Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes II ·

Nefes II — 2 Mayıs 2015 Sohbeti

Nefes II — 2 Mayıs 2015 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES II • 3/18

Nefes II — 2 Mayıs 2015 Sohbeti Hakkında

2 Mayıs 2015


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

2 Mayıs 2015 Tarihli Sohbet

İLMİ YÖNDEN: Maturidi ve Nesefi,

tarafından yaratılmayacağı neticesine varmaya çalışırlar. Nesefi’ye göre insan bir şey bilmiyorsa ona kudretinin yetip yetmediğini de bilemez. Nesefi, yaratma kudretinin sübut bulmasının ve var olmasının şartı olarak yaratmanın, yaradılmış nesneyi – yaradılan nesne var olmadan önce bilmesine bağlamaktadır. (Tebsire/189)

Bir nesne yaratılmadan önce bütün detayları ile ancak Allah tarafından bilinebilir. İnsanın her yönü ile bütün detaylarına vakıf olmadığı bir şey yaratması düşünülemez. Dolayısı ile insan fiilinin yaratıcısı ancak yüce Allah’tır. Fahreddin Razi’de aynı fikirdedir.

Nesefi bu fikrine Kur’an’ı delil getirir: “Sizler sözlerinizi gizleseniz de açıklasanız da O birdir. O kalplerde olanı bilir. YARATAN BİLMEZ OLUR MU? O, latiftir, haberdardır.” Mülk 13/14

Maturidi’de bu ayete dayanarak insan fiilinin yaratılmış olduğunu söyler.

(K.et Tevhid/254)

Mutezile ise bu ayeti; “Allah onları kimin yarattığını bilmiyor mu?” şeklinde kabul eder ve “Yüce Allah sözü yaratanı, onu gizleyeni ve açıklayan kimseyi bilmez mi?” diye yorumlar.

Nesefi’ye göre bu geçersiz bir izahtır. (Tabsire/190) Maturidi ve Nesefi’ye göre insanın hür fiil sahibi olduğu şu ayetle açıktır:

“Dilediğinizi işleyin.” (Fusillet/40) “İyilik yapın” (Hacc/77)

Buna karşılık Mutezile, insana da fiili yaratma gücü isnat eder ve şöyle

delillendirir. “Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur” Müminün/14

Mutezile “Yaratanların en güzeli” ifadesinden yaratıcının tek olmadığını,

insanında fiillerinin yaratıcısı olduğunu söyler.

Fiil- bilgi ilişkisinden sonra Fiil- İrade ilişkisine gelelim; Maturidi insanın istediği işi her zaman yapamamasını dikkate alarak, insanın bütün işlerinin kendisi tarafından yaratılmadığını göstermeye çalışır. “Şayet insan fiilinin yaratıcısı olsaydı her zaman ve her yerde yaptığı işlerin istediği özellikte olması gerekirdi.” der. Maturidi’ye göre fiili güzelleştiren bilgi olmayıp onu çirkinleştiren de cehalet değildir. Nesefi; sıfatlar zat’a ait ise küfürde nitelik olarak zat’a aittir. Küfürde iki fail bulunur:

a-İnsan: İnsan, bu fiili küfür olarak yapan unsurdur. (Tabsire/191) İnsan küfrün kötü bir fiil olduğunu bilir ama yaptığı işin küfür olup olmadığını bilmez. İnsan iyi olarak yapar ama o vasfı veren Allah’tır.

b- Allah; Allah’ta o fiili çirkin olarak icad eder, bu durumda insan fiili

yapmada hürdür fakat sonucu olan elem duymada zorunludur.

Buna Mutezile ve Ka’bi itiraz eder. Fiilin kendisi insana, sıfatı da Allah’a aittir. Yani fiilin küfür olması insan

yönünden çirkin olması da Allah’tandır.

Kim haklı? Maturidi mi? Mutezile mi?

Bir sonumuz daha var; YARATMADA BENZEYİŞ! Daha önceki sohbetleriniz de “İnsan da yaratır” demiştiniz. İnsanın yaratıcı olduğunu söylemek, onunda bir şeyi yokluktan varlık sahasına çıkarmak demek olur ki bu Allah ile İNSAN arasında benzerlik kanaati oluşturur. Maturidi buna karşı çıkar “Yoksa Allah’a, Allah gibi yaratması olan ortaklar buldurlar da yaratmaları birbirine mi benzettiler” (Ra’d/16) Maturidi ayrıca şu ayetle destekler. “Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (Şûra/11)

Mütezile ileri gelenlerinden Ka’bi’ye göre Allah ve insan bir şeyi yokluktan varlık sahasına çıkarabilirler. Yani ikisinde de bir şeyi yaratma kudreti vardır. Ka’bi dolayısı ile Mutezile; Allah’ın fiili ve insanın fiili arasında herhangi bir benzerlik bulunabileceğini ileri sürer ve bunda sakınca görmezler.

Sorunlar devam ediyor; YARATMADA ORTAKLIK SORUNU: Nesefi’ye göre; insanın fiilini yaratmasıyla yaratma yönünden Allah’a ortak olmuş olur, der ve Mutezile’yi suçlar. Ancak Mutezile’nin Allah’ın birliği konusunda ne kadar titiz olduğunu biliyoruz.

Maturidi’ye göre âlem araz ve cisimlerden meydana gelmiştir. Araz cinsinden herhangi birisi başkasının fiili olursa, alem var olma ve yaratma bakımından hem Allah’ın hem de insanın fiili olmuş olur. Bu iddiada alemin yaratıcısının birliğini inkâr etme fikri vardır. (K.et-Tevhid/233) Böyle bir durumda Allah kâinatı yaratmak ve organize etmek için insanın yardıma ihtiyaç duymuş olmaktadır.

SİZCE? Mutezile başka bir yol daha seçer: ehli sünnetin dediği gibi her şeyin yaratıcı Allah olmuş olsa, yaratılan kötü ve çirkin bazı fiillerde ister istemez Allah’a atfedilecektir. Allah için bu tür fiillerin faili demek uygun değildir.

Nesefi Temhid’de: biz mutlak olarak Allah küfrü yarattı demiyoruz. Allah küfrü çirkin, batıl, kötü ve fasit olduğu halde yarattı diyoruz. Bunların yaratılmasında HİKMET vardır. Kötü bir fiil olmasa insanın hürlüğü nerde kalır? Kötü ve çirkin şeyleri yaratmakta Allah’a herhangi bir eksiklik gelmez zira kötülük fiilin yaratılmasında değil onun seçilip işlenmesinde yatmaktadır.

İnsanın hürriyeti ile ilgili kafa karıştıran bir ayet daha “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffât/96) Bu ayet ehli sünnet tarafından delil olarak sürülmüşse de herkes tarafından kabul edilecek kesinlikte değildir.

Eş’ari KİTAB- EL-LUMA’sının kader bölümünde böylece kabul eder. Sünni kelamcılardan Bâkıllani Temhid ve İnsafında bu ayeti en açık delil olarak gösterirken, Mutezile kelamcısı Kadı Abdülcabbar MUĞNI adlı eserinde bu ayeti delil olarak görmez. Mutezile ayeti “Sizi ve yarattıklarınızı Allah yarattı” şeklinde anlar. Maturidi “Sizi ve işlerinizi Allah yarattı” diye açıklar. Nesefi Arap dili gramerinin iki ünlü ismi Sibeveyh ve Ahfeş’in izahlarına göre hareket ederek “Sizi ve fiillerinizi yaratan Allah’tır” diye açıklar, Razi’de aynı görüştedir.

Şimdi en başa dönelim; “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.” Allah her şeyin yaratıcısıdır. İnsan fiili bir şeydir. O halde insanın fiilide Allah tarafından yaratılmıştır.

Mutezile her şeyden önce söz konusu ayette bir “tahsis” kabul etmektedir. Burada tahsisden kastedilen “ŞEY” kelimesinin manasını kısıtlamak, tahdit etmek ve şümulünü daraltmaktır. Bu durumda ayette geçen “ŞEY” kelimesi “ŞEY” olarak adlandırılabilecek her şeye tatbik edilmelidir. Ayette tahsisi İbn Hümam’da kabul eder. Mutezile’ye göre bazı istisnalar dışında kelamcılar genellikle Allah’a “ŞEY” denebileceği görüşünde oldukları için Allah kendi kendisini yaratmış olacaktır?

Birçok kez aramızda da tartıştığımız “ŞEY”i açıklar mısınız?

“HER ŞEYİ YARATAN ALLAH’TIR.” En’am 102 – Ra’d suresi ayet 16 – Zümer

İnsan hürriyetinin bu ayetin altında varlığı ne kadardır? Evet. Tarih boyunca bütün inanışlar insan hürriyetinin üzerine fikir yürütmüşler. Bunu varlığın üzerinde ve Allah’ın yaratmasıyla alakalı bütün doğu felsefesinden batıya kadar, uzak doğudan hatta orta doğuya, bütün fikir sahibi, düşünce sahibi, iman sahibi insanlar bunun üzerinde hep fikir geliştirmişler. Bir kimse ne kadar özgürdür ne kadar hürdür diye. Bu tabi modern dünyanın da en büyük problemlerinden birisi. Yani özgürlük ve hürriyet konuşulurken bugün için modern dünya olarak tanımladığımız batıda da bu bir hayli konuşulan bir şey. Batıdakiler her ne kadar materyalist düşüncenin içerisinde bulunanlar kendilerince kendilerini çok özgür gibi görmeye çalışsalar da, veya özgürlük noktasında kendilerini belirli bir yerde görseler dahi meseleye bir az içine girince felsefi noktada bakıldığında insanların o kadar özgür olmadığı, mesela kalbine, kalbinin atışına söz geçiremediği, ritmini değiştiremediği, karaciğerine, böbreklerine, kanının dolaşımına bu noktada söz geçiremediği, yaradılış fıtrat noktasında kanın alyuvarlarına, akyuvarlarına, dna’larına, kromozomlarına söz geçiremediği, kendisinin dışındaki tabiat olaylarına söz geçiremediği. Söz geçirse depremi durduracak, söz geçirse örneğin nehirleri geri akıtacak. Nereye kadar özgür insanlar, bu özgürlükte nerde başlayıp nerde bitiyor. Bir toplumun özgürlüğü var. Ayrıyeten insanların, şahısların özgürlükleri var. Şahısların özgürlükleri nerde başlıyor? Hangi şahsın özgürlükleri nerde başlayıp nerde son buluyor? Bunda Helenistik çağdan tutunda İslam’ın Arabi’sinden, Farabi’sinden, İbni Haldun’undan, Gazali’sine, Kindi’sine, Marufi Kerhi’sine, Beyezıd-i Bestami’sine varıncaya kadar hem sufi kanat olarak hem sufi olmayan kanat olarak Maturidiler, Nesefiler, Eş’ariler, bunların üzerinde hep kendilerince fikir yürütmüşler insan nereye kadar hür diye. Hürriyet kavramı. La faili illallah. Fail Allah, yaratan Allah, bir şeyi yaratan Allah. Fiiliyat noktasında. Fiiliyat noktasında her şeye tecelli eden Allah. O zaman insan nereye kadar hür? Bu soru hep sorulagelmiş. Bu tabi klasik din inanışının içerisinde böyle bir soru anlamsız. Sahabeler bunun üzerinde çok soru sormamışlar, nereye kadar hür. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin 23 yıllık peygamberliği noktasında dini anlatma, dinin tamam olması, genel kaidelerin oturması, o günkü problem, asıl sıkıntı buydu. Böyle olunca zaman içerisinde, zaman

zaman varlıkla alakalı, fiiliyatlarla alakalı, o günkü insanın bu noktadaki felsefi boyutuyla alakalı sorular bulmak mümkün. Bunlara da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri o günkü mantalitenin üstünde hatta bugünkü mantalitenin de üstünde vermiş olduğu cevaplar var. Mesela “Allah neredeydi?” Âmâdaydı. Âmâ noktasında henüz daha insanoğlu bir şey konuşabilmiş değil örneğin. Böyle olunca Kur’an ve sünnet dairesinde insanlar bu noktada sapkınlığa da uğramama, bu noktada yanlış yerlere de gitmeme noktasında kendince temkinli ve tedbirli gidiyor ama sufiler bu noktada fazla temkin ve tedbire sahip değiller.

Sufilerin üzerinde tecelli eden aşk ve zevk vardır. Sufiler, aşk tecelli ettiğinde onların üzerinde onlar söz kantarını kaçırırlar. Zevk tecelli ettiğinde de hal kantarını kaçırırlar. Çünkü zevk o kimsede hal kantarını kaçırır, aşk ise söz kantarını kaçırır. Böyle olunca sufilerin dili ve kalbi bir sınır tanımaz. Dili ve kalbi sınır tanımaz çünkü sufilerin inanışı şudur: Allah’ın zatullahı hariç her şey konuşulabilir ve Allah’ın zatullahının haricinde konuşulan fisebilillah üzerinden şeyler, konuşulduysa, hata yapılsa dahi bir sevaptır. Hata olmaz isabet olursa 10 sevaptır. Bu hadisle sabittir, içtihat uleması da bunun arkasına saklanır. O yüzden bazen içtihat ehlide fütursuzca içtihat ettiği zamanlar görülmüştür, yerler görülmüştür. Tabi insan hürriyeti burada varlığı ne kadardır deyince ben bu fakirin bu noktada durduğu nokta 3 aşağı 5 yukarı bellidir. Ben insanların düşüncelerinin hür olduğunu, bu noktada zatullahın haricinde düşüncelerinin hür olduğunu, Cenâb-ı Hakk’ın insana düşünce hürriyeti noktasında kısıtlama koyduğu noktanın, dairenin, çizginin sadece kendi zatullahıyla olduğunu ve bir kimsenin Kur’an ve sünnet dairesinde zatullahın haricinde her şeyi düşünebileceğini, bu noktada düşünmesinin asla önüne geçilemeyeceğini ama hareket, fiiliyat noktasında yaratmanın Allah’a ait olduğunu, o düşüncenin fiiliyata geçme tecelliyatının, fiiliyata geçme tecelliyatının Allah’a ait olduğunun fakat burada o düşünen kimselerin, düşünen ve fiiliyata geçirilmesini isteyen kimselerin Allah’la yakınlık, uzaklığına göre Cenâb-ı Hakk’ın onların hürriyetlerini çoğaltacağına ve azaltacağına inananlardanım.

Bu hürriyete de ilme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin noktasında bakmaya çalışan, kendimce, ilme’l yakin noktada Allah’a yakin olanların hürriyetleri ile ayne’l yakin derecede olan insanların hürriyetleriyle hakke’l yakin noktasında şahısların hürriyetlerinin aynı olmadığına inanıyorum. İlme’l yakin noktasındaki hürriyetler kendi içlerinde kademeleri vardır 3 aşağı 5 yukarı birbirlerinden fazla bir farkı yoktur ama ayne’l yakin noktasındaki şahısların hürriyetlerinin öyle olmadığını, hakke’l noktasındaki hürriyetin bunun daha üstünde olduğuna inanıyorum. Çünkü bu manada hadis-i şerifler ve hadis-i kutsiler var. Cenâb-ı Hakk’a kurbiyet, yakınlık noktasında çok yakin olanların bir şeyin olmasını istediklerinde Allah’ın o şeyi olduracağına işaretler var. O zaman onun hürriyeti ile Allah’a yakınlık noktasında ilme’l yakin olan bir kimsenin hürriyetinin aynı olmadığını, Allah’a yakınlık noktasında, naz niyaz noktasında veyahut ta velilik noktasına veya peygamberlik noktasında yakin olan bir kimsenin fiiliyatın üzerindeki tecelliyatının, kesbin yani, ilme’l yakin noktasındaki kimse gibi olmadığının inancındayım. Mesela peygamberlerin üzerinde mucizeler geçekleşiyor. Peygamberlerin üzerinde mucizeler gerçekleştirirken o mucizeleri yaratan o mucizeleri fiiliyat noktasında,

fiiliyat noktasında yaratanın Allah olduğunu ama kesp, onu isteyenin, onu isteyenin Allah’a yakınlığına göre onların tecelli ettiğine inananlardanım. Buna işaret mesela aklıma geleni söyleyeceğim şimdi: Süleyman aleyhisselamın yanındaki bir kimsenin Belkıs’ı tahtıyla beraber Süleyman aleyhisselamın huzuruna getirmesiyle alakalı. Öylesine bir yakinlik bir ilim var ki Belkıs oraya gitmek istemiyor ama tahtıyla beraber Süleyman’ın huzuruna getiriliyor. Buna Kur’an şehadet ediyor. Mesela Ashab-ı Kehf Cenâb-ı Hakk’ın hikmetiyle uzun yıllardan beri uyutulduğu ve onların bu uyumayı istediklerini ve bu noktada Cenâb-ı Hakk’ın onların isteklerini geri çevirmediğini, mesela Musa aleyhisselamın daraldığında, sıkıldığında dualarının kabul edilip denizin yarılması, Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ağacı yanına çağırıp müşriklerin önünde ağacın ona eğilmesi, onun peygamberliğine şehadet etmesi veyahut ta Ebu cehil elinde 3 tane taşı alıp: Benim elimdekileri söylersen sana iman ederim, senin rabbine iman ederim, dediğinde, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: Ben mi senin elindekileri söyleyeyim yoksa elindekiler mi benim kim olduğumu söylesin dediğinde, o 3 tane taşın: Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve resulü, deyince, taşları elinden attığına “vallahi sen bir büyücüden başka bir şey değilsin” deyip ona haber verdiğini. Bakın burada insan hürriyetinin, hürriyetin, fiiliyatın, hürriyet, kesp-istemek ya istiyoruz ya, istememin sınırını koymak, o istediğimiz noktada o istediğimizin fiiliyat noktasında tecelliyatına bir sınır koymak mümkün değil. Böyle olunca mesela veliyullahın kerametlerinin tecelli etmesi, savaşta şehitlerin örneğin Çanakkale’de yaşanan şeyler, kurşunları elleriyle toplaması, kurşunların Çanakkale’deki savaşanların göğüslerinde yağmur tanesi gibi tıpır, tıpır, tıpır, tıpır aşağı düşmesi, onları yaralamaması. Bu noktada hem şehitlerin üzerindeki tecelli eden haller, hakikatler, hem velilerin üzerinde tecelli eden, sufilerin üzerinde tecelli eden hal ve hakikatlere baktığımızda insan hürriyetinin, kesp-isteme noktasındaki sınırının kime ve nasıl çizileceği de belli değil. Bu meseleyi teknik olarak kategorileştireceksek eğer o zaman insanların insanları 3 gruba ayırabiliriz: ilme’l yakin noktasında Allah’a yakın olanlar. Bir kafir de, bir müminde, bir münafıkta aynı noktada yakın burada. Bir inananla inanmayan noktasında bir fark yok. Cenâb-ı Hakk bütün varlık alemine ilme’l yakin noktasında yakin. Bir taşa, ota, böceğe, ata, ete, deveye yakın olduğu kadar insana da yakın ve insanın da her şeyine yakın. Varlığı tamamiyetle bu noktada yakinlik noktasında bir fark yok ama ayne’l yakin noktasındaki bir kimsenin diğer varlıklardan yakinliği değişti. Diğer varlıklardan yakinliği değişince onun kesp-isteme, isterken de haddini bilme tabi, bir de bu var. Bu ayrı mesele. Ama kesp-isteme, bu isteme noktasında cümle aleme bu kapının açık olduğu, Hristiyan’ından Yahudi’sine kadar, Müslüman, dervişti, değildi, sufiydi, şuydu, buydu, hepsine de isteme noktasında Cenâb-ı Hakk’ın herkese kapısının açık olduğunu ama istenilen şeylerin tecelliyatında hürriyetin nerde olduğu önemli.

Şimdi meseleyi toparlayacak olursak, insan hürriyeti, insan hürriyeti fiiliyatın üzerinde istemekle mükellef. Buna eski dilde kesp, eski dilde kesp deniyor buna. Eğer öyle kitaplar okursanız kesp diyecek. Ama bu bugün bunun karşılığı, istemek. Siz buraya gelmeyi istediniz. Siz buraya gelirken birisi sizin kulağınızdan

tutup getirmedi. Siz gelmeyi istediniz. İstediğiniz şeyi Cenâb-ı Hakk yarattı. İstediğiniz şeyi Allah yarattı. Yaratma kime ait? Allah’a ait.

Önce akli açıklamaları araştırdık 1-

İLMİ YÖNDEN: Maturidi ve Nesefi

yaratılmayacağı neticesine varmaya çalışırlar.

Evet. İmam-ı Azam hazretleri bu noktada her şeyi yaratan Allah’tır, la faili illallah, Allahtan başka fail olan yoktur. Allahtan başka yaratıcı yoktur. Allah her şeyi yaratır. Bu ayet-i kerimelerin ışığında İmam-ı Azam hazretleri der ki: fiiliyatı yaratan Allah’tır. Onun yolunu takip eden felsefi noktada İmam-ı Maturidi’de onun talebesi İmam-ı Nesefi de aynı noktadadırlar, fiiliyatı yaratan Allah’tır. Hatta İmam-ı Maturidi bu noktada teknik bir açıklama getirir ki bugüne kadar onun getirdiği teknik açıklamanın karşısında hiç kimse durmaz. Kesp-isteme noktasını, fiiliyatın üzerinde fiiliyatı istemeyi İmam-ı Azam söyler İmam-ı Azam’dan sonra İmam-ı Maturidi bunu teknik noktaya getirir, tekniğini anlatır ve der ki İmam-ı Azam hazretleri “Kesp-isteme kula aittir. Kul ister”. Bakın kul ister. Arslan avlanmayı ister. Karnı acıkınca avlanır. İnsan ister. Karnı aç olsa da dahi yememeyi istiyorsa yemez. Arslan gibi değildir, karnı acıkınca yemez insan. Karnı acıkınca yememek insanı insan eder. Eğer bir kimse karnı acıkınca yemiyorsa o kimsenin akli melekeleri, beyninin üzerinde düzenli çalışıyor demektir. Beyin formasyonunda, beynin yapısında bir yanlışlık yoktur, bir eksiklik yoktur. Beyin hücrelerinde bir rahatsızlık var ise o kimse doyduğunu bilmez. Yer ve o kimse yememesi gerektiğini de bilmez. Bu noktada o kimse de dinden sorumlu olmaz.

Nesefi’ye göre insan bir şeyi bilmiyorsa ona kudretinin yetip yetmediğini

Evet. Bilmediği bir şeyi insan, bilmediği bir şeyin üzerinde kudretinin de yani onu isteme noktasında ve yapabilme noktasında Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu kudreti bilemez. Eğer bir kimseyi yük kaldırmayı öğretmezseniz o hiç yük kaldırmaz ve ne kadar yük kaldıracağını bilmez ama o insana yük kaldırmayı öğretirseniz, o başlar yük kaldırmaya bir müddet sonra kendisini de sınamaya başlar. Kendisini de sınmaya başladığında ne kadar yük kaldıracağını hesaplamış olur. Bu fiziki. Bir de işin düşünsel boyutu var, düşünce noktası var. Bir kimse nereye kadar düşünebilir. Bu da önemli. Meseleye sadece fiziki açıdan değil, bir kimse bir şeyi nereye kadar düşünebilir. Bir kimse kaç matematik denklemini ezberinde tutup onu işler hale getirebilir? Gücü ne kadardır? Bu noktadaki kapasitesi ne kadardır? Veya satranç oynarken kaç hamle sonrasını hesaplayabilir? Satranç oynuyor. Mesela sufiler satranca haram demezler. Herkes satrancın üzerinde, Hanefilerde haram demez de ama Şâfiîler haram der. Hanefiler haram demez. Şahsın kendisini bağlar, heva heves noktasında satranç oynuyorsa o sana uygun değil der ama devlet idare ediyorsa savaş sanatıyla alakalı işi varsa, stratejiyle işi ve alakası varsa onun satranç oynaması gerekir. Mesela Arabi’nin farklı bir satrancı olduğunu biliyor musunuz? Arabi kendince kendi satranç oyununu kurgulayabilecek kadar düşünceye sahiptir.

Mesela metafizikle alakalı meseleler sadece hal üzerinde yürümez düşünce de bir haldir. Klasik sufiler düşüncenin bir hal olduğunu idrak etmezler. Hal sadece

rüya görüp uçmak değildir. Hal sadece gözünü yumduğunda duvarın arkasını görmek değildir. Hal sadece zikrullah esnasında Abdülkadir Geylani hazretlerini görmek değildir. Hal düşünsel boyutta da tecelli eder. Bir kimsenin düşünce noktasında nereye kadar gidebildiği de önemlidir. Düşünce noktasında hali nereye kadar yorumladığı da önemlidir. Rüyayı düşünsel noktada nereye kadar yorabildiği de önemlidir. Bunu klasik sufi eğitimini alan kimseler bilmezler. Bu klasik tarikatlarda öğretilen bir ilim değildir. Klasik sufilikten kastım, klasik tarikat eğitimidir. Klasik tarikat eğitimi veren kurum ve kuruluşlar bununla alakalı bir şey konuşamazlar. Bu onların dalı değildir. Onların yeri de değildir. Onlar müridlerine namaz kıldırırlar, oruç tuttururlar, zekât verdirirler, hacca götürürler, şeyhlerinin ellerini öptürürler, Allah’ı zikrettirirler, budur 3 aşağı 5 yukarı yaptıkları şey. İşin düşünce noktasında at koştutturamazlar. Yani siz bunu götürüpte klasik tarikat erbabına bu soruyu soramazsınız, sorduğunuz zaman da cevap alamazsınız. Bu mümkün değil. Hatta bunu daha ileri söyleyeyim. Türkiye’de şu anda cemaat eğitimi veren, örneğin risaleyi nurcu örneğin hoca efendinin cemaati örneğin Süleyman efendinin cemaati. Bunları küçümsediğim için söylemiyorum hepsinden de Allah razı olsun bir sıkıntım yok benim. Kim Allah için bir tuğla koyuyorsa Allah ondan razı olsun. Onlarda bunun cevabını veremezler. Konuşamazlar bunu. Bunu küçümsemek için söylemiyorum ister okuyucusuna ister yazıcısına ister yeni asyacısına, hangisine giderseniz gidin risalenin dışında bir şey okumazlar risaleleri ezberlerler. Çevir sayfayı ha bire ezberler. Ona desen ki insan hürriyeti nerde başlar nerde biter. Bitti. Cevap yoktur onda. Hangisine giderseniz gidin. Çok basit. Bu sorunun fotokopisini çekin gidin bir yere. Hangi dergâha tarikata da giderseniz gidin bunları sorun. Şeyhe ulaşabilirseniz. lütfederse, endamını gösterirse, böyle buraya kadar (yakın) Şeyh efendi oturabilirsen. Ben 3 aşağı 5 yukarı 35-40 tane şeyh tanırım. Öncesinden. Bu son 10 yılan beri kimseyi tanımıyorum da, öncesinden. Allah bizi affetsin. Burada bir kimse kendince Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu, ona vermiş olduğu, ona ikram etmiş olduğu bir güç var. Kişi bu bardağı kaldırmaya güç yetirip yetirmemesi o kimsenin Cenâb-ı Hakk’ın üzerinde o kimseye vermiş olduğu güç ve idrakle alakalı. Bunlar istisnalar kaideyi bozmadığı müddetçe geliştirilebilir şeyler mi? Evet. İstisna kaideyi bozmaz.

tekrar özür dileyerekten söylüyorum,

Nesefi, yaratma kudretinin sübut bulmasının ve var olmasının şartı olarak, yaratmanın, yaradılmış nesneyi – yaradılan nesne var olmadan önce bilmesine bağlamaktadır. (Tebsire/189)

Yani Allah yaratacağı şeyi, Allah yaratacağı şeyi henüz daha yaratmazdan önce biliyor. Bunun içerisinden ben biraz sufi standlı çıkmak istiyorum. Sufi standlı. Bir şey henüz daha varlığa çıkmadı, yaratılmadı. Sizler benim şimdi buraya ne çizeceğimi bilmiyorsunuz öyle değil mi? Bilen kimse de 1- Ya rüyasında görecek. Bakın ilme’l yakin noktasında şu an da siz benim buraya şu anda ne yazacağımı ve ne çizeceğimi bilmiyorsunuz. Bu sizin ilme’l yakin noktasında bilginiz. Anladınız mı burayı şimdi? Yakinlikle alakalı. Benim ne yazacağımı ne çizeceğimi kim biliyor? Allah biliyor ama içinizden birisi bir gün önce rüyasında benim yazdığımı gördüyse şunu diyecek şimdi, kaldıracak elini diyecek ki “Siz şimdi bunu yazacaksınız” ben de

diyeceğim ki “Âlâ bir derviş var.” Anladınız mı? Eğer bunu rüyasında görürse gördü ayn, görmek. Ayne’l yakin yani o ilme’l yakinden üste çıktı ayn, gördü. Ayne’l yakin. Bir üste çıktı hakke’l yakin. O kimsenin şimdi kalbine ilham gelecek diyecek ki “Şimdi şunu yazacak.” Bakın hürriyet nereye gitti gördünüz mü? 3 tane hürriyet çıktı bilmeyle alakalı. Benim ne yazacağım belli değil, değil mi? Allah’ta bir şeyi yaratmazdan önce biliyor. Sufice yaklaşacağız. Burada ne diyor Nesefi yaratma kudretinin sübut bulmasının yani tecelli etmesinin, sübut bulması: tecelli etmesi. Yaratma kudretinin tecelli etmesinin var olmasının şartı olarak yaratmanın yaradılmış nesneyi – yaradılan nesne var olmadan önce bilmesine bağlıdır. Yani Allah bardağı yaratacağını biliyor. Bardağın yaratacağını bildiğinden, öncesinden biliyor. O kul bardağı, yerine, şekline, şemaline getirirken Allah öncesinden biliyor onu. Şimdi Allah öncesinden nerden biliyor: bizim şimdi varlıkla alakalı konuşurken biz ne diyorduk: hiçbir şey yok iken, Allah bilinmezdi değil mi? Allah bilmezdi, bilinmekliği istedi ve hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. Bak hiçbir şey yok iken. Biz bunu Arabi’ce konuşuyorduk bir de benim kendi inanışım vardı öyle değil mi? Arabi’ce konuşurken ne diyorduk: Bilinmezlik, ondan sonra bilinirlik. Bilmeyi istedi ya. Ve bir şey yarattı. Bu hadis-i kutsi. Şimdi bu bilinmezlik zatullahıyla alakalı. Biz orayı bilmiyoruz. Bilinmezlik Cenâb-ı Hakk’ın zatullahıyla alakalı. Kendi uluhiyeti, kendi zatı. Daha Allah ismi yok. Kendi zatı. Zatı bilinmiyor. Bilmeyi istedi=Allah. Soruyor sahabe. Ben direkt bakın Ahmet’e Mehmet’e gitmeden konuşuyorum şimdi, Arabi’ye gitmeden konuşuyorum, hadis-i kutsi ve hadis-i şeriflerin üzerinden gidiyorum. Sahabe soruyor “Hiçbir şeyi yaratmazdan önce Allah neredeydi?” Allah neredeydi? Çünkü bilinmezliği bilmemiz mümkün değil. Bilinmezlik kapısı kapalı. Cenâb-ı Hakk diyor ki “Benim zatımı tefekkür etmeyin, benim zatımı düşünmeyin.” Burası kapalı kapı. Burası kullarına kapalı, varlığa kapalı, yaradılmışlara kapalı, burayı tefekkür etmek mümkün değil. Burayı düşünmek mümkün değil. Burayı aklınıza getiren şeytan, burayı kalbinize getiren şeytan. “Ben neden zatını düşünüyorum” diyen kimse o esnada kalbinden şeytanı çıkaramadığından dolayı. Hiç benim aklıma gelmez, ben neden zatını düşünmüyorum diye. Hiç ama. Bugüne kadar hiç aklıma gelmedi benim zatını düşünmek ve zatının nasıl olduğunu tefekkür etmek. Cenâb-ı Hakk’a hamdüsena ediyorum. Sakın ha. Ama hiçbir şey yok iken Allah neredeydi, hiçbir şey yaratmadı. Âmâdaydı. Âmâ. Bu hadis-i kutsi. Bunu sufi dünya veya bizim kardeşlerimiz, varlıkla alakalı ve varlığın tecelliyatları ile alakalı her soru sorulduğunda bizim bu anayasamız gibi. Biz döneceğiz bu hadis-i kutsiyi hep önümüze getireceğiz.

Burası sır bir hadis-i kutsi. Bütün her şey varlıkla alakalı bu hadis-i kutsinin içinde. Alacak olduğunuz bütün cevaplar bu hadis-i kutsinin içinde. Hadis-i kutsinin içinde. Hadis-i kutsiyi kelam olarak görmeyin. Hadis-i kutsi bir hal olarak görün. Hadis-i kutsiyi ayrı bir Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatı olarak görün. Sakın hadisleri kelime olarak görmeyin. Bütün hadisler, hadis-i kutsiler, ayet-i kelimeler birer haldir. Bir ayet-i kerime haldir, tecelli eder o çünkü. Ayet-i kerime boş değildir. Bir hadis-i kutsi haldir tecelli eder o. Sakın onu kelime, harf olarak görmeyin. Anlaşılması için onlar birer harftir. Harfe dayandırılaraktan anlaşılır. Biz harfle anlarız onu anlama noktasında, akılsal noktada. Kalbi olarak onu sufiler hal olarak

yaşar. Sufi onu halinde yaşar. Sufi onun hal âleminde tecelliyatını seyreder. Sufi odur. Sufi hadis-i kutsiyi sahibinden dinler. Sahibinden dinlerken de o hale erişir, o hal onun üzerinde tecelli eder, onun elinden çıkıyormuş gibi olur. O yüzden sufiler yolunu tamamlamadan bu hale ulaşırlarsa Ene’l Hakk deyip giderler. O hali de gözünde büyütür sufi olmayanlar. O daha denizin kenarında bir bardak su içti. Ene’l Hakk diyen. Onu götürdüler denizin kenarına bir bardak içti gitti, aklı o kadardı.

Her hadis-i şerif haldir. Siz onu hadis olarak, kelime olarak okursanız sizde tecelli etmez. Her ayet-i kerime haldir. Ayet-i kerimeyi okurken kelime olarak okursanız tecelli etmez. O sufilik olmadı. Ne oldu? kâl oldu. “Sen kâl ehli oldun” derler ya. Kâl ehli olmak ne demek; hep kelimelerin arkasına bakıyor. Oysa unutmayın bakın kelime dediğinizde, İsa aleyhisselam için diyor ki Cenâb-ı Hakk “Allah’ın kelimesi idi.” Her varlık Allah’ın kelimesidir. O zaman her ayet Allah’ın kelimesidir, o zaman her hadis-i kutsi Allah’ın kelimesidir. Sen de Allah’ın kelimesisin. O zaman kelamlaş. O zaman hâlleş. O zaman derinlemesine bir düşün, bir tefekkür et, kalbindekini kov. Neden kalbindekini kov; kalbinde şeytan olursa zatına yürütecek seni. Kalbindeki şeytanı kov Allah’ı zikirle. O zaman kalbine ayet-i kerime hal olarak tecelli edecek o ayet-i kerimeden ne anlatılmak istediğini anlayacaksın. Sakın bu böyle oldu deyip de onda da takılı kalma. Neden? O zaman da sen orada takılı kalacaksın. Oysa senin yerin orası değil. O her ayet-i kerime her an ayrı tecelli eder, aynı tecelli etmez. O zaman gönlün göçebe, sen göçebesin. O zaman dilin göçebe, sen de göçebesin, halin de göçebe, göç ediyorsun boyna. Durmak yok bir yerde. Durduğun anda eskidin bittin gittin. Şimdi bu hadis-i kutsi bir hal. Kelam olarak bakma. “Ben bilinmez idim” bir hal. Bilinmez idim. Kelimeye bakarsan bilinmez idim. Hale bakarsan, halde bilinme noktasında önünde bir set var, bir perde var senin. O perdede dur. “Bilinmekliği istedim.” Bilinmeyen, bilinmekliği istedi. Soruyor ya sahabe “Hiçbir şey yok iken Allah neredeydi?” yani buna baktığınızda çok safiyane bir soru, buraya baktığınızda çok böyle ihlashane bir soru, buna baktığınızda hiç cinlik yok, bu soruya baktığınızda hiç hinlik yok, bu soruya baktığınızda karşınızdakini böyle işte çok affedersiniz apıştırma yok.

Soru üç şey için sorulur: 1- Bilmek için. Bilmek için, öğrenmek için, soran öğrenir. 2- Başkaları öğrensin diye sorulur. İrşat sorusu. Oradakiler öğrenir. 3-Utandırmak için sorulur. Utandırmak için soran utanır. Hadis-i şerif. Bakın hal anlatıyor bize kâl değil buda. Hal anlatıyor bakın, hal, hal. Sahabe bilmek için sordu. Dedi ki “Âmâdaydı” Âmâ. A’nın üzerinde şapkaları var eski dilde. “Âmâ” diye okumazsanız “ama” olur. Âmâ, uzataraktan. Bu Arapça, bulutumsu bir şey. Bulutumsu. Ne olduğu belli değil. Bulutumsu bir şey. İşte varlığa, hiçbir şey yok ya, hiçbir şey yok iken Âmâda her şey var. Hiçbir şey yok ama Âmâda her şey var. Bulutumsu. Ama hiçbir şey henüz daha varlığa dökülmedi. Ve bir şey yarattı. Bu bir şey bu fakirin şeyi, Arabi bunu böyle düzenlemez. Bu bir şey; Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti. Bu bir şeyin en üst seviyesi: akıl. Hadis-i kudsi: Allah önce aklı yarattı. Hadis-i kudsi: Allah sonra kalemi yarattı. Akıl, kalem, levh-i mahfuz. Bizi ilgilendiren şu üçü şimdi: akıl, kalem, levh-i mahfuz. Bunlar böyle bazen diyorum ya saniyenin kentilyonda biri hızında akıl, kalem, levh-i mahfuz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor

ki “Hiçbir şey yok iken Allah önce benim ruhaniyetimi ve nuraniyetimi yarattı” diyor ve Cenâb-ı Hakk bu bir şeyi yaratırken, ruhundan ve nurundan. Bu bir şeyi ruhundan ve nurundan yarattı ve varlık böylece tecelli etmeye başladı. Bakın hadis-i kutsiler ve hadis-i şerifler noktasında söylüyorum. İşte bu âmâda, âmâ halindeyken, Cenâb-ı Hakk’ın âmâ hali. Hiçbir şey yaratmadığından henüz, Allah yaratacak olduğu, yaratacak olduğu, yaratılacak olan her şeyi burada var etti. Varlığa ne zuhur ediyorsa, ne tecelli ediyorsa varlığa, ne fışkırıyorsa, ne akıyorsa, ne geliyorsa, hepsi de bu âmâdan geliyor. Bu âmâya biz Allah dediğimizde sıfatları da giriyor. Sıfatları dediğimizde buraya da sıfatsal olarak en üstün noktaya da Rahman ismini koyduk ayet-i kerimede “İster Allah de, istersen Rahman de. Allah’ı zikret” ardından hangi ismini koydu Rahman ism-i şerifini koydu. Allah, Rahman ism-i şerifi, böyle ne olmuş oldu? tecelli etti ve bir şey yarattı ya burada hala daha ve sonsuza dek, bakın sonsuza dek, her ne yaratılacaksa hepsi de bu âmâdan çıkıyor. Hepsi de bu âmâda var, hepsi de. Bu âmâ var edilen, var edilen bütün her şeyi içinde barındırıyor. Her şeyi. Peki burayı tefekkür etmek mümkün mü? burayı düşünmek mümkün mü? Zatullahını düşünemiyoruz. Biz o noktada zatullahını ne dedik: bilinmez idim. Yaratılan her nesne, her şey, yaratılmazdan önce âmâda. Size tanımlama açısından böyle bir şey söyleyeyim, kurgu noktasında hazırdı. Anladınız mı bunu? bir bilgisayar kurgusu gibi düşünün. Hazırdı.

Bir nesne yaratılmadan önce bütün detayları ile ancak Allah tarafından bilinebilir. Evet. İnsanın her yönü ile bütün detaylarına vakıf olmadığı bir şey yaratması düşünülemez. Dolayısı ile insan fiilinin yaratıcısı ancak yüce Allah’tır. Fahreddin Razi’de aynı fikirdedir.

Bu noktada bütün Maturidiler ve Nesefiler ve Hanefiler hiç ayrılmazlar bu

noktada bu noktada dururlar.

Nesefi bu fikrine Kur’an’ı delil getirir Nesefi’yle alakalı hep söylüyorum ya İmam-ı Maturidi’nin talebesidir. İmam-ı Maturidi’nin dağınık olan akaitle alakalı konularını hizaya sokar. Akılla alakalı meseleleri bir yere koyar, fikirle alakalı meseleleri bir yere koyar, fiille alakalı meseleleri bir yere koyar. Bunun gibi.

Nesefi bu fikrine Kur’an’ı delil getirir “Sizler sözlerinizi gizleseniz de açıklasanız da O birdir. O kalplerde olanı bilir. YARATAN BİLMEZ OLUR MU? O, latiftir, haberdardır.” Mülk 13/14

Maturidi’de bu ayete dayanarak, insan fiilinin yaratılmış olduğunu söyler.

İnsan fiili ne olmuş oluyor bu noktada? Yaratılmış oluyor.

Mutezile ise bu ayeti; “Allah onları kimin yarattığını bilmiyor mu?” şeklinde kabul eder ve “Yüce Allah sözü yaratanı, onu gizleyeni ve açıklayan kimseyi bilmez mi?” diye yorumlar.

Nesefi’ye göre bu geçersiz bir izahtır. (Tabsire/190) Maturidi ve Nesefi’ye göre insanın hür fiil sahibi olduğu şu ayetle açıktır.

“Dilediğinizi işleyin.” (Fusillet/40) “İyilik yapın.” (Hacc/77)

Buna karşılık Mutezile, insana da fiili yaratma gücü isnat eder ve şöyle

delillendirir. “Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur.” Müminün/14

Mutezile “Yaratanların en güzeli” ifadesinden, yaratıcının tek olmadığını,

insanında fiillerinin yaratıcısı olduğunu söyler.

Şimdi burada bir parantez açayım: Mütezile’nin buradaki fiillerinin yaratıcısının insan olduğunu görme noktasında parantez açmak istiyorum. Parantez şu: sufiler insan fiilinin üzerinde, insan fiilin üzerinde, iki tecelliyatın var olduğuna inanırlar ya -Maturidiler de öyle- kesp-isteme. Yaratma Allah’a ait. Sufiler burada isteme ile, Allah’ın yaratmasına ortak olduklarını düşünürler. Burası anlaşılmazsa insanı küfre götürür. Sufiler dediğim kendimi kastediyorum zaten. Kimse “aa hangi sufi” deyip de üzerinde durmasın.

Fiil-bilgi ilişkisinden sonra Fiil-İrade ilişkisine gelelim; Maturidi insanın istediği işi her zaman yapamamasını dikkate alarak, insanın bütün işlerinin kendisi tarafından yaratılmadığını göstermeye çalışır. “Şayet insan fiilinin yaratıcısı olsaydı her zaman ve her yerde yaptığı işlerin istediği özellikte olması gerekirdi.” der.

Evet bir kimse bu noktada bütün düşündüklerini fiiliyata geçirebilmiş olsaydı kendince, o zaman evet burada yaratıcısı kendisi olurdu. Bu ilme’l yakin noktasında doğru. Ama burada bir şerh düşelim: ilme’l yakin noktasında bir kimse her istediği şeyin yaratılması noktasında güç yetirmeyebilir. Güç yetiremez. Bir şeyi düşünür, düşündüğü şeyi ister ama istediği şey tecelli etmez. Ama sufilerin farkı vardır burada, sufiler bir şeyi düşünce planında ister. Sufinin Allah’a yakınlığı noktasında Cenâb-ı Hakk onu fiiliyata döndürür. Az önce burada yaratıcının tek olmadığı noktasında şerh koydum ya bu şerh bununla alakalı. Eğer sufi düşünce ve hal planında o noktaya gelmeseydi ve onu talep etmeseydi öyle bir şey yaratılmayacaktı. Öyle bir şey olmayacaktı. Sufinin Allah’a olan yakınlığı, sufinin istediğine ulaşma, ulaşabilme, istediğinin yaratılması, istediğinin tecelli etmesi noktasına getirdi. Allah’a yakin olanlar söğüt ağacından üzüm yedi. Söğüt ağacından üzüm olur mu? Olmaz sizin için. Ama sufi söğüt ağacından üzüm yemeyi murad ettiyse, bunu kesp noktasında istediyse, Allah ona söğüt ağacından üzüm yedirir. Burada o yaratmayı fiiliyat noktasında yaratan Allah’tır. Burada kafanızda bir karışıklık olmasın ama onu isteyen, onu arzu eden, onu talep eden Allah’a yakin ise burada onun hürriyetinin sınırını belirleme noktası kime ait olacak? Birisi dedi ki “Yarabbi bu aç bana doğru gelsin” Hiç kimsenin aklına gelmedi ağacın ona doğru geleceği. Sufi seher zikrullahı yapıyor, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah… kumrunun bunun birisi de karşıya oturmuş onu izliyor. Sufi dedi ki “Yarabbi bu kumrunda mı seni zikrediyor? Bir gelseydi bir halleşseydik.” Çat çat çat kumru geldi adamın önüne durdu. Sufi gözünü bir açtı kumru önünde. La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah. Kumrudan da la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah. Kumruya dedi ki “Sen bu zikri nerden öğrendin?” O da dedi ki “Rabbimden.” Kumru konuşur mu? Şimdi “Konuşur” diyeceksiniz, sokaktaki biri kimse “Kumru konuşur mu?” dese, sen de “Konuşur” dersen beyazları giydirir gönderir seni. Sufi burada kumruyla konuşmayı talep etmemiş olsaydı bu yaratılacak mıydı? Hayır. Allah indinde bu var mıydı? Evet. Burası ayrı. Sufi bunu talep ederekten, talep ederekten, buraya bir çentik atayım kapatayım kafanızı bulandırayım, acaba sufi

bunu istediği anda mı Cenâb-ı Hakk bunu yarattı yoksa Allah bunu yarattığı için mi sufi bunu istedi?

Maturidi’ye göre fiili güzelleştiren bilgi olmayıp onu çirkinleştiren de cehalet değildir. Nesefi; sıfatlar zat’a ait ise küfürde nitelik olarak zat’a aittir. Küfürde iki fail bulunur: a- İnsan: 2.si ne? Allah. İnsan burada ne yapar küfrü talep eder, ister. Kötülüğü talep eder, ister. Ama bilgisizliğinden dolayı kötülüğü iyilik olarak bilir, ister ama bilgisizliğinden küfrü iyilik bildiğinden dolayı ister. Ama sonuçta insanın burada cehaleti yatar. Hani Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimede “İnsan cahildir” der ya, bu noktada cahildir insan. Kötülüğü iyilik noktasında veya küfrü iyilik noktasında ister ya da kötülüğü bilinçli ister. O zaman insan zalim olur, ismi değişti. Bilmeden işledi cahil oldu, bilerek işledi zalim oldu. İsmi bakın zalim oldu değişti. Bilerek kötülüğü ve küfrü isteyenler zalim, bilmeyerek kötülüğü ve küfrü isteyenler cahil oldu. “İnsan zaten cahildir” ayet-i kerimesi bilmeyerekten yapanlar için geçerli. Bilerek yapanlar için: zalim. Zalim olunca o kimse ne olacak? Cezaya çarptırılacak. Bilmeden kötülüğü iyilik olarak yaptı, bilmeden küfre düştü, o cahil. Ne olacak onlar? onlar cennetin birinci katına gidecekler. Cennetin birinci katında tekrar terbiyeye tabi tutulup, öğretilip, cennetin diğer katlarına istidatlarına göre dağıtılacaklar. Ne dediler? dediler ki “Ya Resulullah bir kimseye din ulaşmazsa -buradaki dinden ne? İlim-ona ilim ulaşmazsa, ona din bilgisi ulaşmazsa onun hali nicedir?” O dedi ki “Hiçbir şey ulaşmayan kimseler cennete giderler.” Çocuk gibi, çok af edersiniz beyin hücreleri bozulmuş bizim toplum dilinde deli dediğimiz veyahut ta akli dengesi bozuk dediğimiz kimseler gibi. Bunlar nereye gidecekler? Hiç din ulaşmamış. Bunlar direkt cennete gidecekler. Bunlar cahil çünkü. Bilerek yaptı. O zalim. Zalimden hesap sorulur. Tekrar söylüyorum, zalimden hesap sorulur. Cahile tebliğ edilir, öğretilir. Evet bu noktada tabii sufilerin bu küfre ait ve kötülüğe ait bakışları farklıdır. Sakın kötülüğü kötülük görmediklerini, küfrü küfür görmediklerini zannetmeyin. Bunlar kökü olmayan ağaç gibidir. Kötülük ve küfür, karanlık, bize varmış gibi gelir, güneş çıkınca karanlıktan işaret bulamazsınız. Küfür ve kötülük karanlık gibidir, izafidir, geçicidir, ebedi değildir, kalıcı değildir, kökü Rahman’a dayanmaz. Sufiler karanlığı ve kötülüğü ebedi görmezler. Karanlığı ve kötülüğün kökünü Rahman’a da dayandırmazlar. Sufilerin, bu fakirin burada durduğu nokta farklıdır. Sufiler deyip de herkes benim fikrimde olacak diye bir kaide yok. Karanlık ve küfür ve kötülük ebedi değildir, sonu vardır, geçicidir, izafidir, bu aleme aittir. Ötelere ait değildir. Karanlık ve kötülük ebedi olarak yürümeyecektir, gölge gibidir. Gölgenin oluşması için iki şey gereklidir; bir ışık, bir varlık, bir nesne. Nesneyi ortadan kaldırırsanız gölge ortadan kalkar. Işık, Allah’ın nuru ortadan kalkmayacağına göre nesneler ortadan kalkınca, nesneler ortadan kalkınca karanlık ve küfürde ortadan kalkar. O yüzden bu fakir için küfür, karanlık, ebedi değildir. Korku ebedi değildir, cehalet ebedi değildir, zulüm ebedi değildir, hainlik ebedi değildir, vefasızlık ebedi değildir, nankörlük ebedi değildir, aşksızlık ebedi değildir. Ebedi değildir. Her türlü yanlışlık ebedi değildir. Ebedi olmadığı için hamdüsena ediyorum. Ebedi olsaydı ebediyen bu hayat çekilmez hale gelirdi ve ebediyen, ebediyen, o kötülüklerle, o hainliklerle, o vefasızlıklarla, o

aşksızlıklarla, o nemrutlukla, o firavunlukla uğraşabilecek takatimiz olmazdı. Benim olmazdı başkasını bilmiyorum. O yüzden bu alemde nefesimin ne kadar olduğunu bilmiyorum, ölümü istemeyiniz, demiş, istemeye de o yüzden gücüm yok, yüzüm yok ama mutluluğum var, hepsi burada kalacak. Hepsi burada kalacak. Burada Nesefi ile ayrıştığımız ince bir perde bu. Burada Nesefi’nin dediği gibi “Sıfatlar zat’a ait ise, küfürde nitelik olarak zat’a aittir.” diyor yani özellik olarak Zata aittir. Zahir noktada sözüm yok. Bunu başka bir yerde bu şekilde sorsalar ben de “Evet böyledir” der çıkarım. Burada demem. Burada neden demem? buradaki inanışımı söylüyorum. Çıplak inanışımı söylüyorum. Çıplak inanışımı. Kötülük ebedi değil. Kötülük sadece bir tarif.

Buna Mutezile ve Ka’bi itiraz eder. Fiilin kendisi insana, sıfatı da Allah’a aittir. Yani fiilin küfür olması insan

yönünden, çirkin olması da Allah’tandır. Kim haklı? Maturidi mi? Mutezile mi?

Ben ortasını söyledim zaten. Ben buraya gelmeden, ortasını söyledim. Buraya geleceğini de bilmiyordum. Okuduğumu düşünmeyin öyle. Kalbiniz bozulmasın. Bu noktada ayet-i kerime de der ki “İyilikler Rabbinizdendir kötülükler ise nefsinizdendir” iyilikleri Cenâb-ı Hakk nereye bağladı? Rabbe. Rab ism-i şerifine bağladı. İyilikleri Rahman ism-i şerifine bağlamadı. İyilikleri Rab ism-i şerifine bağladı. Rab ism-i şerifine de ayrıyeten bakmak gerekiyor çünkü. Rab ism-i şerifi önemlidir sıfatların içerisinde. Ayet-i kerime ne “İyilikler Rabbinizdendir kötülükler nefsinizdendir.” Az önce dediğim noktaya geldi, bir nesneyi ortadan kaldırınca gölge kalır mı? Kalmaz. O zaman kötülükler nefsinize bağlı. Kötülükler nefsinize bağlı. Nefsi terbiye ederseniz kötülük kalmayacak. Kötülük bu alemden kalkmaya da muktedir mi? Evet. Bakın kötülüğün ebedi olmadığının bir işareti. Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki: Yer yüzü İslam olur. Yeryüzü İslam olunca kötülük kalır mı? Kalmaz. Başka bir ayet-i kerimede “Müşrikler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” der. O zaman yeryüzü kötülük sıfır noktasına ulaşacak mı? Evet. İşte kötülüğün ebedi olmadığına işarettir bunlar. Bunları böyle söylerken hadis veya hadis-i kudsi veya ayet ölçüsünde bunu naklediyorum. Tekrar söylüyorum, Allah nurunu tamamlayacak. Buradaki kasıt, iyilik tamam olacak kötülük yeryüzünden silinecek. Kötülük yeryüzünden silinince yeryüzü İslam olacak. Yeryüzü İslam olunca kötülük tecelli edecek mi? Hayır. Çünkü kötülüğün kökü yok. Çünkü kötülük ebedi değil. Çünkü küfür ebedi değil. Çünkü küfür Rahmandan ine gelen şey değil. Rahman’dan inen gelen şey ne? İyilik, güzellik, iman, Cenâb-ı Hakk’ın hakikati. Bu Rahman’dan inen gelen şey. Kötülükler ve küfür: gölge, karanlık. Bu sonlu, sonsuz değil. O yüzden iyi müminler kötülüklerle mücadele etmekle emrolundu. “Siz yeryüzüne gönderilmiş hayırlı bir ümmetsiniz. iyilikleri emreder, kötülükten nehyedersiniz.” iyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz. Siz yeryüzüne gönderilmiş en hayırlı ümmetsiniz çünkü. Yeryüzünü iyilikle emredince yeryüzünde kötülük kalmayacak. İman kötülüklerle mücadele etmektir. İman insanlarla mücadele etmek değildir. İman kötülüklerle mücadele etmektir. Biz imanı insan öldürmek olarak görüyoruz, insanları katletmek olarak görüyoruz. İnsanları eğitmek olarak görmüyoruz. İnsanları iyiliğe davet etmek olarak görmüyoruz.

Sufiler iki tip insan görürler: 1- Davete icabet etmiş olan insanlar. 2- Davete hazır, davet bekleyen insanlar. Sufiler iki tip insan görür. Sufi için öldürülecek insan yoktur. Sufi için cahildir, tebliğ edilmesi gerekir. Din nasihattir, kime? hiç dinden haberi olmayan cahillere. Din nasihattir, kime? dinden haberi olmuş olan kimselere din öğretmek için. Din nasihattir, kime? Allah’ı bilmeyenlere, Allah’ı öğretmek için. Bu dini nasihatiri çoğaltırım. Din nasihattir ilme’l yakin noktasında üç tecelliyat, din nasihattir ayne’l yakin noktasında üç tecelliyat, din nasihattir hakke’l yakin noktasında üç tecelliyat. Hakke’l yakin noktasının da ilme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin noktası vardır, ayrı ayrı tecelliyatları vardır. Bunlar ancak ehline malumdur. O yüzden normalde kötülük bu manada izafidir, geçicidir. İzafidir, geçicidir, kalıcı değildir. Yeryüzünden kökü kazınacak bir şeydir. İnsanlık tarihinden kökü kazınacak bir şeydir ve insanlık bununla mükelleftir. İnsanlık bununla mükelleftir. Allah bizi onlardan eylesin.

Evet kim haklı? Maturidi mi? Mutezile mi? Ben kendim Maturidi olduğumdan otomatikman derim ki Maturidi’nin şer’i zahir noktası burada haklı derim ama düştüğüm şerhi de siz kendinizce tefekkür edin.

Bir sonumuz daha var; YARATMADA BENZEYİŞ! Buraya da bir işaret atayım, bu yaratmada benzeyiş çok özür dileyerek söyleyeceğim bunu, kör olanların aldandığı bir şeydir. Buna ben bir kafadan bir sufice vurayım da ondan sonra siz zahirine bakın. Yaratmada sufinin körü, bu sufinin kördür, her şeyi aynı zanneder. Dünkü eşle bugünkü eşi de aynı zanneder, dünkü çocukla bugünkü çocuğu da aynı zanneder, dünkü dervişle bugünkü dervişi de aynı zanneder, dünkü çayla bugünkü çayı da aynı zanneder, dünkü Mustafa Özbağ’la bugünkü Mustafa Özbağ’ı da aynı zanneder. Göçmüştür halbuki o, göçebe ya. Veya dünkü gibi zannedersin geri dönersin aynı değildir. Bu kördür amâ değil. Bu, kör. Gözü görmeyen bu manada zahiren kör demek yoktur ona. Sufiler ona kör demezler. Ona derler ki tabiri caizse, amâ o kimse der, hiçbir şey görmüyorsa. Onun yüzene de kör demezler, onun yüzüne de amâ demezler. Öyle görmeyen bir kimse olursa onu görüyormuş gibi hareket ederler. Hiç tavır ve davranışlarında bir farklılık göremezsiniz gerçek sufiler. Bir kimsenin eksikliğini, noksanlığını sufiler o kimsenin yüzüne vurmazlar. “Aa senin gözlerin bozulmuş demek gözümü takıyorsun?” demez. Onu rahatsız görmez, onu hasta görmez. Bunu beyin gerisinde ölçülendirir. “Bu öksürüyor soğuk algınlığı var bunun, ben bunu şimdi fazla terletmeyeyim.” Bu ince bir ayrıntıdır. Ben şimdi buna “gözün görmüyor okuyamıyorsun” demeyeyim, “herhalde yazılar küçük galiba” gibi,” ben bile okumakta zorluk çektim onu.” “Ben zorluk çekerekten okudum ama siz maşallah iyi okudunuz.” İnce ahlak. Hani ben bunu kabacasını anlatırım ya: adam bir gün eli boş gelmiş eve ya. Böyle anlatılır. Bu kadınları ben hiç karşılaşmadım böyle bir kadınla. Bizim kadınlarımız böyle değildir asla. Kabul ettiğim bir şey değil ama böyle tarif ederler ya, hani kadın demiş ya “Aa adam senin gözün körmüş ya” demiş. Hani menfaatçi bir kadın, her gün adamdan bir şey bekliyor. Ben bizim kadınlarımızdan böyle bir seviyesizlik hiç görmedim. Etrafımda bildiğim, tanıdığım. Hiç ama. Hiç. Gerçekten. Bunun gibi birisinin eksikliğini yüzüne vurmak, birinin eksikliğini yüzüne vurmak ayet-i kerimeyle

sabittir, haramdır. Günah-ı kebâirdir. Birisinin hatasını, kusurunu, yanlışlığını, eksikliğini hem fiziki hem manevi yüzüne vurmak haramdır. “Sen neden namaz kılmıyorsun?” sufiler söylemezler. “Sen nasıl Müslümansın başın açık” demez sufiler. Nasihat ederler. Din nasihattir, din eleştirmek değildir. Güzel ahlak eleştirmek değildir. “Ben onun yüzüne söylerim” o da günah-ı kebâir. Arkasından konuşmak ondan daha büyük günah-ı kebâir. Olmayanı söylemek daha büyük günah-ı kebâir. Zina etmekten daha kötü. Gıybet etmek, gıybet etmek zina etmekten daha kötü bir tavır, daha kötü bir tecelliyat. Allah muhafaza eylesin. Gıybet etmek; bakın birisi zina etse bir başkası da “Aa duydun mu ya” “ne oldu?” “filanca zina ediyormuş” desen, zina edenden daha büyük günaha giriyorsun. Çenemiz durmaz ki bizim. Allah bizi muhafaza eylesin. Evet yaratılışta ayniyet sufiler için bir handikaptır. Bu körlüktür. O yüzden sufi mesela bir hal görür Abdülkadir Geylani hazretlerini görür, o tekrar aynı Abdülkadir Geylani’yi göreceğini düşünerekten onu rabıta eder. Bu onun körlüğündendir. Aynı şey Allah’ı tanımada da vardır. Ya? Hani Cenâb-ı Hakk tecelli edecek ya cennet halkına, bir kısmı diyecek ki “Bu bizim Rabbimiz değil.” kafasında bir Allah var çünkü.

Daha önceki sohbetleriniz de “İnsan da yaratır.” demiştiniz. Demişim demek. İnsanın yaratıcı olduğunu söylemek, onunda bir şeyi yokluktan varlık sahasına çıkarmak demek olur ki bu Allah ile İNSAN arasında benzerlik kanaati oluşturur. Maturidi buna karşı çıkar.

Evet. Ben burada insanın yaratma noktasında, insanda yaratıcıdır, derken bunu yokluktan varlığa çıkarma özelliği, hususiyeti noktasında söylemiyorum. Bunu insanın düşünce noktasında, kesp noktasında, isteyerekten o yaratılacak olan şeye sebep olduğundan bir veçhesi ile bir veçhesi ile yaratmaya sebep olduğundan yaratıcı olarak görürüm. Burası iyi anlaşıldı mı?

Maturidi buna karşı çıkar “Yoksa Allah’a, Allah gibi yaratması olan ortaklar buldurlar da yaratmaları birbirine mi benzettiler.” (Ra’d/16) Maturidi ayrıca şu ayetle destekler “Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (Şûra/11)

Mütezile ileri gelenlerinden Ka’bi’ye göre Allah ve insan bir şeyi yokluktan varlık sahasına çıkarabilirler. Yani ikisinde de bir şeyi yaratma kudreti vardır. Ka’bi dolayısı ile Mutezile; Allah’ın fiili ve insanın fiili arasında herhangi bir benzerlik bulunabileceğini ileri sürer ve bunda sakınca görmezler.

Sorunlar devam ediyor; YARATMADA ORTAKLIK SORUNU: Nesefi’ye göre insanın fiilini yaratmasıyla yaratma yönünden Allah’a ortak olmuş olur der ve Mutezile’yi suçlar. Ancak Mutezile’nin Allah’ın birliği konusunda ne kadar titiz olduğunu biliyoruz.

Maturidi’ye göre âlem araz ve cisimlerden meydana gelmiştir. Araz cinsinden herhangi birisi başkasının fiili olursa, alem var olma ve yaratma bakımından hem Allah’ın hem de insanın fiili olmuş olur. Bu iddiada alemin yaratıcısının birliğini inkâr etme fikri vardır. (K.et-Tevhid/233) Böyle bir durumda Allah kâinatı yaratmak ve organize etmek için insanın yardıma ihtiyaç duymuş olmaktadır. SİZCE?

Evet burada benim için yaratmanın üzerinde iki tecelliyat vardır. 1- Yoktan bir şey var eder. Her şeyi Cenâb-ı Hakk yoktan var eder. 2- İnsan, insan yaratılacak

olan şeyi, yaratılacak olan şeyi veya kendisine lazım olan şeyi, kendine lazım olan şeyi talep ederekten düşünce noktasında bunu isteyerekten, bunu hayal ederekten yaratmayı coşturur. Yaratmayı coşturunca yaratmanın üzerinde insanın etkisi bu noktada insanı ilgilendiren dairede insana ait yüzdeliği fazlalaşır. Cenâb-ı Hakk bilinmeyi istedi. Bilinmeyi istemesi Allah’ın cebriyetidir. Cebretti. Bunda insanların iradesi yok. Bilinmeyi isteyince bilinmeklik olarak insanı seçti. Bunda cebriyet var. Melekleri yarattı, cebriyet var bunda. Cebriyet var. İnsanı yarattı, cebriyet var bunda. Cebriyet. Biz kendi cüzi irademizle bu dünyaya gelmedik. Bu dünyaya geliş yolumuz bizim cüzi irademizle değil. “Ya ben alemi ruhtan alemi misale inmek istemiyorum” diyemedik. “Aa misal alemi ne kadar güzel, rahat, hoş, cuş-u huruş içerisinde, her şey harika. Alemi şehadete gitmek istemiyoruz” diyemedik. Cebri bunların hepsi. Ve varlık kendi içerisinde kendi kaidesi ve kanunları nispetinde devam ediyor. Bakın güneş kendi kanununda devam ediyor. Hani Cenâb-ı Hakk işaret ediyor ya “Hadi güneşi batıdan doğursunlar” oradan çevirsinler, hadi bir tane daha bir Rab varsa dünyayı tersine çevirsin hadi. Hadi bir şey varsa, bir şey yaratsın hadi. Burada insan bir yönüyle ben yaratıcıdır derken, insan öyle şeyler talep eder, ister ki, Allah’ın âmâdan, âmâdan, yokluktan varlığa coşmasını sağlar. Ve matematik olarak bir düzlemde giden matematiği kul kesp, isteyerekten altını üstüne çevir. Nasıl altını üstüne çevirir? bütün matematik denklemlerinin dışına çıkar. Biz ona ne diyoruz? Mucize. Biz ona ne diyoruz din diliyle? Keramet. Mevcut matematik akışının dışına çıktı. Mevcut matematik akışının dışına çıkarken o kimse var gücüyle, her şeyiyle onu istedi. Her şeyiyle. Öylesine istedi ki kendisi kalmadı, isteği kaldı. Allah’ta, Allah’ta o istediğini varlık alemine çıkarttı. Bunu yaratan ne? Allah. Buna sebep ne? insanın istemesi, kesp. Siz fırından ekmeği yemek isterseniz fırından ekmeği alır yersiniz. “Ya Rabbi katından isterim.” derseniz, fırındaki ekmeğe muhtaçlığınız kalmaz. Fırındaki ekmeğe muhtaçlığınız kalmaz. Bu, bu âlemdeki matematiğin üstünde bir matematiktir. Bunu da yaratan Allah’tır ama minvalin dışına çıkan bir şeydir. Yaratan Allah’tır. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri Hazreti Abbas’a diyor, arkadaşlar ya aynı zamanda. Hazreti Abbas efendimiz de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin amcası diyor ki “Ey Abbas yağmur duasına çıkacağız” diyor, “Hadi gel sen de ol yanımızda da Cenâb-ı Hakk bize yağmur versin.” Açıyor ellerini Hazreti Ömer efendimiz “Yarabbi içimizde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin amcası olan Abbas var. Abbas’ın yüzü suyu hürmetine bize yağmur yağdır Yarabbi!” daha o esnada şakır şakır yağmur başlıyor, anında. Sahabeler diyorlar ki “Vallahi ne bulut vardı ne rüzgâr vardı.” Sahabeler aktarıyorlar diyorlar ki: ne bulut vardı ne rüzgâr vardı ne de hava kararmıştı. Matematiğin üstünde bir matematik var. Bakın matematiğin üstünde bir matematik var. Matematiğin üstünde bu. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri hutbede. Cuma hutbesi. Bir anda hutbe yarım kalıyor “Ya Sare cebele!” Cebele: dağa, demek. Herkes kalıyor Medine’dekiler, Ömer ne dedi? Birinin de kalkıp ta Hazreti Ömer efendimize “Ya emire’l müminin neden böyle dediniz?” deme lüksü yok. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri böyle biraz sert. “Ya Sare cebele!” İran seferindeki bütün ordunun askerleri Ömer’in sesini duyuyor. Bunu yaratan ne? Allah. Ama bu böyle çizgisinde giden bir şey değil. Bunda o kimsenin Allah’a yakınlığı

ile alakalı bir şey var. Siz Allah’a çok yakınsanız Cenâb-ı Hakk’ın âmâdan coşturacak bir şey sizin üzerinizde tecelli ediyorsa matematiğin üstünde bir matematik kurabilirsiniz. Cenâb-ı Hakk size bu fırsatı verir ve Allah bunu sizin üzerinden tecelli ettirir. Ben bu veçheden insanın yaratmaya sebebiyet noktasında büyük bir bölümü kendisine atfederim. Fiiliyatı yaratacak olan Allah, bu noktada bir şüphemiz yok ama insanoğlu Allah’a yakin ise insanın üzerinden insanın kesp etmesi, talep etmesi, o esnada aklı yerindedir, değildir, bunu bunun üzerinde bir tecelli ettirmesi mümkündür.

Mutezile başka bir yol daha seçer: ehli sünnetin dediği gibi her şeyin yaratıcı Allah olmuş olsa, yaratılan kötü ve çirkin bazı fiillerde ister istemez Allah’a atfedilecektir. Allah için bu tür fiillerin faili demek uygun değildir.

Evet sufiler de bu noktada dururlar. O yüzden sufiler bu noktada duraraktan kendilerince kötülüklerin nefisten olduğunu ve onların gerçek noktada Allah atfetmezler, edep ederler, sınır çizerler oraya.

Nesefi Temhid’de: biz mutlak olarak Allah küfrü yarattı demiyoruz. Allah küfrü çirkin, batıl, kötü ve fasit olduğu halde yarattı diyoruz. Bunların yaratılmasında HİKMET vardır. Nesefi diyor bunu. Kötü bir fiil olmasa insanın hürlüğü nerde kalır? Kötü ve çirkin şeyleri yaratmakta Allah’a herhangi bir eksiklik gelmez zira kötülük fiilin yaratılmasında değil, onun seçilip işlenmesinde yatmaktadır.

İnsanın hürriyeti ile ilgili kafa karıştıran bir ayet daha “Sizi de

yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffât/96)

Yok bu kafa karıştıracak bir şey değil, iyiliğimizi de kötülüğümüzü de bu noktada, istediğimiz noktada yaratan Allah’tır. Bu noktada kötülüğü de yaratma noktasında yaratan Allah’tır. Kötülüğü de yaratan Allah’tır. Amma ve lakin biz sufiler olarak kötülüğü ebedi görmeyiz ve Allah’ın bu noktada, Allah’ın bu noktada yeryüzündeki izafi bir tecelliyat noktasında görürüz. Gölge bir tecelliyattır. Sufiler burayı örter biraz. Bazı Melamiler bunu örtmezler mesela, direkt der: zinayı da Allah yarattı. Direkt der: küfrüde Allah yarattı. direkt der: her türlü hainliği de Allah yarattı. Biz sufiler bu kadar şedit konuşmayız bu noktada ama burada “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” derken evet, bizim yaptıklarımızı Allah yaratır. Burada Sünni taifenin biraz bu meselede edep edip örtmesi vardır. Edep ederler örterler.

Bu ayet ehli sünnet tarafından delil olarak sürülmüşse de herkes

tarafından kabul edilecek kesinlikte değildir.

Eş’ari KİTAB- EL-LUMA’sının kader bölümünde böylece kabul eder. Sünni kelamcılardan Bâkıllani Temhid ve İnsafında bu ayeti en açık delil olarak gösterirken, Mutezile kelamcısı Kadı Abdülcabbar MUĞNI adlı eserinde bu ayeti delil olarak görmez. Mutezile ayeti “Sizi ve yarattıklarınızı Allah yarattı” şeklinde anlar. Maturidi “Sizi ve işlerinizi Allah yarattı” diye açıklar. Nesefi, Arap dili gramerinin iki ünlü ismi Sibeveyh ve Ahfeş’in izahlarına göre hareket ederek “Sizi ve fiillerinizi yaratan Allah’tır” diye açıklar, Razi’de aynı görüştedir. Sizce?

Bizce de ayni. Bizi ve fillerimizi yaratanın Allah olduğunu ama o fiillerin insana ait olduğunu söyleyenlerdeniz. Bu kesp

istemenin-kesbin

kimisinde ölçü olarak kesbin kuvveti ile alakalı burada duruş noktamız var. Bu kesbin kuvveti herkeste aynı değildir. Kesbin kuvveti herkeste aynı olmadığından dolayı, herkeste aynı olmadığından dolayı, herkesin üzerinden tecelli eden fiiliyatta aynı değildir.

Şimdi en başa dönelim; “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.” Allah her şeyin yaratıcısıdır. İnsan fiili bir şeydir. O halde insanın fiilide Allah tarafından yaratılmıştır. Evet.

Mutezile her şeyden önce söz konusu ayette bir “tahsis” kabul etmektedir. Burada tahsisden kastedilen “ŞEY” kelimesinin manasını kısıtlamak, tahdit etmek ve şümulünü daraltmaktır. Bu durumda ayette geçen “ŞEY” kelimesi “ŞEY” olarak adlandırılabilecek her şeye tatbik edilmelidir. Ayette tahsisi İbn Hümam’da kabul eder. Mutezile’ye göre bazı istisnalar dışında kelamcılar genellikle Allah’a “ŞEY” denebileceği görüşünde oldukları için Allah kendi kendisini yaratmış olacaktır?

Birçok kez aramızda da tartıştığımız “ŞEY”i açıklar mısınız? Biz şimdi Allah’ın zat olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Cenâb-ı Hakk bilinmezdi, bilinmez olanın üzerine hiçbir şey konuşmuyoruz. Bilinmez, bu kadar. Bakın bilinmez. Allah bilinmekliği istedi. Burada bilinmezdi, bilinmekliği istedi Allah. Bilinmekliği isteyen Allah’ı tam olarak tanımlamak mümkün değil. Tam olarak tanımlamak mümkün değil. Ama Allah bu manada bütün sıfatlarıyla var. Bütün sıfatlarıyla. Bunu tarif etmek için, tarif etmek için, buna bir isim koymak, herkes bir isim koymuş ya mesela gidin bakın siz şimdi, birisi demiş ki, Allah’ı bir maddeye benzetmiş cevherdir demiş, birisi Allah buluttur demiş, birisi Allah havadır demiş, birisi Allah enerji demiş kuantumcular enerji diyor. Herkes Allah’ın üzerine bir isim koyuyor. Burada Allah’a “Bir şey” diyen İmam-ı Azam. Bu noktada “Allah şudur” onu demek için Allah = Allah’tır. Nedir? Bir şeydir. İmam-ı Azam’ın söylediği. Ve hadis-i kudside, Allah bir şey yarattı. Cenâb-ı Hakk yarattığına da ne dedi hadis-i kudside “Bir şey yarattı”. Bu “Bir şey yarattı” dediğinde diğer hadis-i kutsilerle sıralama yapıyor.

Allah’ın ilk yarattığı bir şey akıldır. Allah kalemi yarattı. İlk yarattığı şey akıldı. Hadis-i şerif “Allah ilk önce benim ruhaniyetimi ve nuraniyetimi yarattı” ama bir şey. Biz onun ruhaniyetinin ve nuraniyetinin de ne olduğunu bilmiyoruz çünkü. Bir şey. Ne olduğunu neden tam olarak bilemiyoruz? her varlığa geçişte, her varlığa geçişte, aynı şekilde ve ayniyette olmadığından dolayı biz hep ona “Bir şey” diyeceğiz. Aynı şekilde olmuş olsaydı biz onu diyecektik ki: Allah sütun gibidir. Ama Allah hem sütun gibidir hem sütunsuzdur, hem ağaç gibidir, hem güneş gibidir, hem gölge gibidir, hem ışık gibidir, bir şeydir yani. Sıfatlarının tecelliyatına bakarız ama aynı şekilde yine tecelli etmez bu sefer Allah’ın sıfatının da ayniyetini de ortadan kaldırırız, ayniyetini ortadan kaldırınca o zaman her şey Bir Şey olur ve her şey dediğinizde bir şeylerin tamamını söylemiş olursunuz veyahut ta her şey dediğinizde geleceği de söylemiş olursunuz. Allah her şeyi yaratandır, her şeyi yaratır. Her şeyi neden yaratır? Bir şeyden yaratır. Bir şey nedir? İlk yarattığı şeydir. Nedir o? Bir şeydir. Nedir? Bir şeydir. Bir şey, dediğinizde onun üzerine her şey ekleyebilirsiniz. Aslında bir şey yoktur. Aslında bir şey vardır. Allah bir şey yarattı, yarattı ama. Bir şey yarattı.

O bir şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Bir şeyden bir sürü şey yarattı. Bildiklerimiz var, bilmediklerimiz var. Soru: Şey’i açıklar mısınız? Şey: Allah.

Nefes II — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Râbıta, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı