Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Dergah Sohbetleri Serisi ·

708. Dergah Sohbeti | Şeytan Zikri Unutturdu — Mücadele Suresi 19

43. Nasihat: Mücadele 19 — Şeytanın en büyük silahının zikri unutturmak olduğu; şeytanın partisi ve hüsranı; ihlasa erdirilmiş kullar ve zikrullahla korunma.


Açılış Duası

Sohbet, ümmet-i Muhammed için, zulme uğrayanlara karşı ve İslâm coğrafyasının kurtuluşu için edilen samimi bir açılış duasıyla başlamaktadır. İsrail ve benzeri zulüm güçlerine karşı, Doğu Türkistan başta olmak üzere tüm mazlum coğrafyalara özgürlük için, mü’minlerin Kur’ân ve Sünnet üzere bir araya gelmesi, günahların affedilmesi ve daima Allah’ı zikreden kullardan olunması için dua edilmektedir.


43. Nasihat — Mücâdele Sûresi 19: Şeytan ve Zikrullah

Ana âyet: “Şeytan onları sarmış ve Allah’ı zikretmeyi unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilinmelidir ki şeytanın taraftarları mutlaka hüsrandadır.” (Mücâdele Sûresi, 19. Âyet)

Bu nasihat, şeytanın insan üzerindeki etki alanlarını, zikrullahı terk etmenin bedelini, şeytanın kalbe yerleşme yollarını ve zikrullahın hayatımızdaki vazgeçilmez önemini ele almaktadır. Mücâdele Sûresi 19. âyet merkeze alınmış; Bakara, Nisâ, Hicr, Zuhruf, Fâtır ve Tâhâ sûrelerindeki ilgili âyetler ile zikir meclisi ve pişmanlık hadisleriyle konu bütüncül bir perspektifle işlenmiştir.

Mücâdele Sûresi’nin 19. âyeti üç ayrı gerçeği bir arada dile getirir. Birincisi: Şeytan insanı sarmaktadır — bu kuşatma, ihata, çevreleme ve abluka anlamına gelir. İkincisi: Şeytan insana Allah’ı zikretmeyi unutturmuştur — bu, aktif bir müdahaledir; tesadüf değil, kasıtlı bir stratejidir. Üçüncüsü: Allah’ı zikretmeyi unutanlar şeytanın taraftarıdır ve bu taraftarlık hüsrana mahkûmdur. Bu üç gerçek birbirini tamamlar: Kuşatma → unutturma → taraftarlık → hüsran. Şeytanın planı adım adım işler ve her adım bir öncekinin üzerine bina edilir.

Bu nasihat boyunca şeytanla alakalı birden fazla âyet ele alınmıştır; ancak şunu bilmek gerekir: Kur’ân-ı Kerîm’de şeytanla alakalı çok sayıda âyet mevcuttur. Zikrullah sohbetleri bittiğinde şeytanla alakalı geniş kapsamlı ayrı bir ders yapılması hedeflenmektedir. Bu nasihat, o dersin bir girişi, bir temeli niteliğindedir. Zira şeytanı tanımadan ona karşı korunamayız. Şeytanın bizi neden ve nasıl etkilediğini bilmeden, hangi kapılardan girdiğini anlamadan savunmamızı kuramayız. Bu nasihat, o savunmanın temelini atmaktadır.

Şeytanın İnsan Üzerindeki Etki Alanları

Şeytan, insanlar üzerinde değişik tecelliyatlarla ve farklı etki alanlarında hüküm süren bir varlıktır. Kur’ân-ı Kerîm bu hususta pek çok âyet içermektedir. Bu nasihatte ele alınan âyetler şeytanın insan üzerindeki faaliyetlerini, zikrullahı terk etmenin ağır bedelini ve şeytanın taraftarlarına dair Rabbimizin keskin hükmünü ortaya koymaktadır.

Bakara Sûresi’nin 168. ve 238. âyetlerinde ardı ardına şöyle buyrulmaktadır: “Şeytanın adımları ardınca gitmeyin; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” Cenâb-ı Hak, aynı sûrede arka arkaya iki âyetle şeytanın adımlarını takip etmemeyi emreder. Bir kimse Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerini, ahlâkını ve ahkâmını terk ederse şeytanın adımlarını takip etmiş olur. Arası yoktur: Her söz, davranış ve fiiliyat ya Hakk’ın yanındadır ya da şeytanın yanında. Üçüncü bir seçenek, ortada kalmak, yoktur. Bu ikilik, insan hayatının bütün katmanlarını kapsar: ibadet, muamelat, ahlâk, niyet ve dil.

Nisâ Sûresi’nin 38. âyetinde şöyle buyrulur: Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa, o ne kötü bir arkadaştır. Şeytanın adımlarını takip eden kimse zamanla şeytanla dost ve arkadaş olur. Dost olunca onun yolunu takip etmeye başlar, ardından Nisâ 117’de belirtildiği üzere Allah’ı bırakıp dişi isimler verdikleri putlara tapar hâle gelir: “Böyle yapmakla aslında başkasına değil, ancak hayırsız ve azgın şeytana tapmış olurlar.” Buradaki “dişi” ifadesinden anlaşılması gereken cinsiyet değil, geçici ve kalıcı olmayan bir ilâh anlayışıdır. Şeytana tapan kimse, aslında kalıcı olmayan, sizi geçici heveslerinizle oyalayan bir varlığa tabi olmuş demektir. Nitekim Nisâ 120’de de şu hatırlatma gelir: “Şeytan onlara birtakım vaatlerde bulunur ve onları boş ümitlerle oyalar. Oysa şeytanın vaadi boş bir aldatmadan başka bir şey değildir.” Şeytan vaatleriyle kandırır, boş ümitlerle avutur; nihayetinde o kimseyi hüsrana sürükler.

Hicr Sûresi’nin 40. âyetinde şeytan kendi ağzından şu ikrârı yapar: “Ancak içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna; onları azdırmaya gücüm yetmez.” Şeytan, ihlâsa erdirilmiş olanlara —peygamberlere, velîlere, kâmil mürşidlere, sûfîlere— etki edemez; çünkü onları ihlâsa erdiren Cenâb-ı Hakk’ın bizzat kendisidir. Dikkat edilmesi gereken nüans şudur: ihlâsa ermiş değil, ihlâsa erdirilmiş demektir. Kul kendi çabasıyla yönelir ve talep eder; erdiren ise Allah’tır. İhlâsa erdirilmiş olanlar şeytanın vesvesesinden masûndur; ancak şeytanın adımlarını takip edenler ise Allah’ı zikretmeyi giderek unutur; unutunca da şeytanın taraftarı olurlar ve hüsran onlar için kaçınılmaz hâle gelir.

Zikrullahtan Yüz Çevirmenin Bedeli: Şeytanın Musallat Olması

Zuhruf Sûresi 36. âyette şöyle buyrulur: “Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz; artık o onun yakını olur.” “Musallat” kelimesi üzerinde durmak gerekmektedir. Bu kelime; fazlasıyla üzerine düşen, aşırı derecede taciz eden, sık sık rahatsızlık veren, sataşan, çevreleme ve kuşatma anlamlarına gelmektedir. Allah’ı zikretmekten yüz çeviren kimseye musallat olan şeytan onu çepeçevre sarar, elinin altına alır ve üzerinde hâkim olmaya başlar. Şeytan “yakın” olur; yani artık o kimsenin en yakınında olan, sırlarına vâkıf olan, adımlarını belirleyen, nereye gideceğini yönlendiren kim? Şeytan. Allah’ın zikrinden yüz çeviren kimsenin hayatında Rahmân’ın yakınlığı yerini şeytanın yakınlığına bırakmıştır.

Şeytan, o kimsenin kalbine otağını kurar, tahtını yerleştirir ve bütün kuvvetlerini oradan yönetir. Akıl, göz, kulak, el, ayak — bedenin her uzvu şeytana çalışır hâle gelir. O kimsenin beyin hücrelerinden çıkan her düşünce şeytana hizmet etmeye başlar. Zira o kimse abdestini unutmuş, namazı unutmuş, orucu unutmuş, zikri terk etmiştir. Kur’ân ve Sünnet’in ölçülerinden uzaklaşmıştır. Şeytan onun gönlüne, vücuduna ve kalbine yerleşir; artık o kişiyi yöneten şeytan olur. Vücudu şeytana çalışır, kalbi şeytana çalışır, aklı şeytana çalışır. Dilinde, kalbinde, zihninin hiçbir köşesinde zikrullah kalmaz. Şeytan onun vücut şehrinin tahtına oturmuş, bütün kapılarına kendi nöbetçilerini dikmiştir.

Tâhâ Sûresi 124. âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kim benim zikrimden yüz çevirirse şüphesiz ki onun için meşakkatli, zor bir hayat vardır. Kıyamet günü de biz onu kör olarak haşledeceğiz.” Bu hüküm yalnızca âhireti değil dünyayı da kapsar. Kâfirlerin ve münafıkların dünyası mâmur görünebilir; ancak bu, onları iyice azıtmak ve saplandıkları hâlde oyalamak için verilen bir istidrâcdır. Mü’min için zikri terk etmek, meşakkatli ve sıkıntılı bir hayatın kapısını aralar. Allah’ı zikretmeyenin dünyası da kararır, âhireti de. O kimse bu dünyada karanlıkta yaşar, mah şerde kör olarak haşrolunur ve “Ya Rabbî, biz dünyada görür idik” diye feryat eder; ancak bu feryat fayda vermez, zira onlar Allah’ı görmezden gelmişlerdi.

Allah’ı Unutan Allah Tarafından Unutulur

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” Bir kimse Allah’ı unutunca, zikrullah terk edilince kalpte Allah’ı unutma başlar. Bu bir akis gibidir: Sen Allah’ı unuttun, o da seni kendi hâline bıraktı. Sen seni unuttun, sen seni bulamazsın. Senlik olmaktan çıktın. Artık ne yönün belli, ne dakikan belli, ne de yaptığın iş belli. Sen o noktada kendini farkında olmaksızın helâka doğru götürüyorsun.

Oysa Cenâb-ı Hak insanı kendisine halife olarak yaratmıştır. Bu yüce bir şereftir; insanın omuzladığı ilâhî emanet, zikrullah ile ayakta durur. Allah’ı zikreden kimse kalbini mamur eder, zikreden kimse kendini bulur, yönünü bilir, adımlarını sağlamlaştırır. Ama o kimse hevâ-hevesini ilah edinmiş, şeytanla dost olmuş, nefsine uymuş ve Allah’ı unutmuştur. Allah’ı unutunca kalbini de yitirmiş, kendini de yitirmiştir. Artık ne içi aydınlık ne dışı. Ne kalbi huzurlu ne hayatı. Zikrullah’ı unutan, zikrullah’a karşı olan, zikrullah’a düşman olan — bunlar şeytanın taraftarıdır. Âyet keskindir: Ya Allah’ı zikredersin ya da zikretmezsin. Zikrediyorsan Allah’ın taraftarısın, zikretmiyorsan şeytanın taraftarısın. Ortası yoktur.

Toplumu ve kendinizi bu kıstas üzerinden değerlendirin. Eşiniz Allah’ı unutmuş mu? O Allah’ın değil, şeytanın taraftarıdır. Komşunuz, patronunuz, devlet kurumu, ilahiyatçı, imam — kim zikrullahı terk etmişse, kim Allah’ı anmayı hayatından çıkarmışsa, bırakın unumayı zikrullaha düşman olmuşsa; o kimse şeytanın taraftarıdır ve hüsran onun için kaçınılmazdır. Sadece âhirette değil, dünyada da hüsrandadır. Çünkü hüsran yalnızca zarar değildir; hem dünyada pişmanlık, hem âhirette pişmanlıktır. O kimsenin pişmanlığı hem dünyada devam eder, hem de âhirette peşini bırakmaz.

Şeytanın Kalbe Yerleşmesi: Kibirle Gelen İnce Tuzak

Şeytanın en tehlikeli girişi sağdan giriştir. Yani şeytan bazen sağ taraftan, ibadet ve fazilet görüntüsünün ardından yaklaşır. Eyyûb el-Ensârî’nin anlattığı hâdise bu gerçeği açıkça ortaya koyar: Cemaat için namaz kıldıran Eyyûb, namazdan sonra şöyle demiştir: “Az önce şeytan bana musallat oldu. O kadar vesvese verdi ki kalbime, arkamda duran insanlardan daha faziletli olduğum düşüncesini getirdi. Bundan sonra artık ebediyen imamlık yapmayacağım.” Bu sahabe, Allah Resûlü’nün yakın dostu Eyyûb el-Ensârî’dir. Düşünün: Bu kadar kıymetli bir sahabeye bile şeytan namaz esnasında sağdan girip kibir vesvesesi vermeye çalışmaktadır. O hâlde bizim için ne kadar uyanık olmak gerekir?

Terbiye geleneğinde bir kural vardır: Dervişlik, kendini yanındaki kardeşten daha faziletli, daha az günahlı, daha iyi görmemektir. Her derviş yanındakini kendinden daha faziletli görmelidir. “Bu benden daha faziletlidir, bu benden daha az günahlıdır, bu daha açıktır, bu daha iyi derviştir” demek derviş terbiyesinin temelidir. Eğer bir dervişi kendinden daha az kıymetli görüyorsan, şeytan seni sağdan yakalamış demektir. Şeytan kalbine oturmuş kimseyi çevresindeki herkesten üstün gösterir; ona “Sen daha iyi derviş, daha kâmil, daha faziletlisin” der. Sonunda o kimse ne eşini beğenir, ne çocuğunu beğenir, ne şeyhini beğenir, ne dergah kardeşlerini beğenir. Her şeyi yanlış bulur, her şeyi eleştirir, her şeyin kendisinden iyi yapılabileceğini düşünür. Oysa Kur’ân Nebî’nin diliyle der ki: “Ben nefsimi temize çıkaranlardan değilim.” Hazreti Pîr’in sözüdür: Şeytanın sana secdeye giderken bile yaklaşması mümkündür; eğer niyetin nefse yönelmişse o secde seni yüceltmez, aksine seni aşağıya çeker.

Zahir ilmi ve mânevî ilimden nasibini almamış kimse, yanı başındaki şeytanî tavsiyeyi fark edemez. “Evinde ibadetini yap, bu zikir meclislerine ne gerek var, eskiden böyle miydi, bu kalabalıklara gitme” şeklindeki sözler kulağa makul gelebilir; ancak bunlar şeytanın yaldızlı ve pırıltılı vesvesesidir. Şeytan bazen camide namaz kılan, hatta ilahiyat profesörü olan biri vasıtasıyla da konuşabilir; unvan ve makam, şeytanın kılavuzluğundan muaf kılmaz. Nitekim zikrullahla alay eden bir profesöre “teclid iman, teclid nikâh getir; kibir yapma, ölürsen imansız gidersin” denildiğinde susup rengi atan o ilahiyatçı, şeytanın kanalı olmuştur. Hatta bir kimse imamlık yapıyor, oruç tutuyor, haccını yapmış bulunuyor; ama zikrullah düşmanıdır. Diyanet müftüsü bile zikrullaha karşı çıkıyor; “camiler zikir yeri değildir” diyebiliyor. Oysa Kur’ân’da açık âyet vardır: “Allah’ın mescidlerinde Allah’ın zikrini yasaklayandan daha zâlim kim olabilir?” Bu durumda o kimsenin şeytanın otağını kalbine kurmuş olduğundan şüphe edilmemelidir.

Şeytanın Taraftarları: Nefis, Hevâ ve Şeytanın Üçlü İttifakı

Nefis, hevâ-heves ve şeytan birinci derecede ittifak hâlindedir. Bu üçlü ittifak insanın kalbinde “Tabârica-i Siyâset” kurar. Yani senin içinde üç güç birbiriyle koordineli hareket eder: şeytan dışarıdan vesvese verir, nefsin o vesveseye meyil duyar, hevâ-heves ise onu tatmin etmeni fısıldar. Bir kişide bu ittifak kurulduktan sonra şeytan hemen etraftan taraftar toplamaya başlar: eş, çocuk, anne, baba, komşu, arkadaş — bunların bir kısmı farkında olmadan şeytanın ittifakına dahil olur. Cehennem yolu tenha değildir; kalabalık bir yoldur, ittifak boldur. Kimse tek başına cehennemlik olmaz; şeytan mutlaka bir ortak, bir yoldaş bulur.

Bir derviş “Ben Kur’ân ve Sünnet’e uyacağım, Allah’ı zikredeceğim” dediği anda şeytan, nefis ve hevâ-heves birlik olup ayağa kalkar, savaş ilan eder. Dervişlerin imtihanı bu yüzden ağırdır. Bu yol sıkıntılıdır, kolay değildir. En tehlikelisi şudur: O güne kadar dost bildiğini düşman, o güne kadar arkadaş bildiğini şeytanın yakını olarak tanımaya başlarsın. Duygusal hareket edip “ne yapayım annemdir, eşimdir, çocuğumdur” diyerek kendi cephenden gedik açarsın. Kendi cephenden gedik açtın mı? Kime? Şeytana. Sen onu şeytan olarak görmediğin için o gediği açtın. Maneviyat güçlü olsaydı, karşındaki insanın suretinde insan gördüğünü ama fiiliyatının ve konuşmasının şeytanî olduğunu anlardın. İnsan suretinde ama konuşması şeytanî, nasihatı şeytanî olanı ancak hem zahir hem mânevî ilmiyle donanmış kimse ayırt edebilir. Zahir ilmi yoksa mânevî ilim de yoksa şeytanın konuştuğunu fark edemez insan.

Fâtır Sûresi 6. âyet bu gerçeği kesin bir şekilde ortaya koyar: “Doğrusu şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman belirleyin. O kendi taraftarlarını cehennemin yoldaşları olsunlar diye Allah’a isyana çağırır.” Zikrullahınızı engelleyen, zikre gitmenizi yasaklayan, zikre düşman olan — kim olursa olsun, hangi sıfatı taşırsa taşısın: lider, bürokrat, ilahiyatçı, şeyh veya âlim — o kişi şeytanın yoldaşıdır. Şeytan her taraftan kendine yoldaş bulur. Kimse tek başına cehennem yolunda yürümez; şeytan mutlaka bir ittifak kurar, kendisine yoldaşlar devşirir ve o kalabalıkla insanı Allah’ın yolundan uzaklaştırır.

Zikrullah: Şeytandan Korunmanın Kalkanı

Şeytanın kalbe yerleşmesinden kurtulmanın en kısa yolu Allah’ı çokça zikretmektir. Tevhîde, tövbeye, tesbîhe, tenzihe, tahlîle devam etmektir. Allah’ı yüceltmek, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sıkı sıkıya yapışmak; günlük vırdların haricinde, her fırsatta, her mekânda Allah’ı bol bol zikretmektir. Zikir bir kalkan gibidir: Şeytan bu kalkanı delip geçemez. Şeytan zikredeni yalnız bırakır, zikretmeyene musallat olur. Bu yüzden zikrullahı terk etmek, kapıyı şeytana ardına kadar açmak demektir.

Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce’den gelen hadis-i şeriflerden nakledilmektedir: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar, Allah’ın rahmeti onları kaplar, üzerlerine sekîne iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.” Sekîne yani huzur ve sükûnet, yalnızca duygusal bir rahatlama değildir; kalbe inen ilâhî bir lütuftur. Rahmet ise ruhun besinidir. Başka bir rivâyete göre Allah Teâlâ o topluluğun günahlarını hayra çevirir. Bu ne büyük bir ikramdır: Hem bağışlanmak, hem de hayır defterine geçmek. Bu nedenle cemaatle zikrullah yapmanın fazîleti sonsuz ve sayısızdır. Rabbim cümlemizin gönlünü zikirsiz, evini zikirsiz, topluluğunu zikirsiz olanlardan etmesin.

Gönlü zikirsiz olan kimse, evi zikirsiz olan kimse ve topluluğu zikirsiz olan kimse; karanlık bir hücrede yaşayan insan gibidir. Etrafı ne kadar kalabalık olursa olsun o karanlığın içinde kalmaya devam eder. Bu dünyada Allah’ı tanımayan, bilmeyen, zikretmeyen ve zikre düşman olanlar mahşer yerinde de kör olarak haşrolacaklar. Velev namaz kılsın, velev oruç tutsun, velev haccını yapmış olsun; tövbe etmeden zikrullah düşmanlığıyla ölürse kâfir olarak ölür. Zira kim Allah’ın zikrini inkâr eder, alaya alır ve hafife alırsa küfre düşmüş olur. Ama bir kimse günah işlemiş olsa bile Allah’ı zikrederse imanını muhafaza eder, imanla göçer. Şeytan zikrullaha gidecek kimseye “günah işledin, nasıl gideceksin, utanmıyor musun” der. Bu da şeytanın desisesidir: Günahından utanacaksan gel zikrullah yap, günahların hayra çevrilsin. Zikrullah meclisi, günahlardan kurtulma meydanıdır. Şeytan seni bu meydandan geri döndürmesin.

Zikrullah Meclislerinin Değeri ve Sürdürülmesi

Hadis-i şerifte buyrulur: Âhirette cennet ehli bile pişmanlık duyar; Allah’ın zikredildiği meclislerde daha fazla bulunmadığı için. Yani bir kimse cennete girmiş olsa dahi, zikrullah meclislerini terk etmiş olmanın pişmanlığını kıyamete dek taşır. Bu hadis-i şerif son derece dikkat çekicidir: Cennet ehli pişmanlık duyar. O kimse zaten cennettedir; azaptan kurtulmuştur. Ama yine de bir hasret taşır: “Keşke zikrullah meclislerinde daha fazla bulunmuş olsaydım.” Bu sebeple şeytanın vesvesesiyle, nefsimizin desisesiyle veya şeytanlaşmış insanların önümüze koyduğu engellerle zikrullah meclisinden uzaklaşmamalıyız.

Hangi tarikata mensup olunursa olunsun — Kadirî, Rufaî, Bedevî, Dusûkî, Şazelî, Nakşibendî, Mevlevî — hangi şeyhe intisap edilirse edilsin; bir zikrullah meclisi varsa oturulup Allah zikredilmelidir. Üç kişi, beş kişi bile olsa o meclise devam edilmelidir. Tarikat ayrımı değil, zikrullah ortaklığı esastır. Zikrullah halkasını yasaklamak, oradan birisini kovmak, “sen bizden dersli değilsin, dışarı çık” demek hiçbir hadis-i şerifle sabit değildir. Bunu yapanlar büyük cehalet içindedirler. Zikrullah halkası herkesin kapısıdır; günahlı, sıkıntılı, dağılmış herkesin sığınağıdır.

28 Şubat döneminde zikrullah meclislerini kapatanların iki yakası bir daha bir araya gelmemiş, dağılmıştır. Mânevî olarak çökmüşlerdir. Zira zikrullah meclisi terk edilmez, kapatılmaz, tatil edilmez. Baskı dönemlerinde minibüslerde, açık kasalı Anadol pikabın arkasında, Bay ındır’ın gülücük mezarlığında, musallanın etrafında zikredilmiştir. İkide birde baskın yenilmiş, ama halakadan ayrılınmamıştır. Bayramda bile, tatilde bile bir perşembe zikrullaha gidilmediği hatırlanmaz. Vasiyettir: Zikrullah meclisinden uzak bir ölüm tehlikelidir. Ölüm döşeğinde bile battaniyenin arasına sarılıp zikrullah meclisine getirmeyi vasiyet ederim. Rabbim cümlemizin nefesini zikrullah ile alsın. Âmin.

Zikrullah meclisini terk edenin iki yakası bir araya gelmez, dağılır. O meclise sırtını dönen dağılır. Bu nedenle şeytanın vesvesesine, nefsimizin hilelerine ve şeytanlaşmış insanların önümüze koyduğu engellere aldanmayalım. Allah’ı zikretmeye devam edelim, meclislere devam edelim. Allah’la dost olalım, Resûlullah’la dost olalım, Allah’ın dostlarıyla dost olalım, zikrullah ehliyle ve zikrullah meclisleriyle dost olalım. Şeytanla dost olmayalım, şeytanın taraftarı olmayalım. Zira Mücâdele 19’un hükmü keskindir: şeytanın taraftarları mutlaka hüsrandadır. Rabbim cümlemizi o hüsrandan muhafaza eylesin.

Şeytanî Ahlâkın Alâmetleri ve Kurtulma Yolu

Şeytanî ahlaklara sahip olan kimse şeytanın yanında, şeytanın yandaşıdır. Bu ahlâkların başında şunlar sayılabilir: Zikirsizlik — Allah’ı anmayı hayatından çıkarmak. İsyan — Allah’ın hükümlerine karşı çıkmak. Şatâhat — sözde veya fiilde edepsizlik etmek. Bilgisizlik ve cehalet — hem zahir hem mânevî ilmi önemsememek. Erdemsizlik ve edepsizlik — adabı, erkânı yok saymak. Kibir — kendini başkasından üstün görmek. Riyâ — gösteriş için ibadet etmek, dışı süsleyip içini ihmal etmek. Öfke — kontrol edilemeyen bir ateş gibi çevresini yakmak. Hırs — ölçüsüz istek ve tama ile hareket etmek. İşte bu özelliklerin tamamı şeytanın insana yerleştirdiği alâmetlerdir. Bu ahlâkların herhangi birini taşıyan kimse, şeytanın kalbine yerleşmesine zemin hazırlamıştır.

Şeytanın kalbi işgal etmesi anlık değil, adım adım gerçekleşir. Önce zikri azaltır, sonra tamamen terk ettirir. Sonra Kur’ân ve Sünnet’ten uzaklaştırır. Ardından kötü arkadaşlarla ittifak kurdurur. Yavaş yavaş kalp kararmaya başlar; namaz ağırlaşır, ibadet anlamsız gelir. Günah artık ağır gelmez, kolaylaşır; hatta normal görünür. Ve nihayetinde o kimse şeytanın askeri hâline gelir. Kendi etrafındakileri de bu yola çeker; farkında olmadan şeytanın ordusunu büyütür. Bundan kurtulmanın yolu, tek bir adımla başlar: Dön ve Allah’ı zikret. Ne kadar uzaklaşmış olursan ol, ne kadar batsın, gel zikrullah meclisine otur. O mecliste günahlar hayra çevrilir, kalpler dirilir, şeytan kaçar.

Tevhid, tövbe, tesbih, tenzih ve tahlil zikrullahın temel unsurlarıdır. Bunlara devam etmek, şeytanın üzerine ateş serpmek gibidir. Şeytan zikredilen bir kalpte kalamaz, zikredilen bir evde duramaz, zikrullah yapılan bir mecliste barınamaz. O yüzden Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem ashabına namazdan sonra zikrullah yaptırmıştır. Zikrullah, salah ve ibadetin tamamlayıcısıdır; ibadet yalnız namaz, oruç, hac değildir. İbadet aynı zamanda dili ve kalbi Allah’ın zikriyle meşgul tutmaktır.

Zikrullahın Kalp Üzerindeki Dönüştürücü Etkisi

Bir kimsenin gönlü zikrullah ile dolduğunda o kişide köklü bir dönüşüm yaşanır. Kalp aydınlanır, yön bulur, huzur yerleşir. Zira zikrullah yalnızca dil hareketinden ibaret değildir; kalbe işleyen, ruhu besleyen, insanı iç dünyasında dirilten bir eylemdir. Dili zikreden kimse bir süre sonra kalbini de zikreder hâle gelir. Kalp zikreder hâle gelince düşünceleri de değişir, bakışı da değişir, tutumu da değişir. O kimse artık farklı görür: Dünyayı geçici, âhireti kalıcı görür. İnsanlara farklı bakar: Merhamet ve şefkatle bakar. Olaylara farklı yaklaşır: Sabır ve tevekkülden yaklaşır.

Şeytan, zikrullah yapan bir kalbe yerleşemez. Çünkü o kalpte Allah’ın nuru vardır. Nur ile karanlık bir arada duramaz. Şeytan karanlıkta hüküm sürer; aydınlık yerde yeri yoktur. Bu yüzden şeytan önce zikri söndürmeye çalışır: “Bugün yorgunsun, yarın yaparsın”, “bu meclise gitmeye gerek yok, evinde de yapabilirsin”, “önce şu işi bitir, sonra zikret” der. Bunların hepsi vesvesedir, desisedir. Şeytan zikrullahın önünü tıkayabildiği her an için sevinir; çünkü o anın boşluğuna kendi vesveselerini doldurur.

Zikrullah insanı yalnızca âhiret için değil, dünya için de korur. Zikrullah yapan kimsenin hayatında bir bereket, bir kolaylık, bir rahatlık vardır. İşleri daha kolay çözülür, ilişkileri daha sağlıklıdır, kararları daha isabetlidir. Zira Allah’ı zikreden kimsenin yanında melekler vardır; o kimseye destek olurlar, yardım ederler. Sekîne onun üzerine iner; sakinleşir, sükûnet bulur. Rahmet onu kaplar; işlerinde bereket görür. Bunlar yalnızca mânevî değil, somut hayat gerçekleridir. Zikrullahın insanın hayatını doğrudan etkilediği, onu koruduğu ve güçlendirdiği gerçeğini yüzyıllar boyunca yaşayan ve aktaran sayısız velî ve sûfî bize bırakmıştır.

Zikrullahın bir diğer büyük faydası da toplumsal bütünleşmedir. Zikrullah meclislerinde bir araya gelen insanlar arasında derin bir kardeşlik bağı oluşur. Bu bağ, kan bağından, çıkar bağından, siyasi bağdan çok daha güçlüdür. Allah için bir araya gelmiş, Allah’ı birlikte zikretmiş insanlar arasındaki gönül bağı dünyanın en sağlam köprüsüdür. Şeytan bu köprüyü yıkmaya çalışır; zikir meclislerini dağıtmaya, dervişler arasına fitne sokmaya, şeyh ile mürit arasını açmaya uğraşır. Ama zikrullah meclisinde direnen, şeytanın bu çabalarını boşa çıkarır.

Şeytanın Planına Karşı Mü’minin Yol Haritası

Şeytanın insanı hüsrana uğratma planı sistematiktir; mü’minin buna karşı duruşu da sistematik olmalıdır. Şeytan önce zikri azaltır, sonra zikri bitirir; önce ibadeti ağırlaştırır, sonra ibadeti terk ettirir. Mü’min ise buna karşı tam tersi yönde hareket etmelidir: Zikri azalmaya başladığında artırmalı, ibadet ağırlaşmaya başladığında meclise koşmalıdır.

Birinci adım: Şeytanı düşman olarak tanımak. Fâtır 6’nın emri budur: “Siz de onu düşman belirleyin.” Düşmanı tanımadan ona karşı savaşılamaz. Şeytanı düşman olarak tanıyan kimse onun vesveselerini fark eder, onun desiselerini tanır, onun kanallarına kapalı durur. İkinci adım: Zikrullah meclislerine devam etmek. Meclis, müdafaa mevzisidir; o mevziden çıkmamak gerekir. Üçüncü adım: Günlük zikri korumak. Vırd, evrâd, tesbih — bunlar günlük kalkandır. Dördüncü adım: Zahir ilmi ve mânevî ilmi birlikte talep etmek. Yalnızca zahir ilmiyle şeytanın kanallarını tamamen görmek mümkün değildir; kalp gözü açık olmalıdır. Beşinci adım: Şeytanlaşmış çevreyi ayırt etmek. Kim zikrullahından uzaklaştırıyorsa, kim Allah’ın hükümlerinden soğutuyorsa, kim günahı normalleştiriyorsa — o kimsenin şeytanın kanalı olduğunu anlamak gerekir.

Bu yol haritasını uygulamak kolay değildir. Zira şeytan pes etmez; bir kapıdan giremezse başka kapıdan dener. Senden vazgeçmez; sen bırakana kadar veya sen ihlâsa erdirilene kadar uğraşır. Ama şunu da bil: Şeytan güçlü görünür, ama aslında zayıftır. Nisâ Sûresi şeytanın vaadinin “boş bir aldatmadan başka bir şey olmadığını” söyler. Şeytanın elinde gerçek bir güç yoktur; yalnızca vesvese vardır, yalnızca fısıltı. Sen Allah’ı zikredip ona sırt çevirdiğinde o fısıltı kuvvetini kaybeder, etkisi silinir. Zikrullah bu fısıltıyı susturan tek sesldir. O sesin yükselmesi için meclislere devam edilmelidir; o meclis her ne şartta olursa olsun terk edilmemelidir.

Şeytanın taraftarı olmamak için şeytanı doğrudan reddetmek şart değildir. Yeterlidir ki Allah’ın taraftarı olasın. Allah’ın taraftarı olmak ise Allah’ı zikretmekle başlar. Zikrullah yalnızca bir ibadet değil, bir taraf bildirişidir: “Ben Allah’ın taraftarıyım, şeytanın değil” demektir. Her zikir, şeytanın üzerine atılmış bir ateş tanesidir. Her zikir, kalpteki şeytan otağını bir parça daha söküp atar. Her zikir, kalbe biraz daha nur, biraz daha sekîne, biraz daha huzur getirir.

Mücâdele Sûresi 19’un hükmü hem bir uyarı hem de bir müjdedir. Uyarı: Şeytanın taraftarları mutlaka hüsrandadır. Müjde ise şudur: Bu hükmün tersi de doğrudur — Allah’ın taraftarları mutlaka kurtuluştadır. Kim Allah’ı zikrediyor, kim zikrullah meclislerine devam ediyor, kim Kur’ân ve Sünnet’e sıkı sıkıya sarılıyorsa — işte o kimse Allah’ın taraftarıdır ve kurtuluş onun için kaçınılmazdır. Dünyanın tüm sıkıntıları, şeytanın tüm desiseleri, etrafın tüm engelleri o kimseyi yıkamaz; zira melekler onu sarar, rahmet onu kaplar, sekîne üzerine iner ve Allah Teâlâ onu kendi katında övmektedir.

Rabbim cümlemizi zikrullah ehli eyleyip şeytanın taraftarlığından, hüsrandan muhafaza eylesin. Gönüllerimizi zikrullah nuru ile aydınlatsın. Evlerimizi, meclislerimizi, şehirlerimizi zikrullah bereketi ile donatsın. Zikrullah meclislerini kıyamete kadar diri tutup bize de bu meclislerde can vermeyi nasip eylesin. Şeytanın vesvesesini, nefsimizin desisesini, hevâ-hevesimizin tuzağını ve şeytanlaşmış çevrenin baskısını bizden uzak eylesin. Bizi Kur’ân ve Sünnet üzere yaşayan, Allah’ı çokça zikreden, zikrullah meclislerini yurt edinen ve O’nun yolunda kararlılıkla, ihlâsla ve sebatla yürüyen hayırlı kullarından eylesin. Yâ Rabbi kabul eyle. Âmin.


Kaynakça

► Mücâdele Sûresi, 19. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Bakara Sûresi, 168. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Bakara Sûresi, 238. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Nisâ Sûresi, 38. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Nisâ Sûresi, 117. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Nisâ Sûresi, 120. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Hicr Sûresi, 40. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Zuhruf Sûresi, 36. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Fâtır Sûresi, 6. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Tâhâ Sûresi, 124. Âyet — Kur’ân-ı Kerîm
► Zikir meclisi hadîsi (melekler, sekîne, rahmet, günahların hayra çevrilmesi) — Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce
► Âhirette pişmanlık hadîsi (zikrullah meclislerini terk eden cennet ehlinin pişmanlığı) — Hadis kaynaklarından
► Eyyûb el-Ensârî’nin imamlık hâdisesi (şeytanın namaz esnasındaki vesvesesi) — Hadis kaynaklarından
► Hazreti Pîr’in sözü (şeytanın secdeye giderken bile yaklaşması) — Tasavvuf kaynaklarından

İlgili Sözlük Terimleri: Vird, Zikir, Tevhîd, Kalb, Sünnet, Şeyh, Sabır, Tesbîh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı