Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Genel ·

Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti — 9 Mart 2013 | Erkek-Kadın Aşkı, Tağut, Ötekileştirmeme ve Şevk

Mustafa Özbağ Efendi'nin 9 Mart 2013 Karabaş-ı Veli Tekkesi sohbeti. Erkeklerin fıtri olarak kadına aşık olamaması, tağut tanımı, Allah'ın gülümsemesi teşbihi, Allah'a inanmayanla arkadaşlık ve ötekileştirmemek, velilerin "az yer az uyur" haline iki yorum, kanser ve hastalıkların şehitlik kapısı oluşu, işsizliğin tembellik olduğu ve Mesnevi 130. beyt şevk-Sufi Vakdin Oğlu konuları.

Mustafa Özbağ Efendi — Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti | 9 Mart 2013

1. Erkek Bir Kadına Aşık Olabilir mi? Aşkın Fıtri Sınırları

Sohbetin ilk sorusu Tekirdağ-Şebaruz programında geçen bir ifadeye dayanır: “Fıtrat olarak bir erkeğin bir kadına aşık olamayacağını söylemiştiniz, açıklar mısınız?” Efendi Hazretleri cevabını verirken aşkı kendine özgü, farklı bir pencereden tanımladığını açıklar: “Aşıklığı ben biraz belki de farklı noktadan algıladığım için bunu ifade ediyorum. Aşık, maşuğunun — yani sevgilisinin — üzerinde hiçbir şey onu sevme noktasında geri tutmamalı. Ve hiçbir şey onu sevdiğinin etrafında dönmekten, sevdiğinin emrini yerine getirmekten alıkoymamalı.”

Efendi Hazretleri mantığı bir test olarak ortaya koyar: “Bir erkek düşünün, bir kadına aşık. O erkek kadının emrine sonuna kadar girebilir mi? Kadının etrafında sonuna kadar dönebilir mi? Daha ileri bir şey söyleyeceğim: O erkek o kadına o kadar çok aşık olsa, kadın başka bir adama aşık olsa, adam diyebilir mi ‘ben senin sevdiğini de severim’ diye? Bir umut buradan geliyor. Normalde bu fıtrata ikiri bir şey.” Yani gerçek aşkın sınavı, sevgilinin sevdiğini dahi sevebilmektir — erkek fıtratı bu sınavdan geçemez.

Bu yüzden Efendi Hazretleri kadınlara özel bir uyarı yapar: “Kadınlara diyorum ki ben, kadınlar aldatırlar adamlar sizi ‘ben sana aşığım’ diye. Erkek bir kadına, kadını beğenir, kadına muhabbet besler. Haksızlık etmeyeyim, belki de bazıları sevebilir. Ama bir erkek bir kadına asla aşık olamaz.” Tersine, kadın erkeğe aşık olabilir mi? “El cevap olabilir. Kadın erkeğe aşık olabilir ve kadın o erkeğe aşıklığını da yaşayabilir.”

Bir yanlış anlamayı da önden keser: “Sakın Hz. Adem aleyhisselamın Havva’ya aşık olduğunu düşünmeyin. ‘İşte meyveyi yedi diye ona aşık oldu’ zannetmeyin. Ama Adem aleyhisselam bu manada Hz. Havva’yı sevdi. Sevmesinin tecelliyatını dünyada yaşadı, ayrı düşünce.” Aşkı akılla anlatmanın zorluğunu da itiraf eder: “Aşka akılla değinmek çok zor oluyor. Duyguyla alakalı bir şeyi istekle söylenirse insanda sıkıntı yaşatıyor. Hz. Mevlana Mesnevi’sinde konu aşka gelince ‘akılım çamura saplanmış eşek gibi debelenir durur’ der ya. Aşıklığı akılla anlatmak eşeğin çamura saplanıp debelenmesi gibi. O yüzden bizim eşek şu anda çamura saplanmış vaziyette.”

2. Tağut Nedir?

Kısa ama kilit bir soru: “Tağut nedir, açıklar mısınız?” Efendi Hazretleri’nin tanımı: “Allah’ın hükmünü ve sisteminin dışında kalan, buna itiraz eden, bunu kabul etmeyen her şey tağuttur. Bu genelde sistemler açısından ele alınır. Sistemler açısından ele alınırsa, Allah’ın hükmünü ve hukukunu kabul etmeyen bu noktadaki bütün sistemler tağut olmuş olur.” Tanım dar değil; sadece putlar ya da “kötü ruhlar” değil, Allah’ın hukuk düzenine karşı duran her düzen — siyasal, iktisadi, ahlaki — tağut sınıfına düşer.

3. Allah’ın Gülümsemesi: Kütüb-i Sitte’deki Hadisin Teşbih Olarak Okunması

Bir kardeşin sorusu: “Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bir hadis-i şerifte Allah Celle Celaluhu Hazretleri’nin gülümsediğini söylüyor. Bunu bize açıklar mısınız?” Efendi Hazretleri önce bu soruyu soran kardeşi özel olarak tebrik eder: “Bu soruyu soran kardeşle özel tanışmak isterim. Erkeklerdense elini kaldırsın. Görmek istiyorum seni. Aferin, tebrik ederim seni. Bunu hangi hadis kitabından okudun? Kütüb-i Sitte’den mi okudun? Teşekkür ederim.”

Neden bu kadar özel bir karşılama? Çünkü: “Bu hadis-i şerifi insanlar genelde kâle almazlar. Allah’ın gülümsemesini insanın gülümsemesine benzetirler ve hadisi geri iterler. Bu hadis-i şerifi Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri daha fazla kullanır. Veya sufi ehlinin cehri kısmı. Veya — kusura bakmayın, ırkçılığa dökmek değil — yukarı mezopotamya dediğimiz Türklerin sufi anlayışında bu çok önemlidir.” Hadisin ıskalanma sebebi nettir: Allah şekilden, sıfattan, bir şeye benzemekten münezzeh olduğu için “gülümseme” ifadesi teşbih olarak okunmalı; aynen “Allah’ın tutması” gibi.

Efendi Hazretleri bunu Hadis-i Kutsi ile örnekler: “Kul farzlarla Allah’ın emirlerini yerine getirir, bu Allah’a en sevgili şeydir. Nafilelerle yaklaşır — Hadis-i Kutsi — ve Allah onu sever. Allah onu severse duyan kulağı, gören gözü, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Yani o kimse Allah onun dilinden konuşuyor, Allah onun elinden tutuyor, Allah onun ayağını yürütüyor.” Bu perspektiften Allah’ın bir şeye gülümsemesi: o şeyden mutlu olması, hoşnut olması, razı olmasıdır. “Peki Allah tebessümünü neyle bildirecek?” sorusuna üç katmanlı cevap verir:

  • İlmel-yakin (işin avam kısmı): Cenab-ı Hakk’ın bize lütfettiği nimetler, ikramlar, etrafımıza sıraladığı her şey. Avam için Allah’ın tebessümü budur.
  • Aynel-yakin: Bir velizatın bizden razı olması. Bu bir üst basamağıdır — çünkü velizat zaten Allah’ın dili, kulağı, elidir.
  • Hakkal-yakin: “Allah’ın senin gönlüne ilham etmesi, Allah’ın senin gönlüne tecelli etmesi, Allah’ın senin gönlüne tecelli edip konuşması, sana ilham etmesi, seni hakikate ulaştırması — işte bu da o kimsenin Allah’ın tebessümüne ulaşması demektir.”

“Bunu İbn Arabi’nin hemen hemen bütün eserlerinde de bulmanız mümkündür” diyerek okuyucuya kaynak da gösterir.

4. Allah’a İnanmayanla Arkadaşlık: Şer’i Edep ile Sufi Edebi

Soru: “Allah’a inanmayanlarla arkadaşlık yapmak doğru mudur? Doğru değilse ne yapmalıyız?” Cevapta iki taraf açılır:

  • Şer’i taraf: “Eğer ki biz Allah’a inanmayanla bir arkadaşlık dostluk edersek bizim de o tarafa doğru kayma korkumuz var ise onunla arkadaşlık yapmaktan dostluk yapmaktan uzak duralım. Bu işin şer’i tarafıdır.”
  • Sufi taraf: “Sufiler uzak durmazlar. Hatta sufiler ‘bir kişiyi daha Allah’a sevdirelim, bir kişiyi daha Allah’a yakın edelim, bir kişiyi daha Allah’la tanıştıralım, bir kişiyi daha sevgilimizle tanıştıralım, sevgilimize müştak edelim’ diye onlar arkadaşlıklarını eksiltmezler.”

Efendi Hazretleri toplumsal teşhise döner: “Toplumdaki algı şu: dini tam anlamıyla yaşamayan veya yaşamayan insanları, dini yaşadıklarını zannedenler ötekileştiriyorlar. Bu büyük bir tehlike. Namaz kılan namaz kılmayanı ötekileştiriyor. Oruç tutan oruç tutmayanı ötekileştiriyor. Örtülü olan örtüsüzü ötekileştiriyor. Sakal bırakan sakalsızı ötekileştiriyor. Hasbelkader bir cemaate giden cemaate gitmeyeni ötekileştiriyor. Bir mezhep diğer mezhebi, bir meşrep diğer meşrebi, bir kısım insanlar bir kısım insanları ötekileştiriyor. Dostlar, bu bütün dünyayı bekleyen en büyük tehlike.”

Burada kısmet verici bir itiraf gelir: “Benim 40 yıllık arkadaşlarım var, 35 yıllık arkadaşlarım var. İçlerinde hâlâ daha içmeye devam edenler var. Bunu kendime fazilet göstermek için konuştuğumu zannetmeyin. O içmeye devam eden arkadaşların dair sorumluluğunun benim olduğunu düşünüyorum. Muhakkak ben onunla yeteri derecede ilgilenemedim. Muhakkak ben ona zaman ayıramadım ki o hâlâ da aynı noktada devam ediyor. Bunun ezikliğini yaşıyorum. Hatta bir tanesi var, iyice sarhoş olunca gece-gündüz hiç değil, arar. En az iki-iki buçuk saat konuşur benimle. Onun dahi için kendi kendime diyorum ki ‘Mustafa Özbağ, sen ona yeterli zaman ayırmış olsaydın Cenab-ı Hak onu buradan kurtarmaya sebep olurdu.’ Kendimi suçluyorum.”

Sevban radıyallahu anh kıssasını anlatır: Mekke fethedildiğinde Sevban “Hz. Peygamber beni katlettirecek” diye kaçar. Birkaç ay sonra bir arkadaşı onu bulur, Hz. Peygamber’den eman ister. Hz. Peygamber: “Ona müsaade ettik, gelsin iki ay burada yaşasın. İki ay içinde İslam olursa olur, olmazsa kendisi bilir.” Arkadaşı haber götürür; Sevban inanmaz, bir işaret ister. Hz. Peygamber Mekke fethinde kullandığı yeşil sarığı çıkarıp gönderir. Sevban gelir: “Ey Muhammed, bana iki ay müsaade mi ettin?” Hz. Peygamber: “Sana dört ay müsaade” der — ikiyi dörde çıkarır. Huneyn gazvesi olur, ganimetler gelir. Hz. Peygamber Sevban’a “sana yüz deve hediye ettim” der; ardından “yüz deve daha”; sonra “bir yüz deve daha.” Sevban der ki: “Ancak bir Peygamber’in gönlünde böyle dünya sevgisi olmaz. Ancak bir Peygamber dünyaya bu kadar sırtını döner. Ancak bir Peygamber bu kadar cömert olabilir. Vallahi sen Peygamber’sin. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu.” Dört ay dolmadan Müslüman olur.

Hadis-i Şerif: “Bir kimsenin imanına vesile olan, yeryüzündekilerin ve göktekilerin yaptığı ibadetten daha evladır.” Efendi Hazretleri’nin matematik açıklaması: “Yerdekiler dediğinizde 7 milyar insan var. 7 milyar insanın yaptığı ibadetten daha evla. Sadece birinci kat gökte bunun 7 katı melek var. İkinci kat gökte bu ikisinin 7 katı fazlası var. Gökleri sadece yedişer-yedişer melekler olarak düşünün. Cennetin katlarını, cehennemin katlarını, arşı bırakın. Göktekiler dediğinde ne kadar cinni, ne kadar melek, ne kadar yaratık varsa hepsinin yaptığı ibadetten daha evla ibadet etmiş oldu bir kimsenin hidayetine vesile olan.”

Hz. Peygamber’in mescit açıklığı da örnek verilir: “Hz. Peygamber’in mescidi Necranlı Hristiyanlara bile açıldı. Kendi milli bayramlarında halk oyunlarını oynamak isteyen Habeşlilere bile açıldı. Şimdi hiçbir mescitte bunu yapamazsınız. 50 kişilik bir Hristiyan grup ‘Ulu Cami’de ibadet etmek istiyoruz, dua etmek istiyoruz’ dese, yaka-paça dışarı atılır.” Bir ters tespit de vardır: “Müslümanlara davranmadığımız müsamahayı gayrimüslimlere davranıyoruz. Buraya şimdi gayrimüslim dekolte bir bayan gelmiş olsa hiç kimse onu ayıplamaz. Güzel bir şey. Ama Müslüman olduğunu söyleyen bir bayan dekolte gelse herkes ona burun kıvırır, tepeden bakar. Bizim böyle bir eksikliğimiz de var. Allah bizi affetsin.”

5. Pozitif Şüphe: İzmirli Genetikçi Orhan Hoca Kıssası

Devam eden soru: “Fikirlerimizden, inancımızdan emin olmadığımız zamanlarda sorgulama yoluna gitmeli miyiz ve mantık yolunu ne kadar düşüncelerimize dahil etmeliyiz?” Efendi Hazretleri’nin keskin cevabı: “Müslüman fikirsiz değil, Müslüman mantıksız değil, Müslüman akılsız değil. Muhakkak zaman zaman bir şeyleri sorgulayacağız, araştıracağız. Bunların hepsi de lazım. Kerih görmeyin. Bunlar imani noktada kemale ermenin işaretidir.”

Sorgulamanın iki yüzü vardır: “Eğer sorgulama hakikate ermek içinse o pozitif şüphedir, pozitif sorgulamadır, pozitif düşüncenin harekete geçmesidir. Ama karşıyı aşağı düşürme, utandırma niyetiyleyse kendisi aşağı düşer. Bazı sufi topluluklar bunu çok istemezler, kendilerince açıklamaları vardır. Ama bizim için bu söz konusu değildir. Hatta biz bu açıklığımızın — her türlü şüpheye, eleştiriye, fikir yürütmeye açık oluşumuzun — hikmetini görüyoruz.”

Bu noktada çarpıcı bir kıssa anlatır: “Orhan Hoca — İzmir’deki profesör, bizim genetikçi Orhan Hoca — İzmir programında bana sormuştu: ‘Senin buradan ne menfaatin var?’ Ben yorgun-argın, şeker de yüksek, hâlet-i ruhiyem iyi değildi. Öyle bir soru sordu ki can damarına basarsın adamın da uyuyana uyandırırsın ya — öyle oldu. Sordukça içine girdi, sordukça içine girdi. Sonra dedi ‘Arkadaşlarla röportaj edeceğim’; sordu, sordu, sorgusu-sualiyle teslim oldu. Onunla da kalmadı, 9 Eylül İlahiyat Fakültesi’nde benim söylediklerimi tefsircilere, fıkıhçılara, tasavvufçulara sordu. Sohbette elinde blok not, ders not alır gibi konuşulanı anında not alırdı. Tasavvuf kürsüsündeki profesör sonunda dedi: ‘Hocam, bu seni böyle allak-bullak etti, şu adamı benle görmek istiyorum.’ Aldı getirdi; sohbet bittiğinde şöyle dedi: ‘Söyleyecek hiçbir söz bulamıyorum Orhan Hocam, sen devam et buraya.’ Pozitif şüphe insanı hakikate götürür. Kendisinden şüphelenılmeyen insan veya topluluklar kapalı toplumlardır.”

6. Velilerin “Az Yer, Az Uyur, Az Konuşur” Halinin İki Yüzü

Soru: “Allah dostlarına bakıldığında az yedikleri ve az uyudukları görülür…” Efendi Hazretleri şaşırtıcı bir girişle başlar: “Nereden biliyorsunuz ki? Çok yerler, çok uyurlar, çok konuşurlar. Ciddi mi? Öyle bir uyurlar ki horlamasını yedi mahalleden duyarsınız. Öyle bir yerler ki bir kuzuyu bitirirler, ikinci-üçüncü kuzuya gözlerini dikerler. Öyle bir konuşurlar ki lak-lak-lak-lak-lak-lak… hiç bitmez.”

Sonra inceliği açar: “Bu soruyu soran da dahil, kim Allah dostunun yanında yaşadı ki? Var mı aranızda on gün beraber yaşayan, on beş gün beraber yaşayan? Aynı yerde yiyen, aynı yerde içen, aynı yerde yatan, aynı yerde kalkan, aynı yerde seyahat eden? Beraber banyo yapan, hamama beraber giden, beraber yolculuk yapan?” Cevap: yoktur. “Kimse velinin yanında sabredemez. Sabredemediği için onun ne yediğini, ne içtiğini, ne kadar uyuduğunu göremez, ona vakıf olamaz. İnsanoğlu yiyecek, içecek, gezecek, uyuyacak.”

Kendi hayatından bir örnek: “Cevdet saymamıştır ama ayda 3-4 sefer Cevdet’le gider-geliriz. Cevdet çoğu zaman aç gelip gidiyor benimle beraber. Sabredemez ki adam ‘karnım acıktı’ der. Bende şeyhimin terbiyesi vardı — bir adam yolda şeyhimin yanında ‘efendim nerede yemek yiyeceğiz?’ dediğinde bana döner bakardı, ‘bu nereden geldi?’ gibisinden. Ben hiç kimseyi yanımda götürmezdim o yüzden. Muhakkak dışarıdan biri gelip sabredemeyip sormuş ‘ne zaman yemek yiyeceğiz’ diye. Bitti onun işi. ‘Nerede çay içeceğiz?’ Bitti. ‘Efendim şurada bir uyusaydık bir derviste kalsaydık’ Bitti.”

Sonra gerçek niçinini açıklar: “Uyurlar derken aslında kalbimdekini söyleyeyim. Onların çok uyumaları dünyayadır. Dünyaya karşı uykudadırlar. Aslında çok yerler dedim; çok yemeleri de maneviyatlarıdır, doymak bilmezler. Çok da konuşurlar dedim; hakkı ve sabrı tavsiye ederler, bu manada çok konuşurlar.” Velilerin uyku tekniği ise şöyledir: “Onlar secdadelerine veya ibadet ettikleri yerde hemen sağ taraflarına kıvrılıp 5-10 dakika yatıverirlermiş. 5-10 dakika, 20 dakika, 1 saat — o uykuları başkasının 5 saatlik uykusuna bedelmiş. Allah dinlendiriverirmiş hemen gözünü, kulağını, elini, ayağını. Dışarıdan bakan onların kendi kendilerine zulmettiğini zanneder; o kendi bakışıdır.”

Takip eden soru: “Bedene emanet olarak bakmamız gerekmez mi?” Cevap: “Muhakkak. Kimi insanlar vücutlarına aşık olur, emanetlere iyi bakarlar. Kimi insan ise manaya aşık olur, ‘asıl emanet manadır’ derler, manayı korumaya çalışırlar. Eğer koruma vücuda düşerse, vücudu koruyun — toprak olup gidecek. Ama bize gerekli, bize devamiyet arz eden, ebediyen var olacak olan ruhtur. Biz acaba emanet olarak bu ruhu ve maneviyatı mı alacağız, yoksa ebediyen toprak olacak, hiçbir anlamı kalmayacak olan vücudu mu alacağız?”

Hadis-i Şerif şerhi de net çizer: “Nefsinizin sizde hakkı var. Gözünüzün sizde hakkı var. Eşlerinizin sizde hakkı var. Hadis-i Şerif’te mide yoktur; midenin hakkını sonradan ilave ederler. Veliler nefsinin hakkını düşünerek Hz. Peygamber’in sünnetine uyar, iftar ederler muhakkak; oruç tutsalar dahi sahur yerler — iki öğün etti, nefsin hakkını verdiler. Gözlerinin hakkını da verirler: göz kapakları düşmeye başladığında ‘bu şekilde ibadet edilmez’ denilip velilerin hali budur.”

7. Kanser ve Hastalıklar Ümmet-i Muhammed’in Şehitlik Kapısıdır

Soru: “Kanser hastaları için ne tavsiye edersiniz?” Şaşırtıcı cevap: “Mutlu olsunlar, şükretsinler, hamd etsinler, ‘ne güzel kanser hastası olduk’ diye hayır dağıtsınlar. Ciddi mi? Kanser hastaları öyle bir mutluluk hummasına kapılsınlar ki mutluluklarından çırpılsınlar. Hatta birisine böyle bir müjde gelse, ‘kanser hastasın’ dese, hemen bir kurban kessin, fukaralara dağıtsın, yedirsin-içirsin millete. Kanser teşhisi konulduğu anda zil çalsın davul çaldırsın.”

Delil olarak bir hadise: “Kadının birisi feryat-figan eder, oğlu ölmüştür; Hz. Peygamber sorar ‘niçin öldü?’, ‘boşuna öldü’ gibisinden söyler. İşte küçük bir rahatsızlığı vardı, ondan ölmüştür. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Ne kadar daraltıyorsunuz! Karın ağrısından ölen şehittir, başın ağrısından ölen şehittir. Hummadan ölen şehittir, vebadan ölen şehittir. Daraltmayınız, genişletiniz’ der.”

Bu hadis-i şerifin bugüne uygulanması: “Hastalıklar cihadın olmadığı yerlerde ümmet-i Muhammed’in şehitlik kapısıdır. O günün devası bulunmayan hastalığı vebaydı, bugün için kanserdir. Kanserden ölmek şehitlik kapısıdır. Bir hastalıktan dolayı vefat etmek şehitlik kapısıdır. Sufi, Allah’a aşık olanların üzerine muhakkak bir hastalık tecelli etmeli. O hastalıkla yaşamalı, onu sevmeli, ona muhabbet beslemeli: ‘Ey sevgilim, senden geldi bu hediye. Sen benim yakama bir gül tomurcuyu taktın. Ben her an o senin taktığın gülü koklamaktayım ve onu koklayarak mest olmaktayım.’”

Madalya analojisi de belirgindir: “Bir savaşta kahramanlık gösteren madalyasını öne doğru çıkarır. Madalya hiç kimsenin sırtına takılmaz; herkesin göğsüne takılır, boynuna takılır. Herkes görsün diye, herkesin gözü oraya çekilsin diye göğsüne ya da alnına asarlar. Sufi hastalığı göğsüne yazmalı, madalya gibi takmalı, sevmeli, okşamalı, ona hamd etmeli.”

Hz. Peygamber’in hastalığı da sunulur: “Sizin Peygamberiniz sallallahu aleyhi ve sellem hastalık sebebi zehirlenmeden mütevellit yüksek ateşti. Hayber’in fethinde bir Yahudi kadın ona zehirli et yedirmişti. O zehirli etten dolayı zehir Hz. Peygamber’in vücudunda hep durdu, dışarı çıkmadı. Ve o zehire bağlı yüksek ateşten vefat etti. Hastalıksız mı öleceksiniz? Sünnete bağlı olanların ölüm sebepleri de hastalık olur. Bir veli, bir mürşid-i kamil zehri içecek; o zehir vücudunda duracak. Veliliğin kerameti, veliliğin işareti: o kimsenin üzerinde devasız hastalık bulunacak. Bulunmazsa o, Peygamber’in izinden gitmiyor.”

Kişisel tanıklıklar da paylaşılır: “Hüseyin amcamızın kardeşi kanser hastasıymış, bana telefon açıp haber verdiler. ‘Geçmiş olsun’ beklerken ben ‘gidelim mübarekleyelim’ dedim. Giden bana öyle baktı. ‘Mübarek olsun, ne kadar güzel’ dedim. Gittim ziyarete, gönülümde zerrece üzüntü yoktu; sevindim, onun adına sevindim. ‘Ya herkes sana geçmiş olsuna gelmiş diyebilir; ben sana mübareklemeye geldim’ dedim. Ne tebessüm etti. Yatıyormuş ayağa kalktı, sarmaştık. Dedim içimden ‘bunun ölüm sebebi bu’. Ona şunu söyledim: ‘Son noktaya kadar zikrullaha devam et, dergaha devam et.’ Geldi elhamdülillah. Otur orada koltukta otur, zikrullaha devam et. Vefat etti. Sebep kanser.”

Bir başka arkadaşa da ön bildirimde bulunur: “Mehmet Reşber’de kalp rahatsızlığı vardı. ‘Mehmet abi’ dedim, ‘bu hastalığa sevin. Seyit Taş kanserden vefat etti. Yüzüne söylüyorum, benden duy. Hastalığının sebebi bu, ölüm sebebin de bu olacak. Ama sen benim arkadaşımsan, dostumsan, dimdik öleceksin, ahvah etmek yok. Son nefese kadar tebessüm edecek, son nefese kadar zikre devam edeceksin.’”

8. İşsizlik Tembelliktir; Kalp Gözü ve Vef Ticareti

Soru: “İşsizlikten muzdarip olanlar için dua veya esma zikri var mıdır?” Efendi Hazretleri’nin cevabı kısa ve keskindir: “İşsiz olanlar — iş çok. Sakın ‘işsizlik var’ demeyin, inanmıyorum. 51 yaşındayım, 5 gün işsiz kalmadım. Babam 15 yaşımdayken öldü. Tembellik var, işsizlik yok.” Somutlaştırır: “Adam iş beğenmiyor, saat beğenmiyor, para beğenmiyor, dakika beğenmiyor, yol parası istiyor, yemek parası istiyor, özel servis istiyor. Bende özel servis yok, o özel servis istiyor. O kadar çok istekleri var ki: ‘İş yok’ diyor. Ona göre iş yok. Git oradan 5 tane çorabı al-sat, ‘yok’. Git 5 tane limon al-sat, ‘yok’. Git oradan maydanoz sat, ‘yok’. İşsiz adam: İş yok — ona göre.”

Kinayeli eleştirisi sürer: “Kimisi de evli; yazık, kızların başını yakıyorlar. Evlenme bari, milletin başını yakma. Kimisinin hanımı çalışıyor, adam yiyor. Adama göre iş yok. Tembellik var, işsizlik yok. Hele bir erkek ‘işim yok’ diyorsa yerin dibine girsin — lanet okuma değil, utancından. Nereye iş yokmuş? Şu memleket var ya, en tembelini daya adam eder. Adam biraz çalışsa Cenab-ı Hak ona yığdırır-yağdırır. Herkes oturduğu yerden para kazanacak, herkes oturduğu yerden zengin olacak, hemen oradan oraya alıp satacak bir seferde 1 trilyon kazanacak — ham hayal peşinde.”

Kendi yolunun adabını da ortaya koyar: “Bizim yolumuzun adabıdır bir kimse kendi iaşesini kendi sağlayacak. Bu yetmez. Etrafında muhakkak yardımcı olduğu kimseler olacak. Bu da yetmez. Daha fazla insana faydalı olmaya çalışacak.” Tecrübi itiraf: “İşsizlere virt veriyorum: ‘Gidin ilk bulduğunuz işte çalışın.’ Dertleri o değil. Onlara bir esma vereceksin, esmayla iş bulacaklar. İşim yok diyen, aha Cevdet ustaya adam lazım, gelsin hemen gönderelim. Gönderiyorum, bir gün kalıyor; iki gün kalan var mı Cevdet? Yok. Öğleye kadar. Git çalış — anahtar getir, anahtar götür — al sana iş. Yok. Ona bir masa, güzel bir sekreter, çaycısı ayrı, çorbacısı ayrı, telefonuna bakan ayrı, şoforü ayrı olacak. Öyle çalışacak.”

“Kalp gözünün açılması için neler yapılmalı?” sorusuna Efendi Hazretleri’nin cevabı doğrudur, zor gelir: “Açacak gözünü. Hemen kalp gözü açılsın istiyor herkes; hemen git bir kabrin başına otur, başla rahmet etmeye. Kalp gözünün açılması için: Hiç günah-ı kebair işlemeyecek. Küçük günahları da terk edecek. Farzları yerine getirecek. İnsanları sevecek ve insanlara hizmet edecek. Tevazu sahibi olacak herkese: ihtiyarına, yaşlısına, annesine, babasına, eşine, çocuklarına, akrabalarına, herkese. Merhamet edecek, şefkatle davranacak. Elinden geldiğince herkese faydalı olmaya çalışacak. Açsa doyuracak, çıplaksa giydirecek. Kalp gözü açılacak o zaman. Bunu istemiyor kimse.”

Vefler (dua muskaları) meselesinde de keskin eleştirisi vardır: “Vef hakkında bilgi verir misiniz?” sorusuna cevap: “Fatiha’yı 101 sefer yaz, boynuna as. Vef dedikleri de bu. Din bu hale geldi. Esmaul Hüsna’yı yaz, anına as. Bilmem kaç tane Ayetel Kürsi yaz, muska halinde katla, 7 tane çeşmede dolaştır, 7 tane ağacı göster, 7 tane taşa dolaştır, sonra as boynuna. Bu hale getirdiler. Olmadı, daha da olmadı: 7 tane şehri dolaştır.”

Burada tüyler ürperten bir gerçek olay anlatır: “Birine gerçekten öyle demişler. Yazdırmış: ‘7 tane ağacı dolaştıracaksın — ayrı ağaç: elma, armut, bilmem ne. 7 tane ayrı taşa dolaştıracaksın. 7 tane ayrı çeşmenin gurugurunun altından dolaştıracaksın.’ Allah söyletecek ya, o kimseye ‘yakında 7 tane şehirde dolaştırırlar sana’ dedim ben. 2 gün sonra telefon açtı: ‘Sen mi velisin? Bu duydu mu yoksa?’ Ne oldu dedim; ‘7 tane şehri dolaştır dedi’ dedi. ‘Dua et, 7 tane ülke dolaştırmadı sana’ dedim. Dolaştırdı iyi mi. Telefon açtı bir de: ‘Hocam, ben dolaştırdım 7 tane şehri.’ ‘Hah’ dedim, ‘şimdi madalyayı hak ettin.’ ‘Hocam, inanmıyor musun sen bana?’ dedi. ‘Sen inanıyorsun ya, yeter bir tane inanan saf, ikincisine gerek yok’ dedim. Aradan 3 ay geçti, telefon: ‘Hocam, olmadı.’ ‘Git şimdi 7 sefer onun boynunda dolaştır onu’ dedim. Bu hale getirdiler.”

Kız-erkek evlendirme sorunları için yapılan okutma dolaştırmaları da eleştirilir: “Kız geleni beğenmiyor, gideni beğenmiyor, anası beğenmiyor, babası beğenmiyor. Kız evde kaldı diyor; başlıyorlar hoca-hoca dolaşmaya. Ben diyorum ki dolaşmayın, kızınızı ellettireceksiniz, bunlar ahlaksız insanlar. Dolaştırma bu kızı bari, birisi bunu elleyecek diyorum. Yapma. Aradan bir müddet geçiyor: ‘Hocam, sen gerçekten veli bir insansın.’ Kalbime geliyor ama, eyvah diyorum. Kız gitti, kız yok yanında. ‘Sana demedim mi dolaştırma diye’ dedim. Cahil insanlar.”

9. Mesnevi 130. Beyt: “Sufi Vakdin Oğludur, Yarın Demek Yol Şartından Değildir”

Sohbet Mesnevi şerhine döner. Beyit metni şöyle verilir: “Eşi dostu bulunmayan o sevgiliden ne anlatayım ki, bir damarım bile ayık değil. Bu ayrılığı, bu ciğer kanını anlatmayı bırak şimdi bir başka zamana bırak. Can dedi ki: doyur beni, açım. Tez ol; vakit keskin bir kılıç çünkü. Ey arkadaş, sufi vaktin oğludur; yarın demek yol şartından değildir. Yoksa sen sufi bir er değil misin? Var olan veresiye yüzünden yok olur gider.”

Hz. Mevlana Hüsamettin Çelebi’ye: “Ben ne söyleyeyim. Eşi-dostu bulunmayan o sevgiliden ne anlatayım ki bir damarım bile ayık değil.” Efendi Hazretleri şerh eder: “Aşık sevgilisini anlatmakta öyle bir hale gelir ki sevgilisini anlatamaz. Aşığın aşıklığı öyle bir zirveye gelir ki o zirveye geldiğinde aşık ne aşıklığını ne maşuğunu anlatabilir. O hal öyle bir haldir ki orada insanın dili susar, akıl susar. Anlatabilmek, tasvir edebilmek için aklın harekete geçmesi lazım; ama akıl harekete geçerse o kimsede aşıklık hali kalkar. Aşığın en büyük düşmanı akıldır. Aşığa bakılır; aşık kendinde olmadığı zaman çıkan sözlerdir onun aşıklığı. Kendinde olduğu zaman ise sadece aklının ürünlerini söyler. Aşık akıldan kaçar.”

“Can dedi ki doyur beni açım”: Hüsamettin Çelebi “ben açım, beni doyur” diyor. Sufi açtır, hep doymak ister ama hiç doymaz gerçek sufiler. Bu manada aşıklar da doymaz. Ve Hz. Allah: “Ey insanlar hepiniz de fıkarasınız, Allah ganidir.” Hepsi de fıkaraysa herkes zenginliğe doğru koşar: aşık için zenginlik aşkıdır, sufiler için zenginlik mürşididir. Sufiler üstadlarına koşarlar; hepsi de açtır, hepsi de ondan emcek, ondan doyacaklardır. “Oysa mürşid de açtır; o da hep açlık hisseder, o da doymak için Hz. Mevla’ya koşar. Bütün herkes bir şekilde açtır.”

Şevk kavramını şevhetten ayırır: “Şevk bir şeyde hiç bitmeyen istektir — hiç bitmeyen istek. Şehvet değildir bu. Şevk doyumsuzluktur, şehvet ise ulaştığında doyar. Bir kimse cinsel ilişkiye girer, girdi mi doygunluk yaşar; önüne ne koyarsanız koyun bitmiştir onun işi. Şevk ise öyle değildir: o daldıkça dalası gelir, içtikçe içesi gelir, koştukça koşası gelir, yürüdükçe yürüyesi gelir, ağladıkça ağlayası gelir, sevdikçe daha sevesi gelir. ‘Hakkıyla sevemedim’ der. Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem dediği gibi: ‘Sana hakkıyla kulluk edemedim.’ Allah’a abud der, ayakları şişinceye kadar namaz kılar — namaz kılmamış gibi hisseder kendini. Bütün malını dağıtır, hiçbir şey dağıtmamış gibidir. Bunun adına şevk denir.”

Şevk ehlinin hali de çarpıcı örneklerle anlatılır: “Aşık ne zaman ki şevkini kaybetti, o esnada küfrüne işarettir. Şevkini kaybeden aşık kale duvarına küfür bayrağını diker. Şevki olmayan küçücük iğneden ölür; şevk ehli ise iğneyi görmez, dikeni görmez. Dağ onun için karıncadır, dağ toz topraktır onun için. Ejderhalar karınca gibidir. Gökteki mahlukat onun için fasafisodur. Şevk ehli meleklerle yarışır ve meleklerden üstün gelir. Yorgunluk tanımaz, uykusuzluk tanımaz, varlık-yokluk tanımaz.”

Tersi olan şevk ehli olmayanların hali: “Onlar yorulurlar, hasta olurlar, üzülürler, kırılırlar, incinirler, canları acır, geri fides takarlar, bıkarlar, eleştirirler, geriye dönerler, yoldan çıkarlar. Bir bakmışsınız lüks bir yerde yemek yiyorlar, orada kalırlar. Bir baheçde oyalanmaya başlarlar. Bir sofrada, bir rüyada kalırlar. Onlara birisi ‘biraz öte git’ dese defolur gider; bir laf gelmiş olsa ‘bu lafı nasıl söyledin’ der döner gider. Şevk ehli değildir onlar; aşıklıkları görüntüdedir, özde değildir.” Buna mukabil özde aşık olanın hali: “Burnunu kırsan burnunu atar kenara yürür. Gözünü çıkarsan o yerine bağn-en göz takar yürür. Kolunu kırsan kolunun alçısını acısını hissetmez yürür. Elinde kılıç yürür düşmanın üzerine; savaş bitince atından inip namaz kılmak için secdaya varacağında kütük gibi devrilir — ayak o zaman kopmuş olduğunu anlar.”

Sufi kemal makamları: “Sufi vaktin oğludur — vakit neyi gerektiriyorsa sufi onu yapmakla mükelleftir. Öğlen vakti geldi öğleni kılar, ikindi vakti ikindiyi kılar, bugün sohbet varsa sohbete, zikir varsa zikre tabi olur. Bu sufiliğin başlangıcıdır. Bir müddet sonra sufi vaktin oğlu olmaz, vakit sufinin oğlu olur. O artık vakti dizayn etmeye başlar, vakti kendisi ayarlar. Önce vakit sufiyi uyuyordu; şimdi vakit ona uymaya başlar. Bir müddet sonra sufi vakti tasarruf etmekten vazgeçer — artık kemale ermiştir. Kemale erince artık ne vaktin oğludur ne vakte bakar. O artık Hz. Mevlana’nın dediği gibi: ‘Benim anam da aşk, babam da aşk. Benim dinim de aşk, imanım da aşk, kitabım da aşk.’ Artık vakti tasarruf etmek veya vaktin tasarrufuna girmek kalmaz; biter. Allah cümleyi onlardan eylesin.”

“Yoksa sen sufi bir er değil misin? Var olan veresiye yüzünden yok olur gider.” Hüsamettin Çelebi bu beyitle Hz. Mevlana’ya adeta sitem eder: “Ya Mevlana, sen sufisin; sen sufi bir er değil misin? Niçin sen var olanı vermiyorsun? Biz senden var olanı istiyoruz. Sende var, bizi doyur.” Efendi Hazretleri sohbeti kapatır: “Ona dedim ki, sevgilinin sırrının kapalı, örtülü kalması daha hoş. Sen hikayeye kulak ver, işi ondan anla. Haftaya devam edelim. El Fatiha.”

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi — Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti, 9 Mart 2013

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Muhabbet, Aşk, Hamd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı