Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes II ·

Nefes II — 5 Mart 2016 Sohbeti

Nefes II — 5 Mart 2016 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES II • 14/18

Nefes II — 5 Mart 2016 Sohbeti Hakkında

5 Mart 2016


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

5 Mart 2016 Tarihli Sohbet

“Gerçek denen nesne ARABİ için aslında hayalden başka bir şey değildir.” Alem bir vehimden ibarettir, onun gerçek bir varlığı yoktur bu ise Hâyâl ile kasd edilen şeydir. Yani sen zannettin ki bu alem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir. Mutlak gerçekten hariç bir varlıktır. Halbuki hiç de böyle değildir.

Bil ki sen kendin de bir hâyâlsin. İdrak ettiğin her bir şey ve “bu ben

değilim” dediğin bir nesnede bir hâyâldir.

Şu hâlde; Bütün varlık alemi de hâyâl içinde hayaldir. FÜSUS 119/104/145 Peki hâyâl ne? Prof. Henri Corbin 1958 (Arabî tasavvufunda yaratıcı muhayyele) kitabının başından itibaren okuyucuya Hâyâl kelimesinin anlamını herkesin kullandığı anlamda kabul etmeğe karşı uyarır. Muhayyeleyi (hayal etme melekesi) estetik yaratma organı da değildir der. Hâyâli idrak organı olarak görür. Prof. IZUTSU

Hâyâl; kendi iç aleminde bilgince ve duygularınla kurguladıklarındır. Kendi iç aleminde nasıl kurguladıkların varsa Allah’ın kendi zat-ı uluhiyetinde kurguladıkları vardır. Hayal bu manda tüm var oluşu kapsar, hatta varoluş bize gerçekçi görünse de hayalden ibarettir. M.ÖZBAĞ

Soru: Kişi hayalini kurgular mı?

Birisi yerde gösterdi bana kendini, Bir diğeri havada, Bir başkası nereye gitsem oradaydı, Bir diğeri semâda, İlim verdiler bana, ben de onlara, Eşit değildik ama, Çünkü ben özümde sabit, Onlar ise sabit kalamazlardı, Her surete bürünürler, Suyun, kabın rengini aldığı gibi Arabî (Fütuhat-ı Mekkiye). Bildiğimiz kadarıyla ruhlar hâyâl yoluyla kendilerini bedenleştirir. Hayal alemi ruhların bedenleşmesine, bedenlerin de ruhanileşmesine izin verir. Mikro kozmik düzeyde basit olarak söylersek düşüncelerimiz dış dünyadaki nesneleri algılayarak ruhanileşir. Nesnelerin bu ruhanileşmiş doğası rüyalar aleminde kesin kanıt olur.

Arabi uyanıkken gören cismani göz ile uykuda gören hayal gözünü

birbirinden ayırır ki,

Hayal gözü uyanıklıkta bile görür. (I.303) Açıklar mısınız! ŞEYH; Keşif sahibi bir kimse, uykusunda rüya gören bir kimsenin

gördüklerini uyanıkken görür der (I.305)!

Arabî hem hayal gözünün hem de cismani gözün görme duygusuyla çalıştığını ve bu iki gözün algıladıklarını birbirinden ayırd etme ilminin esrarengiz ve zor bir ilim olduğunu söyler.

Allah bir kimseye ayırd etme kudreti verdiğinde o kimseye ilişkileri olduğu

Cebrail bedevi suretinde geldiğinde Hazreti Ömer dahil tüm sahabeler bu

ilme sahip değildiler. Cebrail’i gerçek bir bedevi zannettiler.

Alâmet olmadan insanlar ruhların hayali zuhuru ile Allah’ın tecellisinin

zuhuru arasındaki farkı bile ayırd edemezler.

Şeyh, Allah gayretinden (kıskançlık) dolayı aşıklarından birinin sadece

kendisini sevmesini isteyebilir.

(*****)! Allah nefsin her şeyden kurtulup kendine feda edilmesini ister böylece nefs hiçbir şeye âşık olmalıdır. Bu nedenle nefse, doğal bir surette Allah kendini gösterir ve inkâr edilemez bir alâmet verir. Nefs Allah’ın bu olduğunu bilmeye başlar. Nefs Allah’a yöneldikçe, Allah nefse ikinci sebeplerin nefs üzerinde, nefsin doğası gereği tesirlerinin olması gerektiğini öğretir ve nefsin nerede olursa olsun Onu tanıyacağı bir alâmet verir. Bu sayede Allah kendini gösterir. (II 331)

Şeyh’in gördüğü iki rüyadan sorularımız: 1- Bir gece Hakk bana bir vakı’a yoluyla beyaz tenli orta boylu bir adamı gösterdi. Hakk bana “Bu bizim kullarımızdandır Ona faydalı ol” dedi. Hakk’a “O kimdir?” dedim

– İspanya’da Buşarat sakinlerinden İbn Cudi, dedi. O sırada ben Şam’da

idim. “Rabbim o benden nasıl yararlanacak?” dedim.

– Onunla konuş sana onu gösterdiğim gibi ona da seni gösteriyorum. Ona

seslen seni işitecektir. (III 431)

Soru: Sizin Hâyâl tarifinizdeki Allah’ın kendi zat-ı uluhiyetinde

kurguladıkları vardır. Bu rüya onamı delalettir? Aynı alemde 2 kişi aynı rüyayı görür mü? Devam edelim Şeyh-i Ekberin 2.rüyasına geçelim. Şeyh anlatır; Allah bana yüzlerini tanımadığım bir grup insanla birlikte kendimi Kabe’yi

tavaf ederken gösterdi. İnsanlardan biri:

-Ben senin soyundan atalarından biriyim, dedi. – Öleli kaç yıl oldu? Dedim. – Kırk bin yıldan hayli bir süre, diye cevapladı. – Ama Âdem bu kadar yıl önce yaşamıyordu ki, dedim. – Hangi ademden söz ediyorsun? Sana en yakın olandan mı? Yoksa bir

– O vakit Hz. Peygamberin bir hadisini hatırladım “Allah YÜZ BİN ALEM

YARATMIŞTIR” benim atalarımdan olan bu kişi de onlardan biri olmalıydı.

Soru: Hayali zaman Kozmik zamanın yanında yer alır mı? Almaz mı?

Soru: Başka bir alemde gerçekten atalarımız var mı?

Soru: Hayalde sınır var mı? Hayalde özgürlüğümüz ne kadar?

Bu yazı birçok alıntı içerir.

“Gerçek denen nesne ARABİ için aslında hayalden başka bir şey değildir.” Alem bir vehimden ibarettir, onun gerçek bir varlığı yoktur bu ise Hâyâl ile kasd edilen şeydir. Yani sen zannettin ki bu alem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir. Mutlak gerçekten hariç bir varlıktır. Halbuki hiç de böyle değildir.

Bil ki sen kendin de bir hâyâlsin. İdrak ettiğin her bir şey ve “bu ben

değilim” dediğin bir nesnede bir hâyâldir.

Şu hâlde; Bütün varlık alemi de hâyâl içinde hayaldir. Hazreti Pir, Hazreti Mevlâna’da “Sen bu alemi hayal üzerinde yürür gör” der

Mesnevi’nin başında.

Peki hâyâl ne? Evet hayal ne? İnsanoğlu tarih boyunca hayali inkâr edememiş. İnsanoğlu kendisi de hayal kuruyor. Hayal üzerinde herkes, düşünen bütün herkes bir şeyler söylemişler. Hayal üzerine herkes bir şey söylerken herkes kendi bilgisince hayalin üzerinden bir şey söylüyor. İçinizde şimdi hayali inkâr edecek olan var mı? Yok. Sorsam ki, hayal ne, herkes de kendince üç aşağı beş yukarı diyecek ki: insanın kendi kendine kurguladığı şeyler. Salih kurguluyorsun değil mi bir şeyler “Evet” kendi kendine kuruyorsun kurguluyorsun bir şeyler öyle değil mi? Bir senaryo bile yazabilirsin öyle değil mi? “Film bile çıkar” film bile çıkar evet. İnsanın duygusallığı fazlaysa hayalperestliği de fazladır. Bakın duygusu yüksekse bir kimsenin hayali de o kimsenin kalabalık olur, yüksek olur, çok hayal kurar. Daha da üstüne çıkarsa o kimse kendi kurmuş olduğu hayallere inanır. Daha da yükseğe çıkarsa o hayalleri gerçekmiş gibi kabul eder. Kendi kafasında o hayali yaşar mı? Evet. Hayalindeki prototipleri konuşturur mu? Evet. Kendi prototipini konuşturur mu? Evet. Hayalindeki prototiplerin üzerine fiiliyatlar kondurur mu? Evet. Onları çalıştırır mı? Evet. Koymuş olduğu, o uygulamış olduğu prototipleri bir hedefe doğru koştutturur mu? Evet. Bunların hepsini de gerçekmiş gibi inanır mı? Evet. Bunun gerçekliliğine kendisini kabul ettirir mi? Evet. Bunu kendi gerçekliliğine kabul ettirip kendince o hayale koşar mı? Evet. O hayali gerçekleşince kendisince de “Benim hayalim gerçek dünyamdır” der mi? Evet. Kendince kurgulamış olduğu hayalin peşine gidip o kurguladığı hayalin bir manada zahir olarak gerçekleştiğini görünce hayalini gerçek görmesi doğru mudur? Evet. Bu da Mustafa Özbağ’ın hayali. Buna itiraz edecek olan

bir kimse olur mu kendi dairemde? Hayır. Bir başkası buna itiraz edebilir mi? Evet. Bir başkası bunu yok görebilir mi? -Benim hepsi de zihnimde çünkü- Evet. Ben bunu adım adım gerçekleştirdiğimde yok kabul edenler bunun gerçekleştiğini görünce kendilerince, ya biz bunu bir hayalden ibaret zannediyorduk, gerçekleşiyormuş, diyebilir mi? Evet. Peki hayal ne?

Prof. Henri Corbin 1958 (Arabî tasavvufunda yaratıcı muhayyele) kitabının başından itibaren okuyucuya Hâyâl kelimesinin anlamını herkesin kullandığı anlamda kabul etmeğe karşı uyarır. Muhayyeleyi (hayal etme melekesi) estetik yaratma organı da değildir der. Hâyâli idrak organı olarak görür. Prof. İZUTSU

Hâyâl; kendi iç aleminde bilgince ve duygularınla kurguladıklarındır. Kendi iç aleminde nasıl kurguladıkların varsa Allah’ın kendi zat-ı uluhiyetinde kurguladıkları vardır. Hayal bu manda tüm var oluşu kapsar, hatta varoluş bize gerçekçi görünse de hayalden ibarettir. Mustafa ÖZBAĞ

Kişi hayalini kurgular mı? O zaman cevap olarak, başlangıç olarak önce kendimden örnek vereyim. Ben hayalperest bir insanımdır. Benim kendimce kendi hayatımda iki hayal vardır bende. Bir hayal vardır: Bir şeyin üzerinde hayal kurarım. Bu iş olabilir, bu arkadaş olabilir, bu eş olabilir, bu yaşadığım hayatın bölümleri kesitleri olabilir, bu benim için hayatımı ilgilendiren benimle alakalı her şey olabilir. Beni ilgilendiren her şeyle alakalı hayalim vardır benim. Beni ilgilendiren her şeyle. Ben kendimi, bildim bileli hayal kurarım. İşte hayal kurarım. Ben bir şeylerden uzak dururum genelde, uzak durmanın sebebi şudur, ben onun üzerinde günlerce hayal kurarım o hayali onun üzerine giydiririm ben, bunu böyle yap, derim beni yorar bu. Ben hayali aynı zamanda da dua olarak bakarım, ben hayale aynı zamanda da Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına sebep olarak bakarım, ben hayali aynı zamanda bir istek olarak görürüm, bir dua olarak görürüm, bir hedef olarak görürüm, Allah’ın yaratmasına bir sebep olarak görürüm. Benim için hayal bütün her şeydir. Ben var gücümle onun üzerinde hayal kurarım tabiri caizse denklemler kurarım, olmayan yeri bir daha değiştirim, düzelmeyen yeri bir daha düzeltirim, yolda düzeltirim onu. Ben onun üzerinde kurguladıkça kurgularım, kurguladıkça kurgularım, kurguladıkça kurgularım. Bu benim üzerimde zaman zaman olumsuz etkilerde yapar. Beni yorar, beni uykusuz bırakır, karşıda o kurguladığım şeyi o kimsede göremezsem üzülürüm, bir daha uğraşırım onun üzerinde, bir daha uğraşırım. Benim oradan sonucu almam lazım. O kimse o hayalime ortak olmazsa ona üzülürüm, canım sıkılır. Gider bir daha konuşurum, gider bir daha konuşurum, gider bir daha konuşurum, gibi. Hayalini kurgular mı? Evet. Buna ben hayır demem ve benim nazarımda bir kimse bir meselede hayali var ise onun üzerinde hayal kurguluyorsa o kimse o meselede başarılı olacağına inanırım. Adam bir iş kuracak işin hayali yok onda, başarılı olamayacağına inanırım. Bir ev kuracak, evin hayali yok onda. Bir kadın alacak kendisine, alacak olduğu kadının hayali yok onda. Bir erkekle evlenecek, evlenecek olduğu erkeğin hayali yok onda. Bir yol yürüyecek, yolun hayali yok onda. Bu benim

tarzım ve hayatım değildir. Bu benim kendi cüz’i irademle. Hayalin ikinci kısmı, meseleyi uzatmayayım o kimsenin kendi kurguladıkları hayaller, bilgisi nispetindedir. Bir kimsenin bilgisi işiyse, tecrübesiyle sabittir. İşse tecrübeyle alakalıdır. Bu dini bir meseleyse dini meselede de hem tecrübe hem bilgisiyle alakalıdır. Bu kimsenin normalde kendisini ilgilendiren her ne var ise bunların hepsi de o kimsenin bilgi ve tecrübesi kadardır. Bilginin geliş noktalarından birisi rüyadır, keşftir. O güne kadar görmüş olduğu rüyalardan, hallerden almış olduğu bilgiler varsa onlar da bilginin içerisindedir. Bu o kimsenin kendi cüz’i iradesiyle kurgulamış olduğu hayaldir. Birde ben hayalin ikinci kısmına bakarım. Bu halktan insana ait hayaldi, hayalin ikinci kısmı Hakk’a aittir. Hakk’a ait hayal o kimseye paket program olarak gelir. O kimse rüyasında x kimseyi görür onunla evlenir, çocukları vardır. Bu Hakk’tan gelen paket programdır. O kimse gider onunla evlenir, çocukları olur. Bu, o kimsenin kendi cüz’i iradesiyle kurmuş olduğu bir program değil ama bunun hakikatinin ne olduğunu çözemez insanlar. Bu kimse kendince kurguluyorsa bunu yine Hakk’tan değil, halktan Hakk’a, az önce bahsettiğim gibi bir dua bir istek bir niyaz noktasında bu. Yok bu öyle değil, Hakk’tan halka ise bunun tecelli etmeme gibi, olmama gibi bir şeysi yoktur. Bu muhakkak olur. Bu hayal, ben hepimizin anlayacağı dilden söylüyorum, paket programdır. Hani vuruyorlar ya yarışma programlarda dınn yarışma başladı süreniz başladı, diyor ya, onun bir başlangıcı vardır. O başlangıcı dınn o kare önüne geldi mi o hayal paket program olarak sana gelmiş, sen onu rüyanda veya halinde görmüşsün, o anında çalışmaya başlar. Paket program belli. Çalışmaya başladığında onun arkasından gelecek olan resmi, onun arkasından gelecek olanı, onun arkasından gelecek olanı sen biliyorsun. O paket program hayale göre davranırsın. Bu, velilere, evliyalara gelen keşftir. Bunun adına keşf derler. Bu, o konuda bir şey bilmediği halde ona hayal yoluyla gelen bir şeydir. Bu o kimsenin uyanıkken kalbine gelen ilhamdır, rüyada gelen bir ilhamdır, zikrullah esnasında gelen ilhamdır, yolda yürürken gelen ilhamdır. Sonuçta bu direkt Allah’a alakalı bir şeydir. Kulun bunda kendi cüz’i iradesiyle bir şey yapması yoktur. Kişi hayalini kurgular mı? Bu manada evet. Bu kişi hatta ne kadar hayal kurgular, gerçekçi hayal kurar, oraya doğru koşarsa o kadar da önemlidir.

Birisi yerde gösterdi bana kendini, Bir diğeri havada, Bir başkası nereye gitsem oradaydı, Bir diğeri semâda, İlim verdiler bana, ben de onlara, Eşit değildik ama, Çünkü ben özümde sabit, Onlar ise sabit kalamazlardı, Her surete bürünürler, Suyun, kabın rengini aldığı gibi. Arabî (Fütuhat-ı Mekkiye) Böyle enteresan şiirleri vardır Arabî’nin ve Fütuhat-ı Mekkiye’de bir hayli

şiiri vardır o şiirlerden birisi. Ama enteresan. Şuarası daha çok hoşuma gitti:

Eşit değildik ama, Çünkü ben özümde sabit,

Onlar ise sabit kalamazlardı, Her surete bürünürler, Suyun, kabın rengini aldığı gibi . Bu sufilerin çokça yaşadığı bir haldir. Sufilerin böyle çokça yaşadığı bir şeydir. Sufiler mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir siyah sakallı görürler, bir genç halini görürler, bir yaşlı halini görürler, kıyafetlerini değişik görürler, Hazreti Pirleri böyle değişik görürler, şeyhini değişik görür, hep değişik görürler ve onlar böyle renkten renge, şekilden şekle, kalıptan kalıba bürünürler. Hiçbir zaman aynı Hazreti Peygamber prototipi görmezler. Hiçbir zaman. Hiçbir zaman aynı Abdülkadir Geylani hazretleri prototipini görmezler. Dervişler önce ilk gördüklerinde aslında saplantı halinde yine bir hal görülerse bir önceki hali tefekkür ederler ve ilk önce hayallerler bunu. Hayal burada da geçer. Hayallemek şudur: Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini bir prototipte gördü bir dahaki derste tatlı gelir ona. Tatlı gelince zikrullahta başlar, la ilahe illallah derken hemen Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onun gözünün önüne gelir ama geldiğinde son görmüş olduğu halde, son görmüş olduğu resimde gelir. Bu aslında hal değildir. Bu, bir önceki görmüş olduğu halin hayalidir. Neden? Bir önceki halde Onun zatını suret olarak gördü. Halinde gördü. Bakın bunları bir kitaptan okumanız mümkün değil ha. Rüyasında o sureti gördü ama rüyasında ama halinde herhangi bir sureti gördüyse gören kimse görüleni akli olarak hafızaya aldı. Bakın bu da hal veya rüya, hal veya rüya hayalden ibaret. Aslında bir resim gördü mü? Hayır ama hal olarak bir suret gördü mü? Evet. O suret kendi içerisinde hak mı? Evet. Ama suret hayal mi? Evet. Ve Arabî’nin dediği, varlık hayal içerisinde hayaldir dediği, sende bir hayalin içinde misin? Evet. O hayalin içerisinde bir hayal daha gördün mü? Evet. O hayalin içerisindeki hayalin içinde bir hal daha var mı, hayal var mı? Evet. Geldik şimdi başa, derviş ne yaptı, son görmüş olduğu hayaldeki suretleri hayal etti. Eğer yine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini aynı renk cübbede gördü, aynı şekilde sakalı, sureti aynı. Geçen hafta gördüğünü gördü. O, aslında ne yaptı, hafızadan geri çağırdı. O bir hayal, hal değil, yeni bir keşf değil o. Her hal keşiftir, her rüya keşftir. Keşftir. Yeni bir şey değil, ne yaptı? Hafızadan aldı geldi. Ne oldu bu? Hayal oldu. Halkın kendi hayali. Öncedeki hafızadan bilgiden aldı getirdi onu. O öyle olmayacak. Ya? Yeni tecelliyat olması lazım. Şimdi onlar sabit değildir evet. Maneviyat dediğimiz surete bürünmüş bu zatlar hiçbir zaman sabit değillerdir. Onları bir yere sabiteye bağlamak mümkün değildir. Onlar halden hale, onlar suretten surete geçerler ve hiçbir zaman bir önceki gördüğünüz surette değildir onlar ama bunu görenlerin kalbine ilk önce şeyhlerinin lisanından, ondan sonra onların kendi lisanlarından ilham gelir. Önce şeyhi der: Bu Abdülkadir Geylani hazretleri. Bunun sağlam yolu budur. En sağlam yolu. Şeyhinin sesiyle onun Abdülkadir Geylani hazretlerini bilir, olduğunu duyar, duyduktan sonra o Abdülkadir Geylani hazretleriymiş. Her gördüğünde kalbine onun Abdülkadir Geylani hazretleri olduğuna dair ilham gelir. Rüya görüyor, rüyasında Abdülkadir Geylani hazretlerini görüyor. Rüyasında Onu görürken kalbine de ilham geliyor: Bu Abdülkadir Geylani’dir. Kalbine o sıcaklık gelir, o isim gelir, o hal gelir, kalbine o düşer senin rüyanda ve uyandığında sen bunu hatırlarsın. Bu öyle

olduktan sonra o rüyanda gördüğün rüyayı tekrar ne yapar kimisi? Şeyhine anlatır. Şeyhi de rüyasında o rüyayı tevil eder. Uyanır, yatakta kan ter içinde kalmış. Örneğin. Şimdi bu kendi içerisinde görmüş olduğu o suretler halden hale, suretten surete geçti. Burada Her surete bürünürler dediğinde evet, surete bürünürler. Bir bakmışsın bir Pir Efendi çok büyük bir silah olmuş. Dünyada öyle bir silah yok ve büyük bir savaş kurulmuş o savaşta mübarek zatlar değişik o güne kadar icat edilmemiş silah mekanizmaları olmuşlar. Bir bakmışsınız bir zatın birisi gezegen olmuş, bir bakmışsınız bir zatın birisi yıldız olmuş. Bunları böyle konuşuyorum kendime paye çıkartıyor gibi düşünülmesin Allah bizi affetsin. O Allah’ın dostları, velileri ama yaşayan ama vefat eden değişik varlık derecelerinde ve değişik metafizik, mana derecelerinde, hallerinde değişik surelere bürünürler. Değişik suretlere bürünürler. Hatta bir velinin, bir velinin mürşidi kâmil olup olmadığı bu suretlerden belli olur. Bir suret görür, şeyhidir, anında Hazreti Peygamber Efendimiz olur, anında Cebrail aleyhisselam olur, anında tekrar şeyhi olur, anında Allah olur konuşur onunla, anında Azrail aleyhisselam olur, anında Cebrail aleyhisselam olur, anında Mikail olur, anında İsrafil olur ağzında kocaman bir sur, üflüyor, anında bir kıyamet kopar. Kıyamette anında senin defterini getiren şeyhindir. Başlar hatalarını senin silmeye orda gözünün önünde, anında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri olur, der ki “Senin sildiğini bizde sildik.” Anında Hazreti Allah hitap eder “Ben peygamberimi ve dostlarımı geri çevirmem, onların sildiğini ben de sildim” der. Bir olur ki sabah olur sen bakarsın yataktasın. Önemli olan o zatların suretten surete, halden hale geçmeleridir. O zaman siz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bir peygamber olarak bakarsınız haklı olarak ve dersiniz ki, bir insandı. Öyle derler ya herkes. Televizyona çıkıyor, ya abartıyorsunuz diyor, o bir insandı diyor. Şimdi hal gören ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde değişik hallerin cereyan ettiğini gören bir kimseyi televizyona çıkartsanız bu şizofrenik derler. O Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini öyle anlatır öyle bir yere getirir ki, derler ki kitapta böyle bir peygamber yok. Hemen ayet-i kerimeyi patlatırız biz de: O alemlere rahmet olarak gönderilmedi mi? Arabî’nin şiiri çok hoşuma gitti. Ben özümde sabit, Onlar ise sabit kalamazlardı, Her surete bürünürlerdi bu muhteşem bir şey oluyor. Bu öylesine zevkli, öylesine tatlı, öylesine heyecanlı, öylesine bir hayrette oluyor ki. Hiç birisi de suretten surete geçerken eski suretlerinden de bir eser kalmıyor.

Bildiğimiz kadarıyla ruhlar hâyâl yoluyla kendilerini bedenleştirir Hayal alemi ruhların bedenleşmesine, bedenlerin de ruhanileşmesine izin verir. Mikro kozmik düzeyde basit olarak söylersek düşüncelerimiz dış dünyadaki nesneleri algılayarak ruhanileşir. Nesnelerin bu ruhanileşmiş doğası rüyalar aleminde kesin kanıt olur.

Arabi uyanıkken gören cismani göz ile uykuda gören hayal gözünü

birbirinden ayırır ki

Hayal gözü uyanıklıkta bile görür der (I.303) Açıklar mısınız! Evet. Hayal gözü aynı zamanda da bir veçhesiyle kalp gözü dediğimiz şeydir. Bu uyanıkken de çalışır mı? Evet. Uyanıkken çalışırken o kimsenin kendince mevcud gözünün görmediği yerlerde görmesi mümkün müdür? Evet. Bunu böyle anlatırken

biraz sufi literatürüne, sufi dairesine girmemiz lazım. Sufiler kendilerince rabıta derler ya, rabıta kurarlar. Rabıtanın yine bir veçhesi vardır ki, bildiklerincedir. Siz oturur Heykel’in bulunduğu caddeye rabıta edersiniz. Bildiğiniz bu. Heykel’in bulunduğu caddeye rabıta ettiğinizde Heykel’den gelen geçen bütün araçları ve kimseleri görürsünüz. Halin, halin sağlamasıdır bu. Bunu Allah rahmet eylesin Şeyh Efendi şöyle yapardı, sağlama yapacak: O derviş gerçekten hal görüyor mu, bu noktada hali hayalden ibaret mi, bu noktada gerçekliğe ulaşmış mı? Bilmiyorum kaç kişiye yapardı yapmazdı. Telefonu kaldırır bulunduğu yerden “Selamun aleyküm” “Aleyküm selam” “Mustafa Efendi ben neredeyim oğlum?” “Sivas’tasınız efendim.” “Peki neredeyim ben?” “Bir odanın içindesiniz. Bordoya yakın kanepeler var, orda duran yedi tane bayan var. Yedi tane bayanın başındaki örtülerin üç tanesi beyaz, iki tanesi siyah, bir tanesi yeşil.” “Mübarek olsun oğlum. Selamun aleyküm” kapatır telefonu. Bu, o dervişin halinin açık olduğuna işarettir ve halinin kuvvetli olduğuna işarettir. Bu biraz böyle yukarı doğrudur. Arkanızda bizim aşçı İsmail var. Ümreye gittiğimizde Şeyh Efendi aşçı İsmail’e derdi ki “İsmail Efendi git rabıta et Hazreti Peygamber Efendimize.” Ona bazı şeylerde söylerdi. O gider rabıta ederdi orda. Herkes İsmail arıyor, kimseye de söyleme dediğinden İsmail hiç kimseye haber vermeden ashabı suffanın oraya gidiyor sabahtan akşama kadar rabıta ağacı. Orada rabıta ediyor boyna, soruyor boyna. Akşam namazının vaktinde buluşuyorlar. O tabi rabıtalarında ne gördüğünü Şeyh Efendiye anlatıyor. Anlattıktan sonrada İsmail’e diyor ki “Bunları Mustafa abine sakın söyleme” O da “Emredersiniz efendim” diyor. Ben İsmail’in yüzüne bakıyorum böyle “Söyleme dedi ya sana, söyleme” diyorum ben. Sana söyleme dedi. İsmail kalıyor. Hatta hiç unutmuyorum bir seferinde elimi omuzuna koydum “İsmail sakın ha söyleme kimselere” dedim “Söylemem abi” dedi. İnsanoğlu enteresan. Hem Şeyh Efendi kaldırıyor telefonu “Neredeyim?” diyor hem de bir de “Mustafa abine söyleme” diyor. Hem dervişlere diyor ki “Sizin gördüğünüz halleri de o halinde görür” diyor. Dervişler hal gördüğünde, gördüğünüz halleri de görür o, diyor, hem bir de diyor ki İsmail’e “Mustafa abine sakın söyleme”. O da söylemiyor bana. Bende hiç sormadım zaten. Sordum mu İsmail hiç? “Sormadınız” Şeyh Efendi “Söyleme” demiş o da söylemedi. Bende hiç bugüne kadar Şeyh Efendinin emrinin dışına çıkmasını sağlamamak için sormadım, ne gördün, diye ama istiyorsa bir gün anlatırım İsmail’e neler sordurduğunu, İsmail’inde ona neler anlattığını. İsmail anlatmaz, söyleme demiş ona çünkü. Hoş, bana mı söyleme dedi kimseye mi dedi? Hiç kimseye diyordu ama Mustafa abine hiç söyleme, diyordu değil mi? Tamam. “Ondan saklayamazsın ama sen yine de söyleme” diyordu. Bu hayal gözü yani sufilerin kalp gözü dediği şey uyanıkken de çalışır. Uyanıkken çalışması, özel bir şeye rabıta etmesi gerekir. Bu dervişliğin bu hallerin yaşandığı ilk yıllar çok tat verir insana. Öylesine lezzet verir ki. Hatta birazda cingözse o kimse oynar da bununla. Yine hactayız biz bir abimiz geldi hacca. Bir kimse şeyhi bir yerdeyse, bizim öğrendiğimiz adap oydu, adam önce gider şeyhinin elini öper, şeyhiyle istişare eder, şeyhiyle konuşur, şeyhiyle bitirir işini. Bu adaptır. Bir zakir, bir çavuş, bir vazifeli, dervişleri şeyhe bağlar, kendine değil. Bu abimiz dervişleri kendine bağlamış. Gezmişler dolaşmışlar gelmişler. Haçtayız bizde 92’de. O zamanlar bu haller falan eşkâle havada uçuşuyor. Bizimde gençliğimiz, birazda böyle

heyecanımız yerinde, biz birisi gitsin diyoruz gidiyor, gelsin diyoruz geliyor, öyleyiz o ara. Ben nasıl benim şeyhimi ezer geçer, es geçer, ver yansın çek uzansın ben ona. Bunlar darmantas. Adam kayboldu Beytullah’ta. Harıl harıl arıyorlar. Sivaslılar arıyor, Nevşehirliler arıyor. Bende Şeyh Efendinin durduğu altın oluğun karşısında direk var, direğin önünde oturuyorum ben elimde tespih “Bulamasın inşaallah” diye, virdim o benim yani o manada. Bulamıyorlar adamı. Tabi Sivas’tan da Nevşehir’den de hal dervişleri var. Şeyh Efendi onlara diyor “Oğlum bulamadınız abinizi” diyor hani rabıta yapın bulun, herkes bir uzun süre gözlerini belertip rabıta ediyorlar şimdi. Sufilikte bunlar var. Nasıl bugün frekans bozucular var ya, öyle frekans bozuculukta var. Bunların hepsi de tuz dağılır gibi dağılıyorlar bir saat sonra geliyorlar “Bulamadık” diyorlar. Hatta biriside çok meşhur o zaman, geldi yanıma yanaştı “Sen kımıldamıyorsun” dedi bana, “Bana emretmedi size emretti. Bulsanıza. hal dervişisiniz hepinizde. Ne bulmuyorsunuz?” dedim ben, “Mustafa Efendi nolursun üç gündür perişan olduk” dedi “Nerde?” dedi. Böyle döndüm, şatahat yapmakta insanın nefsine hoş geliyor ya “Bir direğin dibinde oturuyor perişan bir vaziyette” dedim. “Ya neden gidip almıyorsun?” dedi, “Neden gideyim alayım? Önce gelip benim şeyhimi öpecekti elinden. Benim şeyhimin elinden öpmeden kendi başına iş yapan kim varsa hepsi perişan olur, dağılır” dedim ben, “Sende dağılırsın” dedim. Tık yok bunda yanımdakinde. “Ben bunu babaya söyleyeceğim” dedi “Söyle “dedim “Sanki o benim ne yaptığımı bilmiyor mu? Söyle söyleyeceksen” dedim. Bu söyledi söylemedi bilmiyorum aradan yarım saat kırk beş dakika geçti Şeyh Efendi “Mustafa Efendi” dedi, “Buyrun Efendim” dedim, “Oğlum bitsin artık hadi” dedi “Söyle de gelsin” dedi. Allah rahmet eylesin. Tabi beni de böyle incitmek, kırmak istemezdi pek mübarek, “Estağfurullah” dedim, “Yok Mustafa Efendi, söyle hadi söyle” dedi, “Emredersiniz Efendim” dedim, 10 dakika geçmedi evreka evreka! var ya, buldum buldum diye, kimse bulmadan 15-20 dakika sonra karşıdan geliyor. O da hal dervişi. Geldi, geldi, geldi 10-15 dakika geçtikten sonra neyse Şeyh Efendiyle sarmaştı, görüştü, konuştu, direkt benim yanıma geldi “Mustafa Efendi seninle işimiz var” dedi, bende baktım “Ne işin varsa görelim” dedim. O zamanki kalbime gelen şu: Sen yenildin neyine bakacaksın, daha kuvvetli olsaydın bulunur gelirdin. Baktı, dedim “Hacı abi, önce şeyhime bakacaktın, önce şeyhimin elini öpecektin, önce şeyhimle halleşip helallaşacaktın. Şimdi şeyhimle helallaş gene. De ki, Efendim ben sizi ezdim buradan geçtim hakkınızı helal edin.” Bu durdu. “Yoksa gene kaybolacaksın hacı abi” dedim. “Tamam helallaşayım”, “Şimdi helallaş”, “Şimdi helallaşayım” döndü “Efendim hakkınız helal edin” dedi, “Helal olsun hacı efendi bir daha öyle şey olmasın” dedi o da. Bir daha böle bir şey yapma, dervişleri kendi nefsine uydurma. Velhasıl kelam geldi sonra benim yanıma, işte şöyle oldu böyle oldu şunu oldu bunu oldu, bana anlatıyor, “Hacı abi bana anlatma ben fukaranın tekiyim” dedim, “Ben senin ne olduğunu biliyorum Mustafa Efendi” dedi. Şimdi bir kimseye rabıta edilir mi? Evet. Bu uyanıkken olur mu? Evet. Bu hayal içinde hayal midir? Evet. O hayal gözü dediğimiz hal gözüyle orayı görür müsünüz? Evet. Onun gördüğünü görür müsünüz? Evet. Onun gördüğünü de görür müsünüz? Evet. Bir kimsenin görmüş olduğu rüyayı normalde uyanıkken görür müsünüz? Evet. Rüyayı rüyayı. O kimsenin gece gördüğü rüyayı görür müsünüz? Evet. O kimsenin

daha önce gördüğü rüyayı da görür müsünüz? Evet. Bunu söyleyebilir misiniz? Hayır. Bu ancak sana verilmiş bir keşiftir. Bunu ancak şeyhin söyletirse söylersin. Bunu ancak şeyhine anlatırsın anlatılacaksa ve bu normalde ancak müridle mürşid arasında olan bir şeydir ama bunlar görünür, hak mıdır? Evet.

ŞEYH; Keşif sahibi bir kimse, uykusunda rüya gören bir kimsenin

gördüklerini uyanıkken görür der.

Evet anlattığımız şey. Eğer bir şeyh efendinin keşfi açıldıysa, illa keşfi açılacak diye bir kaide yoktur ha, illaki bunlar her şeyhte görülecek diye bir kaide yoktur ama düzgün bir şeyhte olması gerekenlerdir. Çünkü emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye 5.makama gelen bir kimse de şeyhlik yapabilir mi? Evet. 5.makama gelen bir kimse bir başkasının rüyasında gördüğü şeyi kendisi göremez, bu 5.makamın hali değildir, dikkat edin! Ama şeyhlik yapar mı o? Evet. Bu ancak 6.esmada olmaya başlayan hallerdir. 6.esmayı alan kimsede bu haller zuhur eder. Bunu görebilir mi? Evet. Mübarek nasıl tespit etmiş bunu…

Arabî hem hayal gözünün hem de cismani gözün görme duygusuyla çalıştığını ve bu iki gözün algıladıklarını birbirinden ayırd etme ilminin esrarengiz ve zor bir ilim olduğunu söyler.

Evet bu normalde dervişler böyle hal görürlerken, yavaş yavaş hal görmeye başladıklarında hal miydi hayal miydi, oradan mıydı buradan mıydı karıştırırlar. Bu ne zaman olursa olsun karışabilir bu. Bize anlatılan şuydu, bir müddet sonra karışma kalkar, bir müddet sonra karışma kalkar ama hali kuvvetli olan bir kimse için bu noktada zahir mi batın mı ayırt etmesi zor olur. Zahiri batın-batını zahir olarak gördüğü zamanlar olur. Bu yaşanır mı? Evet. Bu çok yaşanır mı? Bir kısmında çok yaşanır. O kimse eşini başka surette görür, çocuğunu başka surette görür, arabasını başka surette görür, ağacı başka surette görür, şahısları başka surette görür, orda oturanları başka surette görür, dinleyenleri başka surette görür, konuştuğunu başka surette görür, konuşurken sanki başka bir kimseyle konuşuyormuş gibi görür. Bunların hepsi de mümkün mü? Evet. Dışarıdan gören de onu bu halini bilmeyen ona deli der mi? Evet. O konuşur. Yani örneğin, a Cafer geldi Cafer’e söyler, anlatır, şunu şöyle yap, bunu böyle yap, bunu böyle yap. Sonra bir daha Cafer’i gördüğünde “Cafer sana böyle böyle demiştim bunları yaptın mı?” Cafer kalır. O der ki: Cafer ben bunları sana söyledim. O da bakar şimdi, itiraz edemeyecek ya. “Söylemişinizdir ben unutmuşumdur” der. Böyle bir adamla yaşamakta zordur. Böyle bir adamın eşi olmakta zordur. O der ki akşama kuru fasulye yap. Görmüştür onu, söylemiştir. Kendince söylediğini söyler, der ki: Ya ben sana kuru fasulye yap demiştim? Ne zaman yap dedin? Ya dedim ya ben sana. Demiştin dememiştin, demiştin dememiştin, al bakalım muhabbete. Bu yaşanır mı? Evet. Onlar hali gerçek, gerçeği hal gibi görürler mi? Evet. Ordan mı buradan mı karıştırırlar mı? Evet. Bunlar ilk zamanlarda yaşanır mı? Evet. Hatta bu ilk zamanların haricinde sonrada farklı türlü yaşanır mı? Evet. Farklı türlü nasıl yaşanır? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görür “Gel” der, o gider arkasından. Nereye gel dedi, oraya gidecek. Haydi dağ deniz dolaşır mı? Evet. Abdülkadir Geylani hazretleri gelse “Hadi buradan yürü” dese “Yürümeyeceğim” mi diyeceksiniz? Dağ bayır dolaşır mısınız? Evet. Bu gerçek miydi değil miydi, hal miydi hayal miydi, sorma imkânınız olur mu?

Hayır. Tıraş oluyorsunuz oturmuşunuz tam tıraş olurken böyle oh ne güzel gözünüzü yumdunuz aa berber İsa aleyhisselam. Kalkıp şimdi ona “Böyle tıraş et” diyebilir misiniz? Hayır. Kim tıraş eden? İsa aleyhisselam. Utanırsınız, ezilirsiniz, çekinirsiniz, “Otur” der sana, oturursun. Bir bakarsın aa berber. Oh rahatladım dersin gözün gevşerken bir bakarsın O. Yaşanır mı? Evet. Bizim berber Şamil, bir ara bırakmış tası tarağı. Sonra sordum “Ben konuştum mu?” dedim ben, böyle dili damağı tutulmuş bunun “Ko ko konuştun” dedi “İyi dedim sen devam et, sen kes bitir.” Yaşanır mı? Evet. Bunların hepsi de var mıdır? Evet. Bunun ilacı nedir? O kimse şeyhine söyler bunları, anlatır. Bu tip kimselerle ticaret yapanlar, yol yürüyenler, bunlarla arkadaşlık edenler dikkat edecekler. Bunların eşleri dikkat edecekler. Aynı şey kadınların içerisinden de olur mu? Evet. Bunların tersine duaları da sıkıntılıdır. O esnada böyle negatif bir şey söylerlerse Cenâb-ı Hakk yerine getirir mi? Evet. Adamın iki yakası bir araya gelmez mi? Evet. O esnada. O esnada o yakaza halinde söylenen şeyi Cenâb-ı Hakk geri çevirmez mi? Evet. O yakaza halinden çekinilir mi? Evet. Hani Mesnevi’de geçer ya bir hikâye, tüccar gidiyormuş ya böyle böbürlene böbürlene, orda da dervişin birisi oturuyormuş. Açmış elini “Sen mi mütekebbir bu mu mütekebbir?” demiş. Bu kadar. Adam gitmiş oradan bir köyden bir mal almış, batmış anında. Her adımda batmış, her adımda batmış. Eşi gitmiş, çoluğu çocuğu gitmiş, malı mülkü gitmiş, her şeyi gitmiş. Ona danışmış, buna danışmış, şuna danışmış en son Hazreti Mevlâna’ya gelmiş. Demiş, efendim böyleyim, perişan oldum. Mübarek demiş ki: Filanca yerde bir sufi oturur gittiğinde yine duvarın dibinde göreceksin onu. Git ondan helallık dile. Önce senin yüzüne bakmayacak ondan sonra deki Mevlâna’nın sana selamı var. Gitmiş bakmış o sufi gene orda oturuyor, rabıta halinde. “Selamun aleyküm” demiş kafasını bile kaldırmamış “Aleyküm selam” demiş. Demiş: Efendim ben çok perişan oldum, şöyle oldum böyle oldum, şunu oldum bunu oldum. Kafasını bile kaldırmamış. Demiş “Efendim, Hazreti Mevlâna’nın selamı var sana” Hemen ayağa kalkmış Konya’ya doğru dönmüş “Huu” demiş bir selam, boyun kesmiş “Söyle şimdi ne söyleyeceksen” demiş. “Efendim böyle böyle böyle perişan oldum bana dua etseniz” demiş. Ona dönmüş demiş “Yüce Pirin selamını getirmeseydin dönüp bakmazdım sana. Buradan yedi yıl önce geçerken sanki küçük dağları ben yarattım diye geçtin bende dedim Ona “Sen mi mütekebbir bu mu mütekebbir? Hadi Allah işini rast getirsin bir daha öyle mütekebbirlik yapma!” demiş. bu kadar. O ilk gittiği köye gitmiş, selamun aleyküm, aleyküm selam “Vay” demişler “Ya sen bizim filanca tüccar değil misin?” “Evet”, “Ya neredesin sen seni bekliyoruz” “Ne oldu?”. Demişler “Buğdayları al”, demiş “Ya param yok”, “Sat getir” demişler, “Al”. Demiş “Devem yok”, demişler “Şuradan getirin gelin develeri”. Develeri alıp gelmişler, “Al develerde senin hepsini sat getir bizim buğdayları.” Ordan buğdayları bu develere sarmış götürmüş, Konya’ya satmış gelmiş, parasını vermiş onların, öbür köye gitmiş bir daha sat getir, öbür köye gitmiş bir daha sat getir, işi düzelmiş adamın anında, hemen birkaç ay içerisinde. Sat getir demiş hepsi de. O yakaza halindeki dervişin, sufinin duası geçer mi? Evet. O esnada o yakaza halindeyken Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle konuşurken Cenâb-ı Hakk’la kelam ederken, niyazlaşırken o esnada ama tersine ama düzüne bir şey söylerse dikkat etmekte fayda var.

Allah bir kimseye ayırd etme kudreti verdiğinde o kimseye ilişkileri olduğu

Bu artık böyle mürşid-i kâmil noktasıdır. O mürşid-i kâmil noktasında onda

ayırt etme özelliği olur. Mürşid-i kâmil noktasında.

Cebrail bedevi suretinde geldiğinde Hazreti Ömer dahil tüm sahabeler bu

ilme sahip değildiler. Cebrail’i gerçek bir bedevi zannettiler.

Alâmet olmadan insanlar ruhların hayali zuhuru ile Allah’ın tecellisinin

zuhuru arasındaki farkı bile ayırd edemezler.

Evet. Nasıl Cebrail aleyhisselam geldiğinde Hazreti Peygamber sordu “Bu kimdi?” Herkes dediler ki “Dıhye’ydi” Onların Dıhye görmeleri hak mıydı? Evet. Onların gördükleri Dıhye’miydi? Dıhye suretinde gördüler. Onlar kendilerince kendi görüşleri haktı ama hakikat değildi. Hakikat neydi? Cebrail kardeşiydi. Cebrail bu noktada hak mıydı? Haktı. Hakikat neydi? Hadis-i şeriflerde de okuduğunuz bu mu? Evet. Ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki: Gelen Cebrail kardeşinizdi. Bu söz hak mı? Evet. E Cebrail’in hakikati ne? Dıhye gördüler, Dıhye görmeleri hak mıydı? Haktı öyle değil mi? Ama onların gördükleri Dıhye’ydi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onlara ne dedi “Gelen Cebrail kardeşimdi size dininizi öğretmek için geldi” bu söz hak mı? Evet. Hakikatte Cebrail miydi?

Şeyh, Allah gayretinden (kıskançlık) dolayı aşıklarından birinin sadece

kendisini sevmesini isteyebilir.

Evet Allah kendi aşıklarının sadece kendisinin sevmesini ister. Bir şeyh de öyle midir? Evet. Bir şeyh de kendi dervişlerinin sadece kendisini sevmesini ister. Dervişin gönlünde çatallık olursa bu şeyhin canını sıkar mı? Evet. Bu noktada şeyh buna müdahale eder mi? Evet. Bir sufiye Cenâb-ı Hakk müdahale eder mi? Evet. Bir peygambere müdahale eder mi? Evet. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine müdahale etti mi? Evet. Allah bu noktada kıskançtır. Kendi peygamberlerinin ve velilerinin ve aşıklarının gözüne ikinci bir suretin düşmesini istemez. Eğer bir sufi yetişirken şeyhinin haricinde gözüne bir suret düşerse kör olur yani manadan bir şey göremez, kalbine ilham gelmez. Bu büyür büyür yetişir, olgunlaşmış meyve haline gelir. O hale gelince onun gönlünde Allah sevgisi baskın olur. Şeyh bir tek şeyde kendini geri çeker, o sufinin gönlünde Allah sevgisi yerleşti mi şeyh kendini geri çeker. Şeyhin vazifesi orada bitmiştir. Şeyh o dervişi Allah sevgisinde kemale erdirdiğinde kendisini geri çeker ve o derviş o hale gelinceye kadar şeyhinden başka bir şey görmeyecek. Görürse -bu Allah ve Resulü değil yalnız öyle algılamayın- o derviş mesela erkekse diyelim ki eşi diyelim ki çocuğu diyelim ki işi diyelim ki katı, yatı, arabası. Bunlar zor imtihanlar.

Allah nefsin her şeyden kurtulup kendine feda edilmesini ister böylece nefs

hiçbir şeye âşık olmalıdır. Yani normalde gördüğü hiçbir şeye âşık olmayacak.

Bu nedenle nefse, doğal bir surette Allah kendini gösterir ve inkâr

edilemez bir alâmet verir.

Bu söylediği şey 5.makam nefs meratiplerinde. O derviş öyle bir hale gelir 5.esmada bunları açık açık konuşuyorum böyle kendi kendinizi olmadan oldum derdine düşerseniz vebali size ait. Bunları böyle anlatmazlar kolay kolay böyle açık

açık, ben anlatayım, öleceğim gideceğim hiç olmazsa ilim olarak kalsın arkada. İnşaallah hepinizde yetişirsiniz. Allah dervişe bu manada hitap eder. İlk önce Allah’ın kendini göstermesi sufilikte hitap yolu iledir. Derviş rüyasında, onu cennete katarlar, o cennetlik olur rüyasında, cennete girer. Cennete girdiğinde bir makama bir mekâna oturttururlar. Oturtturulunca Cenâb-ı Hakk ona hitap eder, seslenir. Dervişe sesleniş aslında dervişinde aynı zamanda mana olarak nereye kadar gideceğine de işarettir. Bunu derviş o esnada bilemez ama hitap 5.esmadadır Hak esmasında. Dervişe şeyhi Hak esmasını verir derviş o Hak esmasında çalıştıkça, çalıştıkça, çalıştıkça, çalıştıkça, yürüdükçe, koştukça, en sonunda -tabi bu arada, o ölür ,derviş. Bu halleri de yaşar. Öldükten sonra herkesi görür başında. Bu gerçekten öldüğü andır. Öldüğünde onu yaşayacak o kimse. Ölüm enstantanesini başa alırlar. Derviş ölür herkes başında öldükten sonra yıkarlar, kefenlerler, musallaya koyarlar, cenaze namazını kılarlar, götürüler, o götürenleri görür, etrafında olanları görür, yaşananları görür hepsini de aynı zamanda öldü ama. Hem öldü hem ortalığı seyreder. Herkesi görür, her şeyi görür. Her şeyi. Ondan sonra bunun en kemal hali budur. Bu 5.makama gelinceye kadar değişik ölümler yaşar derviş. Bu 5.makamın ölümü onun gerçek ölümüdür. İnşallahurahman. O kimseyi koyarlar kabre işte herkes gider. Gittiğinde gelir sorgu melekleri. Sorgu melekleri, rabbike nebike, sorgusunu sorarlar, hesabını görürler “Gir cennete derler” girer cennete. Bu arada o kıyamet enstantanelerini görür, mahşer enstantanelerini görür, bunları dışarıda dinleyen, bunları da dışarıda söyleyen kimseye derler ki: Bu adam şizofrenik hasta bunlar yaşanır mı, derler. Derviş bunları yaşar. En sonunda cennete girer, cehennemi görür, sıratı görür aşina olur her şeye. Bilir artık o kalbi mutmain olur. Kabir hak, kalbi mutmain olur. Ahiret hayatı hak, kalbi mutmain olur. Cennet hak, cehennem hak, kalbi mutmaindir, görür her şeyi, yaşar. Cehennemin kokusunu alır uzaktan, cehennemin suretini görür, içerdeki azap çekenleri görür, cennetin güzelliğini görür. Bu, 5.esmanın halidir. O, cenneti cehennemi görür. 4.esmada zaten arş-ı âlâya çıkmıştır, arş-ı âlâyı 4.esmada görür. Arş-ı âlâyı 4.esmada görür. Arş-ı âlâda zikrullah yapar, zikrullahı dinler orda, arş-ı âlâdaki zikrullah halakasına katılır. Bu 4.esmanın hali. 5.esmada öldü bitti cennete girdi. Ona der ki, gir cennete, Allah’ın cennetine girer. Bu yolda hep şeyhi yanındadır onun. Zorlandığı anda şeyhi gelir. Eğer zorlanırsa. Zorlanmazsa tıkır tıkır tıkır tıkır gider. Cennette yaşarken Cenâb-ı Hakk ona hitap eder. Bütün vücudu kulak olur, ses bütün vücuduna gelir. Bir yerinden gelirse eksiktir. Sağından geldi, solundan geldi, önünden geldi, arkasından geldi ayrı ayrı zamanlarda, eksik. Hak mı? Evet ama eksik. Ne zaman kemale eriyor bu noktada: bütün her yerden sesi duyar ve kalbine ilham gelir, bu Hakk’ın sesi. Bunu daha önce zikrullahta da duyar. Zikrullahta bunu şeyhi söyler: Bu Onun sesi. Ayırır: Şeyhinin sesi, Peygamber Efendimizin sesi, Hakk’ın sesi. Ayırır onu. Ayırma özelliği hani okuyduk ya, ayırır. Bu Geylani hazretlerinin sesi, bu Ahmed er-Rufai hazretlerinin sesi, bu Hazreti Mevlâna’nın sesi. Nerde olursa olsun o Mevlâna’nın sesini tanır. Bu Geylani hazretlerinin sesi. Nerde ne zaman olursa tanır o sesi. Gördüğünü de tanır, duyduğunda tanır bu akla tecelli eder gördüğü duyduğu manevi haller de. Hepsini ayırt eder mi? Ayırt etmeye başlar. Bu noktada 5.esmanın tam kemal ehli Cenâb-ı Hakk’ın o sufiye cennette hitap etmesidir. O hitabı alınca, o

hitapta da bu noktada değişik makam ve mevkiler var. O da ehline malumdur. O bu hali hemen gider zaten şeyhine anlatmadan duramaz içi içine sığmaz. İçi içine sığmaz bunu gerçek manada yaşarsa ve gider şeyhine bunu anlatır, şeyhi de onun esmasını değiştirir ya da değiştirmez nasılsa işte. Bu o hitabı aldı ya, sesi duydu, o ses Hakk’ın sesi. Artık o sesin sahibi olan Hakk suretten seslenir mi? Evet. Sureten görünür mü? Evet. Sureten görünmesi yanıltmasın sizi örneğin böyle hızla dağa baktığında dağda şeyhinin sureti ve Onun sesi. Bilir ki Hakk onda tecelli etti. Sesi tanıdı çünkü bakın suret değil ses onun için ne oldu? Delil oldu. Sesi ona ne oldu, delil oldu. Artık gördüğü suretin şeytani olup olmadığının delili ses oldu. Hitap olmazsa o zaman delilsiz olur dikkat edin. Hitap olacak yani Cenâb-ı Hakk ona kelam edecek. Hitap delil oldu, gördüğüne delil. Eğer hitap olmazsa gördüğü hak mıdır? Evet ama delilli değildir. Olmadan oldum diyenlerin ayağının kaydığı yer burasıdır. Görürler, hitap yoktur ama. Görür, hitap yok. Burası çok önemli. Allah’ı da rüyasında görür mü? Görür. Hitap olacak. Hitap. Allah hepimizi de o hitaba erenlerden eylesin.

Şeyh’in gördüğü iki rüyadan sorularımız: 1- Bir gece Hakk bana bir vakı’a yoluyla beyaz tenli orta boylu bir adamı gösterdi. Hakk bana “Bu bizim kullarımızdandır Ona faydalı ol” dedi. Hakk’a “O kimdir?” dedim.

– İspanya’da Buşarat sakinlerinden İbn Cudi, dedi. O sırada ben Şam’da

idim. “Rabbim o benden nasıl yararlanacak?” dedim.

– Onunla konuş sana onu gösterdiğim gibi ona da seni gösteriyorum. Ona

seslen seni işitecektir. (III 431)

Soru: Sizin Hâyâl tarifinizdeki Allah’ın kendi zat-ı uluhiyetinde kurguladıkları

vardır. Bu rüya onamı delalettir?

Aynı alemde 2 kişi aynı rüyayı görür mü? Evet. Benim Allah’ın kurguladıkları, hayal olarak kurguladığı şeyler dediğim şey budur. Bu sizin anlayacağınız manada zahire tecelli etmez ama Cenâb-ı Hakk bunu kurgulamıştır. Bu kurguladığı şeyi 2 kişi, 3 kişi, 5 kişi, 10 kişi 20 kişi görebilir mi? Evet. Bu kurguladığı şeyle bunu rüyada yaşayabilir mi? Evet. Gelin ben sizi bir çıt daha yukarı çıkartayım, her veli zatın bir gece virdi vardır. Gece virdi olmayan bir kimse yoktur. Hepsinin de gece virdi vardır. Bir kimse daha 3.makama ayağını attıysa o gece virdi başlar onda hakiki manada. Gece virdleri bu manada keşf kapısının açıldığı zamanlardır. Bunun için burada rüyada anlatmış ya Hazreti Pir bunu, rüyaya gerek yoktur. Bu gece virdlerinde veyahut ta velilerin öyle bir zamanları vardır ki halvet ederler kendi kendilerine, yalnız kalırlar, gündüz gece hiç önemli değildir. O esnada özel bir hal vardır konuşmak istemezler, cevap vermek istemezler, yeme içme istemezler, o esnada kendi hallerince kendilerine aittir. O esnada bir şeyhin yanındaysa bir kimse ona sormaz, ona bir şey konuşmaz, ona bir şey demez, o laf açmadıkça laf açmaz, o uyanmadıkça onu uyandırmaz, o kalkmadıkça ona kalk demez. Yok namaz vakti gelmişti, yok oruç vakti gelmişti, yok şunun vakti geldiydi, ona bir şey söylenmez. Bir şeyhe o esnada mürid veya etrafındaki eş ve çocukları hiçbir şey demez. Hiç. Laf atarsa konuşulur, laf atmazsa konuşulmaz. Bir şey söylerse söyler, söylemezse söylemez. Yakın dairekinler, özel dairekinler, yok hava nasıldı,

yok oradan mı gidelimdi, yok karnın aç mıydı, yok tok muydu, yok namaz vakti geldi miydi? Konuşulmaz hiç. Hiç. Gündüz gece hiç önemli değil. Beraber yolculuk yapanlar, beraber hayat yaşayanlar buna dikkat ederler. O cehri, böyle zahiriymiş gibi birileriyle konuşur, birileriyle görüşür, birilerine kızar, birileriyle sohbet eder. Sakın. “Bana mı dedin” dahi deme. Bütün dergâh Mustafa Özbağ’a kızardı Şeyh Efendiyi o götürüyor, o getiriyor, o yapıyor diye. Sanki ben kendi kafamdan yapıyorum. Benim yanımda rahat ediyor. Ben hiçbir şey sormam. O konuşur yolda sohbet eder. Benimle değil ha. Oo ne muhabbet. Sen ancak varsa bilgin rabıta et kiminle konuştuğuna bak. Hem arabayı kullan hem rabıta et yapabiliyorsan. Hem araba kullan hem rabıta et. Hele Şeyh Efendinin yanında olursan “Mustafa Efendi kimdi o az önce gelen?” diyebilir sana sen istersen görmedim de. Öyle Şeyh Efendinin yanında öyle yolculuk yapmak her dervişin işi değil. Yapar mı? Yapar. O zaman Şeyh Efendi hiç bırakmaz kendini onun yanında. Öyle yolculuklarımızda oldu mu? Oldu. Arkada birkaç kişi var ya uyutur onları Şeyh Efendi öyle bir şey olacağı zaman. Çok gördüm ben uyuyan. Bir de bana sorar “Uyudular mı?” “Uyudular Efendim” “Tamam” Onlar uyudu arkada. Derviş şeyhinin yanında uyur mu? Uyur. Bir de bana sorardı “Uyudu mu Mustafa Efendi onlar?” “Uyudular Efendim” arabadalar, arkadalar, uyuyor onlar. Ondan sonra tespih başlıyor, meşhur onun tespihi çat, çat, çat, çat, çat, çat, çat, çat, durdu. Durdu mu film başladı, sende hemen filmi seyret. Toparla kendini, o film seyretmeye başlayınca sende ucundan kıyından seyredeceğim diye uğraş. O film orda var mı? Var. Gösterime girdimi? Girdi. İlk gösterim mi? Evet. Taptazemi? Evet. Seyret. Biraz daha gidince ortalık kalabalık tabi “Mustafa Efendi kimdi o başına bembeyaz kocaman sarık saran fark ettin mi?” “Fark ettim Efendim filancaymış Pakistan’dan” “Hmm” çat, çat, çat, çat. Arada bir de böyle var. Bu ne? Bu uyurken değil, bu uyanıkken. Uyanıkken Cenâb-ı Hakk bir başka mürşidle, bir mürşid-i kamille seni görüştürür mü? Evet. Allah’ın bir dostuyla uyanıkken seni görüştürür mü? Evet. Bu sana ait değildir, bu senin kurguladığın bir şeyde değildir. Bu paket program, yukarıdan aşağı. Bu var mıdır? Evet. Bunda senin ihtiyarın var mıdır? Hayır. Bunda senin dahlin var mıdır? Hayır. Hatta mekânsal olarak da görüşür müsün? Evet. Aynı mekânda buluşur musun? Evet. Aynı mekânda onunla konuşur musun? Evet. Bu hal içinde hal midir? Evet. Hal içinde haldir bu. Bu Arabî’nin hayal içinde hayal dediğini biz hal içinde hal, terim olarak bunu biliriz. Bu hal içinde haldir. O hal içerisinde halin içerisinde bir hal daha yaşar mısın? Evet. Bakın onun içerisinde bir hal daha yaşanır mı? Evet. O hal de o halin tefsiri olur. Bunlar yolda var mı? Evet. Bunlar yolda var mı? Evet.

Devam edelim Şeyh-i Ekberin 2.rüyasına geçelim. Şeyh anlatır; Allah bana yüzlerini tanımadığım bir grup insanla birlikte kendimi Kabe’yi

tavaf ederken gösterdi. İnsanlardan biri,

-Ben senin soyundan atalarından biriyim, dedi. – Öleli kaç yıl oldu? Dedim. – kırk bin yıldan hayli bir süre, diye cevapladı. – ama Âdem bu kadar yıl önce yaşamıyordu ki, dedim. – hangi ademden söz ediyorsun? Sana en yakın olandan mı? Yoksa bir

– O vakit Hz. Peygamberin bir hadisini hatırladım “Allah YÜZ BİN ALEM

YARATMIŞTIR” benim atalarımdan olan bu kişi de onlardan biri olmalıydı.

Soru: Hayali zaman Kozmik zamanın yanında yer alır mı? Almaz mı? Sufiler için hayal zamanı ve kozmik zaman diye bir zamanlama söz konusu değildir. Sufiler için bu “Zaman Allah’tır” hadis-i kudsisinin içerisine girer. Sufi için bu dünyada yaşarken, bu dünyanın zamanı, insanların arasındaki bu zaman, bunu gözetir mi? Evet. Sufi için bu manada zaman birimi yoktur. Bu hali, şimdi buraya da girelim madem, her şeyin bir de manevi olarak nefs meratiplerinden de karşılığını koyuyoruz, bunu da koyalım. Bu artık bizim kardeşlerde 7.makamın ortasında tecelli eder. O ya Beytullah’tayken ya da onu Beytullah’a götürürler. Beytullah’ta bu genelde ramazanın son 10 günü. Muhakkak ümreye gidenler son 10 günü Beytullah’ta yaşasınlar, Beytullah’ta geçirsinler diye ısrar ederim. Son 10 günün içindedir Kadir Gecesi. Tekrar söylüyorum son 10 günün içindedir Kadir Gecesi. Şimdi bizim dergâhın bu noktadaki kıymeti anlaşılsın diye bunu söylüyorum. İçimizde çünkü buna şahit olanlar da var. 2002’deydi son ümreye gittiğimizde, böyle konuşuyor herkes bugün Kadir Gecesi mi değil mi, diye, bana soruyorlar. O esnada da bizim İsmail geldi. İsmail’e dedim “İsmail bugün Kadir Gecesi mi ya?” dedim, İsmail dedi ki “Valla bugün bana Kadir Gecesi gibi geliyor” kelimelerde hata yanlışlık yapabilirim ama bizim kardeşlerin hepsinin de o gece Kadir Gecesi diye kalplerinde bir şey var yerleşmiş vaziyette yani. Herkes derviş kardeşler. Bende böyle hem İsmail’e bakarak hem arkadaşlara dedim ki, “Kadir gecesiyse” dedim, bakın daha imam belli değil, hiç birisi belli değil, “Sudeysi Kadir suresini okusun bugün o zaman” dedim. Tabi ezan okundu hemen iftar ettik havada hafiften yağışlıydı herkes kaçışıyor ya biz kaçışmıyoruz bizim bu noktada derdimiz yok ıslanıyoruz. Ne olacak ki ıslansak. Tabi namaza kalktık o kalabalıkta zaten imamın kim olduğu da bilinmiyor ya, görünmüyor ya. “Allahu Ekber” dedi Sudeys. Birinci adım. Fatiha’yı okudu hiç unutmuyorum durdu, arkasından zammı sure okuyacak ya. Durdu, durdu, durdu, içimden dedim ki “Kadir Gecesi ise şuna Kadir suresini okut.” Daha böyle dedim Kadir suresine başladı. Boşaldı benim zaten hiçbir şeyim kalmadı. Sadece ben değil herkes boşalmış zaten, iftardan önce konuşulan şey buydu. Tabi Kadir suresini okudu bizim grup yıkıldı zaten o esnada. Neyse namaz bitti mi bitmedi mi bilmiyoruz zaten biz. Sünnetleri kıldık bütün herkes telefonları eline aldı çuş’u huruş içerisinde her tarafa yayıyorlar bu gece Kadir Gecesi kesin diye. Bir gün sonraydı değil mi Kadir Gecesi? Tabi biz o günü Kadir Gecesi olarak biz yaşadık gerçekten de Kadir Gecesiydi. Kadir Gecesinde Cenâb-ı Hakk o güne kadar yaratılmış ne var ise hepsi de, hepsi de tavafa gelirler. Bu soruya şimdi kozmik zamanla alakalı soruya: Bizim bu noktada teknik bir bilgimiz yok buna ancak biz yine hal üzerinden cevap vereceğiz. Kendimi bir daha bir daha ifade etmeme gerek yok ne olduğum meydanda kendimi böyle yüksek bir yerde gösterme babından değil ama bilin: Allah’ın öyle yaratıkları var ki, öylesine yarattığı şeyler var ki, öylesine yaşayan yaşamış kavimler var ki. Buna aklın, buna matematiğin, fiziğin yetmesi mümkün değil. Öylesine enteresan kavimler, yaratılmış insanlar, değişik mahluklar, cinni taifesi, değişik melekler, cinni taifesinin değişik türleri, ayrı ayrı alemlerde yaşayan

farklı, padişahlar

farklı, peygamberler

varlıklar, başka alemlerde yaşayan insanlar. İnsan çünkü. Topluluk topluluk geliyorlar. Hepsinin başlarında peygamberleri, kimisinin başarında şeyhleri, kimisinin başlarında kralları, bildiğiniz kralları, kimisinin başlarında padişahları, onun gibi. Krallar farklı. Peygamberler. Cinnilerin başındaki görevliler farklı ama herkes böyle kendi imamının, kendi imamının veya padişahının arkasında tavafa geliyorlar ama nasıl söyleyeyim biliyor musunuz böyle aşağıdan yani Beytullah’ın zahir olarak bulunduğu yerden o arş-ı âlânın uçsuz bucaksız yüksekliğine kadar her makamda tavaf edenler var. Hepsi de lebbeyk okuya okuya Allah’ı zikrede zikrede bildiğimiz hani biz derviş kardeşlerle gittiğimizde zikirle yapıyoruz ya, zikirle, lebbeyklerle tavaf eden edene ve her yedi şaft dönen gidiyor, yedi şaft dönen gidiyor, yedi şaft dönen gidiyor, yedi şaft dönen gidiyor ve yukarı doğru baktığınızda uçsuz bucaksız yani çıplak gözle zaten anlatılacak bir şey değil, gözünüzün alabildiği yere kadar yaratılmış olan insanlar ve varlıkların hepsi de Beytullah’ı tavaf ediyorlar Kadir Gecesi. Bu Kadir Gecesinde oluyor bu ve her Kadir Gecesi bu ritüel devam ediyor. Her Kadir Gecesi. Her Kadir Gecesinde bütün Allah’ın yaratmış olduğu mahlukatın iman edenleri, mümin olanlar Beytullah’ı tavaf ediyorlar. Her Kadir Gecesi. Bakın istisnasız. Ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine-i Münevvere’de son on gün hep ne yaptı? İtikafa girdi. İtikafa girdi. Ve Kadir Gecesi istisnasız bütün yaratılmış olan mahlukat. Bakın bunu ilk defa burada okuyorum şimdi hangi Âdem’den bahsediyorsun mevzusunu ama bundan on beş yıl önce sohbetlerde söylerdim ya hangi Âdem diye. Hatırlıyor musunuz eski derviş kardeşler? Evet, hangi Âdem derdim. Evet bir Âdem var, doğru. Doğru. Bu alemin, yaşamış olduğumuz alemin bir Âdemi var mı? Evet. Bir Âdem de var mı? Evet. Âdem peygamber hak mı? Evet. Evet. Biz bu alemin içerisinde yaşayan insanlarız evet, bu aleme kayıtlıyız evet. Bizim zamanımız, bizim mekânsal olarak şeyimiz bu zamanmış. Şimdilik. Bu alemin dışında alemde görevliler var mı? Evet. Bu alemin dışında da vazife yapanlar var mı? Evet. Allah’ın vazifelendirdiği öyle mübarek kulları var mı? Evet. Evet. İşte o gece bütün geçmiş ne kadar yaratılmış var ise hepsi de Kadir Gecesinde gün ışıyıncaya kadar tavaf ediyorlar. Bitmiyor. Bitecek diye de kafandan geçirme zaten. Bitmiyor. Kadir Gecesi gün ışıyıncaya kadar bütün o var edilmiş olan mahlukatın mümin -benim tespitim bu kendimce- hepsi de tavaf ediyorlar mı? Evet. Bu kozmik zamanın yanında yer alır mı almaz mı, bunun üzerinde gereksiz tartışmalar var. Zaman dediğiniz şey andan ibaret bu fakirce. Bir anın içerisinde, zaman içerisinde zaman onun içerisinde zaman yaşamak mümkün mü? Evet. Bir andır bu. Zaman dediğimiz şey noktadan ibarettir, dilediğiniz alemde, farklı bir alemde, farklı bir zaman türevi veya zaman tecelliyatı yaşarmışınız? Evet. Hatta manevi olarak 1.kat gökteki zaman algısıyla arş-ı âlâdaki zaman algısı aynı değildir. Bu alemin içerisinde, var olan alemin içerisindeki zaman algısı da alemin içerisindeki yaşadığınız mekâna ve konuma göre de değişir.

Başka bir alemde gerçekten atalarımız var mı? Evet. Bunun hakkında delilim var mı? Yok. O yüzden konuşulmuyor zaten ama şu “Elhamdülillahi rabbil alemin” bence Kur’an-ı Kerim’in ve varoluşun sırrı, var oluşun sırrı bu ayet-i kerimenin içinde.

Hayalde sınır var mı? Bu eğer bir kimsenin kendi cüz’i iradesiyle alakalıysa, sınır var. Bilgisi dairesinde, tecrübesi dairesinde ama gerçek manada hayalde sınır var mı? Hayır. O zaman şöyle diyebilir miyiz: Kulun hayali sınırlı mıdır? Evet. Hakk’ın? Hayır. Hakk’tan gelenin sınırı var mıdır? Hayır.

Hayalde özgürlüğümüz ne kadar? Bu noktada bildiğimiz kadar özgürüz ama o bildiğimizin içerisinde biz kendimizce Cenâb-ı Hakk’ın zatullahını hayal edebiliyor muyuz? Hayır. O bizde bilgi olarak var. Cenâb-ı Hakk’ın zatı var mı? Evet. Zatını tefekkür edebilir miyiz? Hayır. Yasak mı? Evet. Ben bazen diyorum ki: Yasak olmasa ne düşünecektin? Bu yasak kime o zaman? Bu yasak gerçekte mana ehline. Bu yasak gerçekte avama değil. Avam bu manda zaten böyle söylemek istemem ama Allah’ı tanıma noktasında zaten kör ki. Yani Cenâb-ı Hakk’ın zatullahı denilince imtihan etmek istemiyorum şimdi burada insanları, ne düşünecekler? Hep düşündüğü şeyler sıfatları olacak. Her ne düşünüyorlarsa sıfatları olacak. Avam zat kokusunu almadı ki hiç. Bu kime? E mirac yapması lazım o kimsenin. Sufilerce, sufi diliyle uruc etmesi lazım. E urucu yoksa nerden bunu bilecek? Yok. Aha çıkın birbirinize sorun: Allah’ın zatı hakkında ne biliyorsun ne düşünüyorsun, nesini tefekkür edersin diye. Bu yasak, peygamberlere, velilere, büyük sufilere.

Bu yazı birçok alıntı içerir.

İyi ki alıntı içermiş, Allah razı olsun. Hoş bir sohbet oldu.

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Vird, Zikir, Nefs, Kalb, Şeyh, Râbıta, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı