okuyorum ve bu yorumların beğenildiğini görüyorum. Ama diğer taraftan kardeşlerin yazdıkları yorumlar hiç beğenilmiyor. Ve ister Twitter olsun, ister YouTube olsun çoğunlukla bayan kardeşlerin yorumları beğenileri oluyor. Yorum yazılmasını sadece YouTube için belirtiyorum. Zira Twitter’da sadece beğeni yapılmasını söylediğinizi hatırlıyorum. Telegram gruplarında erkek ve bayan dervişlerin sayısı bini geçiyor. Buna rağmen YouTube videoların beğenisi elli. Twitter’ınızın beğenisi iki yüzü, üç yüzü geçmiyor. Kiminle konuşsak üstâdını çok seviyor, çok âşık ama kaç kere bu konu konuşulmasına rağmen değişen bir şey yok.

Biz kendimizce yolumuza destek olması amacıyla paylaşılan videolarınıza yorum, beğeni yaparken erkek dervişlerin neden bu konularda bu kadar kayıtsız kaldıklarını anlamakta güçlük çekiyoruz. Ben şimdi bunları böyle yapın desem sanki kendimi destekletiyormuş gibi, ne bileyim kendimle alakalı bir şey istiyormuş gibi olacak. O yüzden bu tip meselelerde arkadaşların duyarlılığı veyahut da zaman ayırması bu kadar değil. Evet zaman zaman ben de görüyorum bunu. Çok böyle bunlarla bakabilecek zamanım kalmıyor. Hatta bazen böyle hakaret eden yanlış konuşanların şeyini arkadaşlar bana atıyorlar. Bilhassa bayanlar oradan diyorlar buradan bir hakaret var, burada şu var, burada bu var gibisinden.


Cemâatle Zikrullâh Adabı: Tüm Dervişlerin Zikir Erkanını Ezberleme Zorunluluğu, «Bana Bakmayın» Tedrîsi

Ama bizim kaderimiz de bu demek ki yapacak bir şey yok. Gönül arzu eder ki arkadaşlar kardeşler evet bu konularda daha titiz olsunlar, daha böyle duyarlı olsunlar. Olmuyor ya da olamıyor. Söyleyecek laf yok, var da yok. Allâh hayır versin inşâallâh. Cemaatle zikrullâh da paylaşmış olduğumuz cemaatle zikrullahın adabına uyumayan derslere denk geliyoruz. Bizlerle paylaşmış olduğumuz zikrullâh adabında yazanlara kelimesi kelimesine uymamız gerekiyor mu? Evet. Üstadım nasıl yapıyorsa ben de öyle yaparım diye bir durum söz konusu mu? Değil. Ben özellikle o konuda söyledim bana bakmayın, bana uymayın dedim. Bu konuda herkes bunu sadece ders yaptıranlar değil bütün arkadaşlar bunları ezberleyecekler. bu ders yaptırdığımız şekli şemali okunanları hatta Arapçalarını da herkes ezberleyecek, bilecek yani.

Onun manalarını da ezberleyecek, bilecek. Yaptığımız işi bilelim, yaptığımız işi düzgün bir şekilde yapalım. normalde bana bakmayın diye işimin sebebi şu. Ben yeni böyle dergâha girdiğimde böyle bizim hoş, yangında bir değişiklik olmadı. Yangın artarak gidiyor ümmetin içerisinde. Böyle benim bir şeyi ezberleyip böyle bir şey böyle yapma zamanım yoktu. Şimdi bu size tuhaf gelebilir. Ben haftanın beş altı gecesi derse gidiyordum. Gündüz orman işletmesinde çalışıyorum. Gece haftanın beş gecesinden aşağı düşmüyordu. Ben yıllardır bizim Bursa’daki eski arkadaşlar da bilir, beş geceden aşağı ders düşmüyordu bende. Öyle olunca benim kendime ayıracak bir şey yoktu. Ya bir fıkıhî bir mesele oluyordu.


Mürşid-i Kâmil’in Hatırâsı: Beş-Altı Gece Ders, Fıkıh Mes’elesi Müzâkeresi, Ezber Kabiliyeti ve Fotoğrafik Hâfıza

Onu araştırıyordum boş kalan zamanımda. O da böyle söylüyordum bana müsaade etsen ben buna bakacağım boş kaldım da diye. Öyle bir hayat standartı vardı. Şimdi de yaş geçti, ona göre bir şey yapıyordum. Şimdi bende ezberleme kabiliyeti yok. Ben bir şeyi ezberleyemiyorum. ya benim içimden bir şey yapamıyorum, bir şey yapamıyorum. Öyle bir şey yapamıyorum. Öyle bir şey yapamıyorum. Ben bir şey yapamıyorum. Bende ezberleme kabiliyeti yok. Ben bir şeyi ezberleyemiyorum. ya benim içimden kendi liğinden gelecek, benim ezberleme kabiliyetim hiç olmadı bugüne kadar. Ben hâlâ da bazen söylüyorum ya T.C. numaram ezberimde değil. Ben şeyin o cep telefonunu daha yeni ezberledim numarasını. O da böyle bir sene olmamıştır.

Bazen tereddüt ediyorum, cep numarası benim orada bir kağıtta yazıyor, oradan okuyorum. T.C.’sinin bir kağıtta yazıyor, oradan okuyorum. Hatta mahkemede falan böyle bir şey söz konusu oluyor. Mehmed Emîn Bey’i söylüyor, cep telefonu bu T.C.’si bu diye. Ben çünkü bir dakika diyorum bakacağım telefondan. Hâkimiyeti duruyor öyle. Yok ezberimde değil. Onlar da tuhaf tuhaf bakıyorlar bana. Mehmed Emîn Bey’in imdade yetişiyor oradan. Diyor ki telefon numarası şu T.C.’si bu. böyle soruyor orada. Telefonunuz kaç diyor. Ben duruyorum telefonunuz kaç diyor. O an diyorum geri zekalı bir şey zannedecekler seni telefonunu ezberle diye. Oturdum bir sefer, 5-10 sefer okudum kendi telefonumu. Ne yalan söyleyeyim şimdi?

Ne yalan söyleyeyim şimdi? Dedim ki geri zekalı zannedecekler. Telefonu da ezberinde yok diye. Ben de böyle bir ezberleme kabiliyeti yok. Ezberleyemem de. Ben mesela isimleri ezberleyemem. Çok böyle sıkı fıkıh âşinâ olacak. O zaman isim kalıyor. Öyle 3-5 ayda da değil. Ama şahsı hiç unutmam. Bir sefer göreyim unutmam onu. Ne diyordu Ahmed Eczâcıval Abim bana dedi ki sende şu var dedi. böyle… Ne? Fotoğrafik hafıza. Evet gördüğümü unutmuyorum. Ama tamam. Hiç sıkıntı değil. 20 yıl önce görmüşüm. Derse bir sefer gelmiş. Ben ona bakıyorum. Seni nereden tanıyorum ben diyor. Ya çıkardın mı diyor. Tanıyorum ben seni diyorum ben. Ya ben 20 yıl önce dersi geldim. Seni hayla seni diyorum. Onu unutmuyorum.

Öbür türlü şeyi unutuyorum. Ne o? Daha doğrusu ezberleyemiyorum. O yüzden zikrullâh yapma âdâbını, erkânını. Evet ben mesela oturur sabah normalde bütün âdâbı uygularım. Onda bir sıkıntı yok. Ama Arapça’larını ezberleyemiyorum onların. Ben o yüzden bana uymayın diyorum. Arkadaşlar ezberleyecekler onları. Örneğin. Onlar onlar bu iş disiplin. Ders yaptıran arkadaşlar hepsi de ezberleyecekler. Ayrıyeten derse gelen arkadaşlar da okusunlar onlar da ezberlesinler. derste daha rahat ders yaparlar. Daha güzel yaparlar. Anlamlarını öğrenirlerse daha iyi olur inşâallâh.


Dergâh İşleyişi ve İstişâre: Adnan (Sema-Mutrıban), Cafer (Resmî İşler) — Eksiklik Bildiriminin Usûlü

Dergahın işleyişi ile ilgili konularda görevin başında olan kardeşe bazen eksik olduğunu düşündüğümüz ya da olması gereken bir şeyi söylüyoruz. Ama bazen bu söylenilen bir şekilde gerçekleştirilmiyor. Ve biz bunun sonraki bir zamanda gerçekleşmesinin gerektiğini görüyoruz. Böyle bir durumda görevin başından olan ben değilim deyip sessiz mi kalmak uygunudur yoksa bunun yapılması gerekiyor diye görevli kardeşle tekrar istişare etmemiz mi gerekir? İstişare etmeniz gerekir. Bunu söylemeniz gerekir. Eğer bir orta yerde bir eksiklik, noksanlık varsa yapılması gereken bir şey varsa bu konuşulacak, bu söylenilecek. Denecek ki evet bunun böyle yapılması lazım. Yapılmadı, tekrar söylemekte fayda var. İstişare etmekte fayda var. ben samimiyetimle söyleyeyim bunu.

Ben buraya Allâh’ın dergahı olarak görüyorum. Burada herkes fiise bilir, Allâh’ı zikretmeye geliyor. Burada görev yapanlar, vazife yapanlar da Allâh rızası için yapıyor. Bu konuda da tereddüt yok. Eksik var, noksan var. Bu dergâh herkesin. O eksiği noksanı tamamlamak da herkesin vazifesi. Bunun başında bir kimse var, onun başında görevlisi var. Örneğin semazenlerden, mutrıbandan sorumlu Adnan komple. Burada bir eksiklik var diyelim. bunu normalde usulünle gelecek, söyleyecek diyecek ya Adnan kardeş burada böyle bir eksiklik var, böyle bir noksanlık var. Burada şöyle bir şey var. Bunda bir beis yok. Mesela resmi işlerle genel olarak sorumlu Cafer. Resmi işler, gelen, giden misafir ağırlanma, misafir karşılanma, onların yapılacak işleri, vaktin işleri, derneğin işleri komple Cafer’den sorumlu.

Cafer onu normalde, varsa bir şey onu söyleyecek arkadaşlar. Diyecekler ki ya ağabey burada böyle bir sıkıntılı bir durum var, burada böyle bir problem var. Bu böyle olsa daha iyi olmaz mı veya bu konu hakkında nedir? Tatlı bir şekilde ama bazen arkadaşlar birbirlerine yazarlarken erkeklerde de var, bu bayanlarda da var. Sert konuşuyorlar. Bu sûfî dili değildir. Birbirini sert eleştirmek, birbirine sert konuşmak sûfî dili değildir. Sûfî dili yumuşaktır, müşfiktir birbirine.


Sûfî Dilî Yumuşaklığı: «Müminler Birbirine Merhametli, Kâfire Karşı Şedîd» (Feth 48/29 Tedrîsi)

Hani Cenâb-ı Hak mü’minleri tarif ederken onlar birbirlerine karşı merhametli, müşfik, kafire karşı şedettir, serttir diyor. O zaman biz Allâh’ın bize koymuş olduğu ahlak ölçüsünde duracağız. Birbirlerimize koymuş olduğumuzda, birbirlerimize koymuş olduğumuzda, birbirlerimize koymuş olduğumuzda, ahlak ölçüsünde duracağız. Birbirlerimize karşı müşfik, yumuşak, birbirlerimize karşı toleranslı, birbirlerimizin koluna giren, birbirimize yardımcı olan noktada duracağız. Eğer bu noktada durmuyorsak, o ahlak sûfî ahlakı değil. Birbirine sert konuşmakla bir şey elde etmezsin. Birbirini kıyasaya eleştirmekle bir şey elde etmezsin. Sadece kırarsın, dökersin, incitirsin. bir kişi Allâh desin diye uğraşırken, dışarıdan bir kişi daha getireceğiz derken, kendi içimizdekini kırmak, dökmek, kendi içimizdekini üzerinden silindir gibi geçmek hangi ahlaka sığacak ki?

O kardeşimiz hata yaptıysa hatasını ört, eksik davrandıysa eksikliğini ört. O gelemediyse getir, o gelemediyse getir. Kaybetme yeri değil, kazanma yeri. Kaybetme yeri değil, kazanma yeri. Neden dilimiz sertleşiyor ki birbirimize? Neden eşlerimize sert konuşuyoruz, küfrediyoruz? Neden çocuklarımıza sert konuşuyoruz, kaba davranıyoruz? Neden biz dergâh kardeşlerimize sert konuşuyoruz, kaba davranıyoruz? Hangi ahlaki sistemde var ki bu? Neden kırmaya, dökmeye, kesip biçmeye, atmaya özeniyoruz? İçimizde tanrılık var o zaman. Keseceğiz, biteceğiz, açacağız, silindir gibi ezeceğiz, dergâhın kapılarını kapatacağız, defolsun gitsin, gelmesin buraya. Ne? Derdimiz bizim. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden yumuşak.

Bizim birbirimize olan hatırlatmalarımız da yumuşak olacak. Birbirimize olan hatırlatmalarımız yumuşak. Sertliğe, kaba davranmaya, keskin konuşmaya gerek yok. Allâh bizi affetsin. Ama orta yerde yapılması gereken bir şey varsa da evet biz söyleyelim. Olmadı, yapalım, söyleyelim. Olmadı biz yapalım. Sertlikler, ters davranışlar doğru değil. Absürt davranışlar doğru değil. Yeni gelenler vardır.


Hizipçilik Hastalığı: Cemaatler-Tarîkatların Birbirine Acımasız Eleştirisi ve Halka Açık Dergâhın Disiplini

Yeni gelenler onu gördüğünde, ama burası böyle bir yer mi der? Bu nasıl keşme keşlik? Herkes birbirine istediği lafı söylüyor der. Herkes birbirine istediği gibi kaykılıyor burada, hayırdır? Böyle bir şey olmaz. Allâh muhâfaza eylesin. Telegram sayfasında da olmaz. Bakıyorum ben bazen oraya. Kenayisine sözler, kenayisine laflar. Yakışmıyor bize. Bakayım yakışmıyor. Ben üzülüyorum. Ümmet-i Muhammed’de en büyük sıkıntılardan birisi şudur. Ümmet-i Muhammed birbirine karşı acımasızdır. Bu bir hastalıktır. Cemaatler, tarikatlar, oluşumlar hepsi de birbirine acımasız bir şekilde saldırırlar. Hizipler bölünmüş, parçalanmış, bir daha bölmüşler, parçalanmışlar, bir daha bölmüşler, parçalanmışlar. Her yerde aynı bu ama.

Her tarafta aynı. Boyuna bölünüyor. Bu kadar insanlar heva ve heveslerine, bu kadar nefislerine düşkünler. Herkes haklı. Ve büyük bir çoğunluk birbirine o kadar kıyasayı eleştiriyorlar ki. Kendi kendime diyorum ki Allâh Allâh. Nerede kaldı iman kardeşliği? Nerede kaldı İslam kardeşliği? Sonra dönüyorum diyorum ki acımasız kıyasayı eleştirir. Bizde de var. Allâh bizi affetsin. O yüzden evet bir vazife varsa biz onu yerine getirelim. Bakın topluluklar böyle ya içine kapanık bir dergâh, tarikat olur, içine kapanık olunca bellidir sayısı adedi. Dışı açık değildir o. Orada kendi kendilerine kendilerince olurlar, olurlar, biterler. Ama bizim gibi her şeyi bütün halkın önünde olan topluluklar dikkat etmeleri gerekir.

Bu nefis terbiyesidir. Bakın bu nefis terbiyesidir. Sen eğer halkı açıksan, toplumu açıksan, senin kapın herkes açıksa buraya herkes gelir. Buraya herkes geldiğinde burada görecek olduğu şey İslam ahlakı olmalı. Görecek olduğu şey sûfî ahlakı olmalı. Bayanlar için de geçerli, bayanların da sohbetleri herkes açık. Onlar da, bayanlara da misafir geldiğinde onlar da sûfî ahlakını bulmalı, görmeli. Aynı şekilde yukarıda vakıf da aynı. Vakıf da kapısı herkes açık mı? Açık. Oraya gelen herkes sûfî ahlakı görmeli. Çünkü o gelen kimseler o örnek pro tipleri görerekten sûfî olacaklar.


Hizmette Tebessüm-Yumuşaklık vs. Efelerin Sertliği (Mehmed Dokuz Dağ Efesi); Çay-Lokma Verirken «Tanımayacak» Edebi

Diyecekler ki ya ne kadar güzel. Edep akıyor her birinden. Her birinden güler yüzlülük akıyor, hizmet akıyor, tebessüm akıyor. Halka hizmet edecek olan kimseleri, seçecek olan kimseler bakacaklar o kimsenin yüzü tebessümlü mü? Sebep, gelen kimse senin mahkeme duvarı gibi yüzünü seyrettecek değil. Senden çay alırken, senden yemek alırken, senden sana bir şey sorarken, sen ona yardımcı olurken, sen tebessümlü olacaksın. Sen yumuşak davranacaksın, hoşgörlü davranacaksın, toleranslı davranacaksın. Çayı verirken nazikçe vereceksin, tebessümlü vereceksin. Yemeği verirken nazikçe vereceksin, tebessümlü vereceksin. Pilavı dağıtırken tebessümlü vereceksin, nazikçe vereceksin. Havadan atar gibi atmayacaksın.

Veya lokmayı dağıtırken veya lokmanın başında dururken tebessümlü olacaksın, güler yüz olacaksın. Veya orada semazen öğreticisi tebessümlü olacak, güler yüz olacak. Bunlar seçilecek tebessümlü, güler yüzlü. Evet sen bu uyunu yapabilirsin. Tebessüm yok, güler yüzü yok. Hiç yüzü gülmüyor onun. Hiç yüzü gülmüyor onun. O efelere gitsin, orada hizmet etsin. Orada keskin bakış lazım. Orada da yumuşak bakış geçmez. O böyle kolunu kaldırdıysa onu gören bir tırstın ondan. Mehmet iyi yapıyor o işi. Mehmet’i gören, diyecek, Dokuz Dağ’ın efesi bu ya. Bir bakıyor böyle, aha diyorum salını pusturacak şimdi. Tamam, efe yürüyüşü o. Keskin bakış da olacak. Uzağa bakacak, düşman gözlüyor. Göğüsü ileride baş dik.

Eyvallâh. Ama oraya o yakışıyor zaten. İş o, meslek o. Duruş o. Orası yumuşak bakışı kaldırmaz. Yumuşak hareketi de kaldırmaz. O dizini vurduğu zaman salon sallanması lazım. O bir efeler dediği zaman, vursanın ayağa kalkması lazım. Ulan ne oluyor? Bir yerde bir şey mi oldu demeleri lazım. Bu tamam. Bu tamam. Ama öbür türlü, o kimse o kıyafeti çıkarıp Sema elbisesini giydiğinde tebessüm edecek, boynunu bükçek. Veyahut da hizmet elbisesi giymiş, tebessüm edecek, boynunu bükçek. Hizmet elbisesi giymiş, gözünü kaldırmayacak. Çay verdiği bayanı tanımayacak. Hizmet ediyor.


İlm-i Ledün Soru-Cevâbı: Beş Bin Tevhîd Bağışı, İbâdetlerin Hakîkatini Öğrenme ve Manevî Öğretim

Lokma verdiği bayanı tanımayacak. Bak net söylüyorum. Lokma verdiği bayanı tanımayacak. Çay verdiği bayanı tanımayacak. Bu ne demek? Gözünü, kaşını kaldırmayacak. Çayı görecek sadece. Lokmayı görecek sadece. Pilavı görecek sadece. Bu edeb ister. Tanımayacak hiç. Allâh bizi öyle edeblilerden eylesin. Ama bir hizmet var, o hizmetin eksiği geldiği de varsa başındaki görevliye usulüne uygun bir şekilde söylenecek. Dedecek ki, bak burada bu bölgede çay alamayanlar var. Burada çorba alamayanlar var. Bunu böyle yapsak daha iyi olmaz mı? Eyvallâh. Bunun gibi. Allâh bizi affetsin. İnşallah. Günlük çektiğimiz 5000 tevhîdler ders olarak mı bağışlayalım? Toplu tevhidleri bağışlaması için mi gönderilebiliriz?

O normal günlük verdiniz. İlm-i ledün nedir? Senin okumadan, okumadan tecrübe etmediğin, senin normalde bir başkasından bir bilgi olarak almadığın bir ilim. İlm-i ledün o. İlm-i ledün o. İbadetlerin hakikatini öğrenmek ilm-i ledün müdür? Eyvallâh. Bir insan ilm-i ledün öğretisiyle manevi yol yürüyebilir mi? Soru olmamış. İlm-i ledün zaten ona geliyorsa manevi öğretim içindedir zaten. Allâh bizi onlardan eylesin. Hakklarımızı helal edin. O yüzden bu yeni, daha doğrusu aslında ders kağıtları yeni değil. Eski, ta bizim benim ilk başladığım zamanki dersi yapacağız bundan sonra.


Yeni Ders Adabı = Eski Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi’den Silsile Tedrîsi: Sivaslı Ali Ağabey, Tire’li Abdurrahman Zâkir, Ahmed Duran Gümüş Nakîb İcâzeti

E tabii bunu aslında bizim böyle davranmamız, Şeyh Efendi Allâh rahmet eylesin. O bazı şeyleri yaptırmamaya başlamıştı. uzun oluyor diye. Bazen yaptırıyordu, bazen yaptırmıyordu. Biz de öyle kendi kendimize, oradan kendimize bir icâzet çıkardık. Genelde böyle sohbet ağırlıklı olunca hemen tevhidden başlıyorduk. Sonra yavaş yavaş böyle kendimce bunun daha böyle ilk başlangıçtaki gibi biraz daha adabı, erkanı riayet edelim diye düşündük. Sonra da çünkü bir de vefat edip gideceğiz. Şimdi eskilerde benden, eski dediğim kimseler benden dört beş yaş küçük her biri ondan sonra. Sonra şu denecek, Şeyh Efendi böyle yaptırmıyordu. Siz bunu nereden çıkardınız? Böyle de denmemesi için Allâh razı olsun. Adnan Hoca ondan sonra yazarken bir iki telefonda şu da vardı, şu da vardı, bu da vardı derken böyle son şeklini şemanını getirdik.

Değil mi Hüseyin Ağa? O böyleydi değil mi önceden de? Evet. Normalde şimdi böyle son şeklini şemanını getirdik. Bizim ders biraz Kâdirî-Rufâî dergaların kuruluşu. O yüzden ders bizim biraz Kâdirî-Rufâî üzerinden yürüyor. O mesela eski Kâdirî-Rufâî evlatlarını bulursanız herhangi bir yerlerde onun karmasıdır bizdeki. Mesela Ya Müteâl Rufâîlerde bütün Cehrî’lerde vardır da Rufâîlerde özellik de vardır. Yâ Hannân, Yâ Hannân o mesela Kâdirîlerde vardır, Rufâîlerde vardır. Hemen hemen bütün Cehrî dergahlarda, tarikatlarda vardır. Aslında böyle ben yeni derviş olduğumda Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi’den kalma Sivaslı Ali Ağabey vardı. Böyle birkaç tane eski mesela Tire’de Abdurrahman vardı Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi’den kalma Zâkir.

Ondan sonra bunlar dersleri yaptırırlarken bunu bizim bugün normalde yazdığımız gibi yaptırırlardı onlar da. Mesela Şey Efendi de öyle yaptırırdı. Ahmed Duran Gümüş Ağabey de normalde önceden o da öyle yaptırırdı. O da çünkü Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi’nin akibiydi kendisi. Ondan sonra Şey, Hacerli Efendi, Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi’nin nakibini kabahatseydi. Ondan sonra Ahmed Duran Ağabey de benim dergâha girdiğimde nakîb’di kendisi. Onun nakipliğini Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi vermiş. O nakîb’di. Onun nakîblik icâzeti de vardı kendisinin. Duruyor mu Hüseyin o icazeti? Ne oldu ki? Haberin yok. İcazetlerini falan. Vardı onun çünkü nakîblik icâzeti vardı. O bana diyordu.

O nakibini kabahatiyeti Hz. Şey Efendi’den. Ama nakîbliği vardı onun şeyden. Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi’den. Artık kimdeyse o. Onu bul da bir hatıra olsun ya. İnşallah. Normalde mesela o da Çorumlu’yla, Çorumlu’yla kalmadı. Öyle de böyle yaptığımız gibi ders yaptırırdı. Sonradan tabi böyle biraz millet uzun dersten şey oluyor ya biraz imtina ediyor. ders uzun sürüyor diye. Sonra ufak şeyler oldu. Ne oldu? Kısaltmalar oldu. Ben tekrar dedim bu şeye dönsün ilk zamanki gibi. Biraz perşembeleri ne olur? 15-20 dakika veya 10 dakika bile sürmez ilaveler. 10 dakika sohbet eksik olur. O olur. Ama dersi biz böyle tam başlangıçtaki gibi inşâallâh adaba uygun yapmış oluruz. Haklarınızı helal edin.

Helal olsun. Allâh razı olsun inşâallâh. Üç, iklas bir Fâtihâ şerife. Âmîn. Evela bizzat Fahri kaynağı sevibü mevcudat sevgili Peygamber Efendimiz’in sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri mübarek Rûş evlilerine. Âmîn. Âdem aleyhisselamlar ikisinin arasında gelmiş geçmiş bütün Peygamber-i Zişan efendimizin mübarek Rûş evlilerine. Âmîn. Cihâriyâri güzînebîh kırsıddık Ömer-ül Faruk Osman az-Zunûreyn, Aliyev-i Murtazâreddallah’ın efendilerimizin. Evlâd-ı Resûlullah, Zevcehat-ı Resûlullah, Hasâb-ı Resûlullah, Şehedâ-yı Resûlullah, İmam-ı Azam-ı Ebu Hanife, İmam-ı Şâfi, İmam-ı Mârik, İmam-ı Hanbeli, İmam-ı Eşerî, İmam-ı Aturîdî, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Yusûf. Tüm İmam-ı ve İmam-ı İnâmeyn Hazretlerinin mübarek Rûh şeriflerini hediye edin.

Vasıl ve sadâreyle ya Rabbi. Âmîn. Haberdâreyle ya Rabbi. Âmîn. Peygâttanî’nin himmetlerinin şefaatlerini üzerimizden eksik eyleme ya Rabbi. Âmîn. Tâvvü ve sünnet seni anlayıp yaşadıkları gibi bizleri de anlayıp yaşamak nasip ve müyesser eyle ya Rabbi. Âmîn.


Kaynakça ve Referanslar

  • Cemâatle Zikrullâh Edebi: Ahzâb 33/41-42 (zikr-i kesîr emri); A’râf 7/205 (içten yalvararak zikretme); Ra’d 13/28 (kalplerin Allâh’ı zikrederken huzûr bulması); Buhârî, Da’avât 66; Müslim, Zikir 38-39; Tirmizî, Da’avât 6 (halaka-i zikir fazîleti — «Cennet bahçeleri»); İmâm Nevevî, el-Ezkâr; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Mecmû’atü’l-Ahzâb.
  • Sûfî Dilî ve Yumuşaklık (Feth 48/29): Feth 48/29 («Muhammed Allâh’ın elçisidir; onunla beraber bulunanlar inkârcılara karşı şedîd, kendi aralarında merhametlidirler»); Âl-i İmrân 3/159 («Allâh’ın rahmetiyle onlara yumuşak davrandın; eğer kaba ve sert olsaydın etrafından dağılırlardı»); Tâhâ 20/44 (Mûsâ-Hârûn’a Firavun’a yumuşak söz emri); Buhârî, Edeb 38; Müslim, Birr 23.
  • Hizipçilik Yasağı ve İslâm Kardeşliği: Âl-i İmrân 3/103 («Allâh’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın»); En’âm 6/159 («Dînini parça parça edip gruplara ayrılanlar»); Rûm 30/32 (her grup kendi sahip olduğuyla sevinir); Hucurât 49/9-13 (kardeşlik, gıybet, hüsn-i zan); Tirmizî, Birr 73 (hizipçilik fitnesi); İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ 4/12-30, ümmet birliği.
  • Halaka-i Zikir Edebi ve Mutrıban: Ebû Bekr el-Verrâk, Adâbü’s-Sülûk; Suhreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, halaka edebi; İbn Hacer el-Heytemî, el-Fetâvâ’l-Hadîsiyye, sema ve halaka; Mevlânâ, Mesnevî III, semâ-vecd; Niyâzî-i Mısrî, divan, mutrıban-âhenk.
  • Hizmet Edebi ve Tebessüm: Tirmizî, Birr 36 («Tebessüm sadakadır»); Buhârî, Cenâiz 32 (Hz. Peygamber’in dâimî güler yüzü); Müslim, Fezâil 65; İbn Mâce, Edeb 7; Gazâlî, İhyâ II, hizmet ve âdâb-ı muâşeret; İbn Atâullâh el-İskenderî, Hikem-i Atâiyye, hizmet bâbı.
  • Mahremiyet ve «Tanımayacak» Edebi: Nûr 24/30-31 (gözleri haramdan koruma); Ahzâb 33/53, 33/59 (mahremiyet); Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Selâm 22; İmâm Nevevî, Riyâdu’s-Sâlihîn, gözünü haramdan koruma bâbı.
  • İlm-i Ledün: Kehf 18/65-82 (Hz. Mûsâ-Hızır kıssası — «kendi katımızdan bir ilim öğrettik»); Bakara 2/239, 282 (öğretmek); Mevlânâ, Mesnevî I, Mûsâ-Hızır; İbn Arabî, Fütûhâtü’l-Mekkiyye, ledün ilmi; İmâm Gazâlî, er-Risâletü’l-Ledünniyye; Şihâbüddîn Suhreverdî, Hikmetü’l-İşrâk.
  • Tevhîd Bağışı (Hediye-i Hâtim): Bakara 2/154 («Allâh yolunda öldürülenlere ölü demeyin»); Müslim, Vasiyyet 14 (ölünün ameli kesilir, üç şey hâriç); Buhârî, Cenâiz 80; Sübkî, Şifâü’s-Sikâm, ölünün adına amel; İmâm Süyûtî, el-Hâvî li’l-Fetâvâ 2/178, hatim/tevhîd hediyesi.
  • Mustafa Özbağ Efendi Silsilesi (Halvetiyye-Şâbâniyye-Karabaşiyye): Çorumlu Hacı Mustafâ Anvârî Efendi (mürşid-i kâmil); Sivaslı Ali Ağabey (Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi’den Zâkir); Tire’li Abdurrahmân Ağabey (Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi’den Zâkir); Ahmed Duran Gümüş Ağabey (Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi’den nakîblik icâzeti); Şeyh Hacerli Efendi (Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi’nin halîfesi); Bayındırlı Hacı Mustafâ Özbağ Efendi (mürşid-i kâmil — şu an); Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, Karabâşiyye babı; Şeyh Mehmed Nûrî Şemseddin, Miftâhu’l-Kulûb; Yusuf Sinâneddin, Tezkire-i Halvetiyye.
  • Kâdirî-Rifâî Tarîkatlarının Cehrî Zikir Mirası: Abdülkâdir Geylânî, el-Gunye li-Tâlibî Tarîkı’l-Hak; Ahmed er-Rifâî, el-Hikemü’r-Rifâî; «Yâ Müteâl», «Yâ Hannân» tehlîl varyantları — Gümüşhânevî, Mecmû’atü’l-Ahzâb; Şâbân-ı Velî, Risâle-i İbâdet.
  • Sünnet-i Seniyye’ye Sımsıkı Yapışma: Haşr 59/7 («Resûl size ne verdiyse alın»); Âl-i İmrân 3/31 («Allâh’ı seviyorsanız bana uyun»); Necm 53/3-4 (vahyin nizâmı); Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, İmâra 41; Beyhakî, el-Medhal, Sünnet’e sarılma.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Ruh, Sülûk, Sünnet, Şeyh, İcâzet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı