Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Genel ·

Karabaş-ı Veli Tekkesi Sohbeti — 23 Şubat 2013 | Şeytanın Küfrü, Darül İslam-Darül Harp ve Faiz Meselesi

Mustafa Özbağ Efendi'nin 23 Şubat 2013 Karabaş-ı Veli Tekkesi sohbeti. Şeytan'ın Adem'e secde etmeyerek küfre düşmesi, "Allah'ın hükmüyle hükmetmeyen" ayeti, Darül İslam ve Darül Harp ayrımı, Hanefi fıkhası çerçevesinde faiz meselesi ve Türkiye'deki laik sistemde faizin hukuki statusu hakkında.

Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde 23 Şubat 2013 Cumartesi gecesi yapılan bu sohbet, Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin iki yazılı soruyu tez kalitesinde açtığı bir gecedir. Süleyman kardeşimizin “Şeytan Rabbi’ni inkâr etmediği halde nasıl kâfirlerden oldu, ‘kâfirlerden’ ifadesinde çoğul kullanılması neyi anlatır?” sorusu ile başlayan sohbet, Fransa’dan gelen bir faiz sorusu üzerinden Dârülislâm-Dârülharp ayrımına, oradan Almanya’dan Kadir kardeşimizin “nefis nedir, nefis terbiyesi nedir?” sorusu üzerinden tam bir uzuvlar fıkhına ve kalbin Rabb’e mutmain oluşuna kadar uzanır. Gecenin son bölümü ise gayrimüslimlerin Mekke’ye girme meselesi, Kâbe etrafındaki oteller, Hacda lüks-safahat ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in teslimiyet hâli üzerine yüksek sesle yapılmış bir vicdan çağrısıdır.

https://www.youtube.com/watch?v=s9D847OSyic

1. Şeytanın Küfrü ve “Kâfirlerden Oldu” İfadesindeki Çoğulun Sırrı

Sohbetin açılış sorusu Süleyman kardeşimizden gelir: “Âdem’e secde etmekten imtinâ eden şeytan, kâfirlerden oldu ayet-i kerîmesine istinâden bu kâfirlik Rabb’i inkâr olmamasına rağmen nasıl oluşmuştur ve ‘kâfirlerden’ denilerek çoğul kullanılması neyi ifade ediyor?” Efendi Hazretleri işe en baştan, küfrün tanımını yeniden çerçeveleyerek başlar. Günümüzde “kâfirlik” denildiği zaman akla sadece Allah’ı inkâr etmek gelir; oysa kâfirlik bu kadar dar bir kavram değildir. İslâm dünyasında yeniden bir şeyleri yapılandırmaya çalışanlar vardır ve bu yapılandırmanın temel amacı, Muhammed Mustafa’nın peygamberliğini veya Allah’ın ayetlerinden bir ayeti inkâr eden bir kimseyi “kâfir” noktasında göstermemektir. Efendi Hazretleri bu yapılandırmayı açıkça reddeder.

Muhammedîlerin inancı nettir: Bir kimse Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edebilir; ama Allah’ın hükmünü kabul etmezse, o yine kâfirlerden olur. Bu noktada en temel ayet-i kerîme meşhurdur: “Kim Allah’ın hükmü ile hükmetmezse, o kâfirin tâ kendisidir; o zalimin tâ kendisidir; o fâsıkın tâ kendisidir.” Efendi Hazretleri bu üçlü tasnifin kimi ilgilendirdiğini de teker teker açıklar: Hükmetme yetkisi olanlar kâfirlik dâiresine; kendi elinin altındaki bir şeye Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenler zâlim dâiresine; kendi bireysel dâiresinde işlediği günâh-ı kebâirlerle kendini hükümlendiremeyen sıradan mümin ise fâsık dâiresine girer. “Ben bunları böyle açık açık konuşurum, korkacağımı düşünmeyin.”

Meseleyi ete kemiğe büründürmek için içki örneğini verir: Allah’ın hükmü “içki haramdır”. Bu hükmü uygulamak, içkiyi yasaklamak ve içenleri cezalandırmak devletin işidir. Eğer devlet ve hükümran olanlar bu meseleye böyle hükmetmezse kâfir olur; gidip içki içen mümin ise fâsık olur, çünkü Allah’ın hükmüyle kendisini hükümlendirememiştir. Aynı şey kasten ve inatla Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen için de geçerlidir: Bazı imamlar, kasıtlı bir şekilde Allah’ın bir emrini reddedenleri küfür noktasında görmüştür. Şeytan da Allah’ın “Âdem’e secde et” emrini reddederek kâfirlerden olmuştur.

“Kâfirlerden oldu” ifadesindeki çoğulun sırrı ise bambaşka bir derinliğe taşır sohbeti. Şeytan tek bir şahıs olmasına rağmen arkasında bir sürü çoğulluk vardır: onun soyundan gelen bütün küfrün askerleri, bütün isyânı yolundakiler, bütün mağlûp olan ruhlar, bütün inkârcılar. Hz. Âdem de tek bir kişidir ama hepimiz Âdem’in çocuklarıyız; çoğul Âdemler bir sürü, çoğul insanlar bir sürü. Aynı şekilde bir kişi olarak vaki olan şeytanın “kâfirlerden” diye çoğul anılması da, onun tarafında duran ve onun gibi Allah’ın emrine direkt muhâlefet eden bütün nesillerin ifadesidir. Efendi Hazretleri meseleyi toparlar: “Eğer Allah’ın herhangi bir emrine bir kimse direkt muhâlefet ederse, yok hükmünde görürse, inkâr ederse, o da kâfirlerden olur. Allah bizi affetsin inşallah.”

2. Fransa’dan Faiz Sorusu ve Dârülislâm-Dârülharp Ayrımı

İkinci soru Fransa’dan gelir: “Bankada parası olup bu parayı çalıştıran kişi faiz işlemiş olur mu? Örneğin iki milyarı var, banka o paraya karşılık aylık yüz lira veriyor; bunun kâr payı olduğu söyleniyor, faize girmediği söyleniyor, sizden bilgi almam gerek.” Efendi Hazretleri meseleye önce bir uyarı ile girer: “Bu kardeşimiz Fransa’da yaşıyor ama Türkiye’de yaşaması da bir şey değiştirmezdi. Yaşam yeri neresi olursa olsun bu konu aynıdır. Bu konuyu internette birkaç kişi daha mail yoluyla sormuştu, hepsine de cevap olsun.” Meseleyi geniş olarak defalarca anlattığını, gönül arzu eder ki kardeşlerin geçmiş sohbetlerden ayıklanıp sayfaya koyabilsek, insanlar tekrar tekrar aynı soruları sormasalar, diye bir temenni ekler. “Konuşmaktan imtinâ ettiğimden veya bıktığımdan değil, bilinmeyen konulara biraz daha zaman ayırabiliriz diye.”

İslâm fıkhçıları ve İslâm âlimleri dünyayı toprak olarak ikiye ayırmışlardır: Bir, İslâm’ın hukukuyla hukuklanan topraklar, arz, devlet sistemi — buna coğrafik alan, hukuki alan ne derseniz deyin. İki, İslâm hukukuyla hukuklanmayan yerler. Efendi Hazretleri’nin nezdinde bugün dünya üzerinde net bir şekilde İslâm hukuku ile hukuklanmış bir devlet sistemi yoktur. “Yanılabilirim” der; bizzat yaşamadığı, bilmediği yerler olabilir. “Yanıldıysam, bilmediysem Allah beni affetsin.” İslâm hukukuyla hukuklanmayan yerlerde hanefîler — altını çizer, “hanefîler diyorum, altını çiziyorum” — o beldede müminle kâfirin arasında faiz hukukunun olmayacağını beyan etmişlerdir.

Bu görüşün delili Hz. Abbas efendimizin hâlidir. Hz. Abbas Müslüman olduğu halde Mekke’de yaşamaya devam etmiş ve Mekke’de faizle iştigal etmeye devam etmiştir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Mekke fethedilinceye kadar onun bu iştigâlini yasaklamamıştır. Hanefîler ayrıca İbn-i Mekhul’ün hadisini kendilerine ölçü almışlardır: İslâm hukukunun olmadığı bir yerde müminle kâfirin arasında faiz olmaz. Burada kâfir bir şahıstır; oysa bugünün şartlarında iki sistem vardır: Bir, bir insanın şahıslarla olan ilişkisi; iki, şahısların kurduğu sistemlerle ilişkisi. İslâm hukukunun yaşanmadığı yere İslâm âlimleri “Dârülharp”, yaşandığı yerlere “Dârülislâm” demişlerdir. “Dâr” kelimesi burada “yer, coğrafik alan, toprak, memleket, belde” anlamındadır. Bu toprakların adına Anadolu demişiz, bu dârın bu yerin ismi Anadolu.

Bir yerin “Dârülislâm” olabilmesi için İmam Muhammed’e göre orada İslâm hukukunun tecelli etmesi gerekir; bir yer “Dârülharp” olması için de yine İmam Muhammed’e göre orada İslâm hukukunun olmaması yeterlidir. Hocası İmam Âzam ve diğer hocası İmam Yusuf ise iki şart daha ekler: Birincisi o yerin Dârülharbe bitişik olması, ikincisi orada daha önce eman verilenlerin emanlarının kaldırılmış olması. Efendi Hazretleri kaynak kitapları da isim isim sıralar: “El-Hidâye’ye bakabilirsiniz, Dürer Gürer’e bakabilirsiniz, Fetâvâ-yı Hindiyye’ye bakabilirsiniz, İbn-i Âbidîn’e bakabilirsiniz, Cuma bahislerinde, emânet ve eh(li)yette, ikil cittikte de bulabilirsiniz. Hanefî fıkhının temel kitaplarıdır. Bu benim fikrim değil, bu benim düşüncem değil, bu benim bencesi değil yani — İslâm hukukçuları koymuş bunu.”

3. Türkiye’nin Durumu: Dârülharpte Mümin ile Gayrimüslim Kurumun Faizi

Efendi Hazretleri bu fıkhî temelden sonra meseleyi Türkiye şartlarına indirir. Soruyu soran Fransa’da, Fransa’da da İslâm hukuku olmuş olsa Türkiye’de faiz zaten ortada dolaşmaz, insanların hukuku dini hukuka göre tecelli ederdi, böyle bir şey yok. Böyle bir şey olmayınca da Türkiye için hiç kimse “İslâm Cumhuriyeti” diyemez, hiç kimse “İslâm hukukunun yaşandığı bir yer” diye beyan edemez. “Derseniz sizi İslâm’ı içeri atarlar zaten, otomatikmen lâik devlete karşı çıkmaktan.” Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukunu başka bir hukuka çevirmeyi istemek de yasaktır: “Eğer derseniz ki Türkiye’de ben İslâm hukukunu istiyorum, içeride alırsınız soluğu. Sakın ha.”

Efendi Hazretleri burada bir uyarı parantezi açar ve kendi sohbetinin neden bu mecraya girdiğini de izah eder: “Ben ‘İslâm hukukunu istiyorum, ben İslâm hukukuyla hukuklanmak istiyorum’ derseniz, bir cemaat anlatırsanız, kendinize taraftar toplamaya çalışırsanız, sizi paldır küldür içeri alırlar. Memleketin devletin lâik demokratik hukuk sistemini değiştirmekten, irticâî faaliyetlerden pat diye savcılığın karşısındasınız.” Namaz kılmak, oruç tutmak, ibâdetleri edâ etmek zaten yasak değildir. “Namaz kılmak mı yasak bu memlekette? Oruç tutmak mı yasak? Bana soruyorlar, değil diyorum. Zekât vermek mi yasak? Değil. Siz bütün sabaha kadar namaz kılabilirsiniz, sabaha kadar zikredebilirsiniz, sabaha kadar hafızlık yapın, hiçbir şey yapmazlar size. Her sokak başına Kur’an kursları kurun, her sokak başına tekkeler yapın, oturun sabahtan akşama kadar orada zikredin — hiçbir sıkıntı yok, hiçbir problem yok.” Sıkıntı ancak “İslâm hukukunun uygulanmasını istiyorum” demekle başlar.

Bu parantezi “tecrübe var çünkü” diyerek kendi bağlamından örnek verir: 28 Şubat’tan Nurettin Şirin. Adam gazeteci, kimseye çakı bıçak çekmemiş, kimseyle dövüşmemiş, kimseye hakaret etmemiş; sadece “Filistin var, Filistin’de Müslümanlar var, bu İsrail’den bu Filistin’den bu böyle olmaz” dedi diye hâlâ içeride. “İsrail ile Türkiye’nin terörist anlaşması var; aslında başbakan, başbakanlığını kaybettiği anda İsrail ona dâvâ açıp Türkiye’de onu tutuklatabilir. Çünkü İsrail’e terör devleti, teröristsin dedi ya — İsrail devletine terörist demek, onu terörist devlet görmek Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre, anlaşmaya göre yasak.” Efendi Hazretleri bir tabiî çıkış yapar: “Sen de geldik biz burada ne güzel Mesnevî dinleyecektik, nereden bunları muhabbete çıkardın şimdi? Biz nereden beri Mesnevî dinlemeye geldik? Eyvallah, Mesnevî’den de okuyacağız.”

Şimdi meseleye döner: Bir yer bu noktada İslâm hukuku yoksa orası ne olmuş oldu? Dârülharp. Dârülharp oldu ve müminle kâfirin arasında faiz kalmadı. Devlet lâik demokratik bir devlet olduğundan, elektrik parasını geciktiren kimseye bile faiz binmektedir; o kesmiyor, faiz çalıştırıyor, oradan faiz alıyor. Vergi dairesi bir gün geciktiriyor mu, faiz bindiriyor. Faiz bindirmeyen hiçbir yer yok. Diyânet vakfının parası bile faizle yatmaktadır. Şimdi “Kim faizle iştigal ederse, alırsa verirse” diye başlayan hadîs-i şerîfi söyleyen bir kimseyi televizyonlara çıkarmazlar, sohbet yerlerini çıkarmak istemezler. “Ağır konuşuyor böyle konuşanlar” derler. Oysa hadîs-i şerîf meydandadır: “Mümin, müminden faiz alır verirse, annesiyle Kâbe duvarının dibinde cima etmiş gibi günâha girer.” Hz. Peygamber böyle laf söylemez demezler ama canları acır — çünkü hadis bu kadar ağırdır.

İşte meselenin çözümü burada yatar: Eğer karşıdaki sistemin sahibi mümin ise, o mümin faizi aldı verdi ise, sen ona verdin veya ondan aldın, yandı. E, karşındaki banka gayrimüslim veya dinsiz ise — gayrimüslim de yok, dinsiz — o zaman onunla alışverişinde faiz olmuyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırlarının içerisinde İslâmî kurum ve kuruluş yoktur, İslâm hukukuna uygun çalışan hiçbir kurum da yoktur; buna Diyânet dâhil. Efendi Hazretleri dilinin sivriliğini itiraf ederek söyler: “Benim dilim sivridir, sivri biraz. Diyânet de dinî bir kuruluş değildir. Maaşını devletten alır; vergi dairesinin memuru, polis memuru neyse Diyânet’in memuru da aynıdır. Sakın onu da dinî bir kuruluş olarak görmeyin. O, devletin din hizmetlerini görür; öbürkü devletin mâliye hizmetlerini, öbürkü asayiş hizmetlerini, öbürkü sağlık, eğitim hizmetlerini görür.” Böylece Türkiye’de bankayla iş yapan bir müminin mesele faize değil, karşısındaki kurumun dinî statüsüne bağlanmış olur.

4. Nefis Kavramının Kur’ânî ve Sûfî Anlamları

Gecenin üçüncü sorusu Almanya’dan Kadir kardeşimizden gelir: “Nefis kavramı şehvet arzusu ile özdeşleştiriliyor, çoğu zaman halk arasında böyle bir özdeşleşme var. Nefis tanımı nedir? Sufizme göre nefis terbiyesi nedir? Nefis terbiyesinin türleri ya da boyutları var mıdır? Oruç tutmak nefis terbiyesinde ne derecede önemlidir?” Efendi Hazretleri meseleyi Kur’ân-ı Kerîm’den başlatır. Kur’ân’da nefis kelimesi bir, bir şeyin varlık anlamında; iki, ruh anlamında; üç, kötü istekler anlamında kullanılmıştır. Değişik yerlerde değişik mânalarda, çok teferruatlı ve ayrıntılı bir kavramdır. “Bunu bir kısmını önümüzdeki hafta anlatmayı planlıyorum ama bir güzergâh yapacağım buradan.”

Varlık anlamında nefis şudur: “Ben bir bütün olarak bir nefisim; benim zatım komple bir nefis. Bir kimseyi birey noktasında algıladığımızda, o bireyin zâtını bir nefis olarak nitelendirebiliriz.” Halk arasında kullanılan “nefs-i müdafaa” tabiri de buradan gelir: Bir kimsenin kendisini müdafaa etmesi. O zaman nefsin bir mânası da o kimsenin kendisi, yani zâtıdır. Bazı ayet-i kerîmelerde nefis doğrudan ruh anlamında kullanılır. Bir de nefsin “bir kimsenin kötülükleri istemesi, şehvet” olarak algılanan mânası vardır ki günümüzde halkın diline en çok bu anlam yerleşmiştir. Oysa nefsin bunlardan sadece biri olduğunu kavramadan nefis terbiyesinden konuşmak mümkün değildir.

Cenâb-ı Hak insanı en mükemmel şekilde, ahsen-i takvim üzerine yarattı. Ama işte o kötü duyguların ve arzuların esiri olursa, insan hayvandan daha aşağı bir mahlûk hâline gelir. Bu hayvandan daha aşağı mahlûk hâline gelen kimse, nefis terbiyesiyle bu hâlden çıkıp insân-ı kâmil olur. İnsan için bir uçta “esfel-i sâfilîn”, diğer uçta nefis meratiplerinin sonu olan “safiye” vardır ve bu ikisinin arasında sürekli yaşayan gelgitler vardır. Esfel-i sâfilîn, emmâreden daha aşağıdır; ve nefis meratipleri Kur’ân’da karşılığını bulur: emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, mardiye, sâfiye. Emmârenin aşağısı ise esfel-i sâfilîndir — hayvandan daha aşağı. Sûfîlerin konuştuğu alan işte bu alandır: Nefis. Sûfîler bu nefsi terbiye etmek için uğraşırlar ve terbiye ederlerse, bir müddet sonra “nefsini bilen Rabbini bilir” hükmüne doğru yürürler.

Ama Efendi Hazretleri hemen bir uyarı koyar: Bir kısım ehl-i tasavvuf, “nefsini bilen Rabbini bilir” noktasına geldiğinde yolun bittiğini zanneder. Oysa nefsini bilen Rabbini bildiğin noktasına ulaşan kimsenin daha gidecek çok yolu vardır. Sûfîler hem nefisle mücadele ayaklarında emmâre-levvâme-mülhime-mutmainne-râdiye-mardiye-safiye olarak yürürler; hem de bizim yolumuzda olanlar seyr-i sülûk noktasında kalp ayağıyla da ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn noktasına ulaşırlar. Tasavvuf dilinde “şeriat, tarikat, hakikat, marifet” diye konuşulur; kimileri şeriatı normal herkesin yolu sayıp üçler, kimileri dörtler, kimileri hakikat ile marifeti tek noktada birleştirir. “İşim burasında değilim” der Efendi Hazretleri; o seyr-i sülûk noktası zaten şeyhinde fânî olma, Resûlullah’ta fânî olma, Allah’ta fânî olma noktasıdır ve o işin “kalbî ayağı”dır.

Öbür tarafta işin “nefsî ayağı” vardır ki dördüncü makama kadar — emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne — geldiğinde o kimsenin seyr-i sülûkü başlar. Mutmainneye geldiğinde o kimse mutmainneden râdiyeye geçer, hakka’l-yakîn olur, mardiyyeye geçer, ilme’l-yakîn-ayne’l-yakîn-hakka’l-yakîn tamamlanır. Sâfiyede artık ehadiyet makamıdır ve hakka’l-yakînin ondan sonrası sonsuz devam eder. Efendi Hazretleri kasıtlı olarak teknik konuşmadan çekinir: “Bu teknik konuşarak kafanızı bulandırmak istemiyorum. Sûfîler sadece sohbetlerinde nefis meratiplerini konuşurlar; kalbî meratipler ehline malumdur derler, kalbî meratipte edecek olanlar üstadları tarafından seyr-i sülûkta yetiştirilirler.”

5. Mürşid-i Kâmile Bağlanma: Seyr-i Sülûkun Asıl Başlangıcı

Efendi Hazretleri kitaplardan farklı olarak kendi algısını açıkça koyar. Kitaplarda umumiyetle şöyle okunur: Bir kimse nefsî yetişmede emmâre-levvâme-mülhimeyi geçip mutmainneye ulaştığında seyr-i sülûkuna adım atmış olur. “Bu fakir bunu böyle algılamaz” der Efendi Hazretleri. Bir kimse bir üstâda, bir mürşid-i kâmile bağlandı ise, onun seyr-i sülûkü aynı anda başlar. “Bu fakirin algısı da böyledir. O kimse bir üstâda, bir mürşid-i kâmile, bir pîre elbende olduysa; bir mürşid-i kâmile tam sıkı bir şekilde bağlandı ise, bağlılığında şekhi ve şüphesi yoksa; yoluna devam etme gayreti, azameti, azmi, sıdkıyeti üzerinde varsa, o kimsenin seyr-i sülûkü başlar. Nefisle mücadelesi ve nefis meratiplerini geçmesi de başlar.”

Çünkü bir kimsenin bir üstâda, bir mürşid-i kâmile bağlanması, onu otomatikmen emmâreden ve levvâmeden çıkarır. “Çünkü bir kimse hem bir mürşid-i kâmile bağlı olacak, hem de göz göre göre haramlara, günâh-ı kebâirlere devam etmesi olmaz, mümkün değildir.” O yüzden o kimse emmâre ve levvâmeden çıkar, onun seyr-i sülûkü, onun nefisle mücadelesi başlamıştır. Bu noktada nefisle mücadelenin birinci derecesi günâh-ı kebâirleri terk etmektir. İkinci derece farz ibâdetleri yerine getirmektir. Allah’ın farz kıldığı ibâdetleri yerine getirmeyenler, Allah’ın hududunu açıkça çiğneyenler, asla nefis meratiplerinde yürümeyi hayal etmesinler.

Yunus’un sözü tam da buraya oturur: “Ele geleni yersin, dile geleni dersin; böyle dervişlik dursun, sen derviş olamazsın.” Ele geleni yemek: haramı helâli dinlememek. Dile geleni demek: sünneti farzı dinlememek. Ele geleni yemek ve dile geleni demek: edeb ve âdâbın dışında yürümek. Önüne geleni yiyorsan domuzdan farkın yoktur; ucuz kurnazlıklar yapıyorsan tilkiden farkın yoktur; ona buna sataşıyorsan, herkese salyanı akıtıyorsan köpekten farkın yoktur; arkandan geleni tekmeliyorsan eşekten farkın yoktur. “Bu hâlinle sen insan bile değilsin.” Nefis meratibi, haramlardan uzak durmakla başlar; ibâdetleri bir tamam işlemekle devam eder ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetiyle görünür hâle gelir. “Onun ayak izleri takip edilir. Bu sözlerim ağır gelebilir nefislerinize ama işin hakikatini konuşmakla sorumlu hissediyorum kendimi.”

Burada çağımızın kurum ve kuruluşlarına dair sert bir uyarı gelir. Kur’ân ve sünnetin içerisinde durmadan nefislerini terbiye edeceklerini söyleyen değişik ticari kurum ve kuruluşlar vardır. “Oralardan da bize teklif geliyor: ‘Öğretilerinizi bize öğretir misiniz? Biz otellerde toplanıyoruz, otellerde seminerler veriyoruz, nefis terbiyesi nasıl olmalı’ diye. Tabii onlar benim konuşmamı isterlerken bana dökümanlar göndereceklermiş, ben onların dökümanlarının üzerinden konuşacağım, onlar da kendi tabirlerine diyecekler ki: ‘Büyük Mevlevî Üstâdı Mustafa Özbağ nefis terbiyesi ile alakalı size sohbet edecek. Günlük bin dolar — gelin bakalım filanca beş yıldızlı otele; o beş yıldızlı otelde hepiniz yatırın paraları, biz de orada panel yapacağız; 3-5 kuruş bize de verecekler.’” Efendi Hazretleri bu teklifin cevabını verir: “O kardeşleri, o arkadaşları Mustafa Özbağ Efendi tekkesine getirin, orada bedava dinlesinler. Para da lâzım değil, biz burada para almıyoruz kimseden — yok orada istiyorlar.” Nefis terbiyesi Muhammedî olacaksa, bunun adı budistik, hinduluk, egzotik, süslenmiş bir at, önüne arkasına İngilizce eklentiler takılmış bir şey değildir; doğrudan Kur’ân ve sünnete dayalı bir sistemdir.

6. Günâh-ı Kebâireler ve Dilin Haramları

Nefis terbiyesinin başlangıcı haramı terk etmektir. Haramlar hakkında Mekhul’e göre büyük günâh-ı kebâireler yirmi dörttür: dilin haramları, gözün haramları, elin haramları, ayağın haramları, cinsel uzuvların haramları, kalbin haramları. Mekhul bu tasnifi yirmi dörde çıkarmıştır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’den Hz. Ömer efendimizin oğlu Abdullah’tan nakledilen hadislere göre ise günâh-ı kebâireler yedidir. “Söyleyecek sözümüz yok” der Efendi Hazretleri; ama âlimler ve ulemâlar Kur’ân ve sünnete dayanarak, oradan aldıkları feyiz, ilham ve hukuk ile günâh-ı kebâireleri beyan etmişler, bu teferruatlı tasnife varmışlardır.

Dilin âfâtları meydandadır; nefisle mücadele edecek olanlar birinci derecede dillerini koruyacaklar. Efendi Hazretleri bunları tek tek sıralar: yalan söylemek, yemin etmek, gıybet etmek, dedikodu etmek, iftira etmek, laf taşımak, kovuculuk yapmak, küfretmek, hakaret etmek, kötü söz kullanmak. “Ağzından o kimsenin kötü bir söz çıkmayacak hiç; haramlardan dil temizlenecek. Bi’set sonrası, ya hayır söyle ya sus — o kimse hayır söylemediği noktalarda susacak. Bi’set noktası — hakkı ve sabrı tavsiye edecek.” Demek ki o eğitim sürecinde ilk önce haramları terk edecek, o dil haramları konuşmayacak hiç. Haramları konuşmadıktan sonra terbiye olan dil, ayne’l-yakîn noktasında ya hayır konuşacak ya susacak. Nefis meratibi belirli bir noktaya geldiğinde, sûfî noktasında, o hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden olacak.

Sonra Efendi Hazretleri kendi yolundaki kardeşlerin mücadelesine döner. “Biz kardeşleri bu noktaya kadar o yüzden deriz ki, sizin nefisle olan mücadeleniz üstâda bağlandığınız andan itibaren başlar. Siz üç hâli birden yaşarsınız: haramları terk edersiniz, hayır konuşacağınız zaman hayrı konuşursunuz, hakkı ve sabrı tavsiye edersiniz. Beklemek yok, zamanımız yok çünkü; tahammülümüz yok, yangın yatağı ortalık. Biz ‘Aman kardeşler, siz eğitiminizi bitirin ondan sonra hakkı ve sabrı tavsiye edersiniz’ diyecek hâlde değiliz. Öyle değil bizim bizim yol.” Bizim yolda kardeşlerin seyr-i sülûkleri üstâdlarından ders aldıkları anda başlar, mücadeleleri de başlar. “Öyle kolay değildir ders almak bizden: adamın eşi, aşı, işi, çoluğu çocuğu, akrabaları, kardeşleri, komşuları, arkadaşları — herkesle imtihan yaşar. O da onun doğru yolda olduğunu gösterir.”

7. Elin, Ayağın ve Gözün Haramları

Dilin ardından sıra el, ayak, göz ve kulağa gelir. El: harama elini uzatma, haramı tutma, harama dokunma, hırsızlık yapma, kimseye vurma, kimseyi dövme, kimseyi öldürmeye kalkma. “Elinden senin asla haram çıkmasın. Bu el senden davacı olur, bu dil senden davacı olur.” Sen elinle hayır işle. Bir el evinin iâşesini sağlamak için çalışıyorsa o el kıymetlidir; abdest alıyorsa kıymetlidir. Abdest almayan kolun kıymeti yok, abdestsiz ağzın kıymeti yok. Sûfîlikte bu mesele çok önemlidir: “Sûfî abdestsiz yere basmaz; abdesti bozuldu hemen gider abdest alır. Abdest onun zırhıdır manevî olarak. Nefisle mücadelede abdest onun zırhıdır. Yatarken abdestini alır da yatar.” O dil abdestlidir, o ağız abdestlidir. Abdestli ağızdan küfür çıkar mı? Yalan çıkar mı? Eşine hakaret, hakir görmek çıkar mı? Dedikodu, gıybet, fitne çıkar mı? Kur’ân ve sünnete aykırı bir şey çıkar mı? Sûfî işte böyle nefisle mücadele eder.

Efendi Hazretleri burada ince bir dervîş kurnazlığını ifşâ eder. “O sûfînin elinden yanlışlık çıkmaz, hatuna vuruver yok öyle şey.” Ama bazı dervişler kendilerini çok akıllı zannederler: “Biz vurmayı yasaklıyoruz ya, vurmuyormuş da kadının kolunu çindiriyormuş, çürütüyormuş.” Efendi Hazretleri bu inceliğe isim koyar: “Şeytanın aklı o, o dervişin aklı değil. Şeytan dedi ‘Onun yaradılışı ayrı, benim yaradılışım ayrı.’ Ne gidiyorsa senden habersiz tembih et, söyle, anlat; yine gidiyorsa, hadi diyelim ki evliliğini kurtarmak için bir fiske vurdun. ‘Efendim beni sinirlendiriyor oh ne kadar güzel, ben de sinirlendim dedim; ne yapayım şimdi seni dedim, ben de şimdi sinirlendim’ kaldı.” Bu fiske de üçüncü bir ihtimaldir; aslolan eldır haram çıkmamasıdır.

Ayak ise harama yürümeyecek, harama basmayacak, seni harama götürmeyecek. Birinci derecede harama gitmiyor, duruyor; ikinci derecede harama gitmediği müddetçe sen hakka doğru koş. “Ayağının işi o. Allah sana ayak verdi hakka koşman için — meyhaneye pavyona değil. Allah sana ayak verdi — maça caza saza koşman için değil. Allah sana ayak verdi — hayra koş diye. Allah sana ayak verdi — çoluğunun çocuğunun rızkını temin et diye, ilim yolunda koştur diye.” Ayak Allah’ın verdiği bir armağandır ve harama doğru gitmediği ölçüde değil, hakka doğru koştuğu ölçüde kıymet kazanır.

Gözün haramı ise şehvetle bakmaktır. “Şu kadının eteğine bakayım, bu adamın orasına busuna bakayım” diye gezmek, oturup sota bir yere yukarıdan kesmek, dışarıya çıkıp böyle bir köşeye bakıp bir adama veya kadına bakmak yok. Hatta bir kadın ona bakıyorsa o kafasını eğecek. “Bakmayacak — şehvetle bakmak yok, gözün haramı. Daha ağır konuşayım: azgın hayvanlar gibi bakmak yok. Yoldan geçen her kadın senin karın değil; yoldan geçen her kadının sahibi sen değilsin. Senin de hanımın yürüyor, senin de kızın yollarda yürüyor, senin de ablan yürüyor, senin de kız kardeşin yürüyor. ‘Benim hanımım böyle yürümüyor’ — kınama. Yarın öbür gün senin kızın öyle yürür de utancından kafanı kaldıramazsın.” 28 Şubat’ın ilâhiyatçılarından bir profesörün “beş yıldızlı otellerde erotik kanallar izlendiği meydana çıkınca insanlar ne izliyor diye öğrenmek için izledim” demesi bu noktada bir canlı örnek olarak geçer: “Utanmaz adam, öyle bâri deme; de ki ‘Allah beni affetsin, nefsime uydum ben de’.”

8. Kulağın Haramı ve “Altın Harmanı” Kıssası

Gözle el ile ayak kadar kulak da nefis meratibinde bir uzuvdur. “Kulak haramlardan uzak duracak. Haram dinletme onu. Dille kulağa sahip olursan gerisine sahip olursun; dille kulağa sahip olamazsan nefis meratibinde har-bi-re yerinde sayarsın.” Başındaki üstâd “Uygun adım marş ileri” derken sen yerinde sayıyorsan, hatta tası tarağı bırakıp gidiyorsan, askerden firarcı ne oluyor? Vatan haini oluyor. Savaştan kaçan ne oluyor? Vatan haini oluyor. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri günâh-ı kebâirelerden birisi olarak “savaştan geri dönüp kaçmak”ı saymıştır. “Savaştan geri dönüp kaçan, günâh-ı kebâire işlemiş olur” der hadîs-i şerîf. Demek ki ayak geriye götürmeyecek seni, akıl geriye götürmeyecek seni.

Kulağın haramına ağır bir örnek olarak Efendi Hazretleri tekkede bizzat başından geçen bir sahneyi anlatır. “Mustafa Özbağ Efendi’de hani bir Mustafa Hoca var ya — ‘Kilolarca altın varmış, ben tahmin ettiydim ya, o herkesten para topluyormuş zaten’” diyen saf bir kardeş gelmiş. Efendi Hazretleri ona döner: “‘Hocam, sende kilolarca altın varmış’ dedi. ‘Deme lan,’ dedim. Böyle baktı. ‘Hadi, kalk ya’ dedim. ‘Nereye?’ dedi. ‘Bulalım oğlum şunları’ dedim. Böyle baktı. ‘Vallahi de billahi de, yemin ediyorum, Allah seni inandırsın ne büyük müjdeymiş bu, ya demek ki gözüm görmemiş benim. Kör olmuş haberim yok benim ya, yürü, duruyor mu şimdi? Lan oğlum, işte bak, buradaki kasanın anahtarı — dükkânda bir kasa var — orada bir arkadaşın deposunda duruyor onun, anahtarını da vereyim; evi de açayım sana. Neredesin, bulun aslanım, şunların çok ihtiyacımız var.’”

Efendi Hazretleri meseleyi zenginlik iddiâsının aslı üzerinden teşhir eder: “Böyle baktı. ‘Oğlum, ihtiyaç var, bak, bir araba vardı, iyi bir şeydi, sattık. İhtiyaç oldu, ihtiyaç oldu, ikinciyi de sattık. Böyle bakıyor şimdi. ‘Oğlum, kel kör bir arabaya biniyorsun, her tarafından ses geliyor, rüzgâr alıyor dedim, her tarafından; terli terli biniyorum, tutuluyor her tarafım. Şu altınlar neredeyse bulalım da gideyim kendime düzgün bir araba alayım, ya kaldı’ dedim. ‘Sana bunu kim söyledi?’ dedim ben. Sustu. ‘Vay’ dedim, ‘ama kilo benim, kilolarla değil, küplerle değil, harman yere gibi altınım var’ dedim. ‘Doğru söylemişler sana, nereden?’ dedi. ‘Her gıybet eden’ dedim ‘şırak şırak atıyor benim kasaya; her iftira atan şırak şırak atıyor benim kasaya; her dedikodu yapan benim için yazılıyor cari hesaba. Şimdi bak, sen gel söyledin ya, seninki de yazıldı şimdi.’”

Kıssanın hikmeti nefis terbiyesinin kalbî boyutuna iner: “Ben kaç tane eşim olduğunu bilmiyorum, kaç tane çocuğum olduğunu bilmiyorum, kaç tane arabam olduğunu bilmiyorum. Salak safım ya ben, saymasını bilmiyorum ya ben. Örnek.” Peki bu örnekte kulak ne yaptı? Dinledi. “Dinledin mi bunu? Dinledin. Sen de onu söylemiş gibi günâha girdin, sen de onu söylemiş gibi günâha girdin.” Demek ki nefis meratibinde kulak haramlardan uzak duracak, çünkü duyulan her gıybet, her iftira, her dedikodu, dinleyene de yazılır; sadece söyleyene değil. Mustafa Hoca’nın altın harmanı, söyleyenlerden çok dinleyenlere hatırlatılan bir ibretlik haline gelir.

9. Kalbin Haramı ve Mutmain Olma Hâli

Uzuvların haramlarından kurtulduktan sonra sûfî haramın sevgisini çıkarır. Artık kalp haramı sevmez olur. “Ya gideyim deniz kenarına bir rakı balık yapayım” yok; onu sevmez artık, ondan nefret eder, hiç kalbinden geçirmez. “Ya şu x kimseyi gördüm, bir kavga edeyim onunla” böyle düşünmez. Sûfî kalbin nefis meratibinde, kalpten asla haram bir şeyi istek arzu geçirmez, sadece helâla doğru koşar. Ve böylece helâla doğru koşan, helâli seven kalp “mutmain” olmuş olur. Kalbi mutmain olan odur: farzları yerine getiren, haramlardan uzak duran, Allah’ı sevmeye ve Allah’a doğru koşmaya çalışan bir kimse. Ve ancak böyle bir kimseye âyet-i kerîmedeki nidâ gelir: “Ey nefis, Rabbine mutmain olarak dön.”

Uzuvlar hakka doğru yürüyünce Cenâb-ı Hak bir bir açılır onlara: “O göz harama bakmazsa Allah ona Kâbe’yi gösterir; harama doğru meyletmezse Allah ona melekleri gösterir; o göz harama doğru dönmezse Allah ona semayı, semâvâtı gösterir. O el harama uzanmazsa, o el Muhammed-i Mustafa’yla musaffalaşır, sahâbelerle musaffalaşır, pîr efendilerle musaffalaşır. O ayak harama doğru yürümezse, Allah onu Medîne-i Münevvere’de Muhammed-i Mustafa’nın kabr-i şerîfinin başına götürür. Bir adımda bakar ki orada, o an zikrullahtadır, o esnada zikrullahta; ona zâkiri Allah Allah Allah derken bir bakmış ki Muhammed-i Mustafa’nın kabr-i şerîfinin başında, dili Allah derken kalbi ona selâm veriyor, selâm alınıyor, selâm alınıyor.”

Ve kulak — ki haramdan tıkalı tutulmuştur — Hazret-i Peygamber’in selâtü selâmını duyar. Göz, meleğ-i âzamı görür çünkü harama tıkalıdır; el, meleğ-i âzamla tokalaşır çünkü el harama örtülüdür; kalp Allah’ın tecelligâhı olur çünkü kirlerden arınmıştır. Kalpte “Allah Allah Allah” ismi vardır; o kimsenin dili suskun, ama gönlü haykırışta; dili suskun, gönlü yalvarışta; dili suskun, gönlü münâcâtta; dili suskun, gönlü sohbette. “Bu ancak kalbin haramlardan arınmasıyla mümkün; kalpte dünya sevgisinden, mal mülk sevdasından arınmakla mümkün. Allah bir gönül yarattı — bir gönüle iki sevgi koymuyor, bir gönüle bir sevda koyuyor, iki sevda koymuyor.” İşte kalp seyr-i sülûk noktasında ilerler; nefis meratibinin bu noktadaki yolu budur.

10. Gayrimüslimlerin Kâbe’ye Girmesi ve Mekke’deki Oteller

Soruların sonuna gelirken Efendi Hazretleri bir başka soruyu ele alır: Gayrimüslimlerin Kâbe’ye girmelerinin Allah’a yasaklanmış olması ve “günümüzde Kâbe’nin çevresinde gayrimüslimlere ait oteller görüyoruz, konuyla ilgili ayetleri nasıl anlamalıyız?” sorusu. Cevap sert başlar: “Gayrimüslimler dinî noktada necis hükmündedir. Bunu böyle açık açık söylemezler, kızacaklar şimdi gene bana. İki de birde kızıyorlar bana, bu da çok bir taraftan hoşuma gidiyor — sohbetleri izliyorlar, takip ediyorlar en ince ayrıntısına, noktasına kadar, enteresan buluyorlar. Kimisi de itiraf ediyor: ‘Harbi harbi sizin gibi cesaretli sohbet eden yok.’ Bunun için sohbet etmiyorum ben, doğruyu hakikati söylemeye çalışıyorum.” Gayrimüslim, dinî noktada necis hükmünde olduğu için Beytullah’a ve Medîne’ye giremezler. Oysa günümüzde Kâbe’nin çevresinde onlara ait oteller olduğu için zaten mesele başlı başına bir yaradır.

Efendi Hazretleri bu noktada bir ütopya çizer. “Mekke’nin etrafı dağlarla çevrili; o dağların ortasında, o bölgede bir tane bile otel olmamalı; bir tane alışveriş merkezi olmayacak, alışveriş yeri olmaması lâzım orada. Mekke’de Beytullah’tan yüksek bir tane yapı olmayacak orada. O bölgede benim ütopyam: oradaki oteller, evler hepsi yıkılacak, temizlenecek oralar; insanların böyle ibâdet alanları olacak, dinlenme alanları olacak; gidecekler abdestlerini alacaklar; küçük küçük basit yerler olacak; hemen karın doyurmak için temiz, her ülkenin kendisine ait temiz yerler olacak.” Her ülkenin kendi kültürüne ait basit bir yeri olmalıdır çünkü kültürler farklıdır: “Adam olanca sarımsağı yiyor, yemeklerinde olanca sarımsağı kullanıyor. Kaldığımız otelin altında bir seferinde bir Hindistanlıların kaldığı, yemek yediği bir yer vardı. ‘Allah’ım Yâ Rabbi, Yâ Resûlullah, 100 yıl yemek yemesen alamayacaksın o kokudan’ dedim. Kaldığın otelde daha önce bir başkası kalmış, adamın kültürü halının üzerinde yemek yapmış, yemiş yatmış orada, kalkmış kirletmiş.” Bu kültür dağınıklığı mübarek mekânlarda değil, her ülkenin kendi basit evinde yaşanmalıdır.

Devletlerin Hac’a karışması da Efendi Hazretleri’nin yüreğine dokunan bir başka noktadır. “Devletler ellerini çeksinler, çeksinler. Hem devletler ‘Lâik demokratik hukuk devletiyiz’ diyorlar, hem de benim haccımı ömremi karıştırıyorlar. Sana ne kardeşim? Sen lâik demokratik devlet değil misin? Benim ibâdetime ne karışıyorsun sen? Biz gideceğiz çadırda kalacağız — sana ne? Biz gideceğiz yatmayacağız çadırda bile — sana ne ya? Sen bir şey mi yapmak istiyorsun?” Vakıf adına, Diyânet vakfı adına götürüyorlar; Diyânet’in kendisi götürmüyor. Diyânet vakfı kazandığı paralardan gitsin oraya ucuz oteller yapsın. “Hacca gitmek 3000 euro — normal. Hacca gitmek kaç bin, var mı en yakın Hacca giden elini kaldırsın? 2300-2400 euro Diyanet’in götürdüğü en ucuzu. Hacca gitmek dünyanın en pahalı turizm seyahati — Hac ve Ömre. İbâdet ediyoruz diye gidiyor herkes. İbâdet edecek adam Hacca gitmek istiyor, bir de sıra var — 10 yıl. Şimdi yazılırsan 10 yıl sonra gideceksin, gene belli değil yani.”

11. Hilton’dan Namaza Durmak: Lüks Safahat Eleştirisi

Efendi Hazretleri burada gözleriyle gördüğü bir sahneyi paylaşır. “Allah kabul etsin, Ömre’ye gittik şeyhimizle; Hacca 2005’te kendi arabamızla gittik. Ben o paraya kızdığımdan biz işçi vizesiyle 2005’te Hacca gittik, Cenâb-ı Hak nasip etti, kendimiz ev tuttuk orada, kendimiz evde kaldık. Ubu Cuza’ya gittik geldik, Ubu Cuza’da o ne oteli var, o hemen yanı başında — Hilton. Hilton’un bir böyle camdan bir katı var; ay Müslümanlar oradan camdan kattan namaza duruyorlar. Ben Hilton’dakileri gördüm: Otelden Kâbe ayaklarının altında. Kâbe neredeymiş — kim bunlar? Şeyh efendiler, müftüler, hoca efendiler, zengin Müslüman iş adamları — ‘Nerede kaldın?’ ‘Hilton’daydık.’ Kulağına eğildim: ‘Hilton’un kapısında Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri seni kaldı, hangi sahâbe seni karşıladı acaba? Hangi evliyâ karşıladı seni orada? Hangi pîr efendi karşıladı seni orada? Hangi Allah dostu seni orada karşıladı?’

“Ey Müslümanlar, tatil yapacaksanız nereye ananızın gözüne gidiyorsanız gidin; Mekke’ye gidiyorsanız, Medîne’ye gidiyorsanız, kulağı gibi yaşayın orada. Utanmayacak mısınız hiç doymamış olan bir peygamberin huzuruna çıkarken karnı tokla çıkmaya? Hiç utanmayacak mısınız? Mekke’yi fetheden Muhammed Mustafa devesinin üzerinde bitkin vaziyette, kafası devenin semerinin ucuna vuruyordu, kaldıramıyordu kafasını tevâzûsundan; yaşlıktan bitkin, yokluktan bitkin, yorgunluktan bitkin; kendi şehri, kendi vatanı — orayı kahraman gibi değil, tevâzûyla, bir hizmetçi edasıyla, kafasını dahi kaldırmadan devesinin üzerinde tavaf ediyordu. Hiç utanmadınız mı Hilton’dan namaza durmaya? Hiç yataklarınız batmadı mı size Hilton’da yatmaya? Hiç mi içiniz sızlamadı o sahâbeleri, o fukara sahâbeleri hiç mi aklınıza getirmediniz? Günlerce karınlarına bir hurma girmezdi; lüks sofralar beklediniz, lüks sofralarda yiyorsunuz; hiç olmazsa Mekke’de yapmayın, hiç olmazsa Medîne’de yapmayın, hiç olmazsa Muhammed Mustafa’nın huzurunda yapmayın.”

Efendi Hazretleri bu meseleyi Hz. Peygamber’in ev hâli üzerinden zirveye taşır. “Ertesi güne evinde bir dinar, bir buğday tanesi, bir pirinç tanesi, bir et tanesi, bir ekmek kırıntısı, bir çörek kırıntısı, bir karpuz çekirdeği, bir kavun çekirdeği, bir fıstık, bir fındık, bir dirhem yağ, bir dirhem tuz, bir dirhem sirke — evinde ertesi güne bir dirhem yiyecek içecek hiçbir şeyi bırakmayan bir peygamberin ümmeti olarak, yalvarıyorum ey ümmet-i Muhammed hiç mi aklınıza gelmeyecek sizin? Ashâb-ı suffayı hiç orada râbıta etmeyecek misiniz? Hiç Ashâb-ı suffayı görmeyecek misiniz orada? Hâlâdan Muhammed Mustafa onların başında, onların başını okşar dururken görmeyecek misiniz hiç? Onlar hâlâ daha karınları aç, hâlâ daha iki büklüm, hâlâ daha Muhammed Mustafa’nın ağzının içine bakıyorlar.” Bu satırlar bir sohbetin değil, Âhiret’in dilindedir.

Ardından şeytan taşlama yolu üzerinden gelen bir başka incelik gelir. “Nasıl yer içersiniz orada, nasıl içmediklerinizi yerlere atarsınız, nasıl ekmeklere atarsınız, nasıl hurmalara atarsınız, nasıl ekmek ve hurma kırıntılarının üzerinden yürürsünüz şeytan taşlamaya doğru? Asıl taşlanacak olan siz dersiniz; şeytan sizi habire taşlayıp durur orada. Ne şeytan taşlaması? Şeytan diye sizi taşlayacaklar neredeyse. Lüks ve safâhat içinde yaşayan Müslümanlar, lüks ve safâhatlarını Mekke ve Medîne’ye götürenler, devre mülk kalmaya çalışanlar, Mekke ayaklarının altında namaza duran gaflet behbatlar.” Efendi Hazretleri bu sohbeti “Efendiye şu kadar hizmet, şu kadar hürmet” diye lâfla yaşayan, ama mübarek beldelerde lüks otellerde kalmayı normalleştiren Müslümanın yüzüne aynalayarak tutar.

12. Osmanlı’nın Hürmeti: Mimar Sinan ve Keçeli Çekiç

“Osmanlı sevmediğiniz Osmanlı, nefret ettiğiniz Osmanlı, istemediğiniz Osmanlı, hakir gördüğünüz Osmanlı” diye başlayan bu bölümde Efendi Hazretleri tarihin tanıklığına başvurur. “Sevmediğiniz Osmanlı oraya hizmet ederken Beytullah’tan yüksek bir ev yaptırmadı oraya; sevmediğiniz Osmanlı’dan Mimarbaşı Mimar Sinan, Medîne-i Münevvere’yi yaparken o gördüğünüz revakları, o gördüğünüz mermerleri Medîne’nin dışında kurdu. Komple Medîne’nin dışında kurdu; eksiğini gediğine baktı, ‘Tamam’ dedi, tekrar onları söktürdü. Münevvereye Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin ruhâniyeti rahatsız olmasın diye çekişlerinin uçlarına yaşmak bağladılar, yaşmak, keçe bağladılar ses çıkmasın diye, ses çıkmasın diye — keçe, çekicinin ucunda keçe var.”

“A, 92’de Hacca gittim — o çalışanlar, ne görüntüler orada! Oturdum ağladım kendi kendime: ‘Ee, dedim, Mimar Sinan, sen bunları görmüş olsan bunların hepsini de sepitirre atardın şimdi.’” Efendi Hazretleri burada Medîne-i Münevvere’ye dair bir edep sınırı çizer: “Abdestsiz basma Medîne-i Münevvere’de basma. Düşün, her adım attığın yerde Muhammed-i Mustafa dolaştı; Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali dolaştı; Hz. Hasan Hüseyin dolaştı; Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Âişe dolaştı. Adım attığın yerde sahâbeler dolaştı; hepsi de canlarını mallarını vermişlerdi, hayatlarını vakfetmişlerdi.” Bu topraklara sıradan bir turist gözüyle bakmak, bu yüzden, Efendi Hazretleri nezdinde bir mânevi fâciadır.

Ve zirve sorular ardı ardına gelir: “Sen nasıl orada adım attığın yerde gülersin? Nasıl orada gevşek gevşek çarşı pazar dolaşırsın? ‘Burada hurma ucuz, burada hurma pahalı, oradan şunu alacaktım, buradan bunu alacaktım’ — hiç utanmaz mısınız? Hep beş yıldızlı otel var etraflarında. Biz Hacca, Ömreye giderken otelimizden söz edeceğiz ya — bize ilk sordukları şey olurdu öyle değil mi. Öyle sorarlar: ‘Nerede kaldınız?’ ‘Biz filanca yerde kalmıştık, çok yakındı, hemen yürüyüveriyorduk biz; çok iyiydi kaldığımız otel.’ Hiç sormuyor kimse: ‘Kardeş sen Hacca gittin, ne kadar güzel, gözlerinden öpeyim seni; seni muhakkak Beytullah uçaktan inerken karşılamıştır.’” Öyle olmalı: “Sen ne güzel hacısın demiştir. Sen muhakkak henüz daha İstanbul’dan uçağa binerken Beytullah’ı görmüşsündür. Uçağın kapısında Beytullah nâzlı gelin gibi sözlenmiştir, ‘Hoş geldin’ demiştir sana. Muhakkak ki sen uçaktan yürürken hep önünde Beytullah’ı görmüşsündür ve sen hep terbiye getire getire gitmişsindir. Sahâbe hep gördü ya onu, hep gördüğü için tekbir getirdi.”

Efendi Hazretleri’nin Mekke ve Medîne hayali bu sebeple romantik değil, tam anlamıyla mistik-otantiktir: “Gönlüm arzu ediyor ki, çok mistik bulabilirsiniz beni, Medîne’de de Mekke’de de o mübarek mekânlarda küçük mistik evler olsun, küçük ihtiyaç görmek için. Ola ki hastalığı vardır, rahatsızlığı vardır; küçük eczaneler, küçük sağlık evleri, küçük yemek yeme yerleri, küçük dinlenme yerleri, abdest alma yerleri, küçük küçük çay içme sohbet etme yerleri; basit, temiz, rahat, insanların gidip gelebileceği; taksi yok, minibüs yok, dolmuş yok, otobüs yok; yayan yürüme alanları, toprak, toprak. İsterim ki toprak böyle yayan yürüme yerleri olsun, insanlar toprağa bassınlar, Hz. Peygamber’i düşünsünler. ‘Ya burada topraklara basa basa yürüdüler, kızgın kum çöllerinin üzerinde yürümüşler’ desinler. Benimki de böyle bir mistik otantik romantik bir şey olsun; ben de o toprağın üzerinde yürümek istiyorum. Onların ayaklarına ne battıysa benim de ayağıma batmasını istiyorum; onlar nasıl susuzluk çektiyse ben de çekmek istiyorum; dudaklarım çatlasın benim de.”

13. Ömre’de Ayakta Uyumak: Hz. Hüseyin ve Hz. Peygamber’in Son Günleri

Efendi Hazretleri bu ideal Mekke-Medîne tasavvurunu Hz. Hüseyin ve Hz. Peygamber üzerinden bir teslimiyet dersine dönüştürür. “Hz. Hüseyin efendimizi çok seveceğiz ya — şehit olurken 3 gün üst üste oruç tutmuştu ve 3 gün üst üste bir yudum su içmemişti; öyle şehit olmuştu, canını öyle teslim etmişti. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de hastalığın döneminde bir şey yememişti hiç; hiç canı bir şey istememişti dünyada. Ona bir şey yedirdiklerinde ‘Hastayı Allah yedirir içirir’ dedi, ‘Israr etmeyin’ dedi.” Efendi Hazretleri bu hadisi okuduğunda kendi kendine şu soruyu sorduğunu ifade eder: “Bu hadis nasıl bir hadis? ‘Hastayı Allah yedirir içirir, ısrar etmeyin.’ Sonradan öyle Cenâb-ı Hak bahşetti ki hastalığı döneminde bir şey yiyip içmemiş hiç; bu dünyadan göçüp giderken bu dünyaya ait üzerinde hiçbir şey yoktu; ne yemek, ne su, ne içmek, midesinde hiçbir şey olmadan göçtü. Torunu Hz. Hüseyin efendimiz de öyle göçtü, midesinde hiçbir şey olmadan. Şimdi tokluktan ölüyor insanlar.”

“Öyle bir Mekke hayal ediyorum ya ben işte, insanlar böyle toprağın, çölün, kızgın çölün üzerinde yürüsünler; tenteleri olmasın, şemsiyeleri olmasın, yansınlar; yana yana gitsinler, zor olsun, zor olsun, sıkıntılı olsun, sıkıntılı olsun — ne oteli. En çok da üzüldüğüm şey şu: etrafındaki koca koca otellere ve otellerde yattıkları zaman insanlar ‘Yattığında Beytullah’ı göreceksin’ demiyorlar mı ya? İçim sızlıyor benim. Ya hiç olmaz, git dağın öbür yakasında kal ya! Yattığında görme bâri! Orada yatacaksan ya yatmandan dahi üzül, yatmandan zül duy. ‘Ben geldim buralara, nasıl yatarım?’ de, ‘Nasıl uyurum?’ de, ‘Ölmeyecek kadar uyuyayım da namazda sallan uykusuzluktan, yanındakine yaslan uykusuzluktan, o yanındakine yaslansın.’” Bu, Efendi Hazretleri’nin kendi Ömre tecrübesinden süzdüğü bir âdâbdır.

Tecrübe çok canlıdır: “Biz Ömreye giderdik, o hizmet eden kardeşler uykusuzluktan sallanırlardı. Biz hep beraber bir safta durmaya gayret ederdik; ben derdim ki hepiniz bir safta durmaya gayret edin. Şeyhimiz vardı ya, biz hizmet edeceğiz diye uykusuz kalırdık hizmet edenler. Hepsi de bakardım ben onların gözlerinin içine, derdim ki ‘Yan yana durun’ işaret ederdim, yaslansınlar birbirlerine; uyacaklar çünkü teravide, gece namazında uyuyacaklar biliyorum ben. Yaslanırlardı, kimisi böyle irkilirdi; ayakta uyurdu herkes, ben de uyurdum ayakta. O ayakta uyumak dahi tatlıydı: Beytullah’a bakarken böyle kendinden geçersin, o sana bakarsa ona bakarsın, uyursun ayakta. Uyumak dahi tatlı gelir insana; o bir anlık geçmek harika. Bir anlık geçtiğinde dahi Beytullah gözünün önündedir senin; sen uyuduğunu fark etmezsin ama bir anda dinleniverirsin, imam ‘Allahu ekber’ der, kendine gelirsin. O dahi tat verir insana.” Ve gecenin sonundaki çağrı tek cümlede özetlenir: “Yorulun Müslümanlar; yorulmaktan bir şey çıkmaz; uyumayıverin. Hakkınızı helâl edin. el-Fâtiha.”

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Nefs, Sülûk, Kalb, Sünnet, Şeyh, Râbıta. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı