Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes II ·

Nefes II — 16 Ocak 2016 Sohbeti

Nefes II — 16 Ocak 2016 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES II • 12/18

Nefes II — 16 Ocak 2016 Sohbeti Hakkında

16 Ocak 2016


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

16 Ocak 2016 Tarihli Sohbet

İnsanın âlem temelindeki

insaniyeti onun cem etme özelliğine dayanmaktadır. Âlem-i sagir olarak insan, âlemde bulunan bütün sıfatları nefsinde toplar. Bu bakımdan Hakk en mükemmel biçimde insanda tecelli eder.

Hakk Teâlâ âlemi, âlemle ya da onun suretiyle yönetir. Birinci yönetim tarzı çocukla baba, sebep olanla sebep vb. arasında mevcut olduğu gibi zorunlu bağıntılarla ortaya konulmaktadır. Hakk Teâlâ âlemdeki eşyayı bir takım zorunlu bağıntılara raptederek, âlemin kendisini yönetmesine müsaade etmektedir.

İkinci tarz yönetimde ise durum çok farklıdır. Bu, Hakk Teâlâ’nın, âlemin sürekli değişen kevni suretlerinin Esma-ül-Hüsna ve sıfatları yani ezeli ve ebedi olan suretler aracılığı ile batınen yönetmesi ve tanzim etmesinden ibarettir. (Bu, Hakk’ın âlemdeki her şeyi Ayan-ı Sabite’ler aracılığı ile yönetmekte olduğuna denktir. Prof. Izutsu)

Hakk’ın kendisine layık gördüğü Hayy, Âlim, Mürid, Kadir gibi bütün isimler âlemde bulunmaktadır. Hakk’ın kendisine layık gördüğü Hayat, İlim, İrade, Kudret gibi bütün sıfatlarda âlemde bulunmaktadır. Buna göre Hakk Teâlâ âlemin zahirini batınından yönetmektedir.

İnsan nefsinde âlemde ne varsa cem eder. İnsanı Kâmil ise ancak bu özet

anlamda âlemin bir zübdesidir. (Hülasasıdır)

Allah insan-ı Kamil’i âlemin RUHU kıldı. Suretinin kemalinden ötürü de ona ulvi ve süfli âlemleri musahhar kıldı. Nitekim âlemde Hakk Teâlâ’yı hamd ve tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.

Şu hâlde âlemde ne varsa hepsi de insanın teshiri altındadır. Ama bu gerçeği ancak âlim olan İnsan-ı Kâmil bilir. Ve bunu bilmeyen kimsede cahil olan insan-ı hayvandır. (Füsus)

Arabî’ye göre inanın kemali ve ona tahsis edilmiş en yüksek mertebe onun

cem etme yeteneğindendir.

Sizce? Cem etme özelliğine sahip olan kimseye insan ve halife adı verilir. Gözbebeği insan için ne ise insan da Allah için o dur. Zira Hakk Teâlâ yarattıklarına onun aracılığı ile bakar ve rahmet eder. (Füsus 13/49)

Kevni düzeyde insan, yani insan-ı kâmil en kâmil anlamda “cem etme” yeteneği ile donatılmıştır. Kendi nefsinde âlemde var olan her şeyi ferdiyetleri dolayısı ile değil fakat küllilikleri hasebiyle “cem etmesinden” dolayı insan-ı kâmil iki özellik izhar eder.

Birincisi, kelimenin tam anlamıyla Allah’ın kâmil kulu olan tek varlık olması, ikinci özellik ise bir bakıma Hakk’ın kendisinin olmasıdır. Prof. Izutsu (Füsus sa. 13-49 şerhi)

“Hakikatte biz kullarız ve Allah’ı Teâlâ bizim efendimizdir. Ama bil ki sen

ya da ben insan dediğimiz vakit biz O’nun ayn’ı oluruz.” (Füsus 180-143-243)

Soru: Âdem hem Hakk’tır ve de Halk’tır. Ve ondaki cem etme vasfından dolayı

kendisine layık görülen Allah’ın halifesidir. (Füsus 25/26-171/172)

Açıklar mısınız?

“Cem etme” vasfını idrak ettikten sonra asıl soruya geçelim, İbn Arabî en somut örnek olarak Hazreti İbrahim’i gösterir. İslam’da Hazreti İbrahim HALİLULLAH yani Allah’ın mahrem dostu olarak bilinir.

Fakat Arabî bunu farklı bir etimoloji ile açıklar ve bunu “bir şeyin içine nüfuz etme” “cüzlerine ayrışarak bir şeyin içine yayılma” anlamındaki TAHALLÜL kelimesinden türetir.

Varlığın sirayet’i zirvesine ancak insanı kâmil de ulaşır ve varlıkta yani Hakk Teâlâ’nın bütün kemâlâtında insana nüfuz edip onun zahirinde ve hem de batınında tecelli eder. İbrahim için şeref payesi olan Halil işte bu olguyu remzetmektedir. (Prof. Izutsu)

“İbrahim’e Halil adının verilmesi O’nun suretinin varlığına Hakk’ın sirayet

edip yayılmış olmasındandır. (Füsus 71/72-80/81)

Arabî burada iki çeşit tahallül bulunduğuna dikkat çeker: 1- (Hz. İbrahim’in remzettiği) insanın aktif bir rol oynadığı İbrahim’in

Hakk’ın suretinde göründüğü tahallül.

2- Hakk’ın aktif rol aldığı Hakk’ın İbrahim suretinde göründüğü tahallül. Bu iki hükümden her biri kendi başına doğrudur. Çünkü her hüküm için bir

yer ve bir makam vardır ki o hüküm orada zahir olur ve ondan ileri geçmez.

Hakk’ın sıfatları yaratılmış olanların sıfatlarıdır. Benzer şekilde, zamanla mukayyet olan bütün varlıkların sıfatlarının da Hakk’ın sıfatları olduğunu beyan etmek isabetlidir. Keşani (sa. 72)

Sorumuz Tahallül hadisesinden, Füsus 73-81-83 de geçen Arabî açıklamasından. “Bilsinler ki bir şey bir başka şeye tahallül ederse, birinci şey ikinci şeyin içinde bulunur. Tahallül eden tahallül edilen tarafından perdelenir, örtülür. Böylece tahallül edilen zahir olurken tahallül etmiş olan da batın olur.

Eğer Hakk zahir olacak olursa, halk onda mestür ve batın olur. Bundan dolayı da halk, Hakk’ın bütün ilahi isimleri, O’nun işitme ve görme organları ve bütün ilişkileri ve bütün bilgi kazanma araçları olur. Eğer halk zahir olacaksa Hakk da halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve bütün melekleri olur.

Kaynaklara göre Arabî gördüğü rüyalar doğrultusunda seyahat eden bir

30 yaşında iken “Doğuya git” emriyle (rüyasında) Hac vazifesini ifa etti.

(William Chittick/2008)

İbnü’l Arabî bazen Cebrail ile bazen Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile bazen de Allah (c.c) ile vasıtasız görüştüğünü söyler. Bu görüşmeler genellikle O’nun rüyalarında gerçekleşir. Bu görüşmelerden bir tanesinde Arabî’nin İCAZETNAME ismi ile kaleme aldığı risalesinde MİFTAHU İLHAMİ EHLİ’T-TEVHİD isimli eserini tanıttığı kısmında geçen şu hadisedir;

Allah Teâlâ rüyamda, mağripte Sebde kıyısında ilken bu eseri şerh etmemi emretti. Bunun üzerine derhal fecirden önce kalktım, yanımda iki yazıcı vardı. Ben de onlara imla yoluyla yazdırdım. Güneş doğduğunda iki defter olmuştu. (İbnü’l Arabî 2008/538-539)

Buna benzer bir olay da İspanya’da meydana gelmiş Gary Bruno Schmid şöyle ifade eder: Arabî rüyasında tehditkâr ve şeytani şekiller ordusuyla

çevrilirken, muhteşem güzellikte tatlı bir kokusuyla bir varlık ortaya çıkar. Arabî ona “sen kimsin” der varlık da O’na “Ben Yasin Suresiyim.” diye cevap verir.

Soru: TAHALLÜL hadiseleri ile Allah’ı rüyada görmeyi kıyaslar mısınız? Soru: Allah’ın emriyle şerh edilen Miftahü İlhami Ehli’t-tevhid isimli eser

kutsallaşmaz mı?

* Hayal Alemleri “İbn Arabî” (William Chittick) * Anahtar Kavramlar (Prof. Izutsu) * Bir kişi iki şahsiyet Süleyman Demirel ün. (F. Açıkgöz)

İnsanın âlem temelindeki

insaniyeti onun cem etme özelliğine

Cem etmek: bir şeyi kendinde toplamak. Bir şeyi veya çok şeyi kendisinde toplamak, cem etmek. Camii Müslümanların toplandığı yer, cem’den türetilmiş cami. Cem etmek: bir şeyi birleştirmek, bir şeyi toplamak, çok şeyi birleştirmek, çok şeyi toplamak. Allah âlemi insan suretinde yarattı, insanı da kendi suretinde yarattı, bu ne demek: Allah âlemi insanda cem etti, Allah âlemi insanda topladı, âlemde her ne var ise insanda da var, âlemin küçüğü insan. Hani eskiler bunu âlem-i sagir demişler insan için küçük âlem demişler ben bunu kabul etmiyorum. Bu tarifi kabul etmiyorum, eskilerin bu tarifini. Benim için insan, âlem-i kebir büyük âlem. Neden? “Hiçbir yere sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım” hadis-i kudsisi mucibince insan âlem-i kebir, büyük âlem.

Âlem-i sagir olarak insan, âlemde bulunan bütün sıfatları nefsinde toplar.

Bu bakımdan Hakk en mükemmel biçimde insanda tecelli eder.

Evet, bu kardeşimizde o eski anlayışı almış buraya, âlem-i sagir hükmünde görmüş, eskiler böyle görürlerdi. Bu fakir âlem-i kebir olarak görüyor insanı. İnsan âlem-i kebirdir bütün âlem de her ne var ise insanda vardır. Çünkü âlemden murad insandır. Bakın âlemden murad insandır. Âlemin var ediliş sebebi insandır, insanın var ediliş sebebi Allah’ı tanıması bilmesidir, O’nu zikretmesidir var ediliş sebebi.

Hakk Teâlâ âlemi, âlemle ya da onun suretiyle yönetir. Birinci yönetim tarzı çocukla baba, sebep olanla sebep vb. arasında mevcut olduğu gibi zorunlu bağıntılarla ortaya konulmaktadır. Hakk Teâlâ âlemdeki eşyayı bir takım zorunlu bağıntılara raptederek, âlemin kendisini yönetmesine müsaade etmektedir.

Burada tartışma götürür burası es geçiyorum buna katılmıyorum. Evet, âlemin kendi içerisindeki matematiksel formatları vardır, âlem kendi içerisindeki matematiksel formatlarla ayakta durur, ama onu ayakta tutan Allah’tır âlem kendi kendini bu noktada yönetme kabiliyetinden uzaktır. Âlemi gerçek manada yöneten Allah’tır. Bunu matematiksel formatlar üzerinde Cenab-ı Hakk bunu yönetir, eyvallah. Âlemdeki her zerre bir hesap üzerinedir bu hesabı var eden bu hesabı koyan bir kader noktasında Allah’tır. Âlem öyle kendi kendine kendi kafasından kendi kendisini yönetebilecek hale sahip değildir ve ondaki tecelli eden akıl Allah’a aittir. Bunu böyle parantez içinde söyledim. Bunu böyle söylemezsem bir kısım

materyalist felsefeciler âlemdeki Cenâb-ı Hakk’ın koymuş olduğu matematiksel kanunları sanki kendi kendisine oluşmuş, kendi kendisini oldurmuş gibi hükmedip bir yaratıcının olduğunu kabul etmiyorlar. Bunu böyle söyleyeceklerine yani: bu matematiksel oluşum Allah’a ait, bu fizik ve kimya oluşumları, bu âlemdeki tecelliyatın bütün matematiksel formatları, fizik kimya formatları, bütün bu formüllerin hepsi de Allah’a ait. Allah yarattı bunları, dese ve Cenab-ı Hakk bu hesabı kitabı koydu, bu hesabı kitabı koyaraktan bir saatin çalışma sistemi gibi âlem kendi içerisinde o çalışma formatında devam eder ama bu formatı kurgulayan Allah’tır, dese bir problemim olmayacak.

İkinci tarz yönetimde ise durum çok farklıdır. Bu, Hakk Teâlâ’nın, âlemin sürekli değişen kevni suretlerinin Esma-ül-Hüsna ve sıfatları yani ezeli ve ebedi olan suretler aracılığı ile batınen yönetmesi ve tanzim etmesinden ibarettir.

Ki, Mustafa Özbağ buna katılır. Âlemin yönetilmesi ile alakalı direkt birinci

derecede hâkim ve hükmeden Allah’tır.

Bu, Hakk’ın âlemdeki her şeyi Ayan-ı Sabite’ler aracılığı ile yönetmekte

olduğuna denktir. İzutsu böyle demiş.

Hakk’ın kendisine layık gördüğü Hayy, Âlim, Mürid, Kadir gibi bütün isimler âlemde bulunmaktadır. Hakk’ın kendisine layık gördüğü Hayat, İlim, İrade, Kudret gibi bütün sıfatlarda âlemde bulunmaktadır. Buna göre Hakk Teâlâ âlemin zahirini batınından yönetmektedir. Eyvallah.

İnsan nefsinde âlemde ne varsa cem eder. İnsan-ı Kâmil ise ancak bu özet

anlamda âlemin bir zübdesidir (hülasasıdır) sonucudur, özüdür.

Allah İnsan-ı Kâmil’i âlemin RUHU kıldı. Suretinin kemalinden ötürü de ona ulvi ve süfli âlemleri musahhar kıldı. Nitekim âlemde Hakk Teâlâ’yı hamd ve tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.

Şu hâlde âlemde ne varsa hepsi de insanın teshiri altındadır. Ama bu gerçeği ancak âlim olan İnsan-ı Kâmil bilir. Ve bunu bilmeyen kimsede cahil olan insan-ı hayvandır. (Fusûs)

Evet, bu manada Arabî’ye göre bu âlemin ruhu, varlık âleminin ruhu insan-ı kâmildir. Eğer varlık âlemindeki bu insan-ı kâmillik son bulduğunda kıyamette kopacaktır Arabî’nin durduğu nokta budur. Çünkü kıyametin kopuş anını hadis-i kutside de hadis-i şerifte de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurur ki: Kıyamet ne zaman kopar? Allah diyen kalmayınca der. Arabî bunu, gerçekten Allah diyenin zamanın kutbu olduğunu, gerçekten Allah diyen o vefat ettiğinde onun yerine birisi atanmadığında âlemin bozulacağını, kıyametin kopuş sebebinin bu olacağını söyler. O yüzden buradaki pasaj ile Arabî’nin bu yine Fusûsunda ve Fütuhatında bahsettiği bunlar birbirleriyle örtüşürler.

Arabî’ye göre inanın kemali ve ona tahsis edilmiş en yüksek mertebe onun

cem etme yeteneğindendir.

Sizce? Yani normalde buna katılıyorum ama burada insanın en üstün, en yüksek mertebede olmasının sebebi bu fakirce, Allah’ı gerçek manada Allah’ı bilime, tesbih-zikretme, teşbih-benzetme, tenzih-benzettiğini reddetme noktasında insandan başka hiçbir varlık yoktur. O yüzden insanın kemal noktası bu tesbih, teşbih,

tenzihte zirveye doğru yürümesidir. Bu manada Mustafa Özbağ olarak söylüyorum: Kemaliyetin sonsuz olduğuna, kemaliyetin sonsuzluğuna, bir kimsenin kendisinin kemal noktasında görmesinin mümkün olmadığını, çünkü her an yenileyen bir Allah’ın, her an yenileyen bir Rabbin, her an her şeyi yeniden tanzim eden bir Allah’ın kullarının tam manasıyla kemal noktasını bulmaları, Allah affetsin biraz ütopyadır. Yani benim için ütopyadır. Bunu her ne kadar Arabî, her ne kadar bir kısım veliler insanın kemal noktasından bahsederken herhalde bu sonsuz kemâlât olarak bahsetmediler. Burada Allahu âlem onların söyledikleri şey, bir kimsenin nefs meratipleri olarak emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiye, safiye noktasına geldiğinde, nefs meratiplerinin biteceğini ve o kimsenin kemâlâta adım atacağını, kalbi noktada da ilme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin noktasını bulan bir zatın, kalbi kemâlât noktasına adım atacağını atfetmişlerdir, bunu söylemişlerdir. Yoksa biz zayıf kulların peygamberler dâhil, kemâlât noktasını tam anlamıyla bitirebilmiş değillerdir. Eğer Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu manada varlığın içerisinde en yücede, peygamberlerin en mükemmeli, insanların en mükemmeli, ona rağmen Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki “Hakkıyla sana kulluk edemedim ya Mabud.” O yüzden Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki “Gün de ben en az yüz kez tövbe ederim.” bu kemâlâtta, ulvilikte, zirvelerde dolaşan Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yoludur. Öyle olunca Mustafa Özbağ’ın bu noktadaki duruşu şu: Bir kimse kemâlât dairesine girebilir ama tam anlamıyla kemâlâta ulaştım diyemez. Buradaki cemaat komple şunu diyebilir, biz kemâlât yolunda yürüyoruz, evet. Bütün müminler şunu söyleyebilir, bütün inananlar şunu söyleyebilir, bütün Müslümanlar şunu söyleyebilir, biz kemâlât yolunda gidiyoruz, eyvallah, bu konuda bir gayreti varsa, bu konuda bir çalışması varsa, bu konuda 1-2 adım varsa o kemâlât yolunda gidiyordur. Hususi manada daha da kemâlâta ermek daha da Allah’a yakın olmak noktasında insanlar vesileler arayıp o vesileleri kendisine vesile ederekten yaklaşma çabasındaysa eyvallah, söyleyecek laf yok buna amma velakin bu fakirce yani bir kimsenin kendi kendisini kemâlâta oturmuş, yerleşmiş artık gideceği yolu yokmuş, çıkacağı bir yer yokmuş gibi görmesi nefsin aldatmacası gibi geliyor.

Cem etme özelliğine sahip olan kimseye insan ve halife adı verilir. Gözbebeği insan için ne ise insan da Allah için o dur. Zira Hakk Teâlâ yarattıklarına onun aracılığı ile bakar ve rahmet eder. (Fusûs 13/49)

Bu noktada evet, bu Arabî’nin kendince tespitidir yine. Buna Melami’ce yaklaşırsak cemin üstünde cem-ül cem vardır. Sohbetlerimizi Melami kardeşlere dinliyor Melami derviş kardeşlerimiz de var. Onların bir şikâyetleri yok, bu güne kadar bir şey söylemediler, hususi sohbetlerde konuşuyoruz bazen. Onlarda şöyle diyorlar, yani sizi dinliyoruz tam bir Melami gibi konuşuyorsunuz diyorlar, ben de diyorum ki sizin bakışınız o, ne görüyorsanız oyuz biz diyorum ben, iyice ipi koparıyorlar. Biz, kim ne görüyorsa oyuz. Kimisi deccal görüyor, birisi öyle dedi “Siz deccalsınız” dedi, “Benim nefsime söylüyorsun değil mi?” dedim, “Evet” dedi, “Teşekkür ederim” dedim, dedi “Ne oldu?” “Deccal olarak gördün ya” dedim. Kimisi mümin görüyor, kimisi deccal görüyor, kimisi şeytan görüyor, herkes bir şey görüyor

şükür hamdolsun. Herkes bir noktada birleşirse tehlikeli. Bütün herkes deccal görüyorsa o zaman tehlikeli Allah muhafaza eylesin. Cem etme özelliğine sahip olan kimseye insan ve halife adı verilir. Gözbebeği insan için ne ise insan da Allah için o dur. Zira Hakk Teâlâ yarattıklarına onun aracılığı ile bakar ve rahmet eder. Evet, bu Arabî’nin genel bir kendince öngördüğü bir felsefedir, Allah âleme insanın yani o mürşid-i kâmilin, o pirin gözünden bakar, Arabî öyle söyler.

Soru: Âdem hem Hakk’tır ve de Halk’tır. Ve ondaki cem etme vasfından dolayı

kendisine layık görülen Allah’ın halifesidir. Fusûs

Açıklar mısınız? Evet, Âdem Hakk’tır. Âdem Hakk’tırdan anladığımız şey, onun varlığı haktır, vardır yani var edilmiştir. Allah da Hakk’tır, Allah’ın varlığı haktır çünkü vardır, O sıfatlarıyla, fiilleriyle, efaliyle tecelli eder. Varlığı şek şüphe getirir mi? Hayır. Hak olan bir şeyin varlığından şek şüphe duyulmaz, haktır çünkü o. Âdem de bu noktada haktır, vardır yani. Biz o var olan bir şeyi yok hükmünde görmemiz mümkün değildir. İnsanın haktır denmesi, var neticesidir, o kimsenin varlığına işarettir bir veçhesiyle. Hak demek sizin dairenizde doğru demek aynı zamanda öyle değildi mi? Haktan ne anlıyorsunuz: doğru, haktan ne anlıyorsunuz: bu benim hakkım, diyorsunuz ya öyle değil mi? Bunu anlıyorsunuz. Bu noktada dini terminoloji açısından hak denildiğinde, bu kitap hak mı? Evet, var çünkü. Kur’an hak mı? Evet? Neden? Var çünkü. Bu direk hak mı? Evet. Neden? Var çünkü bu. Bakın, var bu. O zaman burada ister ferdi planda varlıkların, ister külli planda varlığın kendisi hak mı? Evet. Ferdi planda varlıklar dediğim hayvanlar, hayvanların içerisine çeşit çeşit, saymakla bitmez. Bütün hayvanlar âlemi hak mı? Evet. O hayvanlar âleminin içerisindeki bireysel varlıklar hak mı? Evet. Bunları reddetmek mümkün mü? Değil. İlmen, fennen bunları reddedebilir miyiz? Hayır. O zaman bu haktır. İnsan, âdem bir veçhesiyle bu manada haktır. İnkâr edilmesi mümkün mü? Hayır. İnkâr eden bir kimseyle ne deriz biz? Bu akli dengesini bozmuş. O yüzden âdem hem haktır yani varlığıyla, hem de halktır. Neden halktır? Çünkü o yaratılmıştır, bir şey onu yaratmıştır. Haktır, varlık açısından, halktır, yaratılma açısından. Cenab-ı Hakk bir şeyi hâlk etmiş. Eğer bir şey hâlk ediyorsa, bakın hâlk ediliyorsa o halktır, hâlk edilmiş. Allah hâlk eder. Allah kendi zatı noktasında hâlk edilmiş değildir. Allah haktır varlığı noktasında ama Allah hâlk edilmiş değildir, halk değildir. Allah hâlk eder yani yaratır, Allah yaratılmış değildir. İnsan bir veçhesi ile haktır, vardır çünkü bir veçhesi de halktır, yaratılmıştır. Bakın, yaratılmıştır. Bunu şimdi hani bir kısım Arabî’ye laf söyleyecek insanlar, söylemek isteyenler, insanı ilahlaştırdı diyor ya, hayır bak kendisi söylüyor, Fusûs’tan almış kardeşimiz. Ve ondaki cem etme vasfından dolayı kendisine layık görülen Allah’ın halifesidir. Ve insan bütün sıfatları, tecelli eden bütün sıfatları kendi üzerinde cem etmesinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın halifesi hükmündedir. Allah’ın ne kadar sıfatı var ise insanın üzerinde hepsi de tecelli eder. İnsan bütün sıfatları cem etme ve bütün sıfatları cezbetme noktasındadır. Cem edebilmesi için cazibesinin olması gerekir, cezbetmesi gerekir. İnsanın üzerinde cezbetme özelliği vardır. İnsan bu cezbetme özelliğini zikrden alır bizim gibi zayıf kullar. 1- Ya seçilmiştir o kimse, seçilmiş olduğu için cezbedici ve cem

etme özelliği Allah’ın ilm-i ilahisinden gelmiştir. O kimsenin gayreti yoktur peygamberler buna örnektir. Peygamberler seçilmiş insanlardır. Peygamberler seçilmiş insan oldukları için cezbedici ve cemedici özellikleri Cenâb-ı Hakk’ın kendi kudreti ilahisinden ve lütfundan verilmiştir. Tabi Arabî velileri de seçilmiş olarak görür. Arabî’ye göre veliler de seçilmiş insanlardır. Veliler de seçilmiş insan olmalarından dolayı cezbedici ve cem edici özellikleri onların da normalde Cenâb-ı Hakk tarafından hilkaten yaratılışta verilir. Burası benim katıldığım bir nokta değildir tam anlamıyla. Ben şuna inanırım, bir kimse cezbedici ve cemedici özelliğini Allah’a yakinlik, Allah’a kurbiyet noktasında çalışaraktan elde eder. Bir kimse yakin olmaya gayret eder, yakin olmaya gayret ettikçe cezbedici ve cemedici özelliği o kimsenin çalışmaya başlar. Cem edici özelliği çalışırsa o kimsenin, etrafında insanlar toplamaya başlar ama bu cezbedici ve cemedici bir özellik örneğin negatif noktada da kullanılır. Bir kimse şeytani olarak da cezbedici ve cemedici noktada toplanabilir. Onlarda şeytanın velileridir. Şeytanın velileri de cezbedici ve cemedici noktadadır ama negatiftir. Allah’ın velileri de cezbedici ve cemedici noktadadır ama pozitiftir. Cenâb-ı Hakk yolu koymuştur, dileyen gider dilemeyen gitmez. Dilerseniz Allah’ın yolunda gider, Allah’ın velisi olursunuz cezbedici ve cem edici noktada, dilerseniz şeytanın yolunda gidersiniz şeytanın cezbedici ve cem edici özelliğini üzerinizde toplarsınız. O zaman burada o kimse ya Allah’ın halifesidir ya da şeytanın halifesidir. Şeytanın halifeleri Allah’ın yolunun davetçileri değillerdir, onlar insanları Kur’an ve sünnete davet etmezler. Onlar insanları kendi benliklerine, kendi kimliklerine, kendi kişiliklerine, kendi otoritelerine davet ederler. Onlar, takılın peşime derler kendi yollarına davet ederler. Allah’ın velileri Kur’an ve sünnete davet eder. Allah’ın velilerinin kendi yolları yoktur. Onların yolları Cenâb-ı Hakk’ın koymuş olduğu peygamberi metot ve yoldur. O zaman kim Allah’ı severse Allah’ta onu sever. Allah onu sevince Cebrail’ine nida eder “Ey Cebrail ben filanca kulumu sevdim sen de sev.” Cebrail gök halkına nida eder -hadis-i kudsi böyle- Gök halkı. Gök halkı. Hadis-i kudsi bu, gök halkına nida eder der ki “Ey gök halkı, Allah filancayı sevdi. Sizde sevin.” Melekler mümin kulların kalbine ilham eder derler ki “Allah filancayı sevdi, sizde sevin.” Allah’ın velilerinin sevilmesinin perde arkasında yatan gerçek budur. Allah’ın velilerinin sevilmesinin perde arkasındaki gerçek budur. Bu gerçek: O velinin Allah’ı çok sevmesidir. O, Allah’ı çok sever. Bir kısım veliler vardır onların sevgileri Allah’ın sevgisindendir. Bu nedir? “Eğer siz azar saparsanız Allah yeniden öyle bir kavim yaratır, Allah onları sever onlarda Allah’ı sever.” Bu nedir? Bu, bütün kavim azar saparsa Cenâb-ı Hakk öyle bir kavim getirir ki Allah onları sever onlarda Allah’ı sever. Bu bir kısım ulema tarafından Allah’ın bilinmeyen abdal kulları olarak nitelendirilmiş. Çünkü velilikte üç tecelliyattır, bir kısım veliler vardır ne kendileri bilirler veli olduklarını ne de bir başkası bilir. Bu en düşük kategorideki velilerdir. Bir çıt üstüdür: O kimse kendisini veli olduğunu bilir, kimse bilmez başka. Bunun bir çıt üstü vardır: O kendisinin veli olduğunu bilir, insanlarda onun veli olduğunu bilir. Bu en üst derecede ki velilerdir ki Allah dinini bunlarla ayakta tutar. Bunlar “O veliler mahzun olmazlar mahcup olmazlar, onlara bu dünyada da yarın ahirette de korku yoktur.” ayet-i kerimesi indikten sonra sahabenin Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine “Bunları bize tanıt” dediğinde Hazreti Peygamber

sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tanıttığı gibidirler. Nedir? Onlara bakıldığında akla Allah hatıra gelir, onlar rüyalarda görülür, onlarda rüyalarında görürler. Sahabe soruyor “Ya Resulullah, ahirette anladık, öğrendik, tahmin ediyoruz ki hani müjde orada af olmak. Dünyadaki müjde ne?” “Dünyadaki müjde: sizin onları rüyalarınızda görmeniz onların da rüyalarında görmeleridir.” der. O zaman bir veliyi bir kimse rüyasında görüyorsa bir müjde kendisine. İkinci müjde veliye, “Ben seni gelip rüyamda gördüm” dediğinde o rüya veliye müjde oldu, aynı zamanda da görene müjde oldu. Bakın hem görene müjde oldu hem de görülene müjde oldu. Gören kimse, o velide rüyasında gördü veli olduğunu, kendisine müjde. Anladınız mı? Ama bakın, o kendisine sadece, bir başkasına değil. Sebep? Onun kendisini bağlıyor. O yüzden bir kısım veliler bu manadaki kendi rüyalarını anlatmamışlar şatahat olmasın, şatafat olmasın, kendine insan çağırıyormuş gibi olmasın diye, bir kısmı bunları anlatmamış. inticab etmişler, kendilerince hayâ etmişler anlatmamışlar. Bir kısmı anlatmış, hak mı? Hak, anlatılabilir mi? Evet. Birisi o yolu tercih edebilir mi? Evet. Birisi o yoldan gitmeyebilir mi? Evet. Kendi gördüğü rüyayı anlatmak mecburiyetinde mi? Değil. Ama o kimse, onu rüyalarında görenler ne yapacaklar? Anlatacaklar. Bunlarında kendisini bağlar. Bir kimse o veliyi rüyasında gördü, kendisini bağlar. Ya bir başkası görmedi? Görmeyebilir, sen gördün mü? Evet. Sana delil. Sen yoluna devam et, kimi gördüysen. Görmedin, gitmeme hakkını var mı? Evet. Rüyanda görmedin, baktın şeriata osuna busuna, kokladın, yenilir mi, içilir mi, kalbin mutmain oldu yürü, Allah yolunu açık etsin, her kim ise bu. Allah bizi affetsin yol kesici değiliz biz. Şuna gitmeyin buna gidin, şöyle yapın, bizi ilgilendirmez. Bir kimse gitmiş bir üstada bağlanmış Allah mübarek etsin, sakın ha ona üstadını kötüleme, yol kesici olma, yol vurucu edepsizlerden olma. Bütün kardeşlere söylüyorum, sakın ha. Yol kesici, yol vurucu edepsizlerden olmayın. Ölçüyü konuşun, Kur’an ve sünneti konuşun, tasavvufun olmazsa olmazlarını konuşun, tasavvufun, sufiliğin esaslarını konuşun ama kimsenin yoluna, şeyhine, hocasına laf söylemeyin. Bizim işimiz değil. Kur’an ve sünnet noktasına söyle, deki: kardeş böyle böyle, bu haram. Bu haramı helal etme, eyvallah, ona söyleyecek laf yok. Müslümanlar bu noktada dillerine sahip çıkacaklar. Şimdi bu noktada o kimseler, kemâlât noktasına yol yürüyen kimseler Allah’ın bu manada halifeleridir. Cem etme ve cezbetme noktasındadır. Bunu genelde bütün eserlerde cem etmeyi söylerler cemi üzerinde bulunduran cezbeyi de üzerinde bulundurur. Asıl cezbe odur zaten. Cezbe oturup böyle elektriğe bağlanmış gibi titreme değildir. Cezbe oturup kendini bıçaklamak, jiletlemek, öyle kendini duvara vurmak, titremek, değişik acayip, garip sesler çıkarmak cezbe değildir. Bunlar nefsin ve şeytanın oyunlarıdır. Asıl cezbe Allah’ın velisini gördüğünde hayretten hayrete geçip onun peşine takılıp gitmendir. Neden takılıp gittiğini de bilemezsin akıl olarak. Sonrada dersin ben burada ne arıyorum, asıl cezbe budur. Asıl cazibe de budur. Biz cazibeyi bir kadının böyle güzelliğinden, bir kadının işveliğinden konuşuyoruz. Asıl cazibe Allah’a iyi kul olanlardandır. Öbür cazibe nefse hitap eder, bu cazibe kalbe hitap eder. Asıl cezbedici nokta kalbi olacak.

“İbrahim’e Halil adının verilmesi O’nun suretinin varlığına Hakk’ın sirayet

edip yayılmış olmasındandır. (Füsus 71/72-80/81)

Şimdi burayı biraz açmakta fayda görüyorum, İslam’da hulûl yoktur. Hulûl: bir şeyin sonradan bir şeye girmesi. Bir şeyin sonradan bir şeye girmesi. Halil, hulûlden tecelli eder. Sıkı durun. Bugün biz bu soru sahibinin dükkânın önünden geçtim “Akşama” dedi “baretini hazırla” dedi bana, kafama baret koyacağım. Buradan fırladığım zaman kafamı nereye vuracaksam kafam donklayacak yani. Şimdi baretini o hazırlasın. Halil, hulûlden gelir ama İslam’da hulûl yoktur. Ama halil bu manada dost olarak nitelendirilir. Şimdi Cenab-ı Hakk bir şeye hulûl etmez ama bir şeyi kendine halil eder. Bir şeye hulûl etmek ayrı bir şeydir bir şeyi kendine halil etmek ayrı bir şeydir. Hulûl etmek: Büyün küçüğe girmesi, mümkün mü? Değil, hulûlde bu yanlışlık vardır, Allah bir kula sonradan dâhil olmaz. Ya? Allah peygamberleri, dedim ya ezelden kendine seçmiştir diye, Allah peygamberi kendine seçmiştir, onu yaratırken kendisine halil olarak yaratır. Onun kendisine halil olarak yaratılması, kendine yakın yaratılmasıdır, yakindir. Yakinin de yakini, yakinin de yakindir o. O zaman Cenab-ı Hakk’ın bir şeye dahli düşünülemez bu manada, ama bir şeye yakınlığı? Evet. Kul bir adım Ona yakışırsa O ona on adım yaklaşır, kul on adım yaklaşırsa, O ona yüz adım yaklaşır, kul O’na yüz adım yaklaşırsa O ona koşar. Burada yakinlik vardır bakın, burada hulûl yoktur. Bakın burada hulûl yoktur. İşte Cenab-ı Hakk İbrahim’e bütün sıfatlarıyla tecelli etmiştir. Bütün sıfatları ile tecelli etmesi ile ona hulûl etmesi aynı şey değildir. Ama bütün sıfatları O’na tecelli edince O, O’nun Halil’i olmuştur. O zaman, zamanın kutbu aynı zamanda da O’nun halilidir. Zamanın kutbu aynı zamanda onun nesidir? “Musa gönüllüdür” der ya, kelamullahıdır. O zaman zamanın kutbunun iki tane kanadı vardır, bir kanadı vardır ki halilullahtan gelir halillikten, bir kanadı vardır ki kelamullahtan gelir Allah dinini onun dilinden yeniden yeniler. Allah dinini onun dilinden yeniden yenilerken, ona çok yakın olması gerekir ki onun dilinden dinini yeniden yenilesin, buda halilliğidir. O zaman “Beni İsrail peygamberlerinden üstündür ümmetimin velileri” hadis-i şerifi bu noktada tecelli eder. Zamanın kutbu, Ademiyetin en üst zirvesindedir. Hangi Ademiyetin? Mevcut Ademiyetin en üst zirvesindedir. Mevcut Ademiyetin en üst zirvesinde olan o zamanın kutbunda hem halil kanadı vardır hem de kelim-konuşma kanadı vardır. Bunun tecelliyatı yakinliktendir. Yakinlikten. Şibli şöyle bir ifade de bulunur, Şibli der ki “Demiri koysanız ateşe, ısınır, ısınır, ısınır, rengi değişir, ateş rengini alır. Ondan sonra çıksa dese ki “Ben ateşim, haktır.” der Şibli. Çünkü demir kızdı, kızdı, kızdı, ateş haline geldi. Yakıcı özelliği var mı? Var. Yakar mı ortalığı? Evet. “Ama bir zaman sonra” diyor, “ateşten geri çekilse, o soğuyunca yine demir özelliği tecelli eder ve o ’ateşim’ dese yalancı olur.” diyor. İşte Allah’ın velilerinin hali budur; ocağın içinde durdukları müddetçe hem halildirler, hem kelildir, bir tarafı Musa’ya bakar bir tarafı İsa’ya, gönlü Muhammed-i Mustafa’dır, ayağı Davut, bir gözü Süleyman’dır, bir gözü Zekeriya, dili Musa dilidir, ruhu Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır mirac eder. O zaman o mürşid-i kâmilin üzerinde Âdem’den Muhammed-i Mustafa’ya kadar gelmiş olan peygamberlerin halleri de vardır. Çünkü ademiyetin zirvesindedir, Âdemiyetin zirvesinde olduğundan dolayı Âdem’den Muhammed-i Mustafa’ya kadar ne kadar peygamber geldiyse hepsinin en önemli özellikleri o kimsenin üzerinde cem etmiştir, toplanmıştır. Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın miracı vardır, o zamanın kutbunun da manevi miracı vardır, olması

gerekir. Eğer olmadıysa nakıstır, eksiktir. Musa aleyhisselam kelamullahtır, o velinin üzerinde de kelamullah tecelli etmesi gerekir. Olmazsa, eksiktir, noksandır. İsa aleyhisselam ruhullahtır, o mürşid-i kâmilin üzerinde ruhullah noktası tecelli eder. Eyüp aleyhisselam dertliydi, onun üzerine muhakkak devasız bir hastalık olması gerekir. İbrahim, halillik, dostluk onun üzerinde tecelli etmesi gerekir. İsmaillik onun üzerinde tecelli eder, o Allah’a kurban olmuştur, nefsini Allah’a kurban etmiştir. Yusuf’tur, en önemli noktada etrafındaki kardeşleri onu satıvermiştir. Yakup’tur, Yusuf için gözyaşı akıtır. Zekeriya’dır, müşrikler onu öldürmek için onun yolunu kesmek için her türlü iş ve işlevi yaparlar. O zaman bir mürşid-i kâmil, tam anlamıyla, peygamberlerin üzerinde tecelli etmiş olan bütün özelliklerinden birer özellik üzerlerinde pay bulundurur -ki o yüzden Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının sureten onun üzerinde tecellilerini bulmak mümkündür.

Arabî burada iki çeşit tahallül bulunduğuna dikkat çeker: 1- (Hz. İbrahim’in remzettiği) insanın aktif bir rol oynadığı İbrahim’in

Hakk’ın suretinde göründüğü tahallül.

2- Hakk’ın aktif rol aldığı Hakk’ın İbrahim suretinde göründüğü tahallül. Tahallül: Bir şeyin öyle olduğunu düşünmek, zannetmek, tahallül etmek, bu öyledir demek. O yüzden burada bir veçhesiyle İbrahim aleyhisselam, Hakk İbrahim’in üzerinde tecelli etti, tahallül bu, sıfatlarıyla, eyvallah. Bir de Hakk, İbrahim suretinde göründü. Eyvallah, sıfatsal olarak. Bu noktada bu tahallüllere karşı çıkmıyorum doğru her ikisi de.

Bu iki hükümden her biri kendi başına doğrudur. Evet. Çünkü her hüküm için bir yer ve bir makam vardır ki o hüküm orada zahir olur ve ondan ileri geçmez. Eyvallah.

Hakk’ın sıfatları yaratılmış olanların sıfatlarıdır. Eyvallah. Benzer şekilde, zamanla mukayyet olan bütün varlıkların sıfatlarının da Hakk’ın sıfatları olduğunu beyan etmek isabetlidir. Eyvallah. Keşani.

Sorumuz Tahallül hadisesinden, Fusûs 73-81-83 de geçen Arabî açıklamasından. “Bilsinler ki bir şey bir başka şeye tahallül ederse, birinci şey ikinci şeyin içinde bulunur. Tahallül eden tahallül edilen tarafından perdelenir, örtülür. Böylece tahallül edilen zahir olurken tahallül etmiş olan da batın olur.

Bu şu: Cenâb-ı Hakk sıfatsal olarak bir şeyin üzerinde tecelli ederse, burada bir veçheden ya görünen Hakk’ın sıfatıdır direk ya da Hakk sıfatını gizler batın noktasında, görünen halkın sıfatıdır. Bunu şöyle algılayın: bir âlim içtihat etti öyle değil mi? Bir âlim içtihat ettiğinde içtihadında isabet ederse on sevap aldı, isabet etmezse bir sevap aldı. İsabet etti, Allah’ın ilim sıfatı, Allah’ın ilim sıfatı âlimin üzerinde âliminmiş gibi tecelli etti, Allah ona on sevap verdi bak. İsabet etmedi, o kimse isabet ettiremedi, Allah’ın ilim sıfatı batında kaldı bir sevap aldı. Cenâb-ı Hakk sıfatlarıyla birincisi İbrahim’in üzerinde zahir oldu, İbrahim’in üzerinde zahir olursa Hakk sıfatlarıyla kendisi batın, İbrahim’in üzerinde zahir oldu. Bunun ikinci yönü ne? Hakk, İbrahim’in üzerinde sıfatlarıyla tecelli etti kendisini batın, İbrahim’i zahir etti. Örnekliyoruz buna şimdi: Bir velinin üzerinden bir keramet zuhur etti, o kimse ne dedi “Allah tam ben düşüyorum şeyhim benim elimden tuttu.” Şeyhi onun elinden tutmuş. Hakk batın oldu, şeyh zahir oldu. Anladınız mı? O kimse elinden tutanın

şeyh olduğunu gördü. Orada Allah batın oldu. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, susuzluk var kimse su içemiyor susuzluktan. Cenâb-ı Peygamber elini uzattı on parmağının onundan da su akıyor. Onundan da su akınca sahabe şöyle dedi “Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizesi.” Hakk batın oldu, Hazreti Muhammed-i Mustafa zahir oldu. Cenâb-ı Hakk Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın tabiri caizse perdesinin arkasında kaldı, kendini ne yaptı, Onunla perdeledi. Anladınız mı? Evet.

Eğer Hakk zahir olacak olursa, halk onda mestür ve batın olur. Yani Cenâb-ı Hakk eğer zahir olursa yaradılmış olanların hepsi de batın olur. Bundan dolayı da halk, Hakk’ın bütün ilahi isimleri, O’nun işitme ve görme organları ve bütün ilişkileri ve bütün bilgi kazanma araçları olur. Eğer halk zahir olacaksa Hakk da halkın kulağı, gözü, eli, ayağı ve bütün melekleri olur.

Kaynaklara göre Arabî gördüğü rüyalar doğrultusunda seyahat eden bir

30 yaşında iken “Doğuya git” emriyle (rüyasında) Hac vazifesini ifa etti İbnü’l Arabî bazen Cebrail ile bazen Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile bazen de Allah (c.c) ile vasıtasız görüştüğünü söyler. Bu görüşmeler genellikle O’nun rüyalarında gerçekleşir. Bu görüşmelerden bir tanesinde Arabî’nin İCAZETNAME ismi ile kaleme aldığı risalesinde MİFTAHU İLHAMİ EHLİ’T-TEVHİD isimli eserini tanıttığı kısmında geçen şu hadisedir;

Allah Teâlâ rüyamda, mağripte Sebde kıyısında ilken bu eseri şerh etmemi emretti. Bunun üzerine derhal fecirden önce kalktım, yanımda iki yazıcı vardı. Ben de onlara imla yoluyla yazdırdım. Güneş doğduğunda iki defter olmuştu. (İbnü’l Arabî 2008/538-539)

Buna benzer bir olay da İspanya’da meydana gelmiş Gary Bruno Schmid şöyle ifade eder: Arabî rüyasında tehditkâr ve şeytani şekiller ordusuyla çevrilirken, muhteşem güzellikte tatlı bir kokusuyla bir varlık ortaya çıkar. Arabî ona “Sen kimsin” der varlık da O’na “Ben Yasin Suresiyim.” diye cevap verir.

Tabi bunları böyle ilk defa okursa böyle bir kimse bir ya hayret eder “Ya böyle mi oluyor?” der, iki: reddeder. Sufiler gerçekten de üstadları mürşid-i kâmil ise bu okuduklarımın hepsini de “eyvallah” der, hayret etmezler. Neden? Onların içlerinde Cebrail aleyhisselamı gören onunla konuşan vardır, onların içerisinde Cenâb-ı Hakk’ın hitap ettiği dervişler vardır, onların içerisinde bu halleri yaşayan dervişler muhakkak vardır. Olması gerekir zaten. Tekrar altını çizeyim, olması gerekir. Yoksa tartışılır, yoksa sıkıntı vardır. Bunları gören, bunları yaşayan yoksa o dergâhtan uzaklaşmak gerekir. Orada sıkıntılı bir hal vardır. Bunları gören bunları yaşayan varsa o dergâhta evet, yol doğrudur. Herkes görecek diye bir kaide yok.

Soru: TAHALLÜL hadiseleri ile Allah’ı rüyada görmeyi kıyaslar mısınız?

Tahallül Cenâbı Hakk’ın bir kimsenin üzerinde sıfatlarının tecelli etmesidir. Allah’ı rüyada görmekte bu tahallülün batıni noktasıdır, rüyada tecelli etmesidir. Bir kimse bu noktada Allah’ı rüyada görebilir mi? Evet. Hazreti Peygamber sallallahu

aleyhi ve sellem hazretlerinin bu konuda hadis-i şerifleri var mı? Evet. Hadis-i şeriflerde “Cenâb-ı Hakk bana en güzel şekilde göründü. En mükemmel şekilde göründü. Genç delikanlı suretinde göründü.” diye hadislerde var mı? Evet. Bu hadislerdeki tecelliyat sıfatsal tecelliyattır, zatsal tecelliyat değildir. Peki, o zaman o kimse rüyasında bunları gördüğünde gördüğünün hak ama tenzih edilmesi gerektiğini anlayacak. Rüyasında bir kimse Cenâb-ı Hakk’ı görebilir mi? Evet. Ona hitap edebilir mi? Evet, ama o gördüğünü tenzih edecek “Bu değildir. O hiçbir şeye benzemez.” Gördüğü hakkımı? Evet, hitabı hak mı? Evet, ama “O değildir” diyecek. Neden? Hakikatin de hakikati vardır. Bunu bu noktada tahallül: Bir sufinin yol yürürken, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının ister onda, kendisinin üzerinde zahir olarak görünmesi, isterse Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının onda batın olup kendi kimliğinin zahir olarak görünmesi. Burası tehlikelidir biraz yalnız, hani bizim yolumuzda bir kimsenin kerametini saklaması haktır, üzerinden kerametin zuhurunu yapabildiğince gizlemeye çalışır ya bu o insanların bu tahallül noktasında o şeyhi Allah gibi görme tehlikesinden uzaklaştırmak içindir. O kimse o tecelliyatı şeyhinden görür şeyhinden bilirse kendince haktır ama cahil insanlar için tehlikelidir. Nasıl kendince haktır: Sufi kendince şöyle inanır, bu benim şeyhim Allah’ın dostu onun üzerinden böyle bir keramet tecelli eder mi? Eder. Onun üzerinden böyle bir Allah’ın ilmi tecelli eder mi? Eder. Onun üzerinden Allah’ın böyle bir yardımı gelir mi? Gelir. Onun üzerinden Allah’ın böyle bir hak ve hakikati gelir mi? Gelir. Sufi, onun üzerindeki Cenâbı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatını gerçek manada Hakk’tan gördüğü için sufi için burada yanılgı yoktur. Dinini yaşamayan bir kimse üzerinde böyle bir şey tecelli ederse onun için hayret makamıdır, o dinini yaşamasına sebep olur, o üstadın peşine düşer, dininin kemal noktasına ulaşmaya çalışır ama bunu dışarıdan gören bir kısım zavallılar sanki şeyh Allah’mış gibi görüp ona tapınmaya kalkarlarsa tehlikelidir. O yüzden gerçekten Kur’an ve sünnet dairesinde olan veliler kerametini kendi üzerinden zuhur etmelerini istemezler Allah böyle bir şey dilerse yapacak bir şey yoktur. Tehlike, çünkü bu yolu bilmeyen insanlar bu halden uzak olan insanlar onu sanki hâşâ Allah’ın yerine koyabilirler, tehlike budur. Ama orada veli batın oldu da Cenâb-ı Hakk zahir olduysa bu muhteşem bir şeydir. Allah’ın bu noktada zahir olup velinin batın olması muhteşem bir şeydir ama Cenâb-ı Hakk velilerini insanların önünde dininin yaşanmasına sebep olsun, vesile olsun diye velilerini sürer ortaya. Velilerini ortaya sürerekten sıfatsal tecelliyatı onların üzerinden tecelli ettirir ve Hakk orada batın olur şeyh orada zahir olur, veli orada zahir olur velilik sıfatının tecelliyatı hükmünde, aslında belki de veli o zahirliği üzerinden zahir olunmaklığı engelleme noktasında da değildir. Öyle olunca veli tabiri caizse piyasaya çıkar, görünen odur arkasından söyleyen Allah’tır, arkasından destekleyen Allah’tır, perdenin gerisinde bütün sıfatlar tezahürüyle tecelli eden Allah’tır ama sen veliyi görürsün. Bu Cenâb-ı Hakk’ın sünnetullahıdır genelde. Nasıl peygamberleri orta yere sürdüyse, nasıl peygamberlerin arkasında durduysa ve peygamberlerin üzerinden dinini tecelli ettirdiyse, nasıl Hazreti Musa’ya, Hazreti İbrahim’e, Hazreti Yakup’a, Hazreti Yusuf’a, Hazreti İsa’ya, Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini orta yere sürüp, gerçek manada kendisi zahir noktasında dururken onları görünen noktasına koyup kendisini batın ettiyse, Allah peygamberlerini

yeryüzüne sürdüğünde kendisini batın eder peygamberini zahir eder çünkü Hazreti Peygamber’in üzerinden kelamını indirir, peygamberlerin üzerinden ilmini indirir. Peygamberlerin üzerinden ilmini indirildiğinden Allah batın, peygamberi zahir olmuştur. Cenâb-ı Hakk Musa’ya konuşurken ağacın arkasından konuştu. Ağaç suret oldu, önünde perde oldu ve Cenâb-ı Hakk konuşurken, vahiy indirirken izlediği yollardır. 1- O peygamberin direk kalbine vahyeder, vahyederken, 1- Cebrail aleyhisselam aracılığıyla vahyeder 2- Allah bir suretin arkasından konuşur. Ateşin içinden konuşması gibi, bulutun içinden konuşması gibi, ağacın arkasından konuşması gibi, sufinin kalbinde şeyhinin sesinden konuşması gibi. Seyr-i süluku olmayanlar bunları bilmezler, Allah yolun başlangıcında üstadının sesiyle o sufinin kalbine ilham eder. Üstadı bu noktada perdedir, üstad bu noktada zahir noktasındadır, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatı batın noktasındadır. Üstadın üzerinden konuşur, görünen üstad olur, arkasındaki tecelliyat Allah’ın sıfatlarıdır bu böyle yol devam eder. Ondan sonra Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dilinden konuşur seyr-i süluktaki o dervişe. Ve o dervişin kalbinde konuşan Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. Rüyasında derviş Hazreti şeyhini görür, Hazreti şeyhini gördüğünde Hazreti şeyhinin ilk etapta söylediklerini şeriata vurmak veyahut ta gidip ona danışmak mecburiyetindedir. Ardından Hazreti Muhammed-i Mustafa olur hazret makamında. Onun kalbindeki Hazret makamı Muhammed-i Mustafa’dır. Bu kalbi yoldur. Birinci hal, ilme’l yakindir, o kimse üstadıdır, sağdır, görünüyordur, her an için ona ulaşması mümkünüdür. Asıl üstad burada lâzımdır, asıl yol burada lâzımdır. O üstada gidip, o kimsenin danışıp, görüşüp, konuşması gerekir. O yüzden bir kimse ölü olan üstadın, velinin peşinden gitmez. Gittiği gerçek manada nefsidir. Nefsinin peşinden gidiyordur. “Bizim şeyhimizin kerameti devam ediyor” Git! Onu şeyhi yetmez miydi? Onun şeyhi yetmez miydi? Onun şeyhi yetmez miydi? Onun şeyhuna şeyhuna şeyhuna yetmez miydi? Tasavvufu, tarikatı, sufiliği, kalbi yolu bilmeyenler bu tip ahmaklıklar çıkarırlar orta yere. Allah sünnetullahıdır muhakkak önde bir perde koyar, bu perdede birinci derecede figüranlar peygamberlerdir. O yüzden peygamberler takip edilir, o yüzden peygambere itaat etmek farzdır, o yüzden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadislerini kabul etmek farzdır. Çünkü kalbi manada o kimse dini Muhammed-i Mustafa’nın perdesinden alacaksa onun Sünnet-i Resulullah’ına tabi olması gerekir çünkü dini bir üstadın perdesinden almak vardır, orada figüran üstattır. Onun arkasında Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatı vardır. Hakikatin hakikati vardır, ardından Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri perdede görünmeye başlar, O’nun arkasından konuşur Hazreti Allah. O kimse eğer bu seslerin arasında bir fark görürse yanılgıya düşer. Şeyhinin sesiyle Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sesi ile Hazreti Allah’ın sesi aynı paralelliktedir ama önce sufi bunu bilmez. Bunu bilmediğinden dolayı üstadının sesi hak sestir onun için, üstadı söylüyorsa doğru kabul eder ve gider ona müracaat eder, bana böyle dediniz, bana böyle söylediniz, bana böyle yaptınız, bana böyle ettiniz. Sufi için bu böyle muhteşem bir tik taktır. Bir müddet sonra sufi çalışıyorsa rüyasında Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı görmeye başlar, halinde Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı görmeye başlar sallallahu aleyhi ve sellemi. O güne

kadar üstadı ona, böyle sünnetleri işle, böyle şunu yap, bunu böyle yap dediydi, onu Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya bağladıydı. Üstad odur ki sufileri Muhammed-i Mustafa’ya bağlar zahir manada, batın manada sufileri Hakk’a bağlar, Allah’a bağlar. İbadetler ve ilim noktasında o sufinin bağlandığı yer Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem ama hakikat noktasında Allah’ı bilmede ve Allah’ı tanımada zahir boyutunda üstadı ve Hazreti Muhammed-i Mustafa var iken, batın noktasında Allah vardır. O yüzden müminler batın olarak Allah’a bağlıdırlar. Zahirsel ibadetlerinde Muhammed-i Mustafa’ya bağlıdırlar. O yüzden sufinin kalbinde bu üç hal tecelli etmelidir. Üç hal. Bu üç hal ne? O kimse rüyasında veya halinde onun kalbinde üstadının sesiyle, nefesiyle Cenâb-ı Hakk konuşur. İkinci, ayne’l yakin noktasında Hazreti Muhammed-i Mustafa konuşur sallallahu aleyhi ve sellem, üçüncü hakke’l yakin noktasında onun kalbinden konuşan Allah’tır. Bu perdeyi size şöyle anlatayım, bu hitabı alır derviş, bu hitabı alır ama onun için delil üstadı veya Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. Bu hitap hep Muhammed-i Mustafa’nın üzerinden gider. O’nun üzerinden giderse derviş yanılgıdan uzak durur. Yanılgıdan uzak durur. Onun için hakikatin hakikat penceresi açılmıştır. Onunda hakikati vardır ama bu, artık hakikat perdesi ve penceresidir. Orada şek şüphe yoktur artık. Orada mutmainlik vardır, orada o kimsenin bu manada hiç şekki şüphesi kalmaz. Bu manada sufinin rü’yetullahı da hak olmuş olur. Sufinin ama rüyada Allah’ı görmesi ama halde Allah’ı görmesi. Bu sadece bir rüya ile bağlantılı değildir, rü’yetullah illaki uyuduğunda rüya görmek değildir. Hayır, bu dar bir dairedir. Siz yolda yürürken de Allah’ı görebilirsiniz, sıfatsal açısından, zikrullah esnasında da görebilirsiniz sıfatsal açısından. Bunu darlaştırmak yok. O yüzden tahallül, Allah’ı rüya görmeyi de içinde barındırır.

Soru: Allah’ın emriyle şerh edilen Miftahü İlhami Ehli’t-tevhid isimli eser

kutsallaşmaz mı?

Bu noktada sufiler için veya bir kısım sufiler için üstadlarının bu yazmış olduğu eserler kıymetlidir. Bunu böyle kutsaldır dediğimizde bunu Kur’an-ı Kerim’le karıştırıyor cahil insanlar. Bir kısım akılperestler de bunu Kur’an’la karıştırıyorlar o yüzden başlıyorlar böyle don don ötmeye, bilmiyoruz demiyorlar. Hani Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri derler ya Mesnevi’den için “Bu dinin özünün özünün özüdür” der. Vay nasıl dermiş. Ya kardeşim buradan kastı ne? Sizin günlük hayatta Allah’ı anlama, bilme, tanıma noktasında özet, en kolay yolu anlatan bir yol olarak söylüyor bunu. Kur’an’la yarışan yok, Kur’an’ın tefsiridir. O yüzden bu tip eserler mesela Fusûs içinde Arabî bunu söyler. Ama insan bunu böyle şimdi kendisi yaşamayınca farklı bir şey geliyor insana. Mesela bir kimse bir şeyi rüyasında görse ve rüyasında gördüğü şeyi gerçekten Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona emretse, onun için güzel, kıymetli bir şey değil midir bu? Bir kimse birisini sevse, sevdiğinin bir yüzüne bakmak onun için tatlı bir şey değil midir? Kim sevdiğinin yüzüne bakmak istemez? Kim sevdiği bir kimse ona bir şey söylese yerine

getirmek istemez? Sevdiğinin dokunduğu bir şey kime güzel ve kıymetli gelmez ki? Sevmeyenler bilmez. Arabeske vurmuşum şimdi sevenler anlar ancak beni.

Zaman zaman bu tip şahsiyetlerin yani Arabî gibi olsun bir kimsenin şeyhi, üstadı gibi olsun, buna hak vermemek elde değil, ifrat ve tefrit noktasında kutsallaştırmak veyahut ta lanetlemek onu böyle aşağı görmek. İkisi de var İslam toplumunda.

“Arabî rüyasında Hazreti Peygamberi ve Allah’ı vasıtasız olarak görüğünü söylüyor” Hak. “Ama siz sıfatlarıyla görür diyorsunuz” Vasıtasız görünür zaten onlar. Hazreti Peygamberi de vasıtasız görür, Hazreti Allah’ı da vasıtasız görür o gürdüğü şey sıfatlarının tecelliyatıdır derim. Bir kimse şeyhini de vasıtasız görür. Hazreti Muhammed-i Mustafa‘yı da vasıtasız görür, Hazreti Allah’ı da celle celalühu vasıtasız görür ama gördüğü bu noktada Cenâb-ı Hakk, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de üstadı da olsa sıfatlarının tecelliyatıdır.

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Halife. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı