Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes III ·

Nefes III — 9 Temmuz 2016 Sohbeti

Nefes III — 9 Temmuz 2016 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES III • 11/19

Nefes III — 9 Temmuz 2016 Sohbeti Hakkında

9 Temmuz 2016


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

9 Temmuz 2016 Tarihli Sohbet

Cehennem sadece maddi ve manevi yönden ilahi suretleri zahir olmamış

insanları arar. Fütuhat (III 387/10)

Cennet de aynıdır. Cennet de bu noktada maddi ve manevi ilahi olarak ilahi suretleri zahir olmamış kendi ehlini arar. Cennet de cehennem de yaratıldığında kendi lisanları ile Cenâb-ı Hakk’a münacat ederler, bizi kimler için yarattın manasında. Cenâb-ı Hakk onlara da der ki, her ikinizi de dolduracak insanlar da yarattım. Bu manada hadis-i şerif zuhur edince Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sahabeler derler ki, o zaman cennetlikler ve cehennemlikler belli, biz niçin ibadet ediyoruz, manasında bugünkü gibi de soru sorarlar. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri der ki: “Cennetlik olanlar cennetlik amel işlerler, cehennemlik olanlar da cehennemlik ameller işlerler.” O zaman kendine bak, kendi yaptığın amellerine bak, eğer cehennemlik ameller işliyorsan cehenneme doğru yol gideceğin ve cehennemlik ameller işlediğin ve cehenneme doğru da yol gideceğin, senin ayak izlerinin, senin yolunun cehennem olduğunu kendini bil. Bir başkasının sen cehennemliksin, cehenneme gideceksin, bir başkasının sana demesine gerek yok. Eğer cennetlik ameller işliyorsan o zaman senin kendi kendine tereddüt etmenin de bir anlamı yok, bir başkasına da kendini teyit ettirmenin de bir anlamı yok. Hani hepinizin kalbinde bir müftü var ya fetva veren, o kalbinizdeki müftü size doğruyu söyleyecektir.

Bu, şeyhin cehennem ateşinin bile Allah’ın rahmetinden kaynaklandığını ve cehennemin amacının insanları temizlemek olduğunu ısrarla söyler. İnsanların temizlenmesi demek fıtratlarına uymayan her şeyin yanıp gitmesi demektir.

Cehennem bu manada -tabiri caizse- bu dünyada kendini kirlilikten muhafaza etmeyen, bu manada kendisini cennetlik yola ram etmeyen… Hazreti Pir değişik yerlerde ateşin temizleyici olduğunu, nasıl bir pas tutmuş demiri ateşe tuttuğunuzda üzerindeki pasları temizlediğini ve böylece demiri taptaze hale getirdiği hatta ona bir de su verilirse çelik haline getirdiğine dair Fütuhat’ında, değişik yerlerde örnekler verir ve ateş bu noktada temizleyici hükmündedir. Ateş bu manada cezalandırıcı hükmünde değildir. Genel itibariyle bütün insanlık bir algıyla ateşi cezalandırıcı hükmünde görür. Buysa “Rahmetim gadabımı sarmıştır.” bazıları onu “Aşmıştır.” olarak çeviriyorlar. Değil. Rahmetim gadabımı sarmıştır, örtmüştür. Yani bir gadap var, o gadabın üzerinde rahmet örtmüş, rahmet onu sarmış, rahmet onu çepeçevre çevrelemiş. Sufiler bunun doğru noktada kullanılmasını isterler. Rahmet gadaptan aşmış değildir, sarmıştır. Sarmış demek onu çepeçevre

çevrelemiş, onu bu noktada zapturapt altına almıştır. Sufiler bu cihetten hareket ederler ve ateşin aslında bir rahmet olduğunu söylerler. Oysa bütün insanlar cehennem ateşini bir terbiye edici, cezalandırıcı olarak görürler. Oysa sufiler cehennemdeki ateşi onu terbiye edici, cezalandırıcı değil; onu temizleyici olarak görür. Mesela halı yıkayan kadınlar örneğin halının üzerine… Şimdi gençler bilmezler bunu, şimdi halılar halı yıkamaya gidiyor. Önceden böyle dere kenarında, mahallelerde çeşmeler, köylerde belli yerler vardı veyahut da bir dere kenarına gider kadınlar, mahalle olarak toplanır, orda halıları yıkarlardı. Halıları yıkarlarken büyük bir tokmak vardı. O tokmakla vururlardı üzerlerine. Aslında dışarıdan bakıldığında tokmakla halıya vurulurken halı temizleniyor veyahut da bizim orda keşkeklik buğday döverler. Keşkeklik buğday dövmek buğdayı hafiften ıslatırlar, nemlendirirler, tokmak vardır, dibek taşı vardır, vururlar onunla, buğdayın üzerindeki kabuk gider ve altındaki saf bembeyaz buğday kalır. O saf bembeyaz buğdayla keşkeği yaparlar. Dışarıdan baktığınızda buğdayın tepesinde kilolarca ağırlıkla tokmak gelmektedir ama tokmak onu -tabiri caizse- posasından ayırır, kabuğundan ayırır, böylece pırıl pırıl ne kalır? Buğday kalır. Dışarıdan bakan kimse buğdayı neden dövüyorsun demez, buğdayın kafasına neden tokmak vuruyorsun demez, o buğdayı temizliyor çünkü.

Bu manada cehennem ateşi bir temizleyici noktasındadır sufilerce. O ateş o kendi kirlerinden arınmayan, tövbe edip doğru yolda buluşmayan, doğru yolda için temizleyici bir şeydir ve o kimse ateşle temizlenir. yürümeyenler Temizlendikten sonra hani hadis-i şerif vardır, Müslümanlar orda o temizliği yaşadıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın bir rahmet ırmağı vardır, rahmet ırmağına bandırılırlar ve tekrar onlar iman ederler, cennete sokulurlar ve böylece onlar sanki cehennemde hiç temizlenmemiş gibi cennete girerler ama iman etmeyenler vardır. İman etmeyenler de bu manada sufiler cehennemdeki ateşin, cehennemdeki terbiye edici unsurların ebedi olduğuna inanmazlar. Cehennem ebedidir ama cehennemdeki ateş, cehennemdeki terbiye edici unsurlar ebedi değildir. Ama cehennem ebedidir. Bununla alakalı Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin naklettiği hadis vardır. Bunu böyle reddederler, reddedenler hadis-i şerifi reddediyorlar. Sufiler bu görüşlerine, bu düşüncelerine delil olarak Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin naklettiği hadis-i şerife dayanırlar. Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir avuç kuru toprağı alır, böyle savurur der ki: “Bir gün cehennem böyle olur.” Yani kupkuru toprak haline gelir. Başka bir rivayette de hafif rutubetli çamurumsu bir toprağı elindeki hurma dalıyla karıştıraraktan der ki: “Cehennem bir gün bu hale gelir.” Buradan hareket ederekten sufiler derler ki: Allah’ın rahmeti gadabını sarmıştır.

Cehennemde terbiye edici unsurlar terbiye vazifelerini yerine getirdikten sonra cehennem ehli için terbiye edici unsurlar biter. Cehennem hayatı devam eder.

Tekrar söylüyorum bunu. Bunu cehennem hayatı bir gün sona erer, cehennem sona erer, olarak lafı taşıyorlar buradan. Bunu tekrar altını çizerekten söylüyorum. Cennet de cehennem de ebedidir ama cehennemdeki terbiye edici unsurlar veyahut da avamın diliyle cehennemdeki cezalandırıcı unsurlar, avamın diliyle cehennemdeki ateş, cehennemdeki ıstırap, çile -avamın diliyle- bir gün son bulur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet, Rahim, Muin, Latif, Kerim gibi bilinen, bilinmeyen esma sıfatlarının hilafına bir şey değildir bu. Çünkü bir kimse 80 yıllık bir ömür için ebediyen ceza altında durması Rahmet olan Allah’a uygun bir şey değildir. Evet. O kimse 80 yıllık bir ömür yaşamış, 100 yıllık bir ömür yaşamış, 50 yıllık bir ömür yaşamış, imansız yaşamış, bunun için ebediyen cehennemde ceza çekecek dememiz Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine uygun düşmez. Cehennem hayatı devam eder, cehennem de devam eder. Cehennemlik ebedi, cehennemde yaşayacak olanlar ebediyen cehennemde yaşarlar ama ebediyen ceza çeker hükmü vermemiz mümkün değil. Sufiler bu manada cehennemdeki ıstırabın, sancının, cezanın bir gün biteceğine inanırlar bu iki tane hadis-i şerif mucibince.

O yüzden sufilerce cehennem ateşi veya cehennemdeki değişik cezalar o kimseleri temizlemek içindir. O kimseler böylece cehennemde temizlenirler. Temizlenenler iman ehli iseler onlar tekrar bir rahmet ırmağına daldırılıp cennete sokulurlar. Yok, temizlenenler hiç iman ehli değiller ise ömürlerince küfür ve şirk üzerine yaşadılarsa onlar yine de cehennemde yaşamaya devam ederler. O yüzden bu manada buradaki Arabî’nin ateşe bakış açısı, cehenneme bakış açısı temizlikle alakalı.

Allah halkı boşuna yaratmamıştır. Kendisine benzerler getirmek için

Kafanız karışmasın. “Benzer”. Hemen dikiliyorsunuz. Ne dedi yaratırken? “Alemi Âdem’in suretinde, Âdem’i de kendi suretimde yarattım.” Alemi Âdem’in suretinde, Âdem’i de Rahman’ın suretinde yarattı. Bir hadis-i kudside “Kendi suretimde” diyor ama çoğunluk “Rahman’ın suretinde.” Sufiler bu manada Rahman ism-i şerifini… Allah ism-i şerifi bütün isimlerin en büyüğüdür. İsm-i kebir diyelim ve bütün isimler Allah ism-i şerifinde cem olur, toplanır. Bunun bir alt -anlaşılsın diye söylüyorum- kategorisi, versiyonu Rahman ism-i şerifidir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatlarının, tekrar söylüyorum, bütün sıfatlarının cem olduğu sıfat Rahman ism-i şerifidir. Bütün sıfatları Rahman ism-i şerifinin altında toplar. Rahman ism-i şerifi de Allah Celle Celaluhu ism-i şerifinin altındadır, o yüzden ayet-i kerimede Cenâb-ı

Hakk “Allah’ı zikrederken ister Allah deyin, ister Rahman diye çağırın.” der. İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Bir kimse Cenâb-ı Hakk’ın Rahman ism-i şerifiyle söylerse bütün sıfatsal boyutlarının cem olduğu ism-i şerifi söyler. O yüzden Bismillahirrahmanirrahim. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ve Rahman ism-i şerifi Allah ism-i şerifinin -bunu böyle alt üst olarak nitelendirmek istemiyorum ama mesele anlaşılsın diye söylüyorum-bir alt toplanma yeridir. O yüzden hadis-i kudsilerdeki “Allah alemi Âdem’in suretinde, Âdem’i de Rahman’ın suretinde yarattı.” manası budur.

Rahman suretinde dediğinde Cenâb-ı Hakk zat noktasında kendisini beri eder burada. Dikkat edin, zat noktasında kendisini beri eder. Sıfatsal boyutlarının hepsini de insanın üzerinde toplandığını gösterir, zat noktasında değil. Bir kısım ehli sufinin ayağının kaydığı yer burasıdır, insanı Allah’a benzetirler oysa Cenâb-ı Hakk Rahman ism-i şerifinin üzerinde insanın üzerine tecelli ettirmiştir. Rahman ism-i şerifi dediğimizde Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatsal boyutlarıdır, Cenâb-ı Hakk’ın zat boyutu yoktur bunda. Allah’ın kendi üzerinde, Allah ism-i şerifinde Cenâb-ı Hakk’ın zat boyutu da vardır. O yüzden bir kimsenin üzerinde zat boyutunun tecelli etmesi mümkün değildir. O hiçbir şeye benzemez. O hiçbir şeye benzemez olunca bu, zat noktasıdır. Bizim görmemiz Allah’ın görmesi gibi değildir ama biz de görürüz. Bakın bu sıfattır. Bu Basir ism-i şerifinin tecelliyatıdır. Bizim duymamız Allah’ın duyması gibi değildir ama biz de duyarız, bu nedir? Bu Semi ism-i şerifinin tecelliyatıdır. Bizim kelamımız Allah’ın kelamına benzemez ama biz de konuşuruz kelam ederiz. Bu nedir? Cenâb-ı Hakk’ın konuşması, Kelam ism-i şerifinin tecelliyatıdır. Bu manada Allah hikmet sahibidir, insanlarda da hikmet ehli olanlar vardır.

Bakın Cenâb-ı Hakk kendi hikmet sıfatını insanların üzerinde tecelli ettirir. Bunların hepsi de sıfatsal tecelliyatlardır, bunlar zat-i tecelliyatlar değildir. Bir kulun üzerinde Cenâb-ı Hakk zat olarak tecelli etmez. Örneğin Musa aleyhisselam dedi ki, “Seni görebilir miyim, seninle konuşuyorum, seni görebilir miyim?” Sen olabilir miyim, demedi. Ben sen olmak istiyorum, demedi. Dikkatinizi çekerim burada. Oysa konuşuyordu ve konuşma esnasında hani seven sevdiğiyle konuşur ama görmek ister ya, görmek istiyor bakın. Bu farklı bir sıfatsal boyuttur. Ama Cenâb-ı Hakk ona görme sıfatsal boyutunda tecelli ettirmedi. Bakın, görmek istedi, duymak istedi. Rü’yetullah haktır, rüyada Allah görülür mü? Evet. Sıfatsal noktada mesela hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yine ayırt eder burayı. “Bana Rahman göründü.” der. Bana Allah göründü, demez. “Bana Rahman genç delikanlı bir erkek suretinde göründü.” der. Bakın, Rahman bana genç erkek suretinde göründü, der. Rahman der ama Allah demez. Onu bir kısım sufiler çevirirlerken onu Allah olarak çevirirler. Cenâb-ı Hakk Allah olarak onu

çevirdiğinizde onun zatullahı da girer işin içerisine, orda sıkıntı var ama Rahman dediğinizde sıfatsal boyuttur onda sıkıntı yoktur.

Mesela Hallacı Mansur ene’l hak dedi, ene’l Allah demedi. Ene Allah deseydi ben Allah’ım olacaktı ama ben Allah’ım demedi, ne dedi? Ene hak, ben hakkım, dedi. Doğru söyledi. Bakın, doğru söyledi ama ene Allah demedi. Veyahut da Beyazıt-ı Bestami hazretleri “Cübbemin altında sizin taptığınız vardır.” dedi. Cübbenin altında. “Var mı bugün şanı benden daha yüce olan?” dedi. “Benden daha azizi var mı?” dedi. Sıfatsal boyutları söyledi. Çünkü o sıfat onun üzerinde öylesine tecelli etti, öylesinde tecelli etti ki kendi üzerindeki tecelliyata baktığında o sıfattan başka bir şey görmeyip onun sarhoşluğuyla o sıfatsal boyutu ilan etti. Dedi ki, “Ben Semî’yim.” Bu ne demek? Öylesine Cenâb-ı Hakk ona yakinlik, öylesine yakinlik verdi. Hani dedi ya hadis-i kudside: “Gören gözü olurum.” O, gören gözü olurum dediği anda sarhoşlukla “Ene Semî.” dedi. “Ben Semî’yim, gören benim.” dedi. Hatta öylesine yaşadılar. “O benden görür.” dediler. Kâh O benden görür, seyreyler alemi, kâh ben Ondan görürüm, seyreylerim alemi. Kâh O benden duyar, dinler bütün alemi, kâh ben Ondan duyarım, dinlerim bütün alemi. O benden duyarsa alemi ben keyf ederim, ben Ondan duyarsam alemi ben keyif ederim. Keyif eden sonuçta ha O olur bazen, ha ben olurum. Ha benden duyduğunda ben keyif ederim, ha benden duyduğunda O keyif eder. Sonuçta burada söz konusu olan bir sıfatın bir velinin üzerinde tecelli edip o velinin sarhoşlukla o sıfatı özümsemesi ve o sıfatın içerisinde yok olması, kaybolması, kendinden geçmesi, kendinden geçtiğinde de komple o sıfat haline gelmesidir. Bu, kâh kendinden geçtiğinde o sıfat haline gelir, kâh kendine geldiğinde sıfat onun üzerinden zuhur eder. Kâh o sıfatın üzerinden zuhur eder, kâh sıfat onun üzerinden zuhur eder. Bunun ortasında, arasında incecik bir ince perde vardır. Bu noktada o veli bu hale geldiğinde kendi üzerinde o sıfatsal boyutun tecelli ettiğini ve bu noktada kendisi fena haline gelirse işte o esnada onun bu manada zahiri noktadaki aklı şaşar kalır, donar kalır. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretlerinin tabiriyle apışır kalır. Başka bir tabiriyle çamura saplanmış eşek gibi olur ve bu esnada o zatın üzerinden tecelli eden hiçbir şey kendisine ait değildir. Bu Şibli’nin eserinde bahsettiği: Bir demir bir ocağın içine ateşin içerisinde gider, yanar, yanar, yanar, yanar, öyle bir hale gelir ki demir o kızgınlıkla “Ben ateşim.” dese hakkıdır, der Şibli. Çünkü o, ateşin bütün özelliklerini üzerinde taşımıştır. Ateş değildir ama ateşin bütün vazifelerini ve özelliklerini taşır. Gerçeği demirdir ama gelir ki o, ben ateşim, diye haykırsa özelliklerini taşımasından dolayı haktır ama hiçbir zaman ateş değildir o. Bu da haktır. Bu nedir? Ateşin özelliklerini kendi üzerinde taşımasıdır. O yüzden kendisine benzerler yani Allah alemi, alemi kendisine benzer bir şekilde yaratmıştır. Nasıl Âdem Rahman’a benziyorsa alem de

Âdem’e benziyorsa sonuçta tespih tanesi gibi sıralarsak alem de neye benzer? Rahman’a benzer.

Allah’ı tesbih ederiz.

Çünkü yaradılış sebeplerimizden birisi Onu tespih etmekti. Onu tespih ederiz yani zikrederiz. Zikretmek sadece oturup la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah demek değil. Bu, en önemli ana hattı ama Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfatsal boyutunun tecelliyatını seyreylemek, onu dinlemek veya buradaki bu sohbeti dinlemek veya yolda giderken Cenâb-ı Hakk’ın şahane eserlerini tefekkür etmek de zikretmenin içerisinde.

Yücelerin yücesi aziz olan O’dur.

Yarattıklarından müstağni olan, her şeyin yücesinde bulunan ve aziz olan

Allah’tır. İnsanlar da aziz olabilir mi? Evet ama Allah’ın aziz olması gibi değildir.

Buna göre O, halkı kendi suretinde var etmiştir.

Evet, halk dediğimizde: 1) İnsanlar. 2) Hayvanlar, bitkiler, nebavatlar, varlık tamamiyetle. Bunların hepsi de hâlk edilmiştir ve hâlk edilen her şey Allah’ın halkıdır, hâlk ettiği şeylerdir ve varlık suretine varlığa döndürdüğü, varlığa dönüştürdüğü şeylerdir. Ve bunların hepsini de Cenâb-ı Hakk Rahman’ın suretine yaratmıştır.

Hakk’ın maksadından dolayı yaradılmışlar sonsuz sayıdadır.

Evet, yaratılmışlara bir sayı vermek, bu kadar yaratılmıştır demek mümkün değildir. Bunu saymak da mümkün değildir. O yüzden yaratma işlemi sonsuzdur. Hâlk etme sonsuzdur. Biz hâlk etmenin sonunu bulmamız mümkün değildir. Hâlk edilenin sonunu buluruz, hâlk etmenin sonunu bulamayız. Hâlk edilen bir şeyin sonunu bulmak mümkündür ama hâlk etmenin- Allah hâlıktır, hâlk edendir- onun sonunu bulmak mümkün değildir, başını da bulmak mümkün değildir. O yüzden ben derim ki hangi alemdeyiz? Kaçıncı alemdeyiz? Neredeyiz? Bizden önce hangi alemleri yarattı? Hala daha hangi alemleri yaratmada? Bu alemleri saymak, bu alemlerin içerisinde dolaşmak ne kadar ne kadar dolaşmıştır bir kimse? Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın hangi nimetlerini sayabilirsiniz? Sayamazsınız. Cenâb-ı Hakk ne zamandan beri yaratmada, bilmiyoruz. Allah evvel, o zaman sıfatları da evvel, o zaman hâlk etmesi de evvel. Düşünebiliyor musunuz, hâlk etmesi de evvel ve Cenâb-ı Hakk’ın hâlk etme başlangıcı yok. İçinde yaşadığımız evrenin bir başlangıcı vardır ama Allah’ın hâlk etmesinin başlangıcı yok. Tekrar söylüyorum, Allah’ın hâlk etmesinin başlangıcı yok. Bu bir kimseyi felsefik olarak çökerten bir şeydir. Bir kimseyi felsefi olarak uçuran bir şeydir. Eğer negatif noktada bakarsan çökertir

insanı. Düşünebiliyor musunuz, Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatları ezeli ve ebedidir, sonradan bir sıfat var olmuş veya yok olmuş değildir veyahut da sonradan bir sıfat olgunlaşmış, kemale ermiş değildir. Bütün sıfatları evvelden de kemale ermişti ve son olarak ahir olarak da, sonsuz ya, kemale ermiştir. Zaman içerisinde kemalâtından eksiklik ve noksanlık yoktur. Zaman içerisinde kemalâtı arttırmak da yoktur. O yüzden Hanefiler derler ki: İman artmaz ve eksilmez iman bir bütündür. Bu manada o zaman Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal boyutunda hâlk etmesinin başlangıcı yok. Öyle kendi kendinizi bin yıllık, beş bin yıllık, on bin yıllık, elli bin yıllık, yüz bin yıllık, bir milyar yıllık, bir trilyon, bir katrilyon yıllık veya bir kentilyon yıllık bir şey çocuk, çocuk. Çocuk bile değil. Çocuk bile değil. Bu bizim bing bang deyip de yere göre sığdıramadığımız veyahut da işte şu kadar muhteşem bir şey oldu. Ya çocuk oyuncağı o. Cilli oynar gibi. Biz çözemiyoruz. Evveli olmayan bir Allah’tan bahsediyoruz. Evveli olmayan bir Allah’tan. Başlangıcı olmayan bir Allah’tan bahsediyoruz. Hani bazen böyle karikatürize ediyorum ya, karikatür gibi yani Allah bacak bacak üstüne attı, bir zaman geldi, bir şeyler yaratayım ya, dedi. Böyle değil. Onun hâlk etmesi evveli. Kaçıncı Âdem’i yarattı, bilmiyoruz. Dünya kaç sefer var oldu, yok oldu, başka paralel evrenlerde dünya oldu gitti, bilmiyoruz veya biliyoruz. Dünya hayatı dediğiniz nedir ki, diyor. Bu göz açıp kapayıncaya kadardır. Dünya hayatı göz açıp kapayıncaya kadarsa bu göz açıp kapama noktası bitti. Kimin göz açıp kapama noktası kadar acaba? Bizim göz açıp kapama noktamız kadarsa uzun. Belki de tarif etmek için böyle bir şey kullanılmıştır. Hakk’ın maksadından dolayı yaradılmışlar sonsuz sayıdadır. Evet yaradılmışların başlangıcı da yoktur, sonu da yoktur. Yaradılmışlık, yaratma sonsuzdur.

Ne var ki bir mekâna sahip olmalarından dolayı değersizdirler. Açıklar

Evet, bütün yaradılanlar bu manada bir perdede, bir mekânda yaratılırlar. Bir perdede. Buna mekân demiş burada Hazreti Pir, dünya bir mekandır ya, bir mekân. Bu mekânda işi biter, geçer. Bunu ben biraz daha değiştireyim sizin önünüzde, bir perde diyeyim. Yaradılan her şeyi bir sinema perdesi gibi görün. Bir sinema perdesi gibi ve yaradılan her şey o an içinde yaratıldığında hükmü bitti. Yani burada bir sinema perdesi düşünün, habire buradan görüntüler geçtiğini düşünün. Her geçen görüntünün hükmü bitti. Düşünebiliyor musunuz, bir anda ne perdeler geçiyor, bir tefekkür edin. Yani sayısız bir varlık düşünün ve sayısız varlık her an var olmada. Beyin alacak gibi değil. O yüzden o varlığa düşen her şey bir perdede düştü ve bir perdede düştükten sonra değeri kalmadı. Yenisi geldi çünkü. Yenisi gelince eskisi ne oldu? Hükümsüz oldu. Bir para tedavüle çıkıyor, öyle değil mi? Yeni para tedavüle geçince eski para tedavülde kalıyor mu? Kalmıyor, ne oluyor? Hükümsüz.

SON SÖZ ŞEYH’TEN

Bir bilen ve bilinen olması gerekir.

Bir bilen, bir de bilinen olması gerekir. Cenâb-ı Hakk mademki bilinmek için

yarattı, bir bilen bir de bilinen olması gerekir.

Bu nedenle bir halk bir de Hakk olmalıdır. Vücud kendi mükemmelliğine

her ikisi olmadan ulaşmaz.

Yani bir bilen, bir de bilinen olmazsa ve her ikisi de tecelli etmezse bu sefer

mükemmelliğe ulaşılmaz.

Vücudun mükemmelliği bu alemde zahir olur.

Buradaki vücuttan kasıt Cenâb-ı Hakk’ın kendisiyle alakalı. Tabi bunu böyle Arabî bilmiyorum, kendi Fütuhat’tan alınma Fütuhat’ında vücud mu, dedi? Bunu Arabî’yi çeviren çeviriciler bunu vücud olarak çevirdiği yerler de var. Çünkü Arabî kendi Füsus’unda kendi Fütuhat’ında vücud, vahdet-i vücud lafızlarını kullandığı çok nadirdir. 1 2 yerinde geçer, bu soruyu yazanın da burada kusuru yok, çevirenler bunu çevirirken öyle çeviriyorlar. Vücudun mükemmelliği bu alemde zahir olur. Çünkü bunu Cenâb-ı Hakk’ın kendi vücudu olarak algılarsak bu alemin, bu alemin başlangıcı vardır; bu alemin de sonu vardır. Bu alemin başlangıcı ve sonu olunca o zaman Cenâb-ı Hakk’ın da vücudunun başlangıcı ve sonu olması gerekir düşüncesi çıkar. Ama derse ki bu aleme Cenâb-ı Hakk sıfatlarıyla tecelli etmiştir, bu farklı bir şeydir. Tecelli etmek, aynısı değildir. Bir şeye tecelli etmek aynısı değildir. O olmuş olmaz.

Daha sonra da bu durum en tam ve en mükemmel kuşatıcılığı içinde zahir

olan ahirete aktarılır.

Evet, bu mükemmellik bu varlığın üzerindeki Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal mükemmelliği… Hatta denilebilir ki burada en mükemmel kuşatıcılığı içinde zahir olan ahirete aktarılır, der. Bu zahire tecelli eden, varlığa tecelli eden sıfatsal boyutlarının fevkinde, üstünde ahirette tecelliyat vardır. Yani manada, metafizikte bu zahirsel boyutun üstündedir oradaki tecelliyat. Çünkü Cenâb-ı Hakk cennet ehline, cennet ehline tecelli eder. Cennet ehline tecelli etmesi ile varlığın içerisinde bu görünen perdede Cenâb-ı Hakk’ın bazı kullarının üzerinde tecelli etmesi aynı derecede değildir. O yüzden Allah’ın dostları, Allah’ın velileri bir an önce mana alemine tamamiyetle geçmek isterler. Mana alemine tamamiyetle geçmek istemelerinin, iştiyaklarının, hazlarının, lezzetlerinin, oraya karşı aşırı derece hırslı ve haris olmalarının sebebi oradaki tecelliyatların bu manada geçici olmaması, anlık olmaması, devamiyet ve mükemmelliyetliğinin en üstünde olmasından dolayıdır.

Hani Musa aleyhisselam Tur-i Sina’da “Seni görebilir miyim?” dediğinde O, “Şu dağa bak, oraya tecelli edeceğim, ona dayanırsan ancak görürsün.” manasındaki şey mana aleminde öyle tecelli etmez. Mana aleminde Cemalullah’ın kendi içsel boyutundan boyutuna, dalgadan dalgaya, perdeden perdeye her devamlı daha da mükemmeliyete doğru geçiş olduğundan Allah’ın dostları velileri ve peygamberler bir an önce o tarafa doğru kulaç atmak isterler. Çünkü oradaki mükemmelliyetlik buradaki mükemmelliyetliğin üstündedir. Bunu fark eden, bunu gören, bunu da manada metafizik olarak görür Allah’ın dostları, velileri, sufiler, dervişler. Rüya bunlardan birisine bir ölçüdür. Mesela o kimse rüya görür, rüyasında Cenâb-ı Hakk ona hitap eder. Rüya görür; rüyasında Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal olarak bir zuhuratına, bir tecelliyatına aşina olur ve o kimse o rüyadan uyanmak istemez, o halden geçmek istemez, o halden uyandırılmak istemez. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de buyurmuştur ya: “Uyuyanı uyandırma.” O esnada o, bu noktada manevi hal içinde olabilir. Sen onu kalkıp da şş kalk, deme veyahut da ne yapıyorsun burada, deme. Bırak kendi aleminde onu. Bırak kendi aleminde. Veyahut da o kimse dünyaya karşı uykuda. Bırak, onun kulağına gidip de ya şurada şöyle bir iş var, böyle bir iş yaparsan böyle kazanırsın, gel bu işi terk et, bu işi yap. Bırak ya adamı. Adam bir yol tutturmuş kendine, bırak uyandırma adamı, elleme. Kimisinin dünyaya karşı uykuda olması uyanık olmasından hayırlıdır. Zaten ahireti uyanık olunca ona söylenecek bir söz olmaz. Bunun gibi. Normalde buradaki mana, direkt ahirete aktarılır.

Bu dünyada batın yönünden tecellinin her şeyi kuşatması gibi, ahirette de

bu kuşatıcılık hem zahir hem de batın boyutta olur.

Bu dünyada bir kimse zaman zaman metafizik olarak batın boyutuna geçer. Zaman zaman işte az önce bahsettiğimiz gibi sufilerce hal veya rüya dediğimiz veya yakaza hali dediğimiz haller olur. Bunlar zaman zamandır. O kimse ne yazık ki gözünü açtığında veya kendine geldiğine yine bu zahir boyutta gözünü açar. Yine çocukları eteğinden tartar, bu lazım, yine eşi der ki bu lazım, yine der ki arkadaşları bu lazım veya şu yapılması lazım, bu yapılması lazım. Dünyanın ahval-i şeriatı o kimsenin üzerinde tecelli eder ve o kimse o mana halinden zahir aleme düşer yine ve zaman içerisinde o mana halini hep yaşamak ister ama mana hali normalde devamiyet kesp etmez yani bir kimse aşk haline her daim sahip olmaz, olamaz çünkü. Bu neye benzer? O kimsenin demir dövüleceği zaman ateşin içerisine sokup yumuşatılıp dövüldükten sonra cosstak soğuk suyun içerisine katılmasına benzer. Siz uçarsınız manadan manaya, perdeden perdeye geçersiniz ama sabah olur, sabah olduğunda siz cosstak dünyayla karşı karşıya kalırsınız. İşte ödenecek faturalar vardır, ödenecek işçilikler vardır, ödenecek vergiler vardır, yapılacak işler vardır,

edilecek işler vardır, siz cosstak dünyaya dönersiniz. Dünyaya döndüğünüzde de bir cozurtu çıkar. Siz sohbete gelirsiniz, ne güzel semalar olur, sohbetler olur, zikirler olur kendinizden geçersiniz, dışarı çıkarsınız, bir telefon elektriğin kesildi, cosstak dünyayla karşı karşıya kalırsınız. Çünkü buradaki mana kesintilidir. Burada dünya devamiyetlidir, mana ara aradır. Bunu ne kadar çok çoğaltmak isterseniz isteyin, bir an gelir sizin bu mananız ne olur? Bir makas atılır ve siz cosstak anında dünyaya dönersiniz. Bu sefer de şoka uğrarsınız. Hani bir şeyler karşı karşıya kaldığınızda bir an böyle tabiri caizse şaşkınlaşırsınız ya, aynı şeydir. Dünyanın içinde de yaşarken siz hızla işte x yere yetişmeye çalışıyorsunuzdur ama köşeden şeyhinizi görüverirsiniz bir anda. Cosstak kalırsınız, ne olduğunuz bilemezsiniz, gideceğiniz yeri unutursunuz, yapacağınız işi unutursunuz, gerçek miydi, değil miydi diye düşünürsünüz, o oradan tebessüm eder size. Kalırsınız, ne yapacağınızı bilemezsiniz. Veyahut da evden hanım size demiştir, iki kilo pirinç al, iki kilo şeker al. Siz iki kilo pirinç, iki kilo şeker almak için marketin kapısına gidersiniz. Marketin kapısında bir bakarsınız ki tam ineceksiniz, Hazreti Pir orada. Ne alacağınızı, ne almayacağınızı karıştırırsınız, ne yapacağınızı da karıştırırsınız, ne yaptığınızı bilemezsiniz, nereye gittiğinizi de bilemezsiniz. Sonradan zaman geçer, devran döner, bir bakarsınız siz, arabayı nereye bırakmıştım, dersiniz. Ondan sonra arabayı bıraktığınız yeri hatırlamaya çalışırsınız. Hatırlarsınız arabayı bıraktığınız yeri, bir koşarsınız, bir bakarsınız ki arabayla aranızda beş kilometre olmuş. Yürümüşsünüz haberiniz yok veya yürütülmüşsünüz veya başka bir perdeden başka bir perdeye geçmişsiniz, başka bir yere gitmişsiniz, başka bir yerdesiniz. Nerede olduğunuzu bilemezsiniz, cosstak kalırsınız orda. Kimseye de anlatamazsınız bunu, kimseye de söyleyemezsiniz, kimseyle de paylaşamazsınız. Bizim doktora söylerseniz, bizim doktor şizofrenik teşhis koyar, der ki şizofrenik bu mesele, der. Neden? Aldığı eğitim bu. Böyle bir şey olmaz mümkün değil, der. Bu şizofreni teşhisi, der, dayar size uyuşturucuları. Bu, nasıl bir insanı cosstak ortada bırakıyorsa dünya hayatı böyle bir şeydir. Mana geçiş esnasında siz böyle cosstak manada geçişte de kalırsınız.

Beytullah’ı tavaf ederken herkes tavaf ediyordur, bir bakarsınız ki bir suret var orda. Der ki “Ben Muhammed-i Mustafa’yım.” Cosstak kalırsınız orda. Beytullah sizi mi tavaf ediyor, siz mi Beytullah’ı tavaf ediyorsunuz, farkına varmazsınız. Geçersiniz kendinizden, kaçıncı şaftmış, bilmezsiniz. Millet ne okuyormuş, duymazsınız. Millet ne söylüyormuş, anlamazsınız ama ordasınızdır, orda görünüyorsunuzdur, tavaf ediyorsunuzdur, herkes tavaf ettiğinizi görür sizin hatta cemaatle tavaf ediyorsunuzdur ama siz kendinizi bir noktada sabit kalmış, öyle bekliyor görürsünüz. Ve bir bakarsınız ki aniden etrafınızdaki insanlar değişmiş, aynı insanlar. Cosstak kalırsınız ve oradan geri döndüğünüze pişman olursunuz, onun

devam etmesini istersiniz. Dersiniz ki ya devam etmeliydi, bir daha ararsınız, bir daha ararsınız, daha uzununu istersiniz, daha derinini istersiniz, daha yükseğini istersiniz. Yok mu daha, dersiniz, yok mu daha, yok mu daha? Hep onun en mükemmelinin manada olduğunu düşünürsünüz ve bir anda bakarsınız o dünya size Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dediği gibi cife gelir. Hani buyurdu ya: “Dünya bir cifedir.” dedi. Dünya bir cifedir, dediği anı anlaman mümkün değil. Ucundan birazcık anlıyorsan o mana denizine baktın. O öte denilen o mana denizine baktı, o mana denizinden ayrılmak istemedi ve mana denizinde hep durmak istedi –Allah u alem- ve mana denizine bakınca, o manaya dalınca dünya ona cife geldi; dedi ki: “Dünya cifeden ibarettir. Dünya bir cifedir.” Bu neye karşı dünyaya cife dedi? O manaya karşı dünyayı cife gördü ve o ötelere bakınca, o mana boyutunda sevgilinin kokusunu alınca, o mana boyutunda sevgiliyle hoş sohbet edince, bir an önce cosstak bu tarafa döndüğünde dedi ki: “Dünya cifedir.” Dünya Ona cife göründü. Bu neden? O, manada mükemmelin mükemmeli, fevkaladenin fevkinde, yükseklerin yükseğinde bir alem. Orası akla hayale gelecek bir şekilde değil. Dünyada bilinenlerin hepsini bir yere toplayın; bütün bilgileri, bütün bilinenleri, bütün ilmi, bütün fenni, dünyada ne kadar varsa bir yere toplayın; mananın noktası dahi olmaz. Ama manaya bu dünyadaki bilinen bilgilerle gidilir ama oraya ulaşan bir kimse için de dünya bir hiç olur. Çünkü mana bu dünyadaki mükemmelliğin, mükemmelliğinin, mükemmelliğinin, mükemmelliğinin, mükemmelliğinin üstündedir. Bu öyle bir şeydir. Orda kesintisizdir. Kesintisiz. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki: “Az ama devamlı olan ibadet Allah katında makbuldür.” Neden? Kesintisiz. Allah kesintisiz tecelli eder. Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının hepsi de kesintisiz tecelliyattadır. Her daim kesintisizdedir. O yüzden Allah kullarının üzerinde de aynı şeyi görmek ister. Kesintisiz. Neden? Zikran kesira. Devamlı, çokça zikir, devamlı zikir, devamlı namaz, 5 vakit. Devamlı namaz derken bütün gün namaz değil. Sufiler vaktin çocuklarıdır. Bizim için bütün gün namaz kılmak yoktur. Hayır. Bizim sufilik anlayışımızda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ayak izlerini takip etmek vardır, haddi aşmak yoktur. 5 vakit farz namazını cemaatle mescitte kılardı, nafilelerini evde kılardı. Namazlar bellidir, sabahtan akşama kadar namaz yok. Yıl 365 gün oruç tutmak yok, hiç uykusuz geçirmek yok. Sünneti Resulullah belli, az ama devamlı. O, kesintisiz oluyor, tesbih tanesi gibi. Sabah namazını bugün kıldın, yarın da kılacaksın, öğlen namazını bugün kıldın, yarın da kılacaksın, ikindi namazını bugün kıldın, yarın da kılacaksın, akşam namazını kıldın, yarın da kılacaksın, yatsı namazını kıldın, yarın da kılacaksın. Kesintisiz. Nefsini zorlama, 5 vakit namaza devam et. Ya işte insanlar şöyle. Kardeş, sen 5 vakit namazını kıl. Sen bırak milletin şöyle namaz kılıyorlarmış demesini. Sen Sünnet-i Resulullah’a tabi ol bakayım bi. Sünnet-i Resulullah’a tabi ol.

O, ayakları şişinceye kadar namaz kılıyormuş, eyvallah. O ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Biz peygamber değiliz. Onunla yarışmıyoruz, öyle bir şey yok. Biz bize tavsiye ettiğini, emrettiğini yerine getirelim.

Bu nedenle ahiret bedenlerin yeniden dirilişini ve zuhurunu gerektirir ve

var olan şeylerin özellikleri bu sayede kendini gösterir.

Evet, ahirete yönelişte de işte bu zahirden mükemmelliğe gidiş var. Mesela cennet halkı 33 yaşında olacak öyle değil mi? Cennet halkı sakalsız olacak, pırıl pırıl olacak, çok güzel olacak, çok yakışıklı olacak, çok güzel, tertemiz. Manadaki suretlerinizi görseniz buna benzer ama bundan çok güzel. Buna benzer ama çok güzel. Çok albenili. O mesela bazen zahirsel olarak -Allah affetsin- bazı insanlar beğenmezler ya birilerinin böyle tiplerini, şekillerini, şemallerini falan. Onun manasına baksa görse manasının farklı olduğunu görecek. Kimisi manada, -Allah affetsin- amel noktasında sıkıntılı olanlar çirkinler ama ameli salih olanların manaları mükemmel, tertemiz, çok güzel. Buradan öteye izdüşümü mükemmel ve o bedenler yeniden yaratılırken mükemmel bir şekilde yaratılıyor, harika bir şekilde yaratılıyor. Yani bazen derviş kardeşler rüyalarında cenneti görürler, cennetteki kimseleri görürler, çok cezbediciydi, çok harikaydı, derler ya. Yani hiç zahiriyle sanki bağlantısı yokmuş gibi. Evet. Cennet hayatı veya manevi noktada o kimse öyledir. Veyahut da bazen bir üstadı, bir şeyhi zahiren görmeyen bir kimse rüyasında onu görünce muhteşem güzellikte görür. Şeyhin yanına gelir, bir bakar, ya rüyamdaki kadar muhteşem değildi, der. Doğru. Sebep? Manaya fevkaladenin fevkinde tecelli eder her şey.

Bu alemdeyken herkes bir şeyin olması için ol der, bu şey zihinlerinde ve hayallerinde olur. Çünkü bu alemde ayan-ı sabiteler kevni olarak zuhura gelmeyebilir.

Yani normalde bir kimseyi hayalinizde yaşatabilirsiniz. Hayalinizde o şey olur mu? Evet. Ama zahire tecelli eder mi? Hayır. Ama hayalinizde oldu, düşünüzde oldu, fikrinizde oldu. Uçağa bindiniz, Beytullah’a gittiniz hayalen. Mümkün mü? Evet. Ama zahiren tecelli etmedi. Bakın, bu zahiren tecelli etmedi veya rüyanızda bunu gördünüz ama zahiren tecelli etmedi veyahut da kendi kendinize -ben hayallemek derim ya- bir şeyi hayallediniz, kurguladınız, iki günlüğüne Bosna’ya gittiniz. Gezdiniz, dolaştınız, yediniz, içtiniz, bi kafanızı dinlendirdiniz, geldiniz. Hayalen. Bu mümkün, bunu yaşamış da olabilirsiniz. Yaşarsınız da. Deseniz ki, bunu yaşadım, yine bizim doktor burada olsaydı, şizofrenik diyecekti. Bunu yaşadım, deseniz hakkınız sizin. Çünkü bu alemde bu mümkün. Zahiren tecelli olmadı ama. Ama ahirette öyle değil.

Ne var ki ahirette diledikleri şeye “ol” demeleri yeterli olacaktır. Ol

demeleri ile birlikte zahiri alemde kendi özleriyle var olurlar.

Öteye geçince bu tarafta da ol, dediğinde oluyor. Buradan öteye olduramıyorsun ama oradan bu tarafa olduruyorsun Allah’ın izninle. Anladınız mı? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki: “Ya Rabbi şu kuluna şunu bahşeyle.” diyor, şak oluyor bu alemde. Bak öteden geldi dua. Anladınız mı? Öteden üstadı ol, dedi bir şeye, şak oluyor zahiren ama siz zahirde kurduğunuz hayalleriniz ötede olduramıyorsunuz veya burada.

Bu ilahi “ol” emrinin alemde dilediği şeyi ikinci sebeplerle var etmesine benzer. Buna göre ahiret mükemmellik yönünden bu dünyaya göre daha heybetlidir. Eyvallah. Çünkü “ol” kelimesi hem hayal hem de his alemini kapsar.

Evet, ötelerden bir “ol” kelimesi bu dünyayı da bu dünyanın içindekileri de

kapsar. Ötelerden bir “ol” denilmesi.

Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Aşk, Vahdet, Çile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı