Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2020 Soru-Cevap #65 — Mevlevilik, Siyâsî İslâm ve İmâm-ı A’zam

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2020 Soru-Cevap #65 — Mevlevilik, Siyâsî İslâm ve İmâm-ı A’zam. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Giriş: Mevlevilik Röportaj Sohbeti

Selamünaleyküm. Allah gecenizi, gündüzünüzü hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak cümlemize aff-u mağfiret eylesin. Türkiye zor günlerden geçiyor uzun zamandan beri. Daha da zorlaşacak dediydik desem sanki böyle kendini meth ediyormuş gibi olacak. Daha bu zorluklar da bir şey değil. Daha da önümüzde zor günler bekliyor. O yüzden daha da zorluya daha da sıkıntıya herkes alışacak bunlarla mücadele etmeyi. Allah milletimizin sabrını, direncini, birlik ve beraberliğini arttırsın inşallah. Gavurlara karşı kâfirlere karşı bir ve beraber eylesin. Aramızda bu bugünkü konudan önce iki tane üniversiteden arkadaş var. Onların Mevlevîlikle alakalı bitirme tezleri varmış. Onun alakalı soruları var. Önce o sorulara bir cevap verelim.

Ondan sonra konumuza gireceğiz. Bu akşam ki konuyu da çok iyi dinleyin. Kayıt olarak da bunu çok iyi bir kaydalın. Hiç kimsenin tanımadığı İmâm-ı A’zam’ı tanıyacak herkes bu akşam. Anladınız mı? O yüzden mezheb imamınızı tanıyacaksınız ama o mezheb imamınızı tanırken böyle şey olarak söyle ver şunu. Fıkihi akaidî bir imam olarak tanımayacaksınız. Asıl İmâm-ı A’zam kim? Ve şu anda Hanefîyim diyenler Hanefî mi değil mi? Hanefilik nerede? Nasıl bir şey? Bugün inşallah güzel bir konu hazırladın hazırlandı. Konunun gelişi öyle. Inşallah bu konuyu bugün enine boyuna dinleyeceğiz. Soru sorma gündem sizde. Tabii. Sormak servis. İstediğinizi sorabilirsiniz. İstediğiniz yerden.


Mürşide İntisâb ve Nevşehirli Abdullah

Bildiğimizin alimi ilk. Şeyhim öyle derdi. Bilmediğimizin talebi ilk. Ilk önce benimle röportaj yaptığınız için çok teşekkür ederim. Uludağ Üniversitesi’nde okuyorum. Bitirme tezim için sizinle röportaj yapmam gerekiyordu. Bir Mevlevî Mevlevî iyi bilen birisi için lazım bana. Ilk sorum nasıl Mevlevî oldunuz? Nasıl bir eğitim aldınız? Bu konuda olacak. Benim mevleviliğim Kadirî-Bedevî-Şâzelîyim, Rifâîyim. Belli bir istikamet üzerinde değildi. Ben kendimce ilk hayat tövbe edip İslâm dışı bir hayattan İslâm’a dönüş yapınca kendi kendime zikretmeye başladım. Edindiğim kitaplardan öğrendim ki onların âlemi Ahmed er-Rifâî Hazretleri’nin Hak yolcusunun distorları. Bunları okumuştum ilk etapta. Ve Mesnevî okumaya başlamıştım.

Evde ağabeyiminde bu kitaplar benim de değildi. Kendi kendime zikretmeye başlayınca değişik haller görmeye başladım. Böyle sesler duymaya başladım. O kitapların ışığında benim bir şeyhiye intisâb etmem gerektiğini kendi kendime hükmettim. Dedim ki benim bir şeyhiye intisâb etmem lazım. Sonra bir Ramazan günü imama tipli bir arkadaşım vardı. Onu bir arkadaş sohbete çağırdı. Bir daha doğrusu bir yere davet etti. Davet eden de eski Norculardan birisiydi. Sakal bırakmıştı. Ben onu daha öncesinden tanıyordum. Nûrcu olduğunu da biliyordum. Bizim arkadaşın, arkadaşa dedim bu seni nereye davet etti? Sana göre bir yer değil bile der dedi bana. Ben de dedim onun köyde evini biliyorum. Basçam bugün ben o gün orayı dedim.

Ben eski ülkücüyüm. İhtilâlde Bayındırlık Ocak’tan yönetim kurulundaydım. Basçam dediğim zaman basardım. Döveceğim dediğim zaman döverdim. Öyle bir kimliğe sahiptim. Yıkacağım dersen bir şeyi yıkardım. benim önüme geçecek bir kimse yoktu. O zikrullâh’a zorla gittim ben. Zikri varmış o gün. O zikre ben zorla gittim. O gün kaldım. Kaldım derken orada hoşuma gitti. Orasının bana ait olduğunu anladım. Şeyhim Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi ona intisâb ettim. O Kâdirî’den Rufay’den Bedevî’den İbrâhîm-i Düsûkî’den Şâzelî’den Hazret-i Mevlânâ’dan Mevlevî’den ders veren bir mürşid idi. O yüzden benim de Mevlevîlikle bağlantım onunla beraber başladı. Tabii ondan önce ben Mesnevî okumaya başlamıştım.

Mesnevînin içerisindeki vurgular Mesnevî benim hayat anlayışıma, benim din anlayışıma daha uygun gelmişti. Ama benim Mevlevîliğim şeyhimle beraber başladı. Peki Bursa’da ne gibi faaliyetler yürütüyorsunuz?


Karabaş Dergâhı ve Sûfî Kalitesi

Karabaş Dergahı’nda ve diğer illerde ne gibi faaliyetler yürütüyorsunuz? Biz normalde birinci derecede bütün gittiğimiz bütün yerlerde sûfîli Mevlevîlik açısından bakaraktan her yerde sûfîliği tanıtmaya çalışıyoruz. Bizim o kadar çok böyle fanatik bir mezheb noktamız, fanatik bir meşrep noktamız yok. Ama Mevlevîliği sûfîlik öğretisi olarak kabul ediyoruz. O yüzden sûfîlik öğretisi olarak kabul ederekten sûfîlik öğretisini mesnevinin üzerine kurguluyoruz. Mevlevîlikten fazla mesnevinin üzerinde kurguluyoruz. Çünkü Mevlevîlik farklı bir şey, Mesnevî farklı bir şey. Hazret-i Mevlânâ farklı bir noktada Mevlevîlik farklı bir noktada bizim anlayışımıza göre. O yüzden Hazret-i Mevlânâ’nın ve mesnevinin duruşu ile şu anda ama Türkiye’de ama dünyada Mevlevîlik’in duruşu aynı paralelde görünenlerden değilim.

Peki Bursa’da Mevlevilerin yaşadığı bir sorun var mı? Zaten eğer bir sûfîlerinin yaşadığı sorun yoksa onlar sûfî değildir. Sûfîler ııı bulundukları noktada hem din erkiğiyle hem siyaset ve devlet erkiğiyle bütün sûfîlerin problemi olur. Çünkü sûfîler yerleşik bir din erkiğiyle anlaşmaları mümkün değildir. Sûfîler yerleşik bir din erkiğiyle anlaştılarsa o zaman onlar sufilikten taviz vermişlerdir. Sûfî değillerdir. Sûfîler yerleşik devlet siyaset erkiğiyle de anlaşamazlar. Anlaşırlarsa yine kendi sûfîliklerinden taviz vermişlerdir. O zaman ııı anlaştıkları devlet erkinin veya siyasi erkin veya anlaştıkları ııı dini erkin sû yoluna gitmişlerdir. Bu doğru bir hareket değil. Peki Burs halkı Mevlevîlere karşı nasıl bir bakış açıları var izinlinizde?

Mevlevîlere ve bize ben kendimizi kastedeyim o zaman. Tüm Mevlevîlere elini içine alırsak işin içerisinde sıkıntı çıkar. Çünkü Türkiye’de öyle Mevlevî’yiz diyen topluluklar var. Mevlevîliği geçim yolu yapmışlar. Semâ edenler var, geçim yolu yapmışlar. Mevlevîliği Mevlevîyiz deyip Mevlevî yolundan gidenler geçim yolu yapmışlar. Sûfîlik geçim yolu değildir. Bizim çatıştığımız noktalardan da birisi bu. Eğer bir kimse yapmış olduğu, işlemiş olduğu, yaşamış olduğu sufilikten kendisine maddi olarak bir kaynak çıkarıyorsa o zaman o sûfî değildir zaten. O bir ameledir. Hem de basit bir ameledir. Veyahut da bir kimse dinden para kazanıyorsa, dinden para kazanıyorsa, dinden her para kazanan kimse basit bir ameledir.

Biz o yüzden çatışırız herkeste. Dinden bir kimse para kazanıyorsa basit bir ameledir. Hazret-i Adem’de Muhammed Mustafa’ya kadar, sallallâhu aleyhi ve sellem’e kadar hiçbir peygamber dinden geçinmemiştir. Sahabelerin hiçbirisi dinden geçinmemiştir. İmâm-ı A’zam dinden geçinmemiştir. Pir efendilerin, eşli sûfîlerin hiçbirisi de dinden geçinmemiştir. Bir kimse dini geçim kapısı yaptıysa onun imanıyla alakalı problemi vardır. O yüzden biz kendimizden bahsedelim. Bizim normalde halkla hiçbir sıkıntımız yok. Şeb-i Arûslar yapıyoruz. Şeb-i Arûslar’da yaklaşık kapalı spor salonu yaklaşık dört bin beş yüz beş bin kişilik geri dönenler oluyor. ne bileyim ııı hemen hemen ben sıralamaya kalkarsam şimdi İstanbul ondan sonra Trakya bölge bölge söyleyeyim.

Ege bölgesi, İç Anadolu, Güneydoğu’ya kadar yapılanmalar var il il şehir şehir. Oralarda da herhangi bir sıkıntı problem yok. Peki Bursa’da ııı buraya bağlı kaç tane Mevlevî var sayısına üyeniz? Ben sayma özürlüyüm canım kardeşim. O yüzden ben hiçbir şey saymıyorum. Sûfîler bir şey saymazlar. Bizim için bir de ııı adet değildir. Kalite önemlidir. Sizin ııı beş bin tane, on bin tane, yirmi bin tane mührediniz olabilir. Kalitesi önemli. Sizin fabrika gibi düşünün fabrikanızda otuz bin kişi çalışıyordur. Bir ürün çıkmadıktan sonra, ürün kaliteli çıkmadıktan sonra otuz bin kişinin bir anlamı yoktur. O yüzden sûfîlik kaliteye bakar. Çokluya bakmaz. Ama ne yazık ki tabii sûfîliği şu anda insanlar farklı yönde yönlendirdiklerinden adetçiliğe bakıyorlar.

Kaç kişiler acaba diye. Normalde kaç kişi olduğu önemli değil ki. İçinden kaç tanesi sûfîliği düzgün bir şekilde yaşıyor? Örnekliyorum. Kaç tanesi duvarın arkasından haber verecek? Kaç tanesi bize manevi hallerden manevi tecelliyatlardan haber verecek? Kaç tanesi bize kalp ilminden sadırdan haber verecek? Kaç tanesi o Cibrîl hadîsindeki ihsân noktasından bize haber verecek. Bu önemli.


Perşembe Zikri ve Tekke Kapatılması

Peki Bursa’da ııı dini ve kültüel faaliyetleriniz neler? Biz normalde perşembe günleri namazgah mahallesinde toplu olarak zikrimiz var. Cumartesi günleri burada bazen genelde Mesnevî sohbeti olur ama bir arkadaşın şimdi özel bir soru var. İslâm’da siyasetle alakalı onunla alakalı böyle devam ettiğimiz soru cevap var. Ayrıca Bursa’nın hemen hemen eee bayanlar şeyi orada mı? Gülay orada mı? Gülay kaç yerde Bursa’da ders var bayanların? Otuz iki yerde bayanların yapılanması var Bursa’da ders yapıyorlar. Hüseyin erkekler kaç yerde ders yapıyor Bursa’da? On yerde de erkekler ders yapıyorlar. Bunlar ayrı ayrı mahallelerde bölgelerde Bursa’nın içinde kendilerine göre günleri var. O günlerde toplanıp orada ders yapıyorlar, zikrullâh yapıyorlar, sohbet ediyorlar.

Peki bir ııı son bir sorum kaldı. Son olmasın. Iıı ııı son sorum ııı tekke ve medreselerin kapatılmasını nasıl yorumluyorsunuz? Buna iki veçeden bakmak lazım. bir veçeden bakmak lazım. Normal bir veçeden bakarsak bu siyasidir. Bu siyasi olduğu için normalde Osmanlı’dan itibaren süre gelen batıllaşmanın son adımıdır. Daha doğrusu batıcılığı ve batılıllaşmayı bizim içimize sokan fitnenin son adımıdır o. Tekke ve zaviyelerle alakalı değil Türkiye’deki İslâm devletinin ibaresinin kaldırılması, İslâm hukukunun yok edilmesi, kaldırılması buna bağlı olarak mektefe, İslâmî medreselerin, zaviyelerin, tekkelerin kapatılması bu Türkiye’deki Batıcı Osmanlı’dan itibaren tanzimatla meşruiyetle devam eden, tanzimatla bahşeyip meşruiyetle devam eden son halakadır o.

İngiliz kraliyet hegemanyası’nın Türkiye’deki son ııı mührüdür o. Anadolu’da. Bunun bu taraftan bu siyasi pencereden bakarsak böyledir. Ama normalde biz bu işi sûfîce bakarsak şöyledir. Allah siz kendinizi değiştirmedikçe sizin üzerindeki hükmü değiştirmez. Demek ki tekkeler ve sûfîler ııı gerçek ııı yapması gereken şeyi yapmadılar ki tekkelere kapandı. Buna şu açıdan da bakalım bir Musa Hızır kıssası vardır ya o Musa Hızır kıssasında bir de sûfîcesi vardır onun tefsiri. Sûfîcesinde ben vaktiniz yok ya son kısma alayım. En son Hızır’la Mûsâ aleyhisselâm bir suyun başına gelirler, abdest alırlar. Abdest aldıktan sonra namaz kılarlar. Hızır aleyhisselâm eline bir taş alır, su künkünü su yolunu başlar kırmaya.

Mûsâ aleyhisselâm der ki dur ne yapıyorsun? Milletin hayrını olan yeri kırıyorsun. Sen ne mu ne muzır adamsın. Der ki Musa burada yollarımız ayrıldı. Künkü kırıyorum ki diyor. Baktım ki diyor ki bu su yolunu yapan eden getiren tamir eden hepsi de ehli cennet olmuş. Ben kırdım diyor. Sonra gelecek diyor inananlar bu künkü yeniden yaptıracaklar yeniden işler hali getirecekler. Bunlar cennete gidecek diyor. Tekke ve zaviler kapandı, sûfîlik kapanmadı. Tekke ve zaviler kapandı ama normalde sûfîlik kapanmadı. Ben otuz üç yıldan beri sûfîliğin içindeyim. Kaç sefer karakolluk olduk, basıldık, dağıtıldık, ezildik. Yirmi sekiz Çubat’ı gördük. Kapanmadı. Hala da kapanmadı. Burası hamam. Buranın tarihçesini söyleyeyim.

Biz burada tekkeye geldiğimizde burada hamam bir tane de ressam bozuntusu. Burada orta yerde göbek taşı gibi bir yer var. New Portrayal’e çiziliyordu burada bu hamamda. Osmanlı’dan kalan bir yer burası. Cenâb-ı Hak nasip etti. Kiraladık. Iıı dizaynını yaptık. Şimdi sohbet ediyoruz burada. Sûfî sohbeti yapıyoruz. O yüzden her yere kilit vurabilirler. Sûfîlerin gönüllerine kilit vuramazlar. Çok sağ olun yardımcı olduğunuz için. Estağfurullah. Siz şimdi hocalarınıza Mustafa Özbağ’yla konuştuk derseniz sizi bitirme tesinizi geçen not vermezler. Beni sevmez ilayetçiler ya. Dediniz mi oraya gideceğiz diye? Dediniz mi hayret? Kim hocanız? Sayın Hocam. Mustafa Kara tanır, çok sevmez beni. Mustafa Kara ise Mustafa Kara’nın doçentliğinde asistanlığından tanışırız.

O zaman çok atıştık biz onunla dervişlikle alakalı. O yüzden çok bizi sevmez Mustafa Kara. Hoş. İlahiyatçıların büyük bir çoğunu bizi sevmez. Bu ücretle alakalı bizi sevmezler. Diyanet de bizi sevmez. Ücretle alakalı konuştuğumuz için sevmez. Siz de sağ olun. Soracağınız bir şey varsa sorun yine. Allah yardımcınız olsun. Allah başarı ihsân etsin.


Devletleşme ve Osmanlı Batılılaşması

Bugün İslâm’da siyasetle alakalı kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ama bu soruyu soran arkadaş, malum böyle enteresan girişler yapıyor ya. O yüzden biz de inşallah bu devamdan ııı devam ederekten Devletlerin inşası süreci daha sömürgecilikten önce başlamıştır. Devletlerin inşa süreci sömürgecilikten önce başlamıştır. Fas, Mısır, İran hatta Afganistan. On dokuzuncu yüzyılda son üç ülke ve Osmanlı İmparatorluğu aydınlanmış despotizm modeline uygun olarak ve bir ordiyle modern bir devlet sektöründen yola çıkarak devlette yukarıdan aşağıya bir dönüşüm başlattılar. Avrupa’nın o sıralarda biçimsiz bir şekilde kök salmış bu devletlerin kolunu kanadını kırmak için elinden geleni yaptığı bir gerçektir.

Müslüman ülkelerdeki devlet orientalist bakış açısı karşısında Müslüman dünya çıkışlı eleştiriler üç çevreye göre farklılaşır. Bir batılılaşmış aydınlar, modern devletin değerlerini kabul edenler parantez içinde. Iki, ulemâ ya da okumuşlar. Üç, İslamcılar. Burada bıraktım bunu çünkü bu akşam buraya kadar anca geleceğiz. Burada başlangıç olarak devletlerin inşaası süreci daha sömürgecilikten önce başlamıştır. Evet. Müslümanların başlarında bulunan devletlerin inşaası gerçekten batı sömürgeciliğinden öncedir. Tabii bu devletleşme veya devlet sürecini biz dört halîfe döneminden sonra alırsak eğer Emevîler, Abbâsîler devam eder. Selçuklular, Osmanlılar tabii Mısır eee Yavuz Sultan Selim zamanında alınıncaya kadar Mısır’da ayrı bir devlet var.

Sonuçta eee yine İran’da ayrı bir devlet var. Afganistan’da ayrı bir devlet var. Hatta Mısır seferinden ııı şeydir Tunus, Fas, Cezaer malum onlar Osmanlı zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Orada da ufak tefek devletler vardır ve henüz daha sömürgecilik başlamamıştır. Sömürge anlayışı başlamamıştır. On dokuzuncu yüzyılda son üç ülke ve Osmanlı İmparatorluğu aydınlanmış despotizm modeline uygun olarak ve bir ordiyle modern bir devlet sektöründen yola çıkarak devlette yukarıdan aşağıya bir dönüşüm başlattılar. Avrupa’nın o sıralarda biçimsiz bir şekilde kök salmış bu devletlerin kolunu kanadını kırmak için elinden geleni yaptığı apaçıktır. Avrupa bu normalde kendince kendisini biçimlendirmeye çalışan ııı Osmanlı ve diğer devletlerin kollarını kanatlarını kıldığı apaçık meydandadır. burada bir ııı batıya karşı da bir öz eleştiri var.

Evet. Bu pararaf hakkında bir küçücük bir şey ben ııı değineyim. Bu aslında uzun bir şey Osmanlı’nın batılılaşma süreciyle alakalı ayrı bir ders konusu olması lazım. Ama yine de böyle kısa bir pararaf geçiş yapayım. Bu akşam ki konuşacağımız konuştuğum şeyler değişik eserlerden alıntılar. Bazı belki de yerlerine değiştirmiş olabilirim. Bazı yerlerine dokunmuş olabilirim ama genel olarak alıntı hepsi de. Bunun da altını çizeyim. Tekrar söylüyorum. Bu akşam ki sohbet alıntı. Bir yerlerden korktuğumdan bir yerlerden çekindiğimden dolayı alıntı demiyorum. En baştan söyleyin bunu. Gerçekten bunu birer böyle değişik eserlerden böyle değişik kaynaklardan toplanmış birer alıntı manzumesi. Bu akşamki ııı genel hatlar.

Bunu neden söylüyorum? Çünkü bugüne kadar belki de bu bizim arkadaşların dahi tam anlamıyla duymadığı hatta İslâm dünyasının tam olarak duymadığı, duymak istemediği ııı notlar olacak bu akşam. O yüzden hatta Cafer Semâ işi ne olacak dedi? Dedim ben firiyim. Kim nereye gidiyorsa gitsin babamdan bir şey oldu. Bunun böyle belli bir kesinti uğramasını da istemiyorum. Osmanlı Devleti’nin on altıncı yüzyıldan itibaren batı karşısındaki üstünlüğünü kaybetmeye başlaması devletin askeri yapısının yozlaşması, merkezi otoritenin zayıflaması, teşkilat ve hukuk yapısının gelişme kabiliyetini kaybetmesi mevcut kurumların mali ve sosyal gereksinimleri karşılayamaması, meydana gelen sorunlarının halledilememesi, anlık çözüm yollarının sorunları ortadan kaldırmaktan uzak kalışı gibi nedenler yeni düzenlemelere gidilmesi ihtiyacını doğurmakla daha kalıcı ve daha köklü çözüm yollarının aranması gereğini hissetmiştir.

Devlet adamları 19. yüzyılın başlarında Avrupa’nın ahvaline dahil hazırlamış oldukları lahiyalarda batının üstünlüğünün sadece askeri gelişmelerle olmadığı anlayışına yer vermişler. Böylece yüzyıldır Avrupa’nın askeri tekniğini almakla iktifa edilmesi gereği fikrinin yerine batının farklı sağlarda da terakki ettiği düşüncesi hakim olmaya başlamıştır. Mustafa Sâmi Efendi’nin tespitiymiş bu. Tabii normalde Osmanlı bu 16. yüzyıldan sonra hatta kanuniyle biz bunu başlangıç olarak kanuniyle başlatabiliriz bunu. Yurt dışına gönderdiği sefirler devlet adamları yurt dışındaki bilhassa Fransa’da Fransa bu noktada çok etkileyici bir noktada başlangıç noktasında Fransa’da görmüş oldukları o devlet düzeni sistemi halkın duruşu etkilenmişler.

O seferiler, sefirler kendilerince belli notlar almışlar. Kendilerince belli bir ııı risaleler yazmışlar. Ve bu notları, bu risaleleri devletin içerisinde, devletin yeniden yapılanmasıyla alakalı kendilerince iyi niyeti olarak ben iyi niyetli olduklarını düşünüyorum. İyi niyetli olarak bunların oluşması için çalışmalar yapmışlar. Ve Türkiye’deki batılılaşma aşkı Osmanlı’daki batılılaşma aşkı bunlarla başlamış. Ve Osmanlı Avrupa’da okuyup teknik getirsinler, Avrupa’da okuyup bilgi getirsinler, Avrupa’da yetişip ııı Osmanlı devleti aliyyesini yeniden ayakta tutup ayakta tutmak için gayret göstersinler diye gönderdiği öğrenciler ve oradaki ekip ne yazık ki Osmanlıyı yıkmak için sonradan tersine çevrilmişler.

Ve tersine çevrilince de bu Osmanlı’nın kendi akçesiyle, devletin akçesiyle ııı okumak için göndermiş olduğu öğrenciler birer Osmanlı düşmanı olarak geri dönmüş. Paşalar, sefirler, sonuçta Osmanlı’daki ııı bütün argüman devlet askeriyenin üzerine kurulu. sadrazam da paşa. Ve askeriye devlete bürokrat yetiştiriyor. Devlete eleman yetiştiriyor. Asker olmayan hiçbir kimse yok. bütün en önemli görevlerde asker köklerini hepsi de askeriyeden yetişme ve askeriyeden yetiştirelikten gelme. Ve Osmanlı bir tabiri caizse bir asker devleti. Bakın asker devleti. Tabii bu dönüşüm, bu değişim, bu batılılaşma süreci, tanzimatlar, meşruiyetler, şunlar, bunlar. Bunlara girmek istemiyorum. Benim işim Osmanlı neden yıkıldı, neden yıkılmadı?

Iıı işi değil. Bu gecenin işi değil. Ama sonuçta bu Osmanlı’yı batılılaşma ile alakalı tepeden aşağı doğru bir batılılaşma emir vaki bu süreç tabii Osmanlı’dan sonra Türkiye’de de devam etti. Türkiye’de de bu değişim ve dönüşüm asker kökenleriyle devam etti. Ve normalde cumhuriyetin kuruluşu cumhuriyetin kuruluştan sonraki devrimler, cumhuriyetin kuruluşundan sonraki değişikler hep askeri rejimli oldu. Ve Türkiye Cumhuriyeti de son döneme kadar on beş Temmuz’da bunun içerisine koyarak koyarsak askeri onu ihtilallerle askeri ııı çalışmalarla bir yere geldi. Ve şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin son anayasası da askerlerin onun kevliliğinde yapmış olduğu anayasa. Ve o anayasayı da ne yazık ki sivil Erkân hala da değiştiremiyor deyip burayı kapatayım.

Çünkü bu gecenin işi değil. Gerekirse böyle konferans şeklinde Osmanlıyı yıkan sebepler, iç sebepler, dış sebepler bununla alakalı çalışma yapabiliriz. Ama bizim işimiz değil. Öyle söyleyeyim. Ama böyle bir soru gelirse ııı kaçınamayız.


Batılılaşmış Aydınlar ve Cemaatler

Şimdi Müslüman ülkelerdeki devlet oryantalist bakış açısının karşısında Müslüman dünya çıkıştığı eleştiriler üç çerçevede farklılaşır. Bir batılılaşmış aydınlar. Bu batılılaşmış aydınlar malum Osmanlı’da başlayan bir şey. Bu batılılaşmış aydınlar Osmanlı Devleti’nin, devlet adamlarının batıda aldıkları eğitim ve bilhassa Fransa ve diğer batı ülkelerine atanan sefirler devletin problemlerinin batının gelişmelerinin imparatorluğa getirilmesiyle hallolacağına dair düşüncelerine giderek devlet politikası haline getirmişlerdir. Bu düşünce zamanla klasik Osmanlı ulemasının yanında yeni bir aydın tipini ortaya çıkartmıştır. bu batılılaşma aşkı batılılaşma düşüncesiyle klasik Osmanlı ulemasının yanında ayrı bir batıcı onun sona batı değerlerini kendisine değer gören, ölçü gören yeni bir aydın profili çıktı.

Bu normalde Osmanlı Devleti’nin batıya yönelişiyle gitgide bakın bu devam ediyor. Bunun altını çiziyoruz. Gitgide daha az gelenekçi, daha az dindar, daha batıcı, daha seküler, seküler dediğimiz dünyevici, daha dünyacı, daha dünya perest ve layık daha az süzmeci bir şeyi böyle süzmeden alıyor, ayrıştırmadan alıyor ve daha az seçmeci bir şeyi seçmiyor. Bir aydın sınıfı meydana getirmiştir. Devlet himayesinde ve çevresinde daha önce bulunmayan yeni aydın tipi eskinin ilmiye sınıfının yerini almaya başlamış. Daha sonra değişecek olan modern aydınların öncüleri olmuştur bunlar. Bakın bunun altını çizerekten söylüyorum. Bunlar henüz İslâm dünyasında ve Osmanlı’dan kalan Türkiye’de bunlar devam ediyorlar çalışmaya.

Bunlar böyle düşünmeye, böyle yapmaya devam ediyorlar. bunlar meseleden geri çekilmiş değil. Bu daha ııı devletin himayesinde tekrar söylüyorum. Devletin himayesinde daha batıcı, az dindar, daha batıcı, az dindar, layık, daha seküler ve bunlar normalde ııı bir şeyi süzmeden, bir şeyi Kur’ân sünnet dairesinde analiz etmeden, olduğu gibi her şeyi kabul eden bir aydın tiplemesi. Bunlar henüz bunlar hala da şu anda Türkiye’de ııı ve İslâm dünyasında hızla bunlar bu şekilde çalışmaya devam ediyorlar. Yeni Osmanlı aydını Batı’nın fen ve teknik gelişmelerinin yanında onun fikir hayatına dair malumatlar da elde etmiştir. Özellikle Fransız ihtilaliyle intihac eden anayasal meclis sistemi Osmanlı aydınlar için devletin kuruluş vesilesi, kurtuluş vesilesi olarak algılanmış.

Batı’nın fikri gelişmelerini yakından takip etme fırsatı bulan ve Osmanlı devletinin kurtuluşunun batıllaşmakla mümkün olacağına inanmış olan aydınlar Batı’nın siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi ve fikri gelişmelerini Osmanlı devletine taşıma da aktif rol oynamışlardır. Ayrıca Osmanlı devletinin politik değişimi sürecinde de önemli görev üstlendikleri gibi gelenek ile modernlik olgusunu da tartışmaya açmışlardır. Osmanlı aydınları batıllaşmada üç farklı metodun takip edilmesini gündeme getirmişlerdir. Bunlar siyasi rezim tartışmaları, Batı’nın ilim ve tekniğinin alınması, Batı’nın ilim ve tekniğinin yanında manevi kültür unsurların da alınması şeklidir. Bu Osmanlı’da bu az önce batılılaşmış aydınlar dediğimiz modern devlet değerlerini kabul edenler dediğimizin başlangıcı Osmanlı’dadır.

Bu Osmanlı’da bu şekilde başlayıp hala da bu devam etmektedir. Bugün için ama Diyanet İşleri Teşkilatı ama Diyanet İşleri Teşkilatı’nın şu anda temelini teşkil eden Türkiye’deki üniversitelerdeki ilahiyet fakülteleri Osmanlı’daki ve buna paralel olarak Türkiye’deki cemaat yapılanmaları buna cemaat yapılanmalarının içerisinde kızacaklar şimdi bana. Normalde mesela Risâle-i Nûr’dan ayrılan Fethullah Gülen cemaati gibi. Çünkü normalde ileri demokrasiyi savunan, daha batıcı, daha seküler cemaatı öyle oluştu. O oraya otutturuyordu çünkü. Daha seküler normalde bu noktada eee batının değerlerini reddetmeyen ve batının değerlerini eee kendince İslâmî eee distrularla, figürlerle boyayıp eee sunan bir yapı bu.

Normalde aynı zamanda eee bir kısım ehli tarîkat. Bunların içerisinde melamiler, bunların içerisinde bir kısım Mevlevîler, bunların içerisinde bir kısım Bektaş’iler, bunların içerisinde İstanbul tarîkat ve sûfî toplulukları bu eee batırlaşmış aydın kesimi olarak nitelendiren nitelendirilenlerin yanında. Tabii bunu böyle siz batırlaştırılmış aydın kesiminin yanındasınız deseniz bunu kabullenmezler. Ama hem içsel dünyalarında hem de din anlatımlarında ve dini sentezlemede analiz etmede batı düşüncesi bunlarda çok rahat görülebilir. Ama bizim toplumumuz tam bir Kur’ân, sünnet ve imamların ictịhâdı bilgisinden uzak olduğundan dolayı onların sentezlerini sanki İslâm’mış gibi algılıyor. Çünkü İslâm’ı bilmediklerinden dolayı Müslüman ama İslâm’ı bilmiyor.

Müslüman imam imam Mağdurididinin akaidini bilmiyor. Müslüman imam azamın akaidini bilmiyor. Müslüman imam azamın Hanefîyim dediği halde siyasi duruş noktasını bilmiyor. Müslüman imam Malik’in siyasi duruş noktasını bilmiyor. neden bilmiyor? Bu öğretilmiyor, bu konuşulmuyor. Çünkü eee fıkhçıların ve hatta akaidîcilerin eee sen ya buraya otur ya arkaya otur böyle ayrı durdun. Geçersin geçsin millet yanmışlar. Bu normalde bu ııı devam ediyor fakat toplumun içerisindeki cemaatler toplumun içerisindeki tarîkat kendilerince sûfî yapılanmaları tam olarak analiz edilemediğinden dolayı analiz edilememesinin sebebi bu konuda bilgili bu konuda bu meselelere ışteat edecek bu meseleleri masaya inin üzerine yatıracak bilgi olmadığı gibi bunları konuşmak da herkesin harcı değil çünkü ııı herkesin başında duran bir ııı rejim var.

O rejimin her an için ııı normalde kıyma makinesinden geçme ihtimali var. Bu böyle çok farklı farklı şeyler. O yüzden bu batılılaşmış aydınlar argümanı İslâm dünyasında devam etmekte. Bu değişik örtülerle değişik böyle yapılanlarla Müslümanlar bunun farkında değiller. Hiçbirimiz farkında değiliz. Bu aydınlanmış batıcı kafalar siyasetçilerin içerisinde de var. muhafazekar siyasetçi dediğimiz veya İslamcı siyasetçi dediğimiz veyahut da dini siyasetçi dediklerimizin içinde de var. Bunlar normalde hadîsleri inkar eden, fıkhı inkar eden, ne bileyim her şey batıda görüp batıyı normalde kendisine örnek alan muhafazekar veya dini noktada duran siyasetçiler de var.


Ulemâ Tanımı ve Umerâ Ayrımı

Şimdi ııı geldik ikinciye ulemâ ve okumuşlara ulemalara. Neydi bu ulemâ ya da okumuşlar? Normalde ülkelerdeki devlete oryantilis bakış açısının karşısında Müslüman dünya çıkışlı eleştirirler. Müslüman dünya bunlar kimler Müslüman dünya istiyorlar? Bir de ulemâlar. Şimdi ulemâları konuşmazdan önce benim için ııı bu benim kendi şahsi durduğum nokta. Malum bütün arkadaşlar kardeşler benim duruş noktamı bilirler. Ben imam azamcıyımdır. Ben imam azamdan sonra imam Muhammed ve bu noktada serahsinin yolunu takip ederim kendimce. Ama ben kendimce kendi fıkıhi konumumu imam azama dayandırırım. İmâm-ı A’zam benim için gerçekten imam azamdır. Ve imam azama dayandırırken imam azamın duruşu, fetvâları, dünya görüştüğü, ictịhâdları bunun içerisinde sadece ameli ve fıkihi veya hukuki değil siyasi duruş noktası da imam azamın beni çok etkiler.

O zaman ulemâ dediğimizde devletin yapılandırmasındaki veya devletin nasıl olması gerektiğindeki ulemanın duruş noktası çıkar meydana. Biz nasıl bir ulemâ olmalı ki o ulemâ bizi normalde doğru noktaya götürsün. Buradaki asıl mesele bu Osmanlı’da böyle bir ulemâ var mıydı? Veyahut da şeyden sonra Allah’ın Resulü, kendime şimdi kendime hocam. Osmanlı’da böyle bir ulemâ var mıydı? Veyahut da Osmanlı’nın olmadığı bölgelerde böyle bir ulemâ var mıydı? Ulemâ hangi noktada durdu, hangi noktada geçti de bu meselelere cevap veremedi veya bu meseleleri yerli yerine oturtturamadı, yerleştiremedi ve ulemanın Osmanlı’nın yapılanmasında veya Osmanlı’nın çökmesinde. Veyahut da Osmanlı çökerken ulemâ neredeydi, ne yapması gerekirdi, neyi yapmadı?

Veyahut da Osmanlı devleti yıkılırken mevcut ulemâlar neyle meşgul oldular? Neyle uğraştılar da gelinen nokta bu oldu. İslâm dünyasında ulemâ problemi var mı? Varsa nasıl bir ulemâ problemi var? her şey siyasi organizasyonun hatası mı veya her şey batılılaşma düşüncesinin hatası mı? batıllaşmak isteyenlerden dolayı mı bu hale geldik? O zaman batıllaşmak isteyenler bu noktada dururken onun karşısına hiç kimse çıkmadı mı, çıkamadı mı? Nasıl bir ulemâ profili olması lazımken nasıl bir ulemâ profili var önümüzde? O zaman ulemâyı biz konuşacaksak bize bir tane ulemâ portresi lazım. Biz o portreye göre ulemâları nitelendirmemiz lazım. Mesela sufileri, sûfîler için portre kimdir? Sûfîler derler ki bizim üstadımızdır.

İyi. Üstadın portresi ne olmalı? Hazret-i Peygamber olmalı sallallâhu aleyhi ve sellem veya pir efendiler olmalı. Nasıl bir profil çiziyor? Üstat o profile uyuyor mu? Veya ta üstadın profili Hazret-i Peygamber’e ne kadar uyuyor? Veya üstadın profili mesela bir fıkıh imamına ne kadar uyuyor? Veya üstadın profili atıyorum bu noktada Abdülkâdir-i Geylânî’ye ne kadar uyuyor? O nerlerde uyuyor? Nerlerde uymuyor? Biz bunu nasıl bileceğiz? Nasıl tespit edeceğiz? O zaman ulemâyı da biz konuşurken bizim elimizde bir protip, bir ulemâ lazım. Benim için protip ulemadır İmâm-ı A’zam. Bu sadece benim için değildir. Kendisinden sonra gelecek olan mezheb imamlarının da bu noktada protipidir. Ve bir kimse ona uyar ama uymaz.

Ama protiptir İmâm-ı A’zam. İmâm-ı Mâlik’e protiplik yapmış. İmâm-ı Şâfiî’ye protiplik yapmış. İmâm-ı Hanbelî’ye protiplik yapmış. Bakın protiplik yapmış. Ve bütün mezheb imamları kendilerini imam azamı protip olarak almışlar. Ve imam azamı kendilerini ölçe etmişler. O zaman biz nasıl bir İmâm-ı A’zam tanıyoruz? Veya ta biz imam azamı şahsında ulemâları nasıl nitelendireceğiz? E nafız beni görmeden gitme. Şimdi bu İslâm dünyasında belki de zaman zaman konuşulan, tartışılan bir mesele. Ama halkın bilmediği bir yön. Konuşmadığı bir yön. Şimdi batınlaşmış aydınlardan sonraki şey bizim için neydi? Ulemâ kısmıydı. Ulemâ ne? Bu okumuşlar kimler? Kelime manası ulemâ fıkhi ilimleri tahsil eden bazı şerih hükümlerin tatbikinden sorumlu dini ve dünyevi alanlarda ilmi aktiviteler gerçekleştiren, bilgi üreten, dini bir kimliğe sahip âlimler, fakîhler, mütefekkirler bunlar neymiş?

Ulemâ’mış. Ulemâ varsa o zaman ulemanın işi nedir? Bir tarafı umerâ yöneticilerle alakalıdır. O ülema ve umerâ din ve devlet İslâm’da ayrılmaz ikilidir. Bakın İslâm’da dinle devlet ayrılmaz bir ikilidir. Bunları ayrıştırmak, bunları ayırmak, bunları farklı farklı odalara hapsetmek mümkün değildir. İslâm’da bu mümkün değildir. Hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Dinle devlet hep iç içe olmuştur İslâm’da. Zaten batıyla İslâm’ın yol ayrımı, ayrışması bu noktadandır. Yoksa bir İslâm’ı kutsal metin olarak kabul ettiğimiz Kur’ân’ı ve kutsal metin olarak kutsal metnin açıklaması olarak kabul ettiğimiz hadîsleri devlet işinden ayırırsak o zaman din sadece okullarda öğretilen imama tiplerde ilahiyatlarda öğretilen insanların camide mescide yaşayacağı bir din olacak.

Ayırıştırırsak. E bunu normalde mesela hukukla alakalı ayetler, hukukla alakalı hadisler, yönetimle siyasetle alakalı ayetler ve hadisler ne yapacağız? E bunlar atıl vaziyete duracak. Ya da ııı daha önce Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilk yıllarında kurulduğunda meclisteki tartışmalardan o birisi oydu. E Kur’ân’ı Kerim’deki bazı âyet-i Kerîm’leri biz ortadan kaldıralım, kaldıralım ııı Kur’ân’ı yeniden basalım. Veya geçenlerde Fransa bunu söyledi ya Fransa bunu söyleyince ortalık ayağa kalktı. E büyük millet meclisinde bu zaten konuşuldu. Fransa devlet başkan dese ki ne ayağa kalkıyorsunuz? Bunu siz kendiniz konuştunuz. Kendiniz tartıştınız. Kendiniz hala da bunu kendiniz istiyorsunuz dese söyleyecek bir lafımız yok.

O zaman din ve devletin birbirinden ayrılması mümkün değil. Umerâ yönetim. Idari ve mali işlerden sorumlu politik bir kimliğe sahip ülke düzen ve asayişinden sorumlu yöneticiler sınıfı, devlet başkanı, vali, yüksek rütbeli askerlerdir. Dini iktidarı temsil eden ulemâ ile, dünyevi iktidarı temsil eden Umerâ’nın, Hazret-i Muhammed ve Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hazretlerine ve Râşid Halîfeler döneminde böyle bir ayrımı söz konusu değil. Bu ulemâ, Umerâ ayrımı ne Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hazretinin zamanında var ne Hazret-i Öbübükür, Ömer, Osman Ali zamanında var. Ulemâ da Umerâ’nın devleti yönetenlerle dinin üzerinde ictịhâd eden, fetvâ veren ulemanın birbirinden ayrı, birbirinden gayri işleri yok.

Ama normalde bu Hazret-i Ali Efendimiz’den sonra inkutaya uğradı mı? Evet. İslâm geleneğindeki din dünya, din mülkiyet ya da din devlet şeklindeki ayırımın batıyla bizim ayrı düştüğümüz noktalardan birisi. Hıristiyan düşüncesindeki kilise devlet arasındaki ayırım ile aynı olmadığı bir gerçek. Biz onlardan ayrılıyoruz. Biz asla bir batı gibi bir devlet modeli bize olmuyor, uymuyor. Sebeb? Onlardaki kilise yapılanması ile bizdeki dini yapılanma aynı değil. Nitekim dini ve Hıristiyan düşüncesinde dini ve dünyevi alan şeklindeki ayırım zaman içerisinde oluşmuş olmakla birlikte İslâm geleneğinde, Hıristiyan dünyasında olduğu gibi bir ruhban sınıfından ve din zemininde gerçekleşen tabakalı toplum yapısından bahsetmek güçtür.

Nitekim orta çağ Hıristiyan Avrupasında kilise papazları hiyerarşik olarak en üst konumda temsil edilmekte kilise papazları hiyerarşik olarak en üst noktada ikincisi kim? devlet başkanları ondan sonra yönetici sınıfı, askerler, soylular ondan sonra kim? Bunlar tüccarlar, zanaatkarlar, normalde köylüler, bunlar da ne? Toplumun en alt katakorisi olarak nitelendiriliyor. Bir papazlar toplumun devletin birinci katakorisi, en üst sınıf hiyerarşik olarak ikincisi yöneticiler devlet başkanları, bakanlar, valiler, askerler, bunlar ikinci katakorideki insanlar üçüncü katakoride ne? Zanaatkarlar, ticaret yapan tüccarlar, köylüler ne bileyim bunlar da ne? Bunlar da üçüncü sınıf vatandaşlar. Hiyerarşik öyle hiyerarşik olarak böyle katakorileşmiş her şey.

Bir en üst sınıf var bunun papazlardan ve kilise. Ikinci sınıf var devleti yönetenler. Üçüncü sınıf var halk. Zaten halkın ezilmesi ve normalde kiliseye başkaldırmasının bir sebebi o kilise normalde vergi topluyor, toplanan vergilerden belli bir kısmını alıyor, kilise vergileri arttırıyor veya vergileri düşürüyor, dünya kilisenin üzerinde dönüyor. Evet.


İmâm-ı A’zam’ın Muhalif Kimliği

İslâm siyasi tarihinde ulemâ ve umara mücadelesi birlik düzen ve emniyetinin hizmeti tesis ettiğine inanılan umara lehinde sonuçlanmışsa da bu mücadelede Ebû Hanîfe’nin hem emevi hem Abbâsî zulüm yönetimlerine karşı ortaya çıkan siyasal fıkhı ve muhalif alimliği İslâm siyasi tarihinde bu türden bir duruşu temsil eden ulemâ açısından dikkata değer bir örnektir. Burada İmam Azam’ın ulemâ noktasında işlememin yegane tek sebebi de bu. Çünkü İmam Azam hem Abbâsî ve önce emevi ondan sonra Abbâsîlere karşı muhalefet etmiş, bu noktada siyasi fıkhı da oluşturmuş ve siyasi fıkhı oluşturarak da bu umeradan zâlim devlet başkanlarından ve devlet yönetimlerinden korkmadan ictịhâd etmiş, fıkıh etmiş bir kimse.

O yüzden normalde bence İslâm siyasi tarihinin en önemli temel taşlarından biri sadece İslâm fıkhı veya akaidi tarihinin değil bence siyasi tarihinde önemli taşlarından birisi, önemli direklerinden birisi. O yüzden ııı imamlarını takip eden İmâm Muhammed gibi, İmamı Sarası gibi büyük şahsiyetler de bu yola katkıda bulunmuş. Bu yolu daha da oturması, yerleşmesi için çaba serf etmiş şahsiyetler. Bakın ııı önemli talebelerinden birisi olan İmâm Ebû Yûsuf’u buna katmıyorum. Sebep çünkü İmâm Ebû Yûsuf siyasi ııı faaliyet siyasi duruş olarak İmam Azam’ı takip etmiş bir kimse değil. E şimdi enteresan noktası bu. İmam Azam’ın yolunu takip etmiş. İmam Azam’ın mirasını bu noktada devam ettirmiş bir kimse değil.

Zaman zaman ben İmâm Ebû Yûsuf’u bu noktada bir şart düşerim dememin bir sebebi de bu. Şimdi Ebû Hanîfe İmam Azam iktidar sahiplerinin sunmuş olduğu burası çok önemli. İmam Azam’ı ulemâ noktasında ayrıştıran ulemâ noktasında benim nazarımda büyüten devleştiren en önemli özelliği. İmam Azam’ın bir neymiş iktidar sahiplerinin sunmuş olduğu tüm imkan, şöhret, makam ve mevkii hakikat ve adalet uğruna reddetmiş iktidarların adaletsizliklerine eklemli bir bilgi yerine emir sahiplerinin tüm yanlış icraat ve keyfi uygulamalarına karşı aktif bir muhalefet sergileyerek doğru muhalefeti canıyla ödemiş bir fakir ve âlim insandır. Ebû Hanîfe. Ebû Hanîfe emevilerin o devleti yönetirken haksızlıklarına zulümlerine emevilerin ve Abbâsîlerin devlet başkanlarının ve yönetim biçimlerinin Kur’ân ve sünneti uymayan bütün noktalarına varıncaya kadar hepsine de karşı duruş, karşı bir muhalefet yapmıştır ve bu noktada da sonunda şahâdet şerbeti’ni içmiştir.

Bakın bu noktada şahâdet şerbeti’ni de içmiştir. Ve yetmiş kusur yaşındayken hapsedilmiş, yetmiş kusur yaşındayken bunu böyle en sonda söyleyecektim ama içim dayanmıyor. Yetmiş kusur yaşındayken, yetmişin üzerindeyken hapsedilmiş, yemekten, ekmekten sudan kesilmiş, yetmiş yaşın üzerindeki bir zata her gün sopa ile dövülerek öldürülmüştür. İmam Azam. Bir rivayet var ölümüne yakın evine gönderildi. Bu sefer de evinde zehirlendiğine dair zehirliyorlar çünkü. Evinde zehirlendiğine dair bir daha rivayet var. Evet. Ebû Hanîfe ulemâ ve umerâ ilişkisinde ortaya koyduğu örneklik İslâm siyasi tarihinde yüzyıllardır oldukça sorunlu ola gelen bilgi ulemâ, iktidar umerâ problemini anlamak Müslümanların iyi, adil ve doğru bir yönetim kurmalarının önündeki engellere aşmak ve ulemâ umerâ ilişkisinde olması gereken mesafesini tayin etmek açısından önemlidir.

Müslümanlar için bu çok önemlidir ve bu normalde ulemâ ile ümaranın arasındaki mesafeyi tayin etme. Ulemanın nerede durması gerektiği, umerâ’nın nerede durması gerektiğine dair İmam Azam’ın üzerindeki duran elbise protip herkese örnek teşkil edecek bir protiptir. Herkese derken bütün ulemaya örnek teşkil edecek bir protiptir. Ama bu nasıl? Buna normalde can yetirene, buna akıl yetirene, buna îmân yetirene, bakın îmân yetirene diyorum. Buna îmân yetirene. Çünkü imanı kamil lazım buna. Bu böyle basit bir şey değil. Ebû Hanîfe siyasi alanda İslâm’ın emir hüküm ve ilkelerini terk edilmeye, saltanatın ve Arap ırkçılığının güçlenmeye, nepotizm ve yozlaşmanın hızla yaygınlaşmaya başladığına şahit olmuştur kendi zamanında.

İslâm toplumuna hükmeden idareciler Allah’ın hükümlerinden ve adaletli yönetimden uzaklaşmaya başlamış, bunu örtbaz etmek için ise gözle görülür ibadetler ve ritüellere vurgu yarttırmışlardı. Dönemin idarecileri, alimleri kendi zâlim yönetimlerini meşrû göstermek ve halk tabanında itibar ve onay elde etmek için bir araç olarak kullanıyorlardı. Ebû Hanîfe bunun farkına varmış. Bu nedenle de idarenin hangi katmanından gelirse gelsin, ister kadılık olsun, ister hazine bakanlığı her türlü görev teklifini geri çevirmiştir. Ebû Hanîfe, bu Umerâ’nın projelerine alet olmamış, Umerâ’nın bugünkü batılı dilde makyavist, ilkesizliğine karşı ulemanın bağımsız ve onurlu duruşunu korumuş, despotizme boyun eğmeyerek her zaman bu bir mücadele vermiş ve bunu hayatıyla ödemiş bir fakîh, ilim insanı ve mütefekkirdir.

Şimdi tabi bunu İmam Azam bunu uygularken İmam Azam’ın yaşadığı zaman, yaşadığı dönemlidir. Emevîlerin siyasi duruş noktası da önemlidir. Bunda en büyük paylardan birisi İmam Azam’ın böyle Emevî ve Abbâsîlere karşı duruşunun bir sebebi Emevî ve Abbâsîlerin Arap milliyetçisi, ırkçısı olmasıdır. Bunun başlangıcı Yezîd’dir. Emevîler bütün devlet erkanını Araplardan oluştururlardı. Bir yere vali tayin edilecekse Arap’tır. Bir yere fakîh tayin edilecekse, kadı tayin edilecekse Arap’tır. Bir yere vergi memuru tayin edilecekse Arap’tır. Bir yere devlet başkan yardımcısı veya bakan atanacaksa Arap’tır. Meselenin ehliyetine o kimsenin ehil olup olmadığına bakmazlar. Devlette sadece ve sadece Arap kökenliler görev alır.

Şimdi ben sizi haydi taşıyım Suudi Arabistan’a. Suudi olmayan bir kimsenin devlette yüksek derecelerde görev alması mümkün mü? Değildir. Asla. Aşırı derecede bir ırkçılık vardır. Haydi ben sizi başka yere götüreyim. Nereye? İran’a götüreyim. İran’da Pers olmayan İranlı olmayan bir kimsenin devlette üst kademelerde görev alması asker, bakan, vali gibi önemli bir yerde vali gibi mümkün değildir. Şimdi İmâm-ı A’zam kendisi turktur. Ve emevilerde mevâlî kültürü vardır. Mevâlî. Bunun şeyi normalde literatürü budur. Mevâlî kültürü. Bu mevâlî kültürü bazı tekkelerde de vardır. Dergahlarda da vardır. Bu mevâlî kültürü bazı cemaatlerde de vardır. Bu mevâlî kültürdür bu. Mesela bir toplulukta örneğin Kürtler hakkı olduğu halde bir göreve getirilmiyorsa orada mevâlî bir kültür vardır.

Bir toplulukta esmer vatandaşlar veya herhangi bir ırka dayalı bir kimse bir önemli vazifeye getirilmiyorsa orada mevâlî bir kültür var demektir. Şimdi bu mevâlî kültürün temelini atan emevilerdir. Ve bu temelin üzerine kurulmuştur Ve mevâlî kültürde sonradan fethedilen ve hatta İslâmlaştırılan yerlerde bu normalde yeni ırklar, yeni ne bileyim kavimler bu noktada yeni topluluklar, yeni inanışlar İslâm dünyasına Ve o zaman için kendilerince onlar bu yeni İslâm olan kimselere mesafele davranmışlar ve Arapların içerisinde İslâm öncesinde mevcut olan kabileciliği biraz daha yaygınlaştırmışlar, biraz daha o kabilecilik ruhunu işlevini ilerletmişler ve bu noktada Farklı kimliklerden, farklı kültürlerden gelen insanları kendi topluluklarında ikinci sınıf vatandaş olarak görmüşlerdir.


Kûfe, Mevâlî ve Arap Irkçılığı

İmâm-ı A’zam Kûfe’de doğmuş, Kûfe’de büyümüş, Kûfe’de yaşamış, Kûfe’de dini ilimleri tedris etmiş ve Kûfe’de ticaret yapmış bir kimsedir. Kûfe’de o gün için sonradan İslâm topraklarına katılmış, malum şu anda Kûfe dini bir merkez olarak şu anda duruyor. O zaman için İslâm topraklarına katılmış ama aslında ilk kurulurken de askeri amaçlı kurulmuş. Fırat’ın yanında ortada bir bölge askerlerin yiyecek ve içeceklerini rahat bir şekilde kolay bir şekilde alabileceği, ikmalin kolay bir şekilde yapılabileceği bir coğrafi yapıya sahip. Ama sonradan Kûfe ticaret merkezi haline gelmiş, kültür merkezi haline gelmiş, sanat merkezi haline gelmiş, her türlü kültürün birleştiği odak nokta haline gelmiş. Kûfe bu noktada ilk etapta Medîne, Medîne-i Münevvere ayrı bir simge, ayrı bir odak noktası ama Mekke ayrı bir odak noktası, Şam ayrı bir odak noktası, Kûfe de ayrı bir odak noktası oluşmuştur İslâm dünyasının içinde.

Şam’da malum emevilerin normalde saltanatı var, emevi saltanatının kurulduğu yer Şam, Dımeşk ama Kûfe de de Hazret-i Ali radıyallâhu anh hazretlerinin yaşadığı yer, durduğu yer ve orada da farklı bir kültür var. Şimdi o gün için emevilerde bir Arap Müslümanlar var, bunlar birinci derecede, birinci kategoride Müslümanlar, iki Arap olmayan Müslümanlar var, bunlara mevâlî deniliyor ve bundan sonra gelenler de gayri Müslümanlar Hristiyanlar ve Yahûdîler. Şimdi mevâlî kelime olarak arkadaş yardımcı, velî, köle anlamlarına gelmekte ve ilk böyle İslâmî kaynaklarda da Azad edilmiş kölelere bu noktada mevâlî kelimesi kullanılıyor ilk başlangıçta. Azad edilmiş kölelerine savaşta esir alınmış veya daha önce satın alınmış olan kimseler azad ediliyor.

İslâm onları azad ediyor. Eğer onlar İslâm olurlarsa, Müslüman olurlarsa din onları azad ettiriyor. Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin bunu başlatan bir kimse o azad etmeye başlayınca sahâbeler de azad etmeye başlıyorlar. Hatta zengin sahâbeler köle pazarına gidip îmân etmiş köleleri satın alıp azad ediyorlar. Ama onlara mevâlî deniliyor Arap toplumunun içerisinde. bu noktada Araplar bu mevâlî olan kimseleri dışlıyorlar, ayrımcılığa tabi tutuyorlar ve bu mevâlîler de Emevî ve Abbâsî topluluklarına karşı düşman oluyorlar. Onlara karşı Çinliler, onlara karşı muhalifler, bakın muhalifler. İmâm-ı A’zam Kûfe’de böyle bir atmosferin içerisinde yaşamış, büyümüş Araplar’ın deyimiyle mevâlî bir kimsedir. ayrımcılığa tabi tutulmuş, dışlanmış, ötekileştirilmiş, itilmiş, tabiri caizse kakılmış bir hal ve ruhaniyet içerisinde büyüyor.

O yüzden İmâm-ı A’zam biraz Emevî ve Abbâsî hanedanlarına karşı muhalif bir tutumdan gelmekte. Ama bu sadece Kûfe’de değil, bu bölgenin hemen hemen her tarafında böyle bir mevâlî kültürü var. İmâm-ı A’zam’ın bu noktada ilk tabiri caizse muhalefeti bununla başlıyor. Ve İmâm-ı A’zam bu noktada sorgulayan ve sorgulayan aklı önemseyen, özgür iradeyi öne koyan. diyorum ya ben bazen biz Hanefîyiz, İmâm-ı Mâtürîdî’ye göre biz özgür irademiz var, biz kendi irademizden sorumluyuz diye söylediğim şeyin temeli orasıdır. Özgür irade cebiri veya kaderi ideolojiden uzak. Çünkü cebriyetçiler var, kaderiyeciler var, bunlardan uzak. Veyahut da şimdi selefi vahabi olarak nitelendirdiğimiz âyet ve hadîsi direk metninden alıp onu akletmeyen, ondan normalde bir fıkıh ölçüsü çıkarmayan, anlayıştan uzak.

İmâm-ı A’zam hazretleri ayeti kerimelere ve hadîs-i şeriflere bakarken, normalde kendi cüzi iradesinin neticesinde re’y sahibi olan bir kimse. Hatta meşhurdur ya, sözünü hep söylerim, biz bir meselede Kur’ân’a bakarız ne demiş, bulamazsak Sünnet-i Seniye bakarız ne demiş, eğer oradan da bulamazsak rey sahibiyiz, biz deriz, Ahmet şunu demiş, Mehmet şunu demiş demeyiz, biz deriz diyor. Bu İslâm dünyasının içerisinde bu çizgiye re’y sahibi olmak deniliyor. Re’y sahibi olmak demek şu, daha önce Ahmet öyle demiş olabilir, daha önce Mehmet onu öyle demiş olabilir, daha önce X kimse onu böyle demiş olabilir, yok hayır. Eğer o meselede Kur’ân’a bakarız, bulabilirsek Kur’ân’la hükmederiz. Bulamazsak Sünnet-i Seniye’ye bakarız, Sünnet-i Seniye’yle hükmederiz.

İmâm-ı A’zam’ın duruşu bu. Eğer Sünnet-i Seniye’den de bulamazsak işte, bir rivayette öyle diyor sahabelerin bu meselede nasıl davrandıklarına bakarız. Bulamadık. O zaman Ahmet ne demiş, Mehmet ne demiş bakmayız, biz deriz diyor. Re’y sahibi olmak bu. İmâm-ı A’zam da bu noktada re’y sahibi bir kimse. Ama re’y sahibi demek ne demek? İstihadı kendisi yeniden yenileyen, yeniden veren kimse demek. Ve o yüzden İmâm-ı A’zam bu noktada körü körüne bağlılık noktasından uzak, zulme, keyfiliğe, Arap ırkçılığına dayalı, her türlü yönetimlere karşı, yönetimlere karşı duran ve bu yönetimlere karşı dururken, ahlâk, adalet, hakkaniyet, liyâkat, vicdân ve erdeme dayalı bir muhalefet tutumu sergileyen ve hak, adalet ve hukukun yanında duran söylemi ve eylemi ile derinlikli ilmi dönemin seçkin ulemâsı ve Müslüman toplumu tarafından benimsenmiş ve kendisine İmâm-ı A’zam büyük imam yüce imam denmesine vesile olmuştur.

Ebû Hanîfe gerek Emevî gerek Abbâsî halifeleri tarafından kendisine teklif edilen kadı’l-kudât baş kadılık. Baş kadılık denilince aklınıza ne geliyor biliyor musunuz? Yargıtay başkanı veya HSYK başkanı bugünkü manada. Kadı’l-Kudât demek Kadı’l-Kudât olunca Şam’a göçeceksin. Şam’a göçeceksin, Şam’a oturacaksın, sonra Şam’da senin bir devlet dairen olacak ve bütün her şey son senin imzana bakacak. Senin imzana bakacak. Senin caizdir dediğin olacak, caiz değil dediğin olmayacak. Böyle bir noktadasın sen. Tabiri caizse anayasa başkanı gibi. Bu HSYK başkanı da geçiyor bu iş. Bugünkü karşılığı anayasa başkanı. Teklif edilen en yüksek yargı organı başkanlığı mevkiyeni Emevî ve Abbâsî yönetimlerinin yönetimlerini meşrû görmedi.

Düşünebiliyor musunuz? O gün için Emevîler büyük saltanat sahibi, güç, kuvvet, kudret Emevilerde. Ama o yönetimi meşrû görmüyor. Meşrû görmedi. Zulümlerine ve keyfi yönetimlerine kendisi aracılığı ile, kılıf aradıkları ve Arap ırkçılığı yaptıkları gerekçesiyle reddetmiştir. Ebû Hanîfe kendi dönemindeki Emevî ve Abbâsî halifelerinin zulme sapan, adaletsiz ve keyfi yönetimlerine karşı muhalifet edenleri ve ayaklananları, modern siyasal teorinin kavramıyla ifade edecek olursak bir tür sivil itaatsizlik eylemi ile, ilmi ve malı ile desteklemiştir. Ebû Hanîfe’nin muhalif kimliği ve adalet merkezli siyasal fıkhının temel dinamiklerine geçmeden önce, onun siyasi mücadelesinin sünni dünyada neden göz ardı edildiğine değinilmesi gerekir.

Çünkü sünniyiz ve Hanefîyiz diyenler, İslâm dünyasında hem sünniyiz hem Hanefîyiz diyenler, ne yazık ki Ebû Hanîfe’nin duruş noktasını ya anlayamıyorlar, ya anladıkları halde işlerine gelmiyor ama onun yolunu takip etmiyorlar. Ebû Hanîfe, bütün diğer imamlar gibi kendi sağlığında mezheb kurmuş bir kimse değildir. Bütün pir efendiler kendi sağlıklarında bir tarîkat kurmuş değillerdir. Bakın hiçbir tarîkat piri, Abdülkâdir-i Geylânî Ahmed er-Rifâî Ahmed el-Bedevî Düsûkî Şâzelî Şâh-ı Nakşibend Hazret-i Mevlânâ, Hacı Bektasüveli, Hacı Bayramuveli, bunların hiçbirisi de kendi sağlıklarında bir tarîkat kolu kurmamışlardır. Bir tarîkat kurmamışlardır. Düşünebiliyor musunuz? son 40-50 yıldır, 100 yıldır insanlar kendi sağlıklarında kendileri bir tarîkat kolu kurmaya çalışıyorlar. bize de şu kol verildi, bize de şöyle dendi diyenleri duyuyorsunuz.

Hiçbir pir efendi kendi sağlığında bir tarîkat kurmamıştır. Hiçbir fıkıh ekolünün başında bulunan zatlar kendilerince bir fıkıh ekolu kurmamışlardır. İmâm-ı A’zam bir sabah kalkıp ben Hanefî fıkhını kuracağım, Hanefî mezhebinin imamı olacağım diyen bir kimse değildir. Veya İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Mâlik İmâm-ı A’zam’da fıkıh okurken, İmâm-ı A’zam’da ders alırken ve aynı zamanda İmâm-ı A’zam’dan hadîs ders alırken, ben maliki mezhebini kuracağım diyenlerden değildir. Vaci bir şey, İmâm-ı Mâlik de bir müddet sonra İmâm-ı A’zam’ın yolunu takip edememiştir, siyasi yolunu. Bir müddet sonra ne yapmıştır? O da takip edememiştir. Bunu eleştiler olarak söylemiyorum. İmâm-ı A’zam’ın durmuş olduğu noktaya kendisinden sonra gelen imamların, kendisinden sonra gelen imamların ona güç yetiremediğini, kendisinden sonra gelen imamların onun yolunu takip edemediğini beyan etmek için bunu söylüyorum.

Küçümsemek için değil. İmâm-ı Mâlik’i küçümsemek kimin haddine? Benim gibi bir kimsenin haddine değil, haşa. Allah muhafaza eylesin. Ve İmam’ın hayatı boyunca mücadele ettiği melikler, sultanlar, halîfeler vesayeti altında gelişmiş ve yayılmış olması en önemli nedenlerden biri olarak sayılabilir. Neden? Çünkü o zulmeden, o insanları normalde kahreden, insanlara haksız davranan ve insanların parasına, malına, canına, namusuna konan ve insanları bu noktada sömüren o zâlim devlet yöneticilerine karşı muhalefet etmesi ve bu muhalefetini açıktan yürütmesi ve bununla alakalı iştahatler etmesi, bununla alakalı fetvalarını açık bir şekilde yayınlaması ve söylemesi Müslüman toplumun içerisinde yerini almış ve Müslüman toplum İmâm-ı A’zam’ı başına tac etmiş ve ona İmâm-ı A’zam en büyük imam payesini vermiş.

Dolayısıyla Hanefî mezhebine mensup olduğunu iddia eden yöneticiler, İmam’ın muhalif kimliğinden hoşnut olmamış ve Ebû Hanîfe’nin politik mücadelesini gizleme, açığa çıkarmama eğilimi göstermişlerdir. İkinci olarak İmam’ın müktesebbatının varisi olan öğrencileri içinde yaşadıkları siyasal ortam gereği İmam’ın siyasi mirasını üstlenememişler hatta bu mirası aktarmaktan çekinmişlerdir. Bu yapılmayınca İmam’ın siyasi fıkhının imkanlarından yoksun kalmış hatta İmam’ın muhalif fıkhı baskıların katkısıyla muvafık fıkhı ve iktidar fıkhı haline getirilmeye çalışılmıştır. Üçüncü olarak İmam’ın fıkhının kendisini geride bırakacak varisleri olmuş ama İmam’ın siyasi mücadelede varisleri olmamıştır. Diğer bir ifadeyle onun siyasetine ve muhalif hayatına talip olan öğrencileri olmamıştır.

Ebû Hanîfe’nin siyasal fıkhının en önemli dinamikleri adalet, şûrâ ve rıza merkezi bir yönetim anlayışı, zulme rıza göstermeyen muhalif ve hakparest duruşu ve hayatı pahasına da olsa doğruyu ve hakikati dile getirmekten korkmayan tâvizsiz tutumudur. Bu tutumu geri iktidar sahiplerinin Ebû Hanîfe’nin muhalefetini susturmak ve meşhuriyetlerini sağlamak adına sunmuş oldukları her türlü imkan, para, makam, mevki, şöhret, zenginlik ve itibar tekniklerini hakikati savunma ve ayakta tutma ideali uğruna red etmiştir.


İbn Hubeyre ile Mansûr Teklifleri

Ebû Hanîfe’nin Emevî, Abbâsî halifeleri tarafından sunulan görevleri kabul etmemesindeki temel faktör hukuki siyasetten bağımsız görmemesi, saraya eklemli bir âlim portresinden ve hukuk ile kayıtlı olmayan saltanat düzenine alet olmaktan kaçınmak istemesidir. Emevî döneminin meşhur Irak valisi İbn Hubeyre Ebû Hanîfe’ye defalarca kadılık teklifi sunmuş fakat Ebû Hanîfe red etmiştir. İbn Hubeyre tarafından yapılan teklif şuydu, ”Üzerine imza koymadığın hiçbir kanun yürürlüğe konmayacak, sen izin vermeden devlet hazinesinden kuruş çıkmayacak.” Bu en yüksek yargı ve yürütme gücünü onun eline verilmesi demektir. İmam şiddetle red etti. Vali Ebû Hanîfe’yi zindana atarak işkence etmeye başladı. Onu her gün kırbaçlatıyordu.

Diğer fakîhler, kendi zamanının çağdaşının diğer çağdaş fakîhler, kendine yazık etme. Biz nasıl istemeyerek kabul etmişsek sen de öyle yap dedilerse de, Ebû Hanîfe bu teklifi şu kesin sözlerle red etmiştir. Eğer valibenden vasıt mescidinin kapılarını saymak gibi sıradan bir iş istesin, yine kabul etmem. bir mescidin kapılarını say desin, yine kabul etmem. O bir insanın zulmen katline hükmedecek, ben mühür basacağım ha. Yahut haksız yollarla malları gasp edecek, ben onaylayacağım, öyle mi? Vallahi Allah şahidim olsun ki bu mümkün değil. Bu onun zâlim olarak nitelendirdiği bir iktidarla asla beraber çalışmak istemediğinin ifadesiydi. Allah katında bundan sorumlu olacağını düşünüyor, bundan ne valinin teklif ettiği hiçbir görevi kabule yanaşmadı.

Vali de onu hapse attırdı. Orada Ebû Hanîfe’yi her gün dövüyorlardı. Nihayet hapishane görevlisi böyle giderse Ebû Hanîfe’nin bu işkenceden öleceğini fark ederek İbn Hubeyre’ye durumu iletti. İmamın ölmesi valinin işine gelmezdi. Çünkü halk Ebû Hanîfe’ye valinin öldürdüğünü düşünerek ona karşı bilinecekti. Belki de bu durum iyice kontrolden çıkacaktı ama yemininden de dönemezdi. Zira bu kendisi için önemli bir itibar kaybolurdu. Nihayet orta bir yol buldu. Ebû Hanîfe’ye mühlet istesin ki mühlet verelim diye haber yolladı. Ebû Hanîfe de arkadaşlarımla bir istişare yapayım deyince İbn Hubeyre onu salıverdi. İmam hapisten kurtulunca Mekke’ye kaçtı ve Emevî hilafeti sonra erene dek yaklaşık olarak 6 yıl burada kaldı.

Abbâsîlerin Emevîleri muhalefet edip Emevîleri yıkmasıyla ilk etapta Ebû Hanîfe Abbâsîleri destekledi. Onların ayaklanmalarına fetvâ verdi. Onların ayaklanmalarına ictịhâd etti. Ve ardından yine Kûfe’ye döndü. Abbâsîlerin Emevîleri normalde hilafetiyle, ayaklanmasıyla Emevîler yıkıldı. Ve Abbâsî Devleti kuruldu. Ve İkinci Halîfe dönemi Abbâsîlerin İkinci Halîfe dönemine Ebû Cafer el-Mansûr’un Ehl-i Beyt’e eziyet etmeye başlamasıyla yine Abbâsî Devletinin karşısına geçti. Çünkü bu Abbâsîler o zaman için Ehl-i Beyt ile beraber hareket ederekten Emevîleri devirmişlerdi. Ardından Ehl-i Beyt’i Abbâsîler de kendiler için bir tehlike gördüler. Tehlike görünce İkinci Abbâsî Halifesi Ehl-i Beyt’e yine zulmetmeye, onları yeniden sürmeye başladı.

Ve önce Hazret-i Ali Efendimiz’in torunlarına yumuşak davranan Abbâsîler onları sertleşmeye, onları zulmetmeye başlarlar. Ve Halîfe Mansûr döneminde çatışmaya dönüştü. Çünkü Mansûr Ali oğullarını kendine muhalif görüyor ve baskı ile onları sindirmeye çalışıyordu. Bu da Ali oğullarına meşhur âlim Abdullâh bin Hasan’ın oğulları Muhammed ve İbrahim’in de Abbâsîlere karşı isyan etmesine neden oldu. Abdullâh bin Hasan, Ebû Hanîfe’nin kendisinden ilim aldığı hocalardan birisiydi. Oğulları isyan edince Mansûr onu yakalatarak hapsetti ve oğullarının yerini söylemesi için ona işkence etti. Abdullâh bin Hasan işkencelere dayanamadığı için hapiste vefat etti. Bu noktadan sonra da Ebû Hanîfe’nin Abbâsîler’e dair hiçbir umudu kalmadı.

Ve Ebû Hanîfe Abbâsîleri’ni zâlim bir iktidar olduğu için meşruiyetini kaybettiğini belirttiler ve onları itaatı reddetti. Ve normalde reddettikten sonra onların devrilmesi için İmâm-ı A’zam yeniden ictịhâd etti, yeniden fetvâ verdi. Bu fetvaya destek verenlerden birisi de İmâm-ı Mâlik’ti ve ne yazık ki İmâm-ı Mâlik’ti o zaman için Abbâsîler döneminde hapsedildi. Ve normalde yine Ebû Hanîfe’ye Cafer el-Mansûr yine kadılık teklifiyle geldi. Bir Abbâsîlerin emevliler geldiydi, şimdi bu sefer de Abbâsîler geldi. Yine İmâm-ı A’zam bu teklifi reddetti fakat Mansûr’un ısrar etmesi sonucunda şöyle demiştir. Allah’tan kork, İmâm-ı A’zam diyor bunu Mansûr’a diyor. Allah’tan kork, bu görevi kabul etsem bile size yaranmam mümkün değil.

Sizin aleyhinize olacak bir karar verebilirim. Bu durumda gazabınızdan emin olamam. Beni Fırat Irmağı’nda boğmakla tehdit edersiniz. Boğulurum fakat kararımı geri almam. Senin etrafındaki insanlar kendi arzu ve keyiflerine göre hüküm verecek birini istiyorlar. Vallahi buna ben de asla yanaşmam. Onun için bu görevi kabul edemem dedi. Ebû Hanîfe, bakın siyasi ictịhâd, siyasi duruş noktası. Ebû Hanîfe’nin. Ebû Hanîfe, kamu mallarının kullanımı konusunda da oldukça titîzdi. Ona göre yöneticiler tarafından kamu mallarının gayrimeşr-i kullanımı, halifeliğin hükmünü geçersiz kılmaktadır. Dikkat edin fetvalara. Ona göre yöneticiler tarafından kamu mallarının kullanımı, o göre yöneticiler tarafından kamu mallarının gayrimeşr-i kullanımı, halifeliğin hükmünü geçersiz kılmaktadır.

Dahası yabancı devletlerden halifeye gönderilen hediyelerin bile halîfenin kişisel mülkü olması caiz görmemiş, devlet başkanı olmasaydı bu ilgiyi celbetmeyecekti deyip fetvâ vermiştir. Aynı zamanda kamu malının halîfenin şahsi ihtiyaçları için kullanılmasına ve hediye olarak sunulmasına karşı çıkmıştır. Hatta kendisine sunulan kadılık ve hazinedarlık şeklindeki görevleri reddettiği gibi, Emeve ve Abbâsî yöneticileri tarafından gönderilen hediyeleri de kabul etmemiştir. Mansûr’un kendisine gönderilen hediyeleri neden kabul etmediği sorusu ne ise, şöyle yanıt vermiştir, Şahsi malınızdan bana bir hediye gelmedi ki onu kabul edeyim. Siz bana ümmetin hazinesinden aldığınızı yolladınız. Oysa ümmetin malında benim bir iddiam olamaz.

Ben silah altında savaşan bir asker değilim. Böyle bir askerin çocuğu da değilim. Fakir de değilim ki hazinenin tahsisatından yararlanayım. Ebû Hanîfe, Re’y Ekolü’nun mensubiyetinin de katkısıyla Rıza Devlet yönetiminde şûrâ ve meşverete dayanan bir yönetimi, batıl meşverete dayanmayan bir yönetimi, batıl kabul etmiş ve böyle bir yönetime halk tarafından itaat yükümlülüğünün olmadığını ifade ederek, gelenekselci tutumun aksine farklı bir tavır sergilemiştir. Gelenekçilerin büyük bir bölümü halkın yöneticiye karşı sesini yükseltmesine cevaz vermiş, fakat yöneticiler onların haklarını gasp ederse, zulüm ve kan dökme ile devleti idare etseler bile, iktidara yönelik herhangi bir isyan teşebbüsüne izin vermeyerek tahammülcü ve sabırcı bir muhalefete esas almıştır.

Fakat Ebû Hanîfe, gelenekçilerden farklı bir tutum sergileyerek böyle bir yöneticinin hilâfetinin meşrû olmadığını iddia etmiştir. Dolayısıyla yönetilenlerin rızasına dayanmayan ve yönetim karşısında halkın ayaklanma başlatma, isyan etme ve hatta yöneticiyi azletme hakkı vardır diye fetvâ vermiştir. Bu bir icazet değil, görevdir. Bununla birlikte daha fazla can ve mal kaybı yaşanmaması adına, zâlim yöneticinin yerine derhal adil ve erdemli bir yönetici başa geçmelidir diye fetvâ vermiştir. Zâlim bir yönetimin varlığı, adaleti tesis etme amacı ve planlı bir organizasyon, isyana teşebbüsünün rasyonel temellerini oluşturmaktadır. Nitekim Ebû Hanîfe’ye göre zâlim bir yöneticiye karşı isyana teşebbüs etmenin üç temel şartı vardır.

Bunlar zâlim yöneticinin yerine geçebilecek adil ve erdemli bir yöneticinin varlığı, isyanın planlı ve organizeli bir şekilde gerçekleşerek başarıya ulaşabilme şansının olması ve son olarak da isyanın halkın yararı ve iyiliğine odaklanıyor olmasıdır. O yüzden Zeyd bin Ali, İbrahim ve Muhammed en-Nefsü’z-Zekîye’ye ayaklanmaları ve daha bunun gibi birçok saltanat zulmüne karşı Ebû Hanîfe’nin ilmi ve malı ile destek verdiği isyanlar, onun bugünkü çağdaş dille protest kimliğini çözümlemek ve zâlim yöneticiye karşı direnme söylemini anlamak açısından dönüm noktalarıdır.


İsyan Şartları ve Yargı Bağımsızlığı

Ebû Hanîfe devlet yönetiminin ehli beytin hakkı olduğunu savunmakla birlikte şianın iddia ettiği gibi bu hakkın Allah tarafından nas ve tayinle belirlendiği inancını taşımamış, Ehl-i Beyt’e bir kutsiyet atfetmemiş, Ali oğullarını işgalci, zâlim, emevi idarecilerine karşı adil, erdemli ve ehil oldukları için desteklemiştir. Zulme karşı direnme Ebû Hanîfe için aynı zamanda dini bir görevdir. Ebû Hanîfe sosyal, siyasal ve ekonomik hayatı düzenleyen bir şûrâ kurumunun olması gerektiğini savunmuştur. Halîfe tüm Müslümanların ortak aklı meşveret ve bi’at ile seçilmeli ve yönetim tek bir grubun tek elinde olmamalıydı. Halîfe adil olduğu ve İslâmî emir ve hükümleri uyguladığı müddetçe hükmetmeye devam etmelidir.

Aksik takdirde halk biata ki bi’at pasif bir bağlılık sözleşmesi değil, meşruiyetin asli kaynağıdır. Yönetici ve yönetilenler arasında sorumluluk ve hesap verilebilirlik ilişkisi doğrudan karşılıklı bir sözleşmedir. Fakat Raşid halîfeler sonrası dönemde yalnızca sembolik bir anlam ifade etmiştir. Sadık kalmayıp tiranlaşmış yöneticiliği az edebilme hakkına sahiptir. Ebû Hanîfe’ye göre halîfe görüş bildirme yetkisi ve ehliyetine sahip kişilerden oluşan bir danışma kurulunca seçim ile belirlenmelidir. Benim ahdime zâlimler nail olamazlar ayetini yorumlayış tarzı gereğince halîfe, vali, kadı ve diğer yöneticilerin de mutlak surete adil ve erdemli olması gerektiği, bu koşulları sağlamadığından emirlerin hükümsüz olduğunu ve az edilebileceklerini ifade etmiştir.

Nitekim önce hilâfet tahtına oturup sonra kendi hilâfetinin meşruiyetini ulemaya onaylatmak isteyen Ebû Cafer el-Mansûr’a, Ebû Hanîfe şöyle demiştir. Doğru yola ulaşmayı arzu eden öfkeden kaçınır. Vicdanına danışırsan göreceksin ki bizi Allah için çağırmadın fakat utanmadan bize senin hoşuna gidecek ve halka da ulaşacak bir şeyler söyletmek için çağırdın. Doğrusu şu ki fetvâ ehlinden iki kişinin bile ittifakı olmadan halîfe oldun. Oysa halîfenin Müslümanların müşaviresi ve muvaffakatı sonucu seçilmesi gerekir. Biliyorsun Ebu Bekir Yemenlilerin bi’atı ulaşınca kadar 6 ay süreyle karar almaktan kaçınmıştır. Aynı zamanda Hazret-i Ali Efendimiz de 6 ay önce bi’at etmemişti. Bu iki bi’atı bekledi Hazret-i Ebu Bekir Efendimiz.

Daha sonraları yaygın bir şekilde benimsenecek olan Ulu’l-emr her koşulda itaat şartlığı görüşünü kesinlikle reddetmiştir. Ona göre zâlim ve fasık bir kimse halîfe olursa onun halifeliği geçerli sayılmaz. Halkın da böyle bir halifeye itaat sorunluluğu yoktur. Emirleri geçerli değildir. Verdiği fetvallarda makbul sayılmaz. Zira Allah’a karşı bir günah söz konusu olunca mahluka itaat gerekmez. Zulüm adaletli olmama Allah’a karşı işlenmiş büyük bir suçtur. Çünkü Allah’ın koymuş olduğu ilahi kurallara uygun davranmamaktır. Böyle bir kimse bir de iktidara hukuk dışı yollarla gelmişse gazpçı olarak anılır ki bu durumda meşruiyeti tamamen düşer. Ebû Hanîfe zâlim iktidara karşı isyana cevaz vermekle kalmamış.

Bunun Müslümanlar üzerine vacip olduğunu söylemiştir. Oysa bir kısım ulemâ halîfenin kan döküp hak gasp etmesi durumunda bile isyanı caiz görmemişlerdir. Ebû Hanîfe’nin isyan konusundaki en önemli şartı akıllıca tasarlanmış olmasıdır. Ona göre kan dökülmemesi için her türlü tedbir alınmalı, zâlim halîfe indirildikten sonra da yerine mutlaka adil biri çıkarılmalıdır. Aksi takdirde isyan sadece başka bir fasıha yarayacak, halk yine zulüm altında yaşayacaktır. Ebû Hanîfe her şart ve koşul altında yargının bağımsızlığından yanadır. Ona göre yargının hükümlerini halîfe bile kabul etmeli, yargı üzerinde baskı kurmaya çalışmamalıdır. Zira adalet sadece böyle tesis edilebilir. Hukuk erbabının fakihlerin verilen hükümler lehine veya aleyhine konuşması yasaklanmamalıdır.

Ne var ki çoğu zaman iktidarın şerinden çekinen fakîhler, halîfenin ve ona bağlı kadıların verdiği kararları eleştirememişlerdir. Hatta halîfe tarafından atanan kadılar, halîfenin hoşuna gitmeyecek hükümler vermekten kaçınmışlardır. Ebû Hanîfe’nin ifade özgürlüğünü o denli önemsemiştir ki, yönetici meşrû dahi olsa aleyhinde konuşulabileceğini söylemiştir. Hatta bir adım ileri giderek meşrû bir yönetici hakkında argo ile bezeli, kötü sözler söyleyerek hakaret edenlerin, hatta halifeyi ölümle tehdit edenlerin bile tutuklanmasına cevaz vermemiştir. Sadece sözlerini eyleme döküp silahlı isyana kalkışan veya toplum huzurunu bozanların cezalandırılacağını ifade etmiştir. Ebû Hanîfe, ama uzun yazmışım ya.

Yok, çok yazmışım. Bu kadar yedsin. Buradan devam edelim. Bu daha çok su götürür çünkü. Okumak çok hoşuma gitmiyor ama velakin Ebû Hanîfe’nin iyi anlaşılması lazım. Ebû Hanîfe’nin iyi anlaşılması lazım ki, ulemâ nasıl olmalı? Sonraki bahis çünkü İslamcılar. Bu son dönem Osmanlı’yla beraber diğer İslâm ülkelerinde, İslâmî topluluklarında çıkan Muhammed Abduh gibi. Mesela Türkiye’deki Bedîu’z-Zamân gibi. Bunlar İslamcı kategorinin içerisindeler. bu çok su götürecek bu sohbet. O yüzden önümüzdeki hafta inşallah burayı bitirebilirsek Ebû Hanîfe’yi bitirmemiz lazım iyi bir şekilde. Ondan sonra İslamcılar’a gireceğiz çünkü. Ebû Hanîfe, ulemâ kısmını bir oturturalım. Bir ulemâ nasıl olur? Neler yapmış?

Sonraki İslamcılar’a bakacağız. Veya günümüzün ulemalarını siz düşünün artık. Ben bazen kim o ulemâ gösterir bana dememin sebebi o benim. İmâm-ı A’zam’a bakınca ulemâ yok. İmâm-ı A’zam bu reporterizmi as, onun karşısında ulemâ yok. Allah yiyesin inşallah. Evet, bu gecelik bu kadar. Soru sorulmam varsa soru alabiliriz.


Günümüz Ulemâsı ve Kapanış Duâsı

Bu normalde sizden olan emir sahiplerine itaat edin deyince daha önce sohbetlerde bu emir sahiplerini ikiye ayırdık. Bir siyasi noktada duran emir sahipleri. İki, dinden Kur’ân’dan hüküm çıkaracak, yeniden ictịhâd edecek olan emir sahipleri diye. bu ikinci kategorideki bir kimse çok az bugün. Ya da ben tanımıyorum o yüzden yok diyorum. normalde bir siyasi bir iktidarın veyahut siyasi bir iktidarın gözetiminde baskısından uzak veyahut da onun korkusundan uzak veya maaş kaygısından uzak bir ulemâ görmüyorum ben de o yüzden. Ben İslâm dünyası için söylüyorum. İslâm dünyasında şu anda herhangi bir devlet yönetiminden korkusuz bir şekilde ictịhâd edecek, bu noktada devlet yönetiminden korkmadan yeniden olmayan bir şeye, yeni bir şeye hüküm getirecek bir kimse görmediğimden söylüyorum.

O yüzden. Ve şu anda da zaten o sizden olan emir sahipleri dediğimiz o siyasi emir sahibinin de olmadığını düşünüyorum. Her ikisinde olmadığını düşünüyorum. Evet. Bu benim kendi düşüncem tabii. Çünkü sizden olan emir sahipleri deyince birinci derecede İslâm. yöneticinin Kur’ân ve Sünnet de hükmetmesi lazım. İmamların iştahatıyla hükmetmesi lazım. Şu anda benim bildiğim öyle bir devlet sistemi yok. Sizden olan emir sahipleri, ictịhâd kapısı diyelim, herhangi bir yönetimin etkisinde, baskısında kalmadan ictịhâd edecek olan bir ulemanın olduğuna inanmıyorum. Böyle bir ulemâ varsa mesela şu anda dünya üzerindeki bütün İslâm ümmetinin başındaki devlet sistemleri hükümsüz kılması lazım. normalde şimdi Suud ilaması oturup fetvâ verecek.

Bu bu yönetimin azledilmesi lazım diye sebep İmâm-ı A’zam’ın koymuş olduğu seçilme yöntemine uygun değil. Mesela İmâm-ı A’zam diyor ki belli bir şûrâ olacak. O şûrâ seni diyor başkan seçecek. O şûrâ mı başkan seçiyor? Hayır. Bugün Suud yönetimi babadan oğula, krallık gibi Osmanlı’da şûrâ mı seçti? Hayır. Babadan oğula seçildi. E şimdi İslâm ülkelerinde seçimle iş başına gelenler bir şûrâ mı seçti? Hayır. Demokrasiyle İslâm da bağdaşmıyor çünkü. İslâm’ın kendine ait bir sistemi var. Köylü olunca bağdaşmıyor. Sıkıntı bu. Köylü, sahrada yaşıyorlar evet. İnsanları ayrı taraf, insanları üreti yapanlar bedevî zihniyetinde. O normalde tabi bu noktada mesela Kur’ân sünnetle hükmetmeyenler câhil bedevî zihniyetinde olmuş oluyor.

Bu önemli değil nerede ne oldu ne yaptığı. Zaten mesela İslâm devlet başkanındaki özellikler var. Bu özelliklerin en önemli birisinin birisi o kimse Kur’ân ve sünnete hakim olması lazım. en azından. Bu ne demek belli bir ilim sahibi olması lazım. kalkıp da İslâm ümmetinin başına câhil, cühelâ bir kimse geçemez ki mümkün değil. o geçen derslerde de bir emirin nasıl olmasıyla alakalı bir bahis oldu. O yüzden olması mümkün değil. O ırkçılık yapanlar bedevî zihniyetli, köylü câhil. O yüzden normalde ırkı öne koyuyorsa bir kimse kendi ırkının üstün olduğunu söylüyorsa o kimse câhil insandır başka bir şey değildir zaten. İslâm ırkçılığı reddetmiştir. Bir kimse kendi kavmini sevebilir onun hakkıdır kendi ailesini sülalesini sevmesi gibi.

Veya kendi arkadaşlarını kendi derganı birinci derecede tutmalı. Doğrudur zaten bu. Mesela akrabaya iyilik gelir birinci derecede. Normalde bir insan annesine babasına ve akrabalarına iyilik eder. Sonunda dostlarına arkadaşlarına iyilik eder. iyilik etmeye en uzak yerden başlamaz o kimse. Bu da onun gibi bir şey. Bir insanın kendi ırkını sevmesi fıtri bir şeydir. Bunda bir sıkıntı yok hatta. Mesela Hadîs-i Şeriflerde kendi kavminden evlenilmeyi teşvik etmişler. Sebep kültürü aynı çünkü. kendi kültüründen al, kendi kavminden al. kültür uyusun. Çünkü birisinde tarhana çorbası içiliyor sabahları. Öbür günde yumurta kaynatıyor, atıyor kenara. Öbür günde hiç kültür yok. Yumurta diyor ki hiçbir şey yok.

Yatağın altından böyle üç dört parmağını görürsen görüyorsun kadının. Hadi diyor sana güle güle bile demiyor. Örnek. Şimdi bu kültürle alakalı, bu yetişme tarzıyla alakalı. O yüzden o kimse diyor ki sen kendi kültüründen seç. Bu hakkı. Onun gibi. Normalde tabii Timur Müslüman biliyorsunuz. Böyle bir şeyin, o Orta Asya’dan kopup gelen o Müslüman Türklerde böyle şeyler var. Enteresan durumlar var. O da bir zulüm aslında da. normalde el pençe durumdu, kellesini al adamın. O da bir zulüm. Ayrı bir zulüm o da. Ama normalde o mutaber değil. Ama Hanefîler şey noktasında yöneticilere el pençe duran ilim ehline hiç mutaber görmemişler zaten. Mesela devletten maaş alan ilim ehline hiç mutaber görmemişler. bir kimse devlet memurluğu yapabilir belki de bir yerde ama o ulemâ hükmünde ise onun devletten maaş almasını çok uygun görmemişler.

Bu çok tartışılmış. Ama İmâm-ı A’zam’ı takip eden ulemâ bunu böyle caiz görmemiş. Çünkü Hanefilerin ortak görüşü bu. Günün birinde siz umerâ’nın emrine girebilirsiniz. Bunu uygun görmemişler. mesela bir sûfî bir umerâ’nın yönetimine girmemiş hiç. Şeyhler. örneğin bir şey efendi bir devlet erkanının yönlendirmesini ve yönetmesini kabul etmemiş. Eğer o devlet erkanını zulmediyorsa ona söylemiş sen zalimsin. Veya da sen şöylesin. Veya sen böylesin demiş ona. Şey, sûfîler. Mesela hiçbirisi de bir devlet erkanının ayağına gitmemiş. Bir şey istememişler onlardan. Tabi bu tavırlar zaman içerisinde şey olmuş. Ne o? Değişmiş. sûfîler devlet erkanının önünde elpençe durmaya başlamışlar. Ulemâ devlet erkanının önünde elpençe durmaya başlamışlar.

Öyle bozulmuş zaten. normalde bu devlet erkanına isyan etmek değil. Ama devlet erkanının eline bakma. Onlardan bir şey bekleme. Onlardan bir şey isteme. Normalde onlardan hakkın olmayan bir şey almaya çalışma. Bunun gibi onların önünde elpençe durmamışlar. daha açık konuşmak gerekirse benim gidip de herhangi bir valiliğin önünden yardım almak veya tabi bir belediyeden maaş almak veya ben şurada konferans veriyorum deyip bir yerden ücret almak gibi bir şey. Belediyeye gidip ben şurada ücret alayım. buradan bana bir şeyler aktar. Aylık 10 bin lira 20 bin lira para alayım gibi bir şey. siz o zaman doğrusu doğru konuşamıyorsunuz. Öyle bir noktaya götürüyor sizi. O yüzden karşı çıkmışlar. Biz büyütlerin işine, kafa yürütemeyiz.

Akıl yürütemeyiz ondan işine. Bu fitneye sebebiyet verir. O yüzden sahâbenin iştahı, sahâbenin aklı, hele bu Hazret-i Ali efendimiz ise bizim gibi insanların onun yaptığının üzerinde bir şey oluşturmaya çalışması abdest-i şigal olur. Ben kendi nefsimin için söyleyeyim. Hazret-i Ali efendimiz öyle yapmış. Bitti. Hiçbirisi de yok, şuurayla olmuyor. Hiçbirisi de şuurayla olmuyor. Babadan oğlu oluyor. Onu bakacağız İslamcılığa bakarken. Onu bakacağız. İnşaAllah. Sen anladın mı? Sen anladın mı? Sen anladın mı? Acaba bende mi sıkıntı var diye sordum siz anladınız mı diye kimse anlamamış öndekilerden. Sorunu kimse anlayamamış. Bize özellikle ömeme gelmiş. Bize özel? Ya bize dedik. Ben de şu anda dedim üç tane işim var benim başımda.

Saydım dedim böyle böyle. Üç tane işin var. Evet fabrikada şu an. Kendime askı bakımcıyım özellikle. Ege’nin ön tapınağı ne yapıyoruz? Dedim ki bu kadar askının bakımı var. Şu bu var. Ekstra başka işler yüklüyorsunuz bana dedim. Böyle böyle saydım. Bu döndü gitti. Bu konuda nasıl bir yol istedim. Ne yaptı? Döndü gitti yani. Müdür döndü gitti sana bir cevap vermedi. Benim sabah dedim. Boyan emiduruna kendim. Boyan emiduruma dedim ki sabah bu dediklerimde ona da söyledim dedim. Tam zamanı mı dek gittin dedi. Ben size özellikle öpmeye geldim demek istedi. Özellikle? Özellikle ben size öpmeye geldim. Öpmeye geldim. Öpmeye geldim. Derken fırça gibi manasında. Ben de az önce öpmeye geldi muhabbetini söyleyince.

Fırça manasında söylüyor. Fırça et. Fırça et. Müdür fırça atmaya geldi. Sen ona böyle böyle söyleyince döndü gitti. Ben döndüm ona fırçaladım. Bu konuda nasıl bir yol izlemeliyiz. Sen yolu gibi yürümüşsün zaten. Hakkınızı helâl edin. Helal olsun. Yol bitmiyor zaten. Tamam. O da güzel. Mikrofon gelsin. Yaşlanıyorum artık demek ki. Efendim ayette Siz hak yolundan dönerseniz sizin yerinize yeni bir kavim getiririm diyor ya Sizde anlattığınız önce Emevîler, Abbâsîler daha sonra da Yol tutan seyyidin döneminde Türkler geliyor. Burada kastedilen bu mu acaba? Bunun böyle yorumlayanlar var. O ayeti kerimeyi böyle yorumlayanlar var. siz normalde eğer zulmederseniz bu noktada Kur’ân ve Sünnet’e uymazsanız ben yeniden bir kavim getiririm.

Ben onları severim. Onlar da beni sever. Musa aleyhisselâm ile alakalı bu âyet-i kerîme. Ama velakin bu ayeti kerimeyi Emevîler ve Abbasilerden sonra gelen Selçuklular ve Osmanlıları kastediyorlar. O zaman Osmanlılar da demek ki hak ve hakikati tam tecelli ettiremediler ki yıkıldılar. O zaman yeni bir kavim bekleniyor. Allah râzı olsun. İnşallah. Altyazı M.K. babadan oğula geçiş var ama kimse de seçimi getirmemiş. Osmanlı padişahların mertebelerini düşürme bu durum. Bu şimdi normalde zorlama ictịhâdlar var bu konuda. Babadan oğula geçebileceğini devletin zayıflamamasıyla alakalı. Zorlama ictịhâdlar bunlar. Ama sonuçta başlangıç olarak Hazret-i Ebû Bekir Ömer Osman Ali belli bir şûrâ’nın seçimiyle geldi.

Ama ne Emevîler, ne Abbâsîler, Selçuklular, ne Osmanlılar böyle bir şuuran seçimiyle devlet başkanı olmadı. Bunun oluşması için sistemin çok düzgün işlemesi. Böyle bütün kurum ve kuruluşların düzgün kurulması lazım. Bunu başaramadılar. Ben bunu normalde dört halifeden sonra bunu başarılmamış, bu konuda geliştirilememiş bir yol olarak görüyorum. O yüzden bu böyle biz Osmanlı’yı paklamamız, Selçukluları paklamamız ve Abbâsîlerin başkaları da Abbâsîleri paklar, Emevîleri paklar. Herkes kendi kavminin devletini paklar o zaman. Bu doğru bir yöntem olmaz bence. Doğru yöntem şu. Normalde Türklerin geleneği o. babadan oğula geçmesi. Hatta kardeş katline fetvâ verilmesinin sebebi de odur. Türkler o tasyadan itibaren babadan bir tane oğula da geçmez.

Baba ölür, kaç oğlan kalır? Kaldı dört. Dört oğlanın dördü de zaten vali hükmündedir. Bölge valisi gibi. Dördü bir daha birbirlerinde savaşırlar. Kim galip geldi? Galip gelenler birbirleriyle savaşır. En sonunda dört oğlanından bir tane kalır ayakta. Ayakta kalan Kaan olur. Bütün devletin başına geçer. Ondan sonunda o yönetir. Türklerde şöyle bir şey daha vardır. Bir kimse sonradan Kaan olmaz. Kaan oğlu, Kaan oğlu, Kaan oğlu Kaandır. Aynı şey Arapırçılığında da vardır. Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretlerine gelinceye kadar kavim devletleri var. Bu kavim devletleri de babadan oğula geçiyor. Zaten o dört halifeden sonra Muaviye’nin Şam’da halifeliğini ilan edip sonra kendi sağlığında kendisinden sonra gelen halîfenin oğlu Yezîd olacağını ilan edip onun bir kurula imzalatmasının da sebebi o Arap kavmiyetçilikten geliyor.

Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin döneminden öncesine dönerekten câhiliyeye gitti yani. Cahiliyeye giderekten onu yapıyor. Hazret-i Hüseyin Efendimizin karşı çıkışı bu yüzden o yüzden. Diyor ki hayır bu seçilme yöntemi İslâmî değil. Bu seçilme yönemi İslâmî olmadığından dolayı karşı çıkıyor. Sıkıntı bu. O yüzden normalde İslâmî yöntemle bir şûrâ oluşacak, o şûrâ seçecek. Bu olmadığı müddetçe İslâmî değil. Bu belki de yeniden ictịhâd edilebilir, yeniden şekillenebilir. Mustafa Özbağ buna gücü etmez. el-Fâtihâ. Ma’a’s-selâm. Amin. Haklarınızı helâl edin.


Kaynakça ve Referanslar

  • Giriş: Mevlevilik Röportaj Sohbeti: Uludağ Üniversitesi bitirme tezi röportajı; Mevlevîlik ve tasavvuf araştırmaları; “bildiğimizin âlimi ilk, bilmediğimizin tâlebi ilk” üstâd sözü; Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in Cibrîl hadîsindeki ihsân mertebesi — Müslim, Îmân 1; Buhârî, Îmân 37
  • Mürşide İntisâb ve Nevşehirli Abdullah: Sûfî öğretisinin Mesnevî üzerine kurulması — Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf; Ahmed er-Rifâî, el-Burhanu’l-Müeyyed (Hak Yolcusunun Düstûrları); zikrullah ve bir mürşide intisâb âdâbı — Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif; Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi silsilesi: Kâdirî-Rifâî-Bedevî-Düsûkî-Şâzelî-Mevlevî kolları
  • Karabaş Dergâhı ve Sûfî Kalitesi: “Dinden geçinmek” yasağı — Hazret-i Âdem’den Muhammed Mustafâ’ya hiçbir peygamberin dinden geçinmediği, Ebû Hanîfe ve pîr efendilerin aynen; “sufinin devlet/din erkiyle anlaşamaması” ilkesi — Şeyh Şâh-ı Nakşibend ve Mevlânâ’nın sultanlara mesafeli duruşu; Şeb-i Arûs gelenek ve Mevlevî semâ âdâbı — Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn; kalite-kemmiyet ayrımı ve Cibrîl hadîsindeki ihsân mertebesi — Müslim, Îmân 1
  • Perşembe Zikri ve Tekke Kapatılması: Namazgâh mahallesi perşembe hatm-i zikri; Bursa’da 32 hanım ve 10 erkek ders yeri; tekke ve zâviyelerin 1925’te kapatılması (677 sayılı Kânun) — Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler; Mûsâ-Hızır kıssası — Kehf 18/60-82 (künk/su yolu kırma, gemi delme); “Allah, bir toplum kendini değiştirmedikçe onları değiştirmez” — Ra’d 13/11
  • Devletleşme ve Osmanlı Batılılaşması: Dört Halîfe sonrası devlet süreci: Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular, Osmanlı — İbn Haldun, Mukaddime; 19. yüzyılda Fas-Mısır-İran-Afganistan ve Osmanlı aydınlanmış despotizm modeli; Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi; Tanzîmât ve Meşrûtiyet süreçleri; Fransa’ya gönderilen sefîrlerin lahiyaları — Mustafa Sâmi Efendi, Avrupa Risâlesi; “Batının üstünlüğü sadece askerî değildir” tespiti
  • Batılılaşmış Aydınlar ve Cemaatler: Osmanlı ve İslâm dünyası çıkışlı eleştirilerin üç çevresi: batılılaşmış aydınlar, ulemâ ve İslâmcılar; Diyânet İşleri Teşkilâtı ve ilahiyat fakülteleri zemini; Risâle-i Nûr-Fethullah Gülen cemaati ayrımı; melâmîler, Mevlevîler, Bektâşîler ve bazı sûfî çevrelerin batıcı sentezleri; İmâm-ı Mâtürîdî akaidinin halâ öğretilmemesi — İmâm-ı Mâtürîdî, Te’vîlâtu Ehli’s-Sünne; Fransa’nın Kûran’ı yeniden bastırma teklifi gündemi
  • Ulemâ Tanımı ve Umerâ Ayrımı: Ulemâ: “fıkhî ilimleri tahsil eden, şer’î hükümlerin tatbikinden sorumlu dinî/dünyevî ilmî aktiviteler gerçekleştiren âlimler-fakîhler-mütefekkirler”; Umerâ: “îdarî ve mâlî işlerden sorumlu politik kimliğe sahip düzen ve asayişten mes’ul yöneticiler, devlet başkanı, vali, yüksek rütbeli askerler”; din ve devletin İslâm’da ayrılmazlığı — Mâide 5/44-47 (“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse…”); Hıristiyan kilise-devlet hiyerarşisi ile İslâm’daki fark; Raşid Halîfeler döneminde ayrım yok
  • İmâm-ı A’zam’ın Muhalif Kimliği: İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin hem Emevî hem Abbâsî zulüm yönetimlerine karşı siyâsî fıkhı ve muhalif âlimliği — Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; İmâm Muhammed ve İmâm Ebû Yûsuf’un siyâsî duruş farkları; re’y ekolü (“Kur’ân’a bakarız, sünnete bakarız, sonra biz deriz”); cebriye-kaderiye ideolojilerinden uzak özgür irade vurgusu; İmâm-ı A’zam’ın 70 küsûr yaşında hapsedilip her gün sopa ile dövülerek veya zehirlenerek şehîd edilmesi — Hatîb Bağdâdî, Târîhu Bağdâd
  • Kûfe, Mevâlî ve Arap Irkçılığı: Kûfe’nin askerî amaçlı kuruluşu (Fırat yanı ikmal merkezi) ve ticaret-kültür-ilim merkezi haline gelmesi; Emevî Arap milliyetçiliğinin Yezîd ile temellenmesi; Mevâlî kültürü (arkadaş, yardımcı, velî, âzâd edilmiş köle anlamı) ve Arap-dışı Müslümanların ikinci sınıf muamelesi; Hazret-i Peygamber’in salâvat ve sahâbenin köle âzâd etme teamülleri — Buhârî, Itk 1-3; “Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yoktur” Vedâ Hutbesi — Ahmed bin Hanbel, Müsned V/411; Hucurât 49/13 (“En kerim olanınız takvâca en üstün olanınızdır”)
  • İbn Hubeyre ile Mansûr Teklifleri: Emevî dönemi Irak vâlisi İbn Hubeyre’nin “üzerine imza koymadığın hiçbir kânun yürürlüğe konmayacak” teklîfi ve kırbaç işkencesi; İmâm’ın “mescidin kapılarını say” teklifini dahi kabul etmemesi; Mekke’ye hicret ve 6 yıl ikamet; Abbâsîlerin Emevîleri devirmesine verdiği fetvâ; Ebû Cafer el-Mansûr’un Ehl-i Beyt’e zulüm ve Abdullâh bin Hasan’ın oğulları Muhammed ve İbrâhîm’in Abbâsîlere karşı isyanı; “Senin etrafındaki insanlar kendi arzu ve keyiflerine göre hüküm verecek birini istiyorlar” reddi — Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; Bakara 2/124 (“Ahdime zâlimler nâil olamazlar”) âyetinin yorumu
  • İsyan Şartları ve Yargı Bağımsızlığı: Ebû Hanîfe’nin zâlim yöneticiye karşı isyanın üç şartı: zâlimin yerine ehliyetli ve âdil yönetici bulunması, plânlı ve organize olması, halkın yarar ve iyiliğine odaklanması; Zeyd bin Ali, İbrâhîm ve Muhammed en-Nefsu’z-Zekîye’nin ayaklanmalarına verilen fetvâ ve malen destek — İmâm-ı Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal; halifenin meşveret ve bi’at ile seçilmesi zorunluluğu; Hazret-i Ebû Bekir’in Yemenlilerin bi’atına kadar 6 ay beklemesi; Hazret-i Ali’nin 6 ay bi’at etmemesi; yargının bağımsızlığı ve fakîhlerin halîfe hakkında konuşma özgürlüğü; “Ulu’l-emr” âyeti — Nisâ 4/59 ve şartı (âdil ve erdemli olma)
  • Günümüz Ulemâsı ve Kapanış Duâsı: Günümüzde devlet yönetiminden korkmadan ictịhâd edecek ulemânın bulunmayışı; Suûdî Arabistan’ın baba-oğul kırâlıça sistemi; demokrasinin İslâm ile bağdaşmadığı mesajı; bedevî-köylü ruhu ve Kûran-Sünnet ile hükmetmeyenlerin câhiliye zihniyeti; Hazret-i Hüseyin’in Muaviye-Yezîd babadan-oğla hilâfet devrine karşı şehâdetî; Ali oğullarının Arap kavmiyetçiliğine meydan okuması; fabrika askı bakımı ve müdürle “öpme/fırça” muhaveresi; “Siz hak yolundan dönerseniz sizin yerinize yeni bir kavim getiririm” — Mâide 5/54 (“Ey îmân edenler! Sizden kim dininden dönerse Allah onların yerine öyle bir toplum getirir ki…”), Muhammed 47/38; Türklerin baba-oğul göçebe saltanat geleneği ve kardeş katli fetvâsının tarihî zemini; Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Salatü selâm ve el-Fâtihâ” kapanış duâsı ile “haklarınızı helâl ediniz” tavsiyesi

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Tarîkat, Zikir, İhsân, Sünnet, Şeyh, Halife, İcâzet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı