Giriş: Hâl Gelinin Cilvesidir
Efdâl-i zikir, fa’lem ennehu. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayan, hakkı savunan, bâtılı bâtıl bilip batıla karşı cihâd eden, mücadele eden kullarından eylesin. Allah hepinizden de razı olsun inşallah. 1435. beytten devam edeceğiz inşallah. Hal güzel bir gelinin cilvesidir. Makâm ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir. Gelinin cilvesini padişah da görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat ancak Aziz Padişah’a mahsustur. Gelin havasa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete giren ancak padişahdır.
Sûfî termolojisinde hâl, makâm, perde, tecelliyât, bu tip sözler çok kullanılır. Hâl de bunlardan birisi. Tırnak içerisinde söylemek gerekirse genel olarak bizim kardeşlerde, yolumuzda hâl çok konuşulur. Biraz da çok konuşulmasına sebep benim bunun konuşulmasına müsaade etmemdir. Çünkü halin konuşulmasına müsaade edilecek ki o hâl o insanda bir müddet sonra makâm olarak kalsın. Veya da o derviş, o sûfî adayı, derviş adayı o yolda yürürken tabiri caizse yolun şekerlemesini, yolun tatlısını, yolun içerisindeki o neşesini biraz tatsın, onun zevkini alsın. Bir de bu hâl hem o kimsenin yol yürüdüğünde yürüdüğüne işaret bir delil hem de yol yürütene delil. Bu böyle hepsi de birbiriyle bağlantılı iç içe olan bir şey.
Sözlüğe baktığınızda bir sıfat, bir oluş, bir keyfiyet, bir suret ondan sonra, bir içinde bulunduğun zaman dönüşme, bir yerden başka bir yere göçme, bir perdeden başka bir perdeye geçme içsel olarak bunların hepsini de biz hâl olarak nitelendiririz. Mesela az önce üç tevhîd okuduk, üç tevhîd zikrullâh yaptık, bu bir haldir. Eğer bir kimse üç tevhîd esnasında bir tecelliyata böyle bir zemin olduysa, bir tecelliyât gördüysen o hâl içerisinde hâl gördü. Eğer o zikrullâh da hâl, zikrullâh bir hâl, zikrullanın içerisinde gözünü yumduğunda bir hâl daha gördü. Farklı bir perde de yaşadı, farklı bir şey yaşadı, farklı.
Üç Tevhîd ve Nûr Bulutu Hâli
Üç tevhîd de bir şey gören var mı içinizde? Saklamasın, gören varsa söylesin. Bayanlardan var mı? Evet. Yukarı bir mikrofon verin. Elini kaldır, görsünler senin. Evet, mikrofon geliyor sana. Anlat kısaca. Selamun aleyküm. Siz üç tevhîd çektirdiğiniz zaman her zaman, önce bir nur bulutu oluşuyor. Eksik anlatabilir miyim Allah’ım ne affetsin tam kelimeleri bulamıyorum. Önce sizinle bütünleşme oluyor. İkinci tevhidde Peygamber Efendimiz’le bütünleşme oluyor. Şimdi bu da farklı bir şey oldu son noktada. O üçüncü tevhidde de sanırım nur olarak Allah Celle Celalü’nde burada da hiçbir şey gözükmüyor. Sadece nur ve renksizlik olarak söyleyebilirim. burada hiçbir şey yok, ucu bucağı hiçbir şey yok. Eyvallah.
Bu şimdi Zikrullâh bir hâl. O kimse üç tevhidde ayrı ayrı, üç ayrı perdede üç ayrı hâl gördü. Halin içerisinde hâl, onun içerisinde bir daha hâl gördü. Bunu normalde çoğaltması mümkün mü çoğalması bunun? Mümkün. Ama bu Sûfî’nin elinde değil. Şimdi hâl denilince bu Sûfî’nin elinde değil. Bu ne? Bu Sûfî’nin bu konuda içinde hiçbir katkısı olmadan, hiçbir iradesi olmadan Cenâb-ı Hak’ın lütfuyla, ikramıyla yaşanan bir durum, bir fiiliyat. Aslında fiiliyat derken böyle zahiri fiiliyat gibi. Aklınıza gelebilir. Bu böyle zahiri fiiliyat değil. Biz buna ne diyoruz? Bu böyle bir hâl. Bunun içerisinde sevinç var, hüzün var, kabız hâli var, bast hâli var. Bunun içerisinde farklı perdelerde dolaşmak var.
Bunun içerisinde farklı perdelerde, farklı maneviyatlarda, farklı ruhaniyetlerde konuşmak var, görüşmek var. Bunun içerisinde farklı perdelerden, o ehli mâneviyât dediğimiz Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed er-Rifâî, Pir Efendiler, Sahâbeler, Peygamberler, geçmiş Peygamberlerin zamanlarında yaşayan velîler, bunlardan ilim almak var, ilim öğrenmek var. Bunun içerisinde mü’min cinnîlerle irtibata girmek var. Mü’min cinnilerden bilmediklerini öğrenmek var. Mü’min cinnilerin içerisinde alim olanlar var, alim olanlarından bilgi almak var. Bunun içerisinde Hazret-i Muhammed Mustafâ’yla görüşmek var, onu görmek var, onunla konuşmak var. Âdem aleyhisselamla her ikisinin arasında çok değişik peygamberleri görmek var.
Bunun içerisinde birinci kat gökteki melekler, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, nefisler, gökteki melekler, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, gök bittikten sonra, gök bittikten sonra, halk aleminin katmanları, ondan sonra, o bittikten sonra Arş-ı Alâ, Arş-ı Alâ’nın üstü, Kürsî, Kürsî’den sonra, ayrı makâmâtlar, bunların içerisinde yaşayan varlıklar, bunların içerisinde yaşayan varlıklar, bunların hepsini çoğaltmamız mümkün.
Gök Katları ve Yetmiş Bin Perde
Bakın bunların hepsini çoğaltmamız mümkün. Birinci kat gökteki meleklerin ilk katı, içinde yedi kat var. Birinci kat gök var, onun içerisinde yedi kat var. Birinci kattaki gökteki meleklerin zikrine, iki’dekine, üç’tekine, dört’tekine, beş’tekine, altıdakine, yedidekine, yedidekine birinci kat var. Birinci kat bitti, ikinci kat başladı. Birinci kat gökte yaşayan mahlukatlar neler? Onların zikirleri neler? Bunların hepsi de hâl. Bunların hepsi de bir seyr-i sülük yolunda, Sûfî’nin yaşaması gereken, tekrar söylüyorum, yaşaması gereken hâller. Yaşamaz, birisi pakat halinde yaşar, eyvallah. Söyleyecek bir sözümüz yok, bir şey böyle illaki böyle olacak diye bir kaidemiz yok. Ama yaşanan hâller, bunların hepsine de biz, ben zahiri şeyler konuşmak istemiyorum.
Bu namaz kılmak da bir haldir. Oruç tutmak da bir haldir. Tevbe etmek de bir haldir. Bunları konuşmak istemiyorum, bunlar değil. Benim dediğim bu şeyler manevi. Çünkü namaz kılmak ehli zahirin işi, avamın işi zaten. O namaz kılıyor. O namazı da bir hâl onun. Farzı kılıyor bir hâl, sünneti kılıyor bir hâl. Bu değil benim anlatmak istediğim şey. Benim anlatmak istediğim şey Âdem’den itibaren devam eden, Sûfî yolunda manevi yaşananlar. Benim anlatmak istediğim o. O’nun kabir hâli deriz ya, kabir hâli. O da bir hâl. Bir Sûfînin gidip kabristandaki bir kimseyle görüşmesi de bir hâl. Veya Sûfînin Allah’ı zikrederken bir ağaçla konuşması, bir kuşla konuşması, bir böcekle konuşması, suyun dile gelmesi, yaprağın dile gelmesi, meyvanın dile gelmesi.
Gökte ki yıldızın dile gelmesi, Sirius’ün dile gelmesi, ayın dile gelmesi, onların geçen meleklerin dile gelmesi, cinni taifesinin dile gelmesi, hangi gezegende yaşayanın dile gelmesi ben tafsil edemem. Meleklerin kendilerini tanıtması, onların dile gelmesi. Bunun normalde Hadîs-i şerîf’te 70 bin perde vardır diyor ya, bu meleklerin kendilerini tanıtması, onların dile gelmesi. O 70 bin perdenin içerisinde bunların hepsi de öyle söyleyeyim. Ve 70 bin perdenin içerisinde her 70 binin her birinde ayrı perde vardır. Bunların hepsi de hâl. Şimdi, bu meleklerin her birinin her birinde ayrı perde vardır. Şimdi, bu meleklerin her birinin her birinde ayrı perde vardır. O 70 bin perdenin içerisinde bunların hepsi de öyle söyleyeyim.
Ve 70 bin perdenin içerisinde her bir 70 binin her birinde ayrı perdeler daha var. Bunların hepsi de hâl. Şimdi, Hazret-i Pîr bunu böyle koymuş buraya.
Hâs ile Avâmın Hâl Görmesi
Hâli, benim bu kadar çok anlattığım şeyi bir cümleyle özetlemiş. Pir olmak böyle bir şey. Onu bir cümleyle özetliyor. Bizim gibi avam arkadan böyle onları anlatacağım. Ve hatta Hazret-i Ali Efendimiz’in ilim bir noktadır, cahiller çoğaltır demiş ya. Bizimki de o hesap. Biz böyle anlatmaya çalışıyoruz, tarif etmeye çalışıyoruz. bunların hepsi de var diye. Şimdi, bunların hepsi de hâl ama bunların hepsi de bir kısım teknik olarak sûfîler bunlara makâm adı da vermiş. Bir kısım teknik olarak sûfîler makâm ayrıdır demiş. Ben bunun tartışmasına girmeyeceğim. Bu benim işim değil. Ben o kadar teknik bir sûfî değilim. Biz alaylıyız. Benim kendi nefsim için söyleyeyim. Benim öyle bir tekniğim yok. Ben normalde hazırlarken de konuyu çok dağıtmayayım diye notlar alıyorum ben.
Başka bir şey değil benimkisi. Farkındasanız ben okumuyorum bile. ben sadece sıralamayı en son söyleyeceğimi ilk önce söylemeyeyim diye gayret ediyorum. Ve bu normalde bu hâle sûfînin bu böyle şimdi insanlar hop oturup hop kalkacaklar buna sûfînin ibadeti, bunun böyle amelinin bu işe çok fazla tesir yok. Zemin olarak lazım mı? Evet. Bakın bizim gibi sûfî topluluklarda bu enteresan bir şey yaşanır bizlerde. Bizim gibi topluluklar böyle çok amel ortada değildir. Amel çok görünmez ama bizde çok hâl yaşanır. Rüya da bu hallerin içerisindedir. Dışarıdan bakan bize der ki ulan bunlar böyle şeyler görmez. Bak tabirime bakın ulan bunlar böyle şeyler görmez. Ne alakası var bunların? Böyle bizi sınıflandırırlar.
Böyle tanımlarlar. Sebep gerçekten baktığında geceyi geceyi ekleyip namaz kılan bizim içimizde yoktur. Bizde herkesi iktirip kalktırmakla dersini çeker hatta. Bir de gelirler derler ki dersimizi çekemedik hakkını helâl et. Dersimizi çekemedik hakkını helâl et. Helâl olsun bir rüyam vardı anlatabilir miyim der. Anlat derim ben. Bir rüya anlatır adamın onu görmesi için böyle eklemesi lazım her şeyi. Ama yok. Adam dersini veya kadın dersini çekemedim diye helalleşmeye gelen bir rüya anlatır. Bir rüya anlatır dersin ki ya bu beşinci makamın rüyası. Bu altıncı makamın rüyası. Onu dinleyen de kendi kendine hayret eder. Der ki der ki derim ki ben ya derim ki burada akıl yürütme Mustafa Özbağ. Burada akıl yürütme. bir ara böyle ya bunların bayanlarla alakalı ne alakası var bunlar açık dolaşanlar dahi bunların içerisinde hâl anlatıyor.
Ve Peygamber efendimiz gördüğünü söylüyor. Şimdi ben onu şey yapmam. Ne o? Kerih görmem. Bazen kendimi orta yere koymak gibi olmasın. Bayındır da böyle oradaki imamlar benden rahatsızdı. Benim zakirliğimden de rahatsızdı. ne yapma bu adam zâkir oldu. Burada o kadar hoca varken cami hocası bunların olması lazım. Muhabbet dönüyor. Benim dedikodum çok olur. Ben hep derim güzelim dedikodusu çok olur diye bütün dünyada dedikodum vardır benim. Biraz methedeyim kendimi ya. Dedikodum çok olsun. Amma kendini beğenmişler falan desinler biraz.
Sûfî Topluluğunda Rüyâ ve Zâkir Hikâyesi
Şimdi o zaman da böyle bu Bayındır’ın içerisinde o böyle cami imamı dairesi benden rahatsız. biliyorlar ya benim geçmişimi bu adamım mı zâkirlik yapacak? Bu adamın zikrine gelinir mi? Şeyleri o tezleri o. Bu da kulağım duysun diye söylüyorlar. Ben de Şeyh Efendi gelince dedim ki efendim hakkınızı helâl edin. Benim zâkirliğimi alın dedim. Ben çavuş ettim bir hoca var cami hocası dedim filancaya verin. Bu imamlar dedim o yaparsanız derslere gelir efendim dedim. Şeyh Efendi’yi açıktan söyledim. Benim Şeyh Efendi ile olan diyaloğumun en güzel tarafı o. Biz yalnız kaldım da ben ne diyeceksem diyorum ama derdimi anlatıyorum yani. Dedim efendim dedim burada daha fazla çoğalabilir. Benim yüzümden dedim bu eksik kalabilir.
Dedim o kardeşi Zâkir Taynederim siz bilirsiniz. Ben hizmet ederim efendim ona dedi. Yaptı. Onun meşhurdur böyle kafası zallaması, kelamı yok. Akşam oldu sohbet var. Tabi o imam tayfesi sohbete zikrullâh gelmiyorlar. Şeyh Efendi geldiğinde geliyorlar. Öyle dervişler vardır. Şeyh Efendi geldiğinde gelir. Öyledir ama. Benim çok canım sıkılırdı zâkirliğimde. Kendimden dolayı değil kardeşim burada zikrullâh var. Ne gelmiyorsun ya? Şeyh’i mi zikrediyorsun? Kendimce öyle derdim. Böyle asıl. Şeyh Efendi mevzu aldı getirdi. Bu işin başındaki adama sordu. O da mahalle komşusuydu bizim daha önce. bir İbrahim’in kıssası var ya. İbrahim aleyhisselâm Mısır’a gitmiş. Gün geçmiş devran dövmüş. Urfa’dan komşusu gelmiş.
Almış yıkamış, paklamış, yedirmiş, içirmiş. İçirmiş, elbiselerini yıkamış, kendi elbiselerini vermiş. Komşusu içinden diyormuş ki beni tanımadılar herhalde. İbrahim’i ihtiyarlamış demiş. İkinci gün, üçüncü gün, dördüncü gün, beşinci gün, altıncı gün, yedinci gün. Dayanamamış adam. Demiş, İbrahim beni tanıdın mı demiş. Evet demiş. Demiş ben kimim? E demiş sen benim Urfa’da kapı komşumdun ya demiş. E demiş İbrahim ben mancinığın ipini kestim ya demiş. Mancılığa atılacağı zaman Nemrûd demiş ki kim ipini kesecek? Her gün sofrasında oturan bu komşu gelmiş. Demiş ben. Kesmiş ipini mancinığın. Demiş ben kestim ya tebessüm etmiş İbrahim. Allah izin vermeseydi kesmedim demiş. Allah izin verdi de kesin demiş.
Ben biliyorum sen olduğunu demiş. Peygamber. Bizim şimdi birisi ipimizi kese biz boğazını keseriz onu. O yemek yediriyor daha hizmet ediyor ona. yani o öyle değil ama o da komşu bizim. Bir birey var aramızda öyleydi yani. En bana muhalefet edenin başını da o çekiyor. Ona döndü kaç yıllık imamsın dedi bilmiyorum kaç yıllık imam. Hiç rüyanda namaz kıldırdın mı? Hiç rüyanda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i gördün mü dedi hayır dedi. Sahabeleri gördün mü? Hayır. İmamları gördün mü? Hayır. Pirleri gördün mü? Hayır. Hiç rüyanda bir şeyh gördün mü? Hayır. Sen hafızdın değil mi dedi? Evet dedi. Hiç rüyanda Kur’ân-ı Kerîm okudun mu dedi? Hayır dedi. Sen imamsın değil mi dedi? Evet dedi. Hiç rüyanda sen okudun mu?
Hayır. Hiç müezzinlik yaptın mı? Hayır. Hiç namaz kıldırdın mı? Hayır. Hiç şunu yaptın mı? Hayır. Hep Şeyh Efendi manadan söylüyor ama. Hayır hayır bütün imamlar dinliyor müezzinler dinliyor. Ya hoca dedi. Hiç dedi maniyattan hiçbir şeyin yok dedi. Şu beğenmediğiniz var ya dedi beni gösterdi. Yürürken Hazret-i Peygamber Efendimiz’i görür soracağını ona sorur. Ne soracaksa ona sorur başka kimseye sormaz dedi. Bütün imamlar döndüler bana bakıyorlar dedim taşıyacaklar beni herhalde şimdi. Şimdi bizim gibi topluluklar hâli fazla yaşarlar. Bu böyle Allah’ın takdiri Şeyh Efendi’nin zamanında da böyleydi. Bu devam ediyor. Demek ki Cenâb-ı Hak bu topluluğa böyle bir hususiyet böyle bir özellik vermiş.
Fazlaca hâl yaşanıyor. Ama bunu normalde tekrar söyleyeceğim bunu kardeşlerin ihtiyarında değil. Bir böyle burdan iyi anlaşılması için söyleyeceğim. İhtiyarınızda olan bir şeyi görürseniz o hayallediniz onu. Bir şey düşündünüz onu hâl olarak gördünüz o hayal. Hayallediniz onu. O hayallemek de halin içinde mi? Evet. Bakın o da haldir. Ben hayallemeği de hâl olarak kabul ederim. O da haldir. Şimdi o zaman bu halin hepsine de yaşadığınız bütün duyguların hepsi de bu halin içindedir. Ve hâl Hazret-i Pîr’nin tabiriyle gelinin cilvesidir. Avama da görünür cilvelenir, hasa da görünür cilvelenir. Bu ne demektir?
Hâl Cüz’î İrâdenin Dışındadır
Bu emmarede de olsan bu hâli görebilirsin. Bu ne yaparsınız? Bu hâli görürsün. O zaman bu hâli herkes görebilir, yaşayabilir mi? Evet. Bu kapı herkese açık mı? Evet. Ama ben hala da aynı noktadayım. Bu sûfînin cüzi iradesinde değildir. Hayallemek cüzi iradenin içindedir. Hâl cüzi iradenin içinde değildir. Bakın hâl cüzi iradenin içinde değildir. O yüzden zikrullâh esnasında veyahut da rabıta esnasında gözünü ne kadar çok sıkarsan hâli görürsün böyle bir şey yok. Sen yalnız huzur içerisinde Allah’ı zikret. Sen bağını kes her şeyle, her şeyle. Kendinle bile bağını kes. Bazen sorarlar bana zikrullâh duâ edebilir miyiz? Edebilirsiniz. Ama o bağınızı kesmediğini gösteriyor. Zikrullâh da bir şey isteyebilir misiniz zikre esnasında?
Evet. O bağınızı kesmediğini gösteriyor. Zikrullâh öyle bir haldir ki sadece zikredilen kalıncaya kadar, zikredilen kalıncaya kadar devam etmelisiniz. O zaman o hâl makama dönüşür. Eğer zikrullâh yaparken hala da yaptığınız zikri görüyorsanız, kendinizi görüyorsanız ortada zikreden ve zikredilen var. Ne zaman ki bu aslında şeydi, en son söyleyeceğim şeydi, ne zaman ki sadece zikrullâh esnasında zikreden değil, zikredilen kaldı, o zaman o hâl makama erişti. Zikir de haldir çünkü. Kulun oturup Allah’ı zikretmesi de haldir. Bakın bu da geçici. Bütün hâller geçicidir. dedim ya sohbetin başında geçicidir diye. Bütün hâller geçicidir. Makâm kalıcıdır. Bunu tartışmışlar hep teknik olarak sûfîler. Kimisi demiş ki hâl de makamdır, kimisi makâm da haldir.
Ben bunu ayırt edenlerdenim. Makâm ayrıdır. Makâm o kimsede kalıcıdır. Geçici değildir. Hâl ise geçicidir. Perdeden perdeye geçer. Makâm ehli hâl görmez diye bir kaide yok. Makâm ehli de hâl görür. Ama onun makamı kalıcıdır. Mesela o kimse zikrullâh’a başlar haldir, ardından sadece zikredilen kalır, o makamdır. Bir kimse cömerttir önce. Cömert olunca isteyene verir cömertlik bir haldir. Cûd ehli olmak makamdır. Cûd ehli olmak ihtiyaç gördüğün yerde ihtiyacı görmektir. Bu makamdır. Cûd ehli olmuş o kimse. onda cömertlik makâm haline gelmiş. Geçici değil. Geçici olan nedir? Geldi. Ya Onur ya bir ihtiyacım vardı benim ama. Ne kadar? 50 lira. Al 50 lira. Cömert. İsteyen olmayınca cömertlik yapmıyor.
İsteyen olursa cömertlik yapıyor. Bakın bu ne oldu? Hâl oldu bu. Ama Onur bakıyor. Mustafa Özban 50 liraya ihtiyacı var. Tak cebine 50 lira koyuyor. İstetmiyor. Cûd ehli oldu. Makamla hâli ayırt edin. Ayırt etmeniz için söylüyorum bunu. Bakın ayırt etmeniz için söylüyorum.
Hâlden Makâma: Tevbe ve Namaz
Tevbe. Günah işledi, tevbe işledi. Tevbe etti. Günah işledi, tevbe etti. Günah işledi, tevbe etti. Hâl. Günah işlemedi, güne de tevbe etti. Her gün tevbe diyor. Makâm. Hadîs-i şerîf. Ben günde 70 kez en az Allah’a tevbe ederim. Günde 70 kez. Makâm. Hâl değil. Tövbeye ihtiyacı olmadığı hâlde tevbe ediyor. Şimdi biz Sûfî kardeşlere ders veriyoruz. Ben ne diyorum size? Muhakkak günlük dersinizi, mümkünse aynı saatte dersinizi çekin. Terk etmeyin. Terk etmeyin. O ders hâlden makama geçecek çünkü. Gelip geçecekse o hâl oldu. Olmadı. Onun makâm olması için senin her gün aynı saatte o dersi çekmen lazım. Veyahut da aynı saatte olmasa dahi her gün o dersi çekmen lazım. Ders hâlden makama geçti. Oturdu, yerleşti.
Beş vakit namaz farz. Sen bir kıldın, bir bıraktın. Hâl oldu. Makâm değil. Ama sen beş vakit namazı hiç kaçırmıyorsun artık. O sende oturdu, yerleşti. O makâm oldu. Bakın o makâm oldu. O harika. hâl oturur, yerleşir, muhkimleşirse makâm olur. Ama hâl oturur, muhkimleşmezse gelip geçicidir hâl olur. Makâm ehli hâl görür mü? Görür. Bakın makâm ehli yine hâl görür mü? Bu manada görür. Hâl yaşar mı? Evet yaşar. Ama artık onun hâli hakikate doğru kanat çırpmaya başlar. Hakikate doğru kanat çırpmaya başlayacağından dolayı onun hâli hakikate dönmeye başlar. Hakikate dönmeye. Artık o hâl dediğimiz şey hakikat perdesinden hakikat perdesine, hakikatin hakikatine, hakikatin hakikatine doğru yollanmaya başlar ki o artık makâm ehledir.
Bakın o artık makâm ehledir. Biraz daha burayı bir çıt daha açayım. Şimdi hâl ehli bir kusur işlerse de hâl görür mü? Görür. Ama genel olarak Cenâb-ı Hak böyle gözünün içine baka baka bir suç kusur işleyince tabiri caizse onun biraz vanasını kısar. Ama makâm ehli için vananın kısalması yoktur. Kısılması yoktur. Ama o hızla o hâli terk eder. Vananın kısılmasına sebep olacak olan hâli hızla ne yapar? Terk eder. makâm bu manada nanide özel bir haldir. Bakın özel bir haldir. O yüzden sûfîlerin içerisinde Hazret-i Pîr öyle diyor.
Makâm Ehli Nâdirdir: Kurmay Temsîli
Hâl ehli çoktur fakat aralarında makâm sahibi nadirdir der. Azdır. Sebep makâm sahibi olan kurmaylıktadır da o yüzden. askeriye diliyle bir albaylıktan emekli olanlar vardır bir de kurmay olanlar vardır. Öyle değil mi? Üst temennikten mi temennikten mi de sınavlara giriyorlar, kurmay sınavlarına. Kurmay oluyorlar. Onların sınavları bitmiyor. Ne bileyim dersleri farklı, eğitimleri farklı. bir kurmay olunca genel kurmay başkanlığına kadar kapın açık. Normal makul şartlarda söylüyorum. Öbür türlü her kurmay genel kurmay başkanlığına açık değildir. Seçilir genel kurmay başkanları. daha temennikten 100 tane temennik içerisinden 10 tanesini seçerler. Sonra 10’dan 9’e indirirler. Sonra 8’e böyle temennikten 100 başı olur. 100 başıdan albay olur. 10 albay oluncaya kadar 5’e 4’e iner onlar adaylar.
Sonra Amerika’ya giderler. Amerika’da Pentagon’da eğitim görürler. Sonra bir daha eğlenirler. Sonra CIA’yla ortak çalışmaya başlarlar. Bir daha eğlenirler. Öyle ya. Aydiyet kesfetmesi lazım. Her şeyden haberdar olması lazım. Sizin kafanızı başka yere döndürmeyeyim şimdi. Böyle o kurmay denir ya, her kurmay kendince gözünü genel kurmay başkanına diker. Bu kaçınılmaz sondu. Sûfîlikte de aynıdır. Bakın sûfîlikte de aynıdır. Her sûfî bir mürşid-i kâmil adayıdır. Bu kapı herkes açıktır.
Her Sûfî Mürşid-i Kâmil Adayıdır
Kim kemâlâtı ermek istemez ki? İnsan fıtatına aykırı bu. Kim kamil bir mü’min olmak istemez ki? Din’in fıtratı bu. Bakın din’in fıtratı bu. Yaradılış amacı gayesi bu. Şimdi bazı yerlerde böyle bu küçümsenir. Ben isterim ki herkes mürşid-i kâmil olsun. Evet. Neden olmasınlar? Ben isterim ki bu topluluktan üç tane beş tane değil, elli tane yüz tane iki yüz tane mürşid-i kâmil çıksın. Hepsi de irşad etsinler. Topluluğu yürüsünler. Bütün alemi İslâm’a hizmet etsinler. Benim bu konuda hasisliğim yoktur hiç. Rahat olun. Ben bir gecede sohbette bulunanların hepsinde hepiniz de çavuşsunuz diyecek kadar deli bir adamım. Bunu Şeyh Efendi’ye gidip söylemişler. Demişler ki gece sohbette İsmail Hakkı tekkesinde hep herkesi çavuş etti efendim demişler.
Şeyh Efendi dedi. Mustafa Efendi oğlum tekke’deki sohbette herkes çavuş etmişin dedi. Ettim efendim dedim. Saklayacak gizleyecek değilim. Bu yetkiyi vermişin bana. İstediğini çavuş eden, istediğini zâkir eden, istediğinin dersini verin, istediğinin dersini alın. Yetki var ne kullanmayayım? Sen bana yetki ver ben dünyayı karıştırayım. Altın üstünü getireyim. Bana yetki ver bütün ben Amerika’yı yıkayayım, İngiltere’yi karıştırayım. Allah Allah. Allah Allah. Bana yetki ver yeter ki. Benim önümü kesecek olanlar belli. Durduruyoruz, susuyoruz. Şeyh Efendi bana yetki vermiş istediğini çavuş edersin. Hepsini de çavuş ettim orada olanların. Hepsini de çavuştunuz, koşun dedim. O arkadaşlar kimisi kullanıyor kimisi kullanmıyor.
Orada sohbette bulunanların hepsi de çavuş. Kullanmıyorsa bana ne? Kendini sorun olun da. Yürü kardeşim koş Allah yolunda. Şimdi her derviş bir mürşid-i kâmil adayıdır. Evet sen kendini kemâlâta dâir, koştur, mücadele et. Bunun için yaratıldın. Bunun için yaratıldın. Mürşid-i kâmil olmak için yaratıldın. Kadın erkek. Kadın erkek. Kadından şeyh olmaz, mürşid-i kâmil olur. Bizde böyle bir sıkıntı var. Kadın şeyhlik yapamaz. İmanı kemâle ermez mı kadının? Evet. Kadından evliyâ olmaz mı olur? Kadından mürşid-i kâmil olmaz mı olur? Kadından velî olmaz mı olur? Kadına bir dergâh vermezler, buranın şeyhi sensin demezler. Öbür türlü kadından mürşid-i kâmil olur. Erkekler âyet değil. Böyle bir şey yok.
E şimdi öyle olunca sûfîlerin içerisinde hâl ehli çok, makâm sahibi nadir. Hazret-i Pîr de hâl ile makamı ayırt edenlerden. hâl ehli ile makamı ayırt edenlerden. Tabi makâm ne o zaman? Bir merhale, bir menzil, bir oturulan yer, bir konak, bir mertebe. Bakın bir mertebe, bir kat. Öyle düşünün. Bir makâm. O da memur, o da memur. Birisi müdür ama. İkisi de 657 abi ama birisi müdür. Müdür ne oldu? Makâm oldu. Hepsi de belediyede çalışıyor. 11. belediye başkan yardımcısı. Makâm oldu. Halbuki o da mühendis, o da mühendis. İkisi de inşaat mühendisi. Ama birisi ne oldu? İnşaattan sorumlu bölüm müdürü oldu. Ne diyorlar ona? Belediyelerde oruç ruhu satıveren yerlere ne diyorlar oraya? İimar müdürleri ama.
Şimdi bulunduk. Belediyede ne var? İimar var. İimar müdürü oldu. Ama ikisi de mühendis. Bir mühendis. Birisi imar müdürü oldu. Makâm oldu o bakın. Mühendis de o makâm oldu. Onda imar müdürü oldu. Veya öbürkü ne oldu? İmardan sorumlu başkan yardımcısı oldu. Bakın makâm. Makamla halin ayrışması bu. O zaman makâm ehli az. Bir yerde bir tane genel müdür var iki tane yok. Makâm ehli az. Bir beldede bir belediye başkanı var iki tane yok. Makâm ehli az. Aynı şey sûfîlikte de geçerli. Orada da makâm ehli az. Hâl ehli çok mu? Evet. bu hâl ehli o hâl perdelerinde yürürken kendini bu manada daha da safi noktaya daha da böyle kendisini ahlakken güzelleştirmeye götürdüğünde onda makâm oluşmaya başlıyor. Artık o makâm ehli oluyor.
Bu normalde dervişlerin hepsinde bu tecellî eder ama bu esma alması onun makama doğru yürümesidir.
Ömer Menzilleri ve Zaman Üstü Makâm
Şimdi bu makamla alakalı Bu makamla alakalı o kimsede makâm oturduğunda yerleştiğinde artık o hâl görse dahi onun hâli yoktur. Onun hâli diğer hâl görenlerden farklılaşmaya başlar. Değişmeye başlar. Artık onun hâli hakikate doğru kanat çırpar. O artık makâm ehli olma yolunda ve makama gidiyor. Rabbim cümlemizi onlardan eylesin. Ve bu şekilde o makama yürüdükçe o artık avanlıktan da çıkıp hastalığa doğru. O artık böyle gelip geçici hallerden çıkıp kalıcı hâller yaşamaya başlar ki Bu seyr-i sülüka adım attığının işaret eder. Herkes seyri sülüktedir o artık yürüyor. Allah cümlemizi onlardan eylesin. Ömer elçiye can menzillerini söyledi. Ruh seferlerini anlattı. Bakın bir can menzili var. Bir de ne var?
Ruh seferleri var. Can ne? Bu bedenin ayakta durmasını sağlayan fizika oluşum. Ruh ne? Bizim asıl bizi biz eden nehsne. Sana ruhtan sorarlar ona de ki bu konuda size çok az bir bilgi verildi. Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh Hazretleri o gelen Rum elçisine can menzillerini ve ruh seferlerini anlatmaya başladı. Bugün kafayı telleri yakacak olan beyid zamandan dışarı olan, buraya iyi dinleyin. Zamandan dışarı olan, zamana sığmayan bir zamandan azamete mensup kutsiyet makamından ruh simurgunun bu aleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından bahsetti. Şimdi en sondan başa doğru tekrar edeyim. Bir, ruhun bu aleme gelmezden önce kat ettiği perdeler, gittiği yollar geriye doğru gidiyoruz. Azamete mensup kutsiyet makamı geriye gidiyoruz.
Zamana sığmayan bir zamandan bir daha geriye gittik. Bakın aşağıdan yukarı doğru gittik şimdi. Zamandan dışarı olan, en yukarı koyduk zamandan dışarı koyan, dışarı olan, zamandan dışarı olan bu arada bu canlı yayında bütün bugün benimle görüşmek isteyen, telefon açıp da görüşemeyen herkesten bu konuda özür dilerim. Ben cumartesi günleri ne yazık ki hiçbir şeye cevap veremiyorum. Bu konuyla ilgileniyorum. O yüzden bütün telefon açıp mesaj atıp cevap alamayanlardan bu manada özür diliyorum. Şimdi en yukarıda zamandan dışarı olan, o zaman zamandan dışarı olduğunda komple bütün varlığın üstünde bir hâl oldu. Çünkü zamandan dışarı olan, zaman dediğimizde zaman Allah’ın sıfatı. Zaman dan dışarı dediğimizde sıfatın üstü o zaman Zat’a geçtik. ben gizli bir hazineydim.
Bu benim kendi yorumum. Böyle olmayabilir. Hazret-i Pîr bunu bu manada söylememiş olabilir. Bunu da hemen baştan bunu da söyleyeyim. Ama bu benim kendimce, ben diyorum ya, ben mesneviye bakarken kalbime gelen âyet, hadisi varsa ona göre orayı şerh etmeye çalışıyorum, okumaya çalışıyorum diye.
Gizli Hazîne ve Bilinirlik Sırrı
Ben zamandan dışarı olan deyince benim kalbime inen ben bilinmez bir hazineydim. Bilinmek değil istedim. Zamandan dışarı olan bilinmezlik gizli hazine. Bilinmek istedi, o zaman zamana sığmayan zaman. Bilinmek istedi. O zaman bunu böyle söylediğimizde ama, Allah neredeydi hiçbir şey yaratmazdan önce amadaydı hadisi kutsesi. O zaman zamandan dışarı olan dediğimizde Cenâb-ı Hak henüz daha sıfatsal boyuta tecellî etmeden, sıfatsallığa bürünmeden, tanınmaklıya bürünmeden olan hâli ve bu laftan, kelimeden, sözden, her türlü anlayıştan, tefekkürden münezzeh olan hâli. Ve biz kullara yasaklanmış olan hâli. Çünkü burası zamandan dışarıda. Zamandan içeride dediğimizde içeri olursa o zaman Cenâb-ı Hak kün ol dedi.
Ol dediği anda bütün kainatın tiktoku başladı, tiktaki başladı. Tiktaki başladı. Tiktak zaman başladı. Ol dediğinde başladı. Neyin? Bu varlığın zamanı başladı. Bakın varlığın zamanı o zaman başladı. Varlığın ama. Yaradılmışların zamanı o zaman başladı. Hazret-i Pîr 850 yıl önce diyor ki zamandan dışarı olan. Zamandan dışarı olan olunca Hazret-i Pîr Allah’ın zâtını yarattığıyla özdeşleştirmedi. Burada akayitte girdi işin içerisine. Hazret-i Pîr panteıst olarak nitelendirenlere söylüyorum bunu. Burada Hazret-i Pîr Cenâb-ı Hak’ın bilinmezlik noktasını bilinirlikten ayrıştırdı. Bilinirlikten ayrıştırdı. bir bilinmez gizli hazine var. bu keşfül hafada geçer, Suyûtîde geçer bu kutsal hadîs. Ben biraz da o konuya da gireyim.
Bunu İbn Teymiyye bu kutsal hadisi red eder ama İbn Teymiyye’nin talebesi olan Alî el-Kârî bu hadîs-i şerifi kendince kabul eder ve der ki ben bütün insanları ve cinileri beni tanısınlar beni ibadet etsinler diye yarattım diye âyet-i kerimenin uygunudur bu âyet-i kerime bu hadîs-i kudsî der. Kabul eder, teymiyecilere de buradan bir cevap olsun bu. Şimdi sûfîliye karşı çıkan, sûfîlerin bazı hadisi kutsilerine hadîs-i şerife karşı çıkan ilmi kıt, kalbi çorak, ilmi kıt akılla alakalı, kalbi çorak maneviyatla alakalı. İlmi kıt, kalbi çorak bir kısım alim geçinen ümmetin içerisindeki sapkınlar, bunlar bir de sapkın, sapkınlar bu tip hadisi kutsileri ve hadîs-i şerifleri red etme cehaletini yaşıyorlar.
Çünkü akılları pozitif akılları bu konuda ilmi yetmiyor, manevi olarak kalplerinde zaten bir şey yok manevi haldir, makamdır, maneviyattan böyle bir şey aktarma, ilhamattır yok. Çünkü makâm ehli olursa onun kalbine ilhâm da gelecek. Makâm ehlinin en büyük özelliklerinden birisi de o. Az önce onu atladık. Makâm ehlinin kalbine ilhâm da gelir. Rüya mübeşşirattandır hadîs-i şerifi. Makâm ehli içindir. O velîler ki korku yoktur makâm ehli için. Velî oldu, makâm ehli oldu. Artık korku yok, hüzün de yok. Hepiniz olun. Bu böyle kısıtlı bir şey değil. Hepiniz olun inşallah. Bu makâm çünkü. Hepiniz gelin o hâle. Hayatınız, ömrünüz, sûfîliniz, zikriniz hiçbir şeyiniz heba olmasın. Kendinizi heba etmeyin.
Hepiniz de birer tam teşkilatlı, müştemilatlı birer velî olun inşallah. Rabbim hepiniz de nasîb etsin. o da makâm oldu. Bakın o da ne oldu makâm oldu. O da makâm. dizli bir hazineydim. Bu normalde imam suitiye çok kızarlar. İmâm Suyûtî halbuki aynı zamanda bir mezhep imamıdır. Hadisçi olduğu kadar mezhep imamıdır İmâm Suyûtî. Öyle İmâm Suyûtî kenara atmayın. Mezhep imamı olduğunu bilen var mı ilçinizde? Mezhep imamıdır İmâm Suyûtî aynı zamanda. Bir İmâm-ı A’zam gibi olmasa da mezhep imamıdır. Tabisi yoktur. O ayrı mesele. Mesela imam Buhârî de bir mezhep imamı derecesinde mesabesindedir. Şimdi imam Buhârî’ye laf söylüyorlar. Ahlaksızlar. Ahlaksızdır imam Buhârî’ye laf söyleyen. Sapkındır imam Buhârî’ye laf söyleyen.
Evet sapkındır. Birisi imam Buhârî’ye laf söylüyorsa sapkındır. Sapkındır. Birisi Ebû Hureyre’ye laf söylüyorsa sapkındır sahabeden. Haşa en büyük yalancı Ebû Hureyre’ymiş. O sapkındır zındıktır o. Hadisleri inkar edenler sapkındır zındıktır. Seyyid Seyyid Hüseyin Nasr gibi nereden nereye atlıyon değil mi? Neden atlıyon? Bunlar bu ülkeye sapkınlığı zındıklığı getirenler. Evet. Seyyid Seyyid Hüseyin Nasr’ın talebeleri bu ülkede hadîs sapkınlıklarını getiriyorlar. Evet. Bir tane daha vardı Amerika’da neydi? Size söylüyon bunları mı? Edip Yüksel zaten bırak onu ya ismini bile alma. Kim? Hadisleri inkar eden. Bundan sonra sorucam. Söyleyin bakalım. Seyyid Seyyid Hüseyin Nasr’a söyledim bir tane daha var.
İranlı. Pakistan. Kim dedi onu? Kalk ayağa. Tebrik ederim evet. Aferin. Bu isimleri unutmayacaksınız. Kim birisi de o bir… Otur teşekkür ederim. Demek ki kimmiş o bir İranlı? Ali Şerî’atî’ymış. Hadisleri inkar edenler. Bakın hadisleri inkar edenleri not alacaksınız beyninizin bir tarafına. Kafanızın bir tarafına not alacaksınız. Hadisleri inkar ediyor. Koyacaksınız kenara. Sahabelere yalancılıkla itham ediyor. Koyacaksınız kenara. Imam Gazâlî’ye küfrediyor. Koyacaksınız kenara. İmâm-ı A’zam’a hakaret ediyor. Koyacaksınız kenara. Kevseriye laf söylüyor. Koyacaksınız kenara. Muhyiddîn İbn Arabî’ye laf söylüyor. Koyacaksınız kenara. Not alacaksınız. Hazret-i Mevlânâ’ya laf söylüyor. Not alacaksınız.
Koyacaksınız kenara. Hacı Bayrâm-ı Velî’a, Yunus Emre’ye. Bunlara laf söylüyorlar. Koyacaksınız kenara. Bunları laf söyleyenler sapık, zındık, İngiliz Osman’sı, CIA Osman’sı bunlar. Evet. Bunları unutma. Bunları hatırla. Fazlurrahman koyacaksın kenara. Hatırlayacaksın bunu. Abdü hatırlayacaksın, koyacaksın kenara. O çizgiden kim geliyorsa hepsini de hatırlayacaksın. O silsileyi nasıl bir sûfî silsilesini koyacak ortaya silsilesi sûfî şey olur mu? Olmaz. O profesörün silsilesini öğreneceksin. Kimde okumuş? Nerede okumuş? Nereden burs almış? Nereden para almış? Uluslararası hangi vakıf onu okutmuş? Uluslararası hangi vakıf onu desteklemiş? Hangi uluslararası CIA’ya bozması, CIA’ya bozması, İngiliz yosması kim bakmış ona?
Onu bileceksin. Onu bileceksin. Bu kanaldan yetişen ilahiyat profesörlerini bileceksin. Bu kanaldan yetişen bürokratları bileceksin. Bu kanaldan yetişen bakandı, müsteşardı, başbakandı, cumhurbaşkanıdı bunları bileceksin. Bunları bileceksin. Bunları bileceksin. Bunları bilmekle mükellefsin. Tanıyacaksın. Evet. Hangi alim görüntüdeki kim, hangi alim görüntüdeki kimse, hangi uluslararası, hangi uluslararası vakıftan desteklenmiş? Siz bilmeyecektiniz ben ne zaman İngilizlerin beslediği tarîkatlar var, cemaatler var, kurdukları var deyince bazen bizim kendi arkadaşlarım bile böyle yapmasam, bu kadar söylemesem içinden geçiriyorlardı. Ama bileceğiniz bunları, bu ülkenizi seviyorsanız, bu toprakları seviyorsanız, bu ülkenin insanısanız ve İslamsanız, Muhammediyseniz, size taş atanı da bileceğiniz, size gül atanı da bileceğiniz.
Sizin yolunuza diken serini de bileceğiniz, gül serini de bileceğiniz. Bilmekle mükellefsiniz. Mükellefsiniz. Evet.
Hadîs İnkârcıları ve Sapkın Silsile
İşte Ali Şerî’atî de bu hadisi kutsiyi veya Fazlurrahman gibi kimseler, Teymiyye gibi kimseler, bunları red ederler. Gerçek sûfîli istemezler çünkü. Hakikat noktasındaki bir sûfîli ne siyaye ister, ne Mossad ister, ne MI6 ister, ne Alman istihbaratı ister, ne Rus istihbaratı ister. Kur’ân Sünnet dairesindeki hakiki bir sûfî yolunu hiçbirisi de istemez. Hiçbirisi de istemez. Hiçbirisi de. Ve bunlardan bir tanesi böyle bir Türkiye’de veya İslâm dünyasında birileriyle irtibasta geçtilerse, bilin Kore’yi satın almışlardır. Orası onlara çalışır. Evet. Açık ve netimdir ben. Parti, bürokrat, din, bakın siyasetçiler, bürokratlar, basın ve din. Bu dördü var ya, dördü. Bunun içerisine askeriye de koyarsınız, beş olur.
Bunun içerisine ekonomiyi koyarsınız, altı olur iş adamları. Bunlar bir yerle irtibata girdilerse, gerçek manada sûfî bir yerle orada sıkıntı vardır. Bakın orada sıkıntı vardır. Gerçek manada ehli sünnet olan bir sûfî topluluğu sıralayın. Siyasetçiler sevmez, bürokratlar sevmez, iş adamları sevmez. Sevmez. Askeriye de sevmez. Din alimleri de sevmez. alimim gibi duranlar da sevmez. Basın zaten sevmez. Sevmez. Asla. Sevmesi için, evet, siyasetçilere şirin görüncen, hak dini, İslâm demeyeceksin. Biz Kur’ân ve sünnete bağlayız, başka bir yere bağlanmayız demeyeceksin. Bürokratlar sevmesi için devletin dini, kurallarını ve koyduğu ve gösterdiği din kadar yaşarsan, bürokratlar seni sever. Devletin yetiştirdiği, beslediği ve uluslararası vakıfların ve derneklerin beslediği din alimleri de seni sevmez. siyaya beni sever mi şimdi?
Sevmez. Ben kimim zaten onlar için? beni kale bile almazlar da. Kur’ân sünnet dini kim sever ki? ılımlı İslamcılar sever mi? Sevmez. Siyasi parti liderini Mehdi gibi gören kimse beni sever mi? Sevmez. Sevmez bunların hiçbirisi de. Kur’ân sünnet tarihinde duran bir yeri sevmez. Evet, gizli bir hazineydim. Bilinmekle istedim. Gizli bir hazineydim zamandan dışarı. Bilinmekle istedi. Kainatı, varlığı yarattı. O zaman zamandan, zamana sığmayan, zamandan dışarı olan tabiri caizse ahediyet makamı, bilinmezlik makamı. Hiçbir anlayışın, tefekkürün, düşüncenin, hiçbir sıfatın benzetmenin hatta bu değil demenin dahi olmadığı bir yer. Bizden uzak. Zamandan dışarı. Gizli hazine. Gizli hazine. Bilinmiyor.
Ve o zaman zamana girince evet o bilinmekle istedi. o zamandan dışarı olan nokta, zamandan dışarı olan nokta Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya ait. Biz mirâcın o haline uzakız. Bir tek bir şey biliyoruz. İki yay miktarı kadar yaklaştı, ona sarktı. Bu kadar biliyoruz. Orada kahalden Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bir kelam söylemedi. Bir kelam demedi. Zaman üstü. Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın mirâcında da bir zaman içi var. O zaman içine Cebrâil aleyhisselâm ile yürüdüğü yere kadar zaman içi. Cebrail aleyhisselamın, ya Resûlullah ben buraya kadar benim mesafem. Bundan sonrasını artık kendin yürüyeceksin dediği yer zamandan dışarı olan. Zaman üstü. Biz oraya bunu Muhyiddini İbn Arabî ziyaretleri ahadiyyet makamı der.
Oraya da bir makâm koyar. Muhyiddini İbn Arabî bunları anlatırken Fûsus’un da bunlara makâm koyar. İsimlendirir. Orasında ahadiyyet makamı. birin bir olduğu yer. Öyle diyelim. Bakın birin bir olarak durduğu yer. O birden de kastımız ne belli değil. Birden kastın ne olduğu belli değil. ahadiyyet dediğimizde bir, birden ne kastedildiğini de bilmiyoruz. O zaman o biri bilen de birdir zaten. Başka bir şey söyleyecek laf yok orada. Söz yok. Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh Hazretleri Hazret-i Pîr’nin lafısıyla ona o zaman üstünü anlattı. Sonra zamanı anlattı. Sonra ruhun Cenab-ı Hakk’ın dedi her şey olmaya başladı. Ve ruhları da yarattı. Ve ruhları yaratınca ruhlara sordu ben sizin Rabbiniz değil miyim?
Ruhların hepsi beraber cevap verdi. Sen bizim Rabbimizsin. Ruhların yolculuğu o esnada başladı. Ruhun yolculuğu. Bakın ruhun yolculuğu başladı. Ve Hazret-i Pîr Hazret-i Ömer Efendimiz’in ağzından ruhun yolculuğunu anlattığını söylüyor. Kime? Rum komutanına, Rum padişahına, Rum kayserine. Hazret-i Pîr diyor ki ona ruh simurgun. Simurgunun ben tam tabirle okuyayım buradan. Bu aleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından bahsetti. alemi ruhtan, alemi malanadan, alemi halka geçiş. Emir aleminden âlem-i halka geçiş. Artık âlem-i emirde ne kadar makâm dolaşıldıysa, sonra âlem-i halka geçiş ve âlem-i halkta ne kadar makâm dolaşıldıysa ana rahmine gelişe kadar. Ana rahminde maddi manevi neler yaşandıysa, ruhun bütün yolculuğunu Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh Hazretleri, Hazret-i Pîr’nin deyimiyle o Rum Kayser’ini anlattı.
Ruhun o alemde bir uçuşu, ruhun bu alemlerde bir uçuşu ufukları aşıyordu. Iştiyak çekenlerin ümitlerinden de ileri gidiyordu, hırslarından.
Rûh Hızı ve Nûr-u Muhammedî
Ruh o hem âlem-i emirde bilhassa âlem-i emirde, âlem-i manâda öyle uçuşlar sergiliyordu ki bu uçuşlarında ona zaman koymak, mekan koymak, mesafe koymak mümkün değildi. Ruh bu manada yaratılmışların içerisinde, yaratılmışların içerisinde en hızlı yol kat eden bir varlık, yaratılış numunesi. Şimdi varlığın içerisinde bütün ehli ilmin kabul ettiği en hızlı şey nedir? Işık hızıdır değil mi? Işık hızından daha hızlıdır varlığın hızı. Varlığın hızı, bunu fizikçiler, astrofizikçiler, matematikçiler bunu bir gün tespit edecekler. Allah’ın kün diye, ol diye emrettiği bütün bu varlığın hızı varlığın içindekinler değil. Varlığın hızı, ışık hızından da yüksektir. Işık hızından da. Hatta ışık hızı o varlığın hızına göre çok affedersiniz.
Kaplumbağa gibidir. Ben o yüzden derim, bütün bu varlık bilmediğimiz bir zaman sıfatının üzerinde yürür. Hatta Hazret-iPir mesnevinde der ya, sen bu alimi, bu varlığı hayal üzerinde yürür gör der. Hayal üzerinde yürür gör der. Hayal üzerinde o nasıl bir hayale zaman oluşturulamıyorsa bu varlık tamamiyetle hız bakımından ölçülebilecek noktada değildir. O yüzden mevcut varlık ışık hızından yüz binlerce milyonlarca kilometre daha hızlıdır. Ben bunun hesabını yapabilecek astrofizik matematiğine sahip değilim. Ama bu mevcut varlık, mevcut varlık ister mana perdesinde olsun, ister zahir perdede olsun, ister hâl perdesinde olsun, ister makâm perdesinde olsun. Varlığın hızına şu ana kadar yetişebilecek hiçbir hız yoktur.
Hazret-iMuhammed Mustafa’a sallallâhu aleyhi ve sellem bundan münezzehtir. O ayrıdır. Nûr-u Muhammediyyenin hızı, Nûr-u Muhammediyyenin hızı bu varlığın hızından da üstündür. O ayrı bir zamanlamadır. Nûr-u Muhammediyyenin hızı varlığın da üstündedir. Işıktan daha hızlıdır varlığın hızı. Varlığın hızından daha hızlı olan Nûr-u Muhammediyyenin hızıdır. Ve bütün bu varlık Nûr-u Muhammediyyenin üzerinde yürür. Ben öyle inanırım. O ondan daha hızlıdır. Şimdi ruh bunun içerisinde öylesine bir hıza sahiptir ki ışık hızı da onun yanında nal toplar. Ömer o yabancı çehreli zatı hem dost buldu. Canının Allah sırrını dilediğini anladı. Şeyh Kamil’di. Taribin de tam bir isteği vardı. Yolcu çevikti, hatta kapıdaydı.
Demek ki o çehresi yabancı olan o Kayseri, mürşid-i kâmil olan Ömer onun iyi bir talip olduğunu anladı. Onun iyi bir derviş olacağını, onun iyi bir sûfî olacağını anladı. Kalben manevi ilimle anladı. Manevi ilimle onun hakeki bir sûfî, hakeki bir derviş olacağını anladı. Anlayınca ona mana sırlarını açtı. Onun hakeki bir derviş, hakeki bir sûfî olacağı için kendisinden sonrasını, bilinmezden sonrasını ona açtı, ona anlattı. Varlığın ince derinliklerini, varlığın sırlarını, varlığın sırlarını, ruhun sırrını, yaratanın sırrını ona aktardı, ona anlattı. Çünkü karşısındakini tanımladı. Dedi ki bu iyi bir sûfî olur, bu ehil bir derviş olur. mürşid-i kamillerin vazifesi de budur. Budur. Karşısına gelen sûfîlerin kilosunu örgüp onlara ona göre ilim vermektir.
Hazret-i Ömer’in üzerinden, Radıyallâhu Anh Hazretlerinin üzerinden Hazret-i Pîr Efendimiz’in, Hazret-i Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretlerinin, onun üzerinden bütün üstâdlara ve dervişlere bir nasihati ve dersi oldu. Demek ki bir mürşid irşad edilmeye, kabiliyetli olan bir mürîde bildiklerini aktarmakla mükellef. Onların ufkunu açmak, onun kalplerinin derinleşmesini sağlamak, genişlemesini sağlamak, onlara doğruyu iyi hakikati anlatmak, o mürşid-i kamillerin vazifesi. Ve dervişlerin de iyi bir derviş olması, iyi bir sûfî olması, iyi bir yolcu olması gerekir. Ve sen iyi bir sûfî olursan, at kapıda bekle. Hz. Peygamberin Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin isrâ, yolculuğu neyle başladı?
Burâk’la. Biz onu ne olarak tabir ediyoruz? Değişik bir at. O zaman Hazret-i Pîr diyor ki burada, yolcu çevikti, çevik, heyecanlı, hareketli, durmuyor durduğu yerde. Ben derim ya, ben dervişin hareketlisini severim. Hımbıl insandan derviş olmaz. Canlı, çevik, hareketli, hırslı, Allah’ı seven, Resulünü seven, tırmalayan, koşan, arayan. Dervişin hası odur, durmaz durduğu yerde, hareket halindedir. Zikreder, namaz kılar, sever, gözyaşı döker, ağlar, koşturur. Derviş dediğin budur. O tanacak, tanımlayacak, koşacak, tırmalacak. Öyle kenarda otur. Yok öyle bir dervişlik. Canlı, heyecanlı. O zaman at hazır kapının önünde. Nereye? İsrâ, yolculuk. Derviş çevik olursa at hazır yolculuğa. Mürşid hazır, at hazır, çevik binici lazım.
Yürü, yolda hazır. Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı sallallâhu aleyhi ve sellem yolu açmış. Cebrâil aleyhisselâm almış getirmiş buraya. Bin ey Muhammed demiş. Binmiş, götürmüş. Neresi? Kudüs. Derviş burada imamlık yapacaksın şimdi. İmamlık yapacaksın. Mâna. Mâna. Ondan sonra miraç başlamış. Sonra miraç zamanüstü. Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin miracını zamanlamak. Varlığın içerisinde bir zaman birimiyle zamanlamak mümkün değil. Mürşid, ışık hızıyla anlatamazsınız onu. Işık hızıyla anlatamazsınız. Evet, yine Hazret-i Pîr devam ediyor. Mürşid, onun irşad edilmeye kabiliyeti olduğunu gördü. Tertemiz tohumu temiz yere ekti. Demek ki mürşid, tertemiz tohumu temiz yere eker.
Sûfî kardeş, kendini de bil tanı. Kendini de kıymetsizleştirme. Arif olan cevherini boş yere saçmaz. Temiz ol, temiz tohum üzerine sana layık olsun. Sen kendini kirletirsen senin üzerinde ekim dikim yapılmaz. Çorak arazisin. Fatih, tava gelmeyen toprağa bir şey ekiyorsunuz mu? Çamurun içerisine tohum atar mısınız? O tarımla ilgileniyor. Çiftçi. Onun kafası çalışıyor. Bataklığın içerisine tohum atmıyor da. Bir mürşid-i kâmil mi atacak? Onun kafası çalışmıyor mu? Bana neden tohum atılmadı diyorsan kendine bak. Kendini sınav. Kendini hesaba çek. Tövbeyle, zikrullâh ile kendini temizle ki sana mana perdeleri, sana mana tohumları aksın. Allah bizi onlardan eylesin. Vaktinizi çok aldım ama bu konu yarım yamalak olacak bir konu değildi.
O yüzden konu bir bütünlük arz ediyordu. Saate, dakikaya bakmadım ben de konuyu bitirmeye çalıştım. Hem canlı yayından izleyenler hem buradakiler. Herkes hakkını helâl etsin. Bizden yana da helâl olsun. Geceniz hayır olsun. El-Fâtihâ.
Kaynakça ve Referanslar
- Hâl Gelinin Cilvesidir: Mesnevî-i Şerîf 1435-1436. beyit (Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî) — hâl-makâm ayrımı; Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif (hâl: gelişi gidişi kulun ihâtasında olmayan vâridât); Küşeyrî, Risâle (hâl-makâm tanımları); İbn Âtâ’ullâh, Hikem
- Zikrullâh ve Perdeler: “70.000 perde” hadîs-i şerîfi — Müslim, Îmân 293 (“Allah’ın nûrdan ve karanlıktan yetmişbin perdesi vardır”); kelime-i tevhîd (Lâ ilâhe illallâh) ve Lafıza-i Celâl — Tirmizî, Da’avât 9; Abdullah b. Abbâs tefsiri Bakara 2/255 (Âyete’l-Kürsî); Halvetî-Şabânî-Karabaşî silsilesinin zikir âdâbı
- Gök Katları ve Melekler: Yedi kat gök — Mülk 67/3, Talak 65/12, Nuh 71/15; Arş ve Kürsî — Bakara 2/255; Sidretu’l-Müntehâ — Necm 53/14; Isrâ-Mi’râc hadîsleri — Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 42; Mevlânâ, Mesnevî‘de alemlârarak seyır tasviri; Muhyiddîn İbn Arabî, Fütûhâtu’l-Mekkiyye (hâl perdeleri); mele-i âlâ — Buhârî, Tevhîd 36
- Hâs ile Avâm: Hazret-i Pîr’in hâl tanımı — Mesnevî II. cilt; “Ârif olan cevherini boş yere saçmaz” prensibi; ilim-âmel bütünlüğü — Cum’a 62/5; Niyâzî-i Mısrî’nin “hâs” vurgusu; ehl-i sulük kavramı — Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb; Nişapurî, Âdâbu’s-Sulük
- Sûfî Topluluğunda Rüyâ: “Rüyâ peygamberliğin kırkaltı cüzünden biridir” — Buhârî, Ta’bîr 2; Müslim, Rüyâ 6; “Sâlih kimsenin rüyâsı mübâşşirâttandır” — Buhârî, Ta’bîr 4; Hz. İbrâhim’in komşusu (mancınık hikâyesi) rıvâyeti — Taberî, Târîh; Bayındır/Bursa’daki sohbet hikâyeleri (Mustafa Özbağ hatıraları)
- Hâl Cüz’î İrâdenin Dışında: Küşeyrî, Risâle, Bâbü’l-Hâl ve’l-Makâm (“Hâl kazanılmaz, gelir”); Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb; Müezzem hayaller-hâller ayrımı; zikirde sadece “zikredilen kalması” hedefi — İbn Âtâ’ullâh, Hikem (“Zikir seni gaflete düşürüyorsa zikir değildir”); Bağdâdî Cüneyd’in “zikr-i hasâ” tasnifi
- Hâlden Makâma Geçiş: “Kalbim perdelenir ve günde yetmiş defa istiğfâr ederim” hadîs-i şerîfi — Müslim, Zikr 41; Ebû Dâvûd, Vitr 26; cûd-cud ehli olma kavramı — Gazâlî, İhyâ, Kitâbu Adabi’s-Sohbe; beş vakit namazın farziyeti — Bâki̇ra 2/238; günlük virdîn devamlılığı — Şah-ı Nakşibend’in risâleleri; ehl-i zâhir-ehl-i bâtın terbiyesi
- Makâm Nâdirdir: Kurmay Temsîli: Hazret-i Pîr Mevlânâ’nın “hâl ehli çok, makâm sahibi nâdirdir” prensibi — Mesnevî Şerhlerinde tekrar edilen ilke; Muhyiddîn İbn Arabî Fûsûs ve Fütûhât‘ta makâm ayrımı; seyr-i sülükta makâm sıraları — Necmeddîn Kubrâ, Fevâtihu’l-Cemâl; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât (makâmât-ı âşere)
- Her Sûfî Mürşid Adayı: Hucurât 49/13 (“Allah katında en değerliniz en muttakî olanınızdır”); kadından mürşid-i kâmil olması — Râbıatu’l-Adeviyye, Seyıde Ayla Hatun örnekleri; Mustafa Özbağ’ın “hepinizi çavuş ettim” hikâyesi ve Halvetî-Şabânî icazetname tevcihi; kemâlât yaradılış gayesi — Zariyât 51/56 (“Cinleri ve insânı ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım”); fetret-i insanın İbn Arabî tefsiri
- Ömer Menzilleri ve Zaman Üstü: Hazret-i Ömer R. An’ın Rum elçisiyle mukâlemesi — Mesnevî I. cilt, Rum kayseri kıssası; can ve rûh ayrımı — İsrâ 17/85 (“Sana rûhtan soruyorlar, de ki: Rûh Rabbimin emrindendir”); zaman üstü mirâc — Necm 53/8-10 (“İki yay aralığı kadar yaklaştı”); Cebrâil aleyhisselâm’ın “bundan ötesi senindir” sniri — Mi’râc rivâyetleri Buhârî, Bed’u’l-Halk 6
- Gizli Hazîne ve Bilinirlik: “Ben gizli bir hazîneydim, bilinmeyi murad ettim” hadîs-i kudsîsi — Suyûtî, ed-Düreru’l-Münteşire; Alî el-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa (sened zayıf olsa da mânâsı Zariyât 51/56 âyetiyle uyumludur); “Allah vardı ve hiçbir şey yoktu” — Buhârî, Bed’u’l-Halk 1; Muhyiddîn İbn Arabî, Fûsûs ahadiyyet-vâhidiyyet makâmları; İbn Teymiyye’nin bu hadîse itirazları ve Alî el-Kârî’nin kabulü; kün fâ yekûn — Bakara 2/117, Yâsîn 36/82
- Hadîs İnkârcıları: Peygamberin sünnetinin hücciyyeti — Haşr 59/7 (“Peygamber size ne verdiyse alın”); Nisâ 4/80; modernist hadîs inkarcıları Fazlurrahman, Seyyid Hüseyin Nasr, Ali Şerî’atî, Edip Yüksel, Muhammed Abduh ve silsileleri; İmâm Gazâlî, İmâm Buhârî, İbn Âbidîn, Ebû Hureyre, Kevserî, Muhyiddîn İbn Arabî, Hazret-i Mevlânâ, Hacı Bayrâm-ı Velî, Yunus Emre gibi ehl-i sünnet âlimlerinin müdâfaı; uluslararası vakıfların (CIA, MI6, Mossad) mlımlı İslâm projesi
- Rûh Hızı ve Nûr-u Muhammedî: Rûhun bu âleme gelmeden önceki seyırleri — A’râf 7/172 “Elestu bi-Rabbiküm” misâkı; rûhun ışık hızından hızlı uçuşu; âlem-i emir ve âlem-i halk ayrımı — A’râf 7/54 (“Yaratış da emir de O’nundur”); Nûr-u Muhammediyye tasavvuru — Abû’l-Hasan eş-Şâzelî ve İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât; Mes’ûd-ı Ca’ferî ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin nûr bahâsı; Mesnevî’de hayal üzerinde yürüyen âlem tasviri; temiz tohumun temiz toprakla ekilmesi prensibi — Bakara 2/261; mirâcta Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’in Burâk ile Kudüs’e seferi — İsrâ 17/1
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Mürşid, Zikir, Tevhîd, Ruh, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı