Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Çağdaş Siyasal İslam ·

Çağdaş Siyasal İslam — 14 Mart 2020 Sohbeti

Çağdaş Siyasal İslam — 14 Mart 2020 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin Çağdaş Siyasal İslâm üzerine sohbeti.

ÇAĞDAŞ SIYASAL İSLAM • 26/32

Çağdaş Siyasal İslam — 14 Mart 2020 Sohbeti Hakkında

14 Mart 2020


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

14 Mart 2020 | 291

İslamcı düşüncenin modernliği bu evrensel devlet anlayışından gelir. İslamcıların ilk Müslüman toplumuna atıfta bulunmaları ve tarihi red-detmeleri, tek başına düşüncelerine arkaizm damgası vurmaya yeterli de-ğildir. Bir başka fundamentalist düşünce olan protestan reformu, bilindiği gibi ekonomik ve siyasal modernleşmeye geçişte en iyi araçlardan biri ol-muştur. Peygamber’in sünneti, tarihten çıkan geleneği kuşatmaya ve böy-lelikle bir modernliği kapsamaya imkan sağlar.

Modernlik selefilerde olduğu gibi salt dışsal bir olgu değil, Müslüman

topluma özgü bir veridir de.

Peki İslamcı düşünce, programını yerine getiriyor mu? Bize göre başa-rısızlık vardır çünkü İslamcı düşünce modernliği düşünmeye çabalayarak izlediği düşünsel yolun sonunda geleneğin “İslami siyasal muhayyilesi”yle ve onun temel açmazıyla buluşur.

Siyaset ancak bireysel erdem temelinde yükselebilir. (Oliver Roy)

Bu akşam inşallah Oliver Roy’un bu analizini konuşmaya çalışacağız ama buradaki asıl saptanmış soru “peki İslamcı düşünce programını yerine ge-tiriyor mu?” olacak.

İslamcı düşüncenin modernliği bu evrensel devlet anlayışından gelir. İslamcıların ilk Müslüman toplumuna atıfta bulunmaları ve tarihi red-detmeleri, tek başına düşüncelerine arkaizm damgası vurmaya yeterli de-ğildir. Bir başka fundamentalist düşünce olan protestan reformu, bilindiği gibi ekonomik ve siyasal modernleşmeye geçişte en iyi araçlardan biri ol-muştur. Peygamberin sünneti, tarihten çıkan geleneği kuşatmaya ve böy-lelikle bir modernliği kapsamaya imkan sağlar.

Arkaizm: Bir meselede kullanıldığı çağdan daha eski bir çağa ait biçi-

min, yapının özelliği. Kelime anlamı bu.

Modernlik selefilerde olduğu gibi salt dışsal bir olgu değil, Müslüman

topluma özgü bir veridir de.

Hani geçen hafta üç bölüme ayırmıştık: İslamcılar vardı, Batılılaşmış ay-dınlar vardı. Bunları tanımlarken İslamcıları da tanımlamıştık. İslamcılar nelerdi? Bunlar direk Kur’an ve sünneti kendilerine ölçü edip arada olan, o kültürel bağlamda yapılan İslam dışı şeyleri reddedenlerdi. İşte oradan de-vam ediyor. İslamcı düşüncenin modernliği bu evrensel devlet anlayışın-dan gelir. Evrensel devlet anlayışı dediği babadan oğula geçmeyen bir dev-let anlayışı. Evrensel devlet anlayışı, bir şûranın seçtiği bir devlet başkanı. Ve şûra bir devlet başkanı seçerken o devlet başkanı da işlerini istişareyle gö-türüyor, o istişaresiz hiçbir işini yapmıyor, icra etmiyor. Bu düşünce yapısı,

292 | Çağdaş Siyasal İslam

İslamcılar açısından bugün modern dünyanın devlet anlayışının üstünde bir devlet anlayışı. Çünkü modern dünyada diye nitelendirdiğimiz Batıda veyahut da ABD’deki yönetimsel biçimi aslında onların da istedikleri noktada değil. Dünya üzerinde yönetimsel olarak bütün devletlerde ve ülkelerde sıkıntılar var. En büyük sıkıntı aslında ABD’de. Aynı şekilde Batı, bu sıkıntıyı çok fazla şu anda hissetmiyor. Yönetimsel olarak en ağır bir şekilde ABD bunu hisse-diyor, aynı şekilde yönetimsel sıkıntılar İslam dünyasında zaten var. Osman-lı’nın son döneminden itibaren İslam dünyasında yönetimsel sıkıntılar var ve İslam dünyası bu yönetimsel sıkıntılarını kendi iç dinamikleriyle hallede-meyen bir toplum haline geldi. Yani İslam dünyası bu yönetimsel sıkıntıları-nın, problemlerinin ne olduğunu, sebeplerinin ne olduğunu, kaynağının ne olduğunu tespit edip bunları dizayn etmesi lazım; düzenlenmesi lazım ama ne yazık ki bunu düzenleyemiyor ve yönetimsel şeklini evrenselleştiremiyor; yönetim biçimini evrenselleştiremiyor ve ne yazık ki Batının köhnemiş, Ba-tının şuanda kendisinin dahi değiştirmeyi düşündüğü ama değiştiremediği yönetimsel bir biçimlendirme ile devam ediyor. Bu sadece Türkiye’yle ala-kalı bir şey değil, mesela Türkiye’de demokrasi kavgası verilirken Batı, Su-udi Arabistan -İslamcı gibi görünüyor İslami gibi görünüyor- Suudi Arabis-tan’da böyle bir demokrasi söz konusu olsun istemiyor. Örneğin aynı Batı; Mısır’da darbe yapan Mursi’yi bağırına basıyor, Mursi’nin yönetimsel biçi-mine herhangi bir laf söylemiyor. Batının zaten en büyük hastalıklarından birisi menfaatperest olması, hakperest olması değil. Batı yönetimsel biçimi menfaatperestliğin üzerine kurulu. Batı kendi menfaatperestliğine dokunul-madığı müddetçe Batı herhangi bir şey söylemiyor. Aslında Batının bu nok-tada klasik olarak direkt bir duruşu yok, herhangi bir fikri olarak hakkani-yet noktasında fikri bağlamda herhangi bir şeysi yok. En büyük problem de bu zaten ve İslam bu noktada evrensel bir yönetim biçimi kurabilir mi? Evet. İslam bu noktada bütün dünyanın kabul edeceği, kabul edebileceği veyahut da Batılıların deyimi ile modern dünyanın kabul edeceği bir İslami yönetim biçimi var mı? Evet ama Müslümanlar bunu harekete geçirip kurabiliyorlar mı? Hayır. Kurabildiler mi? Hayır.

Modernlik selefilerde olduğu gibi salt dışsal bir olgu değil, Müslüman

topluma özgü bir veridir de.

Artık dünya, Müslümanları ne yazık ki Müslüman gençliği artık İslam-cılık ya da yeni selefilik olarak algılamakta. Yani sanki dünya, İslami genç-liği veya Müslümanları hepsi de Batılıların tabiriyle neo selefi denilen yeni selefilik olarak görüyor. Bu bağlamda modernliği de algılarken nereden bak-tığımız önemli, yani modernliğe bakarken nereden baktık? Modernliğe tek-nolojik anlamda mı bakacağız, yoksa ahlaki bağlamda mı bakacağız, yoksa

felsefi bağlamda mı bakacağız? Modernlik olarak gördüğümüz şey ne ola-cak? Modernlik olarak gördüğümüz şey, ceplerimizdeki cep telefonlarıysa o zaman en fazla cep telefonu alan en modern toplum mu olacak? Yok, mo-dernlik olarak biz ahlakı öne koyarsak hangi ahlaki umdelere sahip olanlar modern toplum olarak nitelendirilecek? Yani modernlik olarak kadınların ve erkeklerin ne kadar ahlaksızca bir tutum içerisine girmeleri mi olacak, yoksa ahlaki bir tutum içerisine girmeleri mi olacak? Ahlaki bir tutum içerisine gi-receklerse hangi ahlaki temel üzerine kuracaklar modernizmi? Bugün Batı dahi bu modernizmin ne olduğunun üzerinde tam bir görüş birliğine vara-mamış noktada. Öyle olunca o zaman biz moderniteden ne anlayacağız? Ne kadar eşcinsel evlilikler olursa o kadar çok modernitemiz mi atacak, kadın-larımız ne kadar fazla soyunurlarsa o kadar çok modernite mi olmuş olaca-ğız veya ne olacak, bizim modern anlayışımız ne olacak? Yollarının yapılması mı modern olacak, teknoloji ne kadar çok bizde var ise biz o kadar çok mo-dern mi olacağız? Burda modernlikten anlaşılan ne? Bunu yerli yerine koyup tespit etmekte güçlük çekiyor, Batı da güçlük çekiyor. Mesela ahlak derken hangi ahlak umdelerini koyacağız? Mesela Batının şimdi belli bir protestan Hıristiyanları eşcinselliğe karşı, Yahudiler eşcinselliğe karşı. O zaman bir kı-sım Batıda laik olarak nitelendireceğimiz kesim eşcinsel evliliklerine müsa-ade edilmesini, cinsiyetçiliğin yapılmamasını öngörüyorlar. O zaman biz bu noktada modernlik olarak algılarken ne kadar çok eşcinsel sevici olursak mı modernize olmuş olacağız? Bunun gibi sıkıntılar var. Yani modernizmin altı ve üstü doldurulmuş değil. Bir kavram var; bu kavramın ne manaya geldi-ğini, bu kavramdan ne anlamamız gerektiği ile alakalı Batı da hemfikir de-ğil. O yüzden işte selefileri modernizmin içerisinde görmek, veya selefiliği, bugün yeni selefiliği görünüş itibarıyla evrenselci görmek ne kadar doğru? Yoksa Batı onları, yeni selefileri modernizmin içinde ve evrenselci olduğunda acaba Batı bu yeni İslam’ın içerisinde İslami hayatın içerisine pimi çekilmiş el bombası gibi atılmış olan yeni selefiliği neden destekler? Oliver Roy gibi bir araştırmacı, kendisi Fransız, İran üzerinde müthiş araştırmaları olan Amerika’da değişik üniversitelerde ders veren araştırmacı, İslam’ı bu nok-tada yönetimsel olarak araştırmacı bir kimse. Peki, yani Oliver Roy gibi bir kimse yeni selefileri evrenselci ve aynı zamanda modernizmin içerisinde gö-rüş sebebi ne? Burada kendimce bir soru işareti var. Evet, yeni selefiler ken-dilerince sadece Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadislerini ve o dönemde olup bitenleri kendilerine ölçü aldıklarını söyleyip arada oluşan komple bir İslami ilahiyat kültürü, bu arada İslam dünyasından sonra Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra çı-kan komple kültürü de felsefeyi de küfür olarak addeden -dikkat edin İslam

294 | Çağdaş Siyasal İslam

dünyasında 1400 yıl hadi bunun 100 yılını biz ayıralım. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali dönemini ayıralım. 60-70 yıl yapar, hadi ayırdık, geri kalan bütün oluşmuş olan kültürü küfür olarak gören bir anlayış ve oluşmuş olan bilgi birikimini küfür olarak algılayan- bir anlayışı biz ne kadar doğru kabul edeceğiz. Ve yeniden bir İs-lam yönetim biçimi ve İslami hayat tarzı kurgulanırken nasıl böyle bir şey oluşturulacak? Ve bu kimseler çarşı her şeye karşı misali, Müslüman dünya-sının içerisindeki geleneği göreneği veyahut da Müslüman dünyasının içeri-sindeki kendince o kültürel İslam’ı da tamamiyetle reddeden bu düşünceyle -Allah muhafaza eylesin- nasıl bir ortak nokta buluyor? Bunu anlamakta güç-lük çekiyorum ve selefilik bu manada Müslüman dindarlık, yani Müslüman dindarlık biçimleri arasında küreselleşmeye yönelik nasıl açık olabilir ve bu küreselleşen dünya içerisinde otomatikman kocaman bir kültürsüzlük, ko-caman bir düşünce yapısı fukaralığı çekmeyecekler mi?

Düşünebiliyor musunuz? 1400 yıllık bir kültürü redediyorsunuz. 1400 yıl-lık içtihad eden müçtehidleri, bu noktada kafayı yoran düşünce üreten bütün örneğin Gazali’den Farabi’ye, İbn Haldun’dan Arabi’ye kadar bütün hepsini reddederekten ve hepsine de küfür damgası vurularaktan nasıl bir yol alı-nacak; nasıl bir sistem otutturulacak? Bu farklı bir şey. Bir de onlar aynı za-manda cihatçı ya, kendilerini öyle tanımlıyorlar ya. Bu neo selefi bir de İslam dünyasında kendince kendisini cihatçı olarak tanımlayanları da büyülüyor ve onlar için bir ilahiyat bir tasavvuf veyahut da düşünsel bir şey onu ilgilendir-miyor. Onlar komple eylemden ve şiddetten besleniyorlar. Aslında en ente-resanı da benim kendimce burada eylem ve şiddet. Irak’ta Suriye’de veyahut da Afganistan’da Taliban veya Taliban’la beraber orada Usame bin Ladin’in ona kurulduğu El-kaide. O El- kaide’nin Irak’a gelip de kendince isim değiş-tirmesi, Suriye’de isim değiştirmesi, orada DAİŞ olması ve onların uygula-dıkları eylemler, yaptıkları şeyler aslında İslam’ın radikalleşmesi değil bence. Hani dediler ya onlar, radikal İslamcı diye öyle tanımladılar, bence onlar ra-dikal İslam değildi. Neden radikal İslam değildi? Öyle bir radikalliği yok İs-lam’ın çünkü. Onlar orada bu tip eylemler yaparken bizler burada gerçek İs-lam’ın ne olduğunu, İslam’ın bir radikalizm olmadığını anlatmak için gayret gösterdik. Aslında farklı bir şey vardı, hala daha var o. Dünya üzerinde radi-kalliğe yatkın, terbiye edilmemiş gençler var. Bunlar ister sol cenahta olsun, komünist cenahta olsun, ister milliyetçi cenahta olsun, ister bunlar dini bir cenahta olsun. Aslında onların kendileri radikalizme yatkın kimseler. Radi-kalizme yatkın kimselerin dini, ırkı, düşüncesi çok önemli değildir. Onlar nerede olurlarsa olsunlar; sahip oldukları düşünceyi, sahip oldukları fikri ra-dikalleştirebilecek kimliklerdir. Onu siz örneğin bir sufi topluluğun içerisine

alsanız, o sufi topluluğu ya kendisi gibi radikalleştirmeye çalışır, radikalleş-tiremezse bu sefer kendisi çeker, gider oradan. Çünkü bunu zaman zaman dergahın içerisinde, arkadaşların içerisinde, değişik kimliklerin üzerinde, ben bunu tespit etmiş kimseyim. Mesela bir sufi topluluğun sokaklarda slo-gan atması beklenemez, bir sufi topluluğunun camide slogan atması bekle-nemez. Cami, camide slogan mı atılır? Bir sufi topluluktan bu beklenmez veyahut da bir sufi topluluktan çizgi dışı anarşik bir olay beklenmez, bunun olması mümkün değil ve o şahıs böyle bir sufi topluluğa geldiğinde ya orayı radikalleştirmeye çalışır, kendi radikalizmini oraya dayatmaya çalışır, eğer orada kendi radikalizmini dayatamazsa orayı terk eder, gider, başka bir yerde bir radikalizm oluşturmaya çalışır. Bunun için örneğin sufi topluluklar radi-kalizmi kendi içlerinde barındırmazlar hiç, sufi topluluklar anarşizmi kendi içlerinde barındırmazlar. Neden? Çünkü sufi topluluklar anarşizmin ve radi-kalizmin kol gezdiği yerler değildir. O yüzden bu radikalizmin ve anarşizmin kol gezdiği topluluklar veya şahıslar sufileri çok ağır bir şekilde eleştirirler, bugüne kadar hep eleştirdiler ve onların benim nazarımda siyasi veya dini kimlikleri yoktur. Onların bir tek kimlikleri vardır, onlar radikalizmi ken-dilerine ölçü edinmişlerdir. Yani aslında -bu benim kendimce- onlar kendi-lerini şeytanlaştırmışlardır. Kendilerini şeytanlaştırdıkları için çevresindeki bütün her şeyi şeytan olarak görürler ve o radikalizmden beslenirler, şiddet-ten beslenirler, şiddetten. Oysa sufilik şiddeti tamir eder, şiddeti tadilat eder. Bizde mesela bir sufinin kadını dövmesi düşünemez, bir sufinin küfür et-mesi düşünülemez, bir sufinin bir çocuğu dövmesi düşünülemez, bir sufi-nin kalkıp da bir kimseye devlet emretmediği müddetçe… Hani o da dev-let memurudur, askerdir, polistir, güvenlik memurudur, devlet ona emreder ateş edeceksin, der, ateş eder. Sınır boylarında askerlerin savaşması gibi ve-yahut da güvenlik kuvvetlerinin kötülerle, kötülüklerle mücadele etmesi gibi terörle savaşması gibi. O zaman devlet emriyle olur, o kimsenin bundaki so-rumluluğu kalkar. Ancak bir sufi o zaman öldürebilir, öbür türlü öldürebilir mi? Hayır. Yani sufilik bu noktada radikalizmi ve anarşizmi kendi içerisinde barındırmaz, şiddeti kendi içerisinde barındırmaz. Bu tip şiddet, radikalizm, anarşizm köklü insanlar sufiliğin içerisinde barınamazlar. Kadın, erkek hiç önemli değil. Çünkü radikalizme, şiddete yatkın kimlikler bulundukları yeri de kendilerine benzetmek isterler. İşte o kimse nereye gider? Neo selefilere gider. Ya kendisini terbiye edecek, düzenleyecek, dizayn edecek sufi bir top-luluğunun içerisinde yada orayı beğenmeyecek, oradan çeker, gider. Bizim kardeşler de derler ki; çekti, gitti. Ya gider, neden? Çünkü radikalizm onu pençesisinin altına almış, onun duygu dünyası radikalizmin içinde. Hani meşhurdur ya, bir sufi kıssasıdır. Birisini başvezir yapacak padişah, ondan

296 | Çağdaş Siyasal İslam

sonra işte birisine ceza verilecek, sorar: “Buna nasıl ceza verelim?” O der ki: “Kasaplar gibi keselim, biçelim, dörde beşe katlayalım, etini kemiğinden ayı-ralım, kurda kuşa yem edelim, kıyma edelim.”der. Oradan yaşlı bir kimse “Yerindedir.” der. “Aslı hu Nesli hu” diye bağırır. Veya öbürkü der ki; şuna şöyle ceza verelim, öbürkü der ki; buna böyle ceza verelim. O yaşlı adam hep “aslı hu nesli hu” der. En sonunda padişah sorar: “Neden aslı hu nesli hu di-yorsun?” Der ki; “Onun babası kasaptı, kasap dükkanın yanında duruyordu, o cahil bir insan kasaplıktan başka bir şey bilmez, o yüzden ceza verirken o böyle kasap gibi düşündü, etini kemiğinden ayıracaksın, pirzolasını bifte-ğini kuşlara yem edeceksin,dedi.” Öbürkü marangozdu, marangoz olduğun-dan destere ve çekiç kullanıyordu, keser kullanıyordu, o yüzden “destereyle keselim, çekiçle ezelim, dedi” diye sıralar. En sonunda bir tanesi vardır: “Af-fetmek sizin şanınıza yakışır, siz affedici olun.” deyince (yaşlı kimse) “İşte bu da alim bir kimsenin alim bir zatın oğlu, o da babasından affediciliği öğ-rendi, sen bunu baş vezir yap.”diyor.

Şiddet çünkü hep şiddeti, anarşi hep anarşiyi çağırır. Başka bir şey ol-maz, sufilerin içerisinde böyle bir şey olmaz ama tabi dünya üzerinde böyle bir proje oluşturdular, İslam radikalizme karşı iken radikalliği İslamileştirdi-ler. Bakın, radikalliği İslamileştirdiler. Önceden radikalizmi komünistleştir-mişlerdi, her dünya üzerindeki radikalliğin arkasından solcular, aşırı solcu-lar çıkardı ama Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla artık bu solcular, aşırı solcular radikalizmden uzaklaştılar ve radikalizm kendisine İslam’ı seçti. Dünya üze-rindeki radikalizm kendisine İslam’ı seçti. Batı bunu İslama seçtirdi, Batı bu elbiseyi İslam’ın üzerine giydirdi, bir taşa çok kuş vurdular ve İslam radi-kalizme, anarşiye karşı iken radikalizmi ve anarşiyi İslamileştirdiler. Biz bir baktık, dünya üzerinde Afrika’dan Asya’ya, Asya’dan Orta Doğu’ya, Orta Doğu’dan Avrupa’ya kadar televizyonlarda radikal İslamcı portresi çizdiler bize ve bütün televizyonlar bütün televizyoncular radikal İslam’dan bahset-meye başladı. Aslında doğruyu biliyorlardı, doğru neydi? radikalizmin İs-lamlaşmasıydı. Mesela ETA’da radikalizmdi veyahut da İspanya’da ETA, İs-koçya’da İRA. Mesela Avrupa’nın kendi içerisindeki radikalizm, Avrupa bir şekilde o radikalizmi devlet gücüyle bastırdı. ETA’yı tasviye etti, İRA’yı tas-viye etti, ASALA bizim başımıza örülmüş bir çoraptı, bunları tasviye etti ve o Avrupa’daki radikalizme yatkın gençler, -dikkat edin- Avrupa’da radika-lizme yatkın gençleri bilinçli olarak İslamileştirdiler. Şimdi örnekleyeceğim ben size bunlardan.

Türkiye Suriye’ye operasyon yapınca oradaki DAİŞ’lilerin ne olacağı ile alakalı dünyada bir fırtına koptu değil mi? Türkiye muhteşem bir şey yaptı, ayna tuttu Batıya, dedi ki; nerenin vatandaşıysa oraya göndereceğiz. Peki,

buradaki DAİŞ örtüsü altında savaşan Avrupa’nın çocukları değil miydi? Bakın, dikkat edin. Suriye’de savaşan Avrupa’nın çocuklarıydı. Bir Fransız, bir Alman, bir İngiliz, bir Danimarkalı, bir Belçikalı ve bunlar soy itibarı ile Müslüman bir ailenin çocukları değil. Bildiğiniz Fransız bir DAİŞ’çi, bildi-ğiniz Alman bir DAİŞ’çi, bildiğiniz İngiliz bir DAİŞ’çi İngiliz, bildiğiniz Bel-çikalı bir DAİŞ’çi. Bunların anneleri, babaları Müslüman değil; dikkat edin buraya. Velev ki annesi, babası Müslüman. Nerede yaşıyor? İngiltere’de ya-şıyor. Nereli? Hintli. Sonuçta sömürgesinden gelmiş, Hindistan sömürgesi. Nereli? Afrikalı. Ne? Sömürgesi. Nereli? Şuralı, Fransa’da. Nereli? Cezayirli, sömürgesi. Nereli? Tunus’lu, sömürgesi. A bir İtalyan DAİŞ’çi. Nereli aslen? Libyalı. Fransa’da Suriyeli bir DAİŞ’çi. Nereli? Suriyeli, Fransa’nın sömürgesi. Orta doğu paylaşılırken Fransa -siz şimdi onları incelememişsinizdir- Orta doğu paylaşılırken mesela Suriye, Lübnan diye bir ülke yok ilk önce. Dik-kat edin, Lübnan diye bir ülke yok, Ürdün diye bir ülke yok, Suudi Arabis-tan olarak bir ülke yok, Birleşik Arap Emirlikleri diye bir ülke yok. Tarih bo-yunca yok zaten, Kuveyt diye bir ülke yok, öyle bir ülke yok. Bakın, bunlar Osmanlı parçalanırken oluşturulan ülkeler. Mesela Suriye, komple o bölge Fransızlara verilince Fransızlara veriliyor. Bu sefer Fransızlar verilen o ül-keyi ikiye bölüyorlar, bir Lübnan çıkarıyorlar, bir de Suriye çıkarıyorlar, bir de oradan bir de Hatay çıkarıyorlar. Hatay Atatürk’ün misak-ı milli sınırla-rının içerisinde. Sonradan masada Hatay Türkiye’ye bağlanıyor. Aslında sus payı veriliyor çünkü bazı rivayetler var. Paşa Beyrut’a kadar inmek istiyor, aşağı doğru yani Akdenizi çevrelemek istiyor. İdlib, Lazkiye, Beyrut aşağı doğru gidecek; Beyrut’u da içine alacak. Şu anda İsrail sınırı olarak nitelen-dirilen yerlere kadar Paşa inmek istiyor. Ortada da Kerkük’ü, Musul almak istiyor. Paşa’nın böyle bir düşüncesi var. Yani Kerkük, Musul,Halep oradan aşağı doğru Beyrut da içinde, Lübnan da içinde o bölgeyi böyle Paşa almak istiyor. Paşa anti siyonisttir. Sizyonizme hizmet eden bir kimse değildir Paşa. Hataları, kusurları herkesin kendine, bizi ilgilendirmiyor ama Paşa anti si-yonisttir; Siyonizmin emrinde değildir, o yüzden mason localarını kapatır komple. Bunlar tehlikeli der, vatana tehlikeli bunlar der, bütün mason loca-larını kapatır. Bütün Atatürkçülerin aslında mason localarına ve masonluğa kwarşı olması lazım ama şimdi bütün Atatürkçü geçinenlerin hepsi de mason-dur. Enteresan bir şeydir. O zaman için Suriye de Lübnan da bir ülke, Fran-sızlara bırakılıyor ve Fransa orayı ikiye bölüyor. Fransa bölüyor orayı ikiye, bakın, ikiye bölüyor, oralara girmeyelim ama Fransa’da örneğin bir DAİŞ’çi var, nereli kökleri? Suriyeli. Hama Humus, Müslüman kardeşler, Esad’ın ba-bası olan Esad döneminde o Müslüman Kardeşlerle alakalı çıkarılan sıkın-tılarda Suriye’de bu yeni göç değil Suriye’de. Herkes şimdi Suriyelilerin yeni

298 | Çağdaş Siyasal İslam

göç ettiğini düşünüyor, değil. Müslüman Kardeşlerle alakalı sıkıntı var, Hama Humus meselesi var ve Suriye’de Müslümanlar daha önce de göçmek zorunda kaldılar. Onlar o zaman Fransa’ya göçtüler, Fransa oradan gelen göçmenleri kabul etti. Sonradan Suriye’de belli şeyler düzenlenince bir kısmı tekrar ül-kelerine geri döndü anlaşmayla beraber. Şu anda Suriyelilerin büyük bir ço-ğunluğunun, bu yurt dışına çıkanların, çıkmaya çalışanların Almanya’da, Fransa’da, Belçika’da, Avrupa birliklerinde değişik yerlerde akrabaları var za-ten. Bu yeni değil ve orada yaşayan kimseler bu sefer ne oluyor? Radikalleşi-yorlar ve radikalizmle beraber nereye gidecek radikalizm? Bu noktada SSCB dağılınca Batı kendi içerisindeki radikal unsurlarını İslamlaştırıp İslam dün-yasına servis ediyor tam göbeğine. Nereye? Suriye, Irak, Afganistan, Yemen buralara gönderiyor. Nereden geliyor? Batıdan geliyor. Radikalizmin pençe-sinde olan kimseleri İslamlaştırdılar ve onları nereye gönderdiler? Yine İslam dünyasının içerisinde ve onlar kiminle savaştı? Yine Müslümanlarla savaştı, bakın, oyun küçük değil. Bakın, bunların hepsi de tasarlanmış olabilir, ben burada şimdi komplo teorisi kurmak istemiyorum. Oliver Roy neo selefileri evrensel İslamcı olarak görüyorsa onun altını çizerim ben. Burası çok tehli-keli bir nokta. Bakın; tüm kültürü, felsefeyi düşünceyi, mezhepleri, meşrep-leri, tasavvufu ve 1400 yıllık oluşan ilahiyatı küfür olarak gören, reddeden bir topluluğu evrensel görüyorsa bir kimse bunun altını çizmek lazım. Evet. Çünkü bu şiddet eğilimli radikalizmin şeytani pençesine düşmüş olan kim-selerin İslam’la özdeşleşmesi mümkün değil ve tabi bu Batıdan gelen o radi-kalleşmiş insanlar, aynı şey Türkiye’de de mevcut. Mesela bir kimse, Batının her türlü ahlaki pisliğine bulaşmış bir kimse o radikalizmle tanışınca kes-kin bir şekilde kendince cihatçı bir ruha sahip oluyor kendince ve diyorsun ki; yani savaş sebebin Kur’an ve sünnet olursa ancak şehit olursun. Kiminle savaşıyorsun? Müslüman bir kimseyle savaşıyorsun. Bütün radikalizme kay-mış olan topluluklara baktığınızda hiç Batılılarla veya İsrail’le savaşan yok. Allah iyi etsin inşallah.

O yüzden bu tip insanlar benim nazarımda İslami bir olgunlaşmaya var-madan radikalleşen insanlar. İşte sufi topluluklar bu yüzden çok önemli. Sufi topluluklar insanları İslami bir olgunlaşmaya, kemalata, erdemliliğe götü-rür. O yüzden Batı veya İslam dünyasının kendi içerisindeki kurum ve ku-ruluşlar gerçek sufiliği istemezler. Çünkü insanları belli bir İslami olgun-luğa ulaştıracak.

Peki İslamcı düşünce programını yerine getiriyor mu? Bize göre başa-rısızlık vardır, çünkü İslamcı düşünce modernliği düşünmeye çabalayarak izlediği düşünsel yolun sonunda geleneğin “İslami siyasal muhayyilesi”yle ve onun temel açmazıyla buluşur.

Siyaset ancak bireysel erdem temelinde yükselebilir. (Oliver Roy)

Önce baştan şunu söyleyelim, İslamcı düşünce programını yerine getiri-yor mu? Hayır. Bu benim kendi şahsi düşüncem. Oliver Roy demiş ya, bize göre başarısızlık var. Evet, buraya katılıyorum. Bunu böyle nitelendirmek is-temiyorum ama yine bir önceki cumhurbaşkanı: “Siyasal İslam bitmiştir.” dedi ya, birkaç hafta önce de biz ona bir atıfta da bulunmuştuk. O yoldan yürümek istiyorum. Siyasal İslam; bugüne kadar siyasal İslam denilen bir kavram oluşmamıştı yüz yıldır, yüz elli yıldır, iki yüz yıldır. Öyle söyleye-yim, siyasal İslam kavramı oluşturuldu, yani dinin siyasallaşması gibi. Oysa böyle bir kavramın oluşmasına gerek yoktu, bunu baştan söylüyorum ama bu kavramla nitelendiriliyor mu şu anda? Evet. Şimdi başarısızlığı araştıra-caksak komle çevreye bakmamız lazım. Osmanlı yıkılmış, Osmanlı’nın içe-risinde bir İslamcılık düşüncesi oluşmaya başlamış. Bu İslamcılık düşüncesi -geçen hafta da bunu işlemiştik- değişik yerlerde konuşulmaya, tartışılmaya başlanmış. Yani bunu devletin yönetimsel biçiminden tutunda insanların İs-lam’ı tanımlaması, bilmesi, öğrenmesi, yaşamasına varıncaya kadar. O za-man Osmanlı’dan sonra kendisini İslami bir yönetim ve yöntem olarak ta-nıtan birincisi Suudiler var. Şimdi bu başarısızlığı biz ortaya koyarken kendisinin İslami olarak kurulduğunu söyleyen bir Suud Devleti var. İkin-cisi, sonradan İslami bir devrim yaptığını söyleyen İran var. Bunlar İslami bir devrim yaptık, iddiasıyla yönetime geçtiler, hala daha aynı şekilde devam ediyorlar. Afganistan’daki kargaşadan sonra Taliban orada bir İslam devleti kurduğunu söyledi, öyle değil mi? Ve o İslam devleti kurulduğunu söyleyen Afganistan meydanda şu anda. Bu benim kendi düşüncem, Suud’daki İslami yönetim, İran’daki adına İslam denilen yönetim, Afganistan’daki İslam de-nilen yönetim. Buradaki başarızlıkların hepsi de İslama mal edildi. Devam ediyorum. Bunu takip eden İslami cihatçılar Fas, Tunus, Cezayir’de FIS; Or-tadoğu’da İslami Kurtuluş Örgütü İKO, İslami Kurtuluş Örgütü. Böyle bir örgüt var. Filistin Kurtuluş Örgütü, ayrı ayrı örgütler bunlar. Ve Müslüman Kardeşler Mısır da çok etkin; Suriye’de etkin değişik isimler altında; Fas, Tu-nus, Cezayir buralarda daha farklı isimlerde etkin; Afrika’dan içeri doğru gittiğimizde Boko Haram var ya daha etkin; oralarda da etkin. İşte bu İs-lami Müslüman Kardeşler Ürdün’de etkin, Yemen’de etkin, şimdi Yemen iç savaş var. Bunlara baktığımızda Türkiye’yi de içine alabiliriz. Türkiye’deki değişik cemaatlerin, isimleri değişik olan cemaatlerin çalışmaları, mücade-leleri, bunun Osmanlı’nın son döneminde temeli atılmış risale-i Nur Bediüz-zaman Said Nursi hareketi ve onların parçalanması, okuyucular, yazıcılar, üfleyiciler, Zehra grubu gibi ardından içinden çıkan zamancılar, Fethullah Gülen cemaati gibi. Ve aynı zamanda bunların karşısında Milli Görüş, Milli

300 | Çağdaş Siyasal İslam

Selamet Partisi çizgisi. Milli Selamet Partisi, ondan sonra Refah Partisi, on-dan sonra biz onların devamı demesek dahi içlerindeki kadro devamı nite-liğinde AK Parti. Yani Refah Partisi, Fazilet ardından AK Parti. Bunun gibi toplulukların bütün bunların hepsine baktığımızda bunların başarısızlıkları İslami siyaset söylemini ve hayalini çökertti. En sonunda en yetkili ağız ola-rak Abdullah Gül: “Dünya üzerinde siyasal İslam bitmiştir.” sözünü söyledi. Tabi her ne kadar bu söz bir yerlere bir mesaj, yani bizim içinde bulunduğu-muz yeni siyasi hareketin böyle bir siyasal İslam derdi olmayacak, söylemi olmayacak, diyerekten yola çıkmak gibi ben algıladım bunu. Ama bu çök-menin sebebi yine kendilerinin yetiştiği, kendilerinin geldiği topluluk ola-maz mıydı acaba? Veyahut da bütün biz bunu dünya üzerinde baktığımızda İran başarısız -ben kendimce başarısız olarak görüyorum- Suudi Arabistan’da İslami bir yönetim olarak başarısız olarak görüyorum, Afganistan zaten ba-şarısız. İslam devleti veya siyasal İslam olarak görülen dünya üzerinde başa-rılı bir devlet, bu noktada hatta başarılı bir siyasi hareket de yok; ben başa-rılı bir siyasi harekette görmüyorum. Müslüman Kardeşler Mısır’da başarısız, Cezayir’de, Fas’ta, Tunus’ta başarısız. Hatta Müslüman Kardeşlerin içinden çıkma Cezayir’de, Fas’ta bazı liderler konumundaki kimseler, kendilerinin siyasal İslamcı olmadıklarını ve bu bağlamda kalmadıklarını ve her birisi Batı ile bir şekilde anlaştılar veya içinde bulundukları devlet yönetimleriyle anlaştılar. Bu noktada kendileri bir adım değil üç-beş adım attılar ve ma-demki o kadar çile neden çekildi, o kadar sıkıntı neden çekildi, o kadar prob-lem neden yaşandı? Bunu sorgulayacak hiç kimse yok ve bu başarısızlık be-nim nazarımda birinci derecede fikri olarak bir başarısızlık. Ben başarısızlığı kabul ediyorum, bunu şöyle diyebilirdim, yani başarısız kalınıldı, konuyu kapatabilirdim ama bence biz bu başarısızlığın temeline inmemiz lazım. Yani biz bataklığı görmezsek, o zaman biz o başarısızlığın sebebini bilmezsek, ba-şarısızlığın nelerden kaynaklandığını bilmezsek, biz yine hamasi nutuklara kanıp o başarısız olan toplulukların arkalarından gidebiliriz. Bu fakirin ken-dince başarısızlık sebebi; birinci derecede fikri planda, yani düşünce planında bir başarısızlık oldu. Düşünce planındaki başarısızlıktan dolayı o düşünce-sizlik, o temel bir fikir oluşmaması erdemsiz bireylerin yetişmesine sebep oldu. Tırnak içerisinde İslami siyasetin içerisinde bulunan topluluklar er-demli bireyler yetiştiremediler, erdemli insanlar yetiştiremediler. Davalarında sadık, yani davası neydi? Kur’an ve sünnetti. Kur’an ve sünnete sadık, Kur’an ve sünnetin emrettiği erdemlilik ölçüsünde bireyler yetiştiremediler; asıl ba-şarısızlığın temelinde ben bunu görüyorum. Siyasal İslamcılar dünya üze-rinde komple başarısızlar mı? Bence komple başarısızlar, Türkiye de dahil buna. Bakın, Türkiye de dahil buna. Başarısızlar mı? Evet. Bunun temel

sebebi; fikri planda zayıflıkları, fikri planda bir şey üretememeleri. Kur’an ve sünnet orada. Yani Kur’an belli, hadisler belli. Kur’an ve sünnetten fayda-lanaraktan, oradan beslenerekten fikri planda bir şey üretemediler. Yani fikri planda bir şey üretemedikleri için kendi içlerinde bulunan topluluklar er-demli topluluklar olmadı. Kendi içlerinden çıkarmış oldukları bir meclis üyesi, bir belediye başkanı veyahut da bir bürokrat devletin ve belediyenin şatafatından, şatahatından gözleri kamaştı hepsinin de ve aldandılar. Devle-tin ve belediyelerin ellerindeki makam, ekonomi, hava civa, gösteriş onların gözlerini kamaştırdı ve gözleri kamaşan, bu siyasal olarak nitelendirilen o topluluğun bireyleri bozuldular. Bozuldular. Hep Uhud’daki Okçular Tepe-sinde duran okçularla anlatılmaya çalışıldı bu. Bu Hazreti Peygamber sallal-lahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kendi sağlığında ve döneminde bize ga-nimetlerden bir şey kalmayacak, herkes ganimetleri orada paylaşıyor, deyip, Okçular Tepesi’ni terk edip, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin emrini terkedip gelen o sahabeler topluluğu bize örnek olarak gösterilirken siyasal -tırnak içerisinde tekrar- siyasal İslam düsturuyla hare-ket eden topluluklar ve toplumlar Okçu Tepesi’ni terk ettiler. Bunun arka-sında bir nefis terbiyesinin olmayışı kemalata doğru bir yol gidilmemesin-den kaynaklandı. Bu siyasi İslam’ın siyasi kanadını oluşturan bu kimseler ne yazık ki doğru bireyler yetiştirmedi ve bunlar ister, devlet kademelerinde bir göreve geldiklerinde ister, belediyelerde bir göreve geldiklerinde ne yazık ki diğerlerinden farklı bir şey yapmadılar. Bu işin acı tablosu ve İslam’ın kendi içerisinde koymuş olduğu kuralları kendileri çiğnediler. Dinin kuralları vardı, dinin kuralları Kur’an ve sünnetten çıkma kurallardı. Dinin yasakladıkları vardı, bunlar devlette değişik bürokratik makamlara geldiklerinde veyahut da belediyelerde belli bir noktalara geldiklerinde bu kurallar manzumesini kendileri çiğnediler ve bu onların İslami bir erdemliliğe ulaşamadıklarını, bir nefis terbiyesi yaşamadıklarını, helal haram çizgisini uygulayamadıkla-rını gösterdi. Bu benim nazarımda İran’da da, Suriye’de de, Afganistan’da da, Filistin’de de, Ürdün’de de, Yemen’de de, Türkiye’de de, Fas, Cezayir, Tu-nus, Libya, Lübnan’da da bu İslami yani -tırnak içerisinde- siyasal İslamcı-ların veya siyasal İslami toplulukların içlerinde bu virüsler, bu kokuşmuşluk devam etti ve bunlar hala daha devam ediyor. O yüzden başarısızlık var. Ve İslami bir erdemliliğe ulaşmak farz iken onlar bu erdemlilikten uzaklaştılar ve toplumun erdemleşmesi, kemale ermesi, dinileşmesi o -tırnak içerisinde-siyasal islamcılar bu söylemlerle yola çıktılar ama ne toplumları değiştirip dönüştebildiler ne de kendilerini İslami noktada değiştirip dönüştürebildi-ler. Ve insanlar -acı bir şey- belli bir makama gelmek için, belli bir yere gel-mek için o siyasal İslamcıların içerisine girip kendilerince nemalanmaya

302 | Çağdaş Siyasal İslam

çalıştılar. Devletten nemalanmak, belediyelerden nemalanmak adına hiç bir kaide ve kural kendilerine koymadan yürüdüler ve başarısızlığın, bozulma-nın, kokuşmuşluğun, çürümüşlüğün bayraktarlığını yaptılar. Ve İslam top-lumu adalet beklerken adaletsizliği getirdiler; erdemli olmayı gerektirirken İslam, erdemsizliği getirdiler ve artık dünya evrensel bir söyleme aç iken bu siyasal İslamcılar dini milliyetçilik yaptılar; ırki milletçilik yaptılar; dini ve ırki milliyetçilik yaparaktan dünyaya evrensel bir mesajın verilemeyeceğini görmediler ya da gördüler; bu onların işine gelmedi. Siz dini bir milliyetçi-lik yaparaktan bir Hristiyan’a bir şey anlatabilir misiniz? Anlatamazsınız. Siz dini, kendi dindarlık milliyetçiliğinize alırsanız din sadece o zaman “Ben Müslümanım.” diyene mi? Biz bir Hristiyan’a din anlatamayacak mıyız? Biz bir Yahudi’ye İslam’ı anlatamayacak mıyız? Farkında değiliz, bizi hegemon-yanın altına alıp kısırlaştırıyorlar. Biz bir Hristiyan’la diyalog kuramıyoruz, biz bir Yahudi’yle diyalog kuramıyoruz, biz bir ateistle diyalog kuramıyoruz, biz bir Teoculuğa inan kimseyle diyalog kuramıyoruz. Şimdi biz sadece Müs-lüman toplulukların içerisinde, ben Müslüman’ım diyenlerin içerisinde kısı-lıp kalmakla mükellefiz, orada kısıyoruz. Ya ırk milliyetçiliği olacak veya ulu-sal bir milliyetçilik olacak, oraya biz bağnazca yapışıp kalacağız ya da din milliyetçiliği olacak, biz oraya bağlı kalıp oturacağız. Bu kalıplaşmış bir din, kalıplaşmış bir ırkçılık olacak ve bu tehlikeyi -yine tırnak içerisinde söyleye-rekten- siyasal İslamcılar bunu bile bile Müslüman dünyanın üzerine bu göm-leği giydirdiler. Bile bile. Çünkü eğer Müslüman dünya adaleti ve hakkani-yeti, Müslüman dünya Kur’an ve sünnete dayalı bir yönetimsel biçimi isterse o zaman Suud hükümeti ve Suud yönetim biçimi yıkılmak zorunda. Eğer İs-lam dünyası olmazsa olmaz olan, olmazsa olmaz olan, insanı insan neden ve insanı yeryüzünde halife kılan olguları isterse İran Devlet yönetimi yıkılmak zorunda ve Osmanlı’nın bırakmış olduğu bütün devlet yönetimleri yıkılmak zorunda. Yıkılmak zorunda derken değişime ve dönüşüme tabi tutulmak zo-runda. Yıkılırken devlet yıkmaktan yana değilim, o değişimi ve dönüşümü gerçekleştirmek zorundalar. Yani İran İslam Cumhuriyeti. İran İslam Cum-huriyeti, adı İslam Cumhuriyeti içinde İslam yok. Mollaların hegemonya-sında kurulmuş bir cumhuriyet. Suud İslam Devleti. Kral Faysal sülalesinin devleti, başka bir şey değil, adına devlet derseniz. Haktan, adaletten, hukuk-tan, insan haklarına saygısı olmayan hatta Kur’an ve sünnetle hiç alakası ol-mayan bir Suud İslam Devleti var elimizde. Yine haktan, adaletten, İslam’dan nasibi olmayan elimizde bir İran İslam Cumhuriyeti var. Yine ama Türki-ye’de ama Cezayir, Fas, Tunus, Mısır ama Ürdün, Filistin, Yemen gibi Pakis-tan, Hindistan, Afganistan bunların hepsini de koyabiliriz içine. Ordaki Müs-lümanların kendilerince devleti değiştirme ve dönüştürme hayaliyle yaşayan

o siyasi topluluklar ne yazık ki küçücük bir belediye veya devlette herhangi bir göreve, vazifeye geldiklerinde heva ve heveslerinin kurbanı oldular ve İs-lam dünyasının hayallerini yok ettiler. Yine aynı şekilde ama Türkiye’de ama değişik yerlerde kurulmuş ve kurdurulmuş olan, kurulmuş veya kurdurul-muş olan -tırnak içerisindeki- İslami cemaat, tarikat, adına ne topluluğu der-seniz deyin; bu toplulukların değişik yerlerde metalarla yani parayla, pulla, makamla karşılaştıklarında bozulup dağılmaları gibi. Ve bunlar ne yazık ki -tırnak içerisinde- yine Batılıların tabiriyle İslamcılık, İslam ülkelerinin bu kötü makus duruşunu değiştiremedi. Hayaller ne yazık ki toprağa gömüldü ve -bu benim nazarımda- elli yıllık bir fiyasko var, yüz yıllık bir fiyasko var, büyük bir fiyaskonun içerisindeyiz, başarısızız. Müslümanlar olarak başarı-sızız ve ben Müslüman’ım siyaset yapacağım, siyasetle bunları düzelteceğim, diyenler başarısız ve yine olan İslam toplumuna oldu, yine hayalleri toprağa gömüldü, yine aldatıldı, yine hüsrana uğradı. Yine sarf ettikleri bakın; sarf ettikleri enerjileri, sarf ettikleri paraları pulları heba oldu; bakın; heba oldu. Ve Müslümanlar bu elli yılın, yüzyılın sonuna geldiklerinde ne yazık ki kan, gözyaşı, adaletsizlik, erdemsizlik, cahillik, kayırmacılık, aldatmacılıktan başka bir şey kalmadı ellerinden. Bunun açık örneği İslam dünyasına baktığımızda var. Yine vasat Müslümanlar; fukara, kimsesiz yine toplumun ikinci, üçüncü sınıf elemanları. Yine İslami doğru gelişmeler olacak hayaliyle yola çıkan İs-lam toplumu elli yılın, yüzyılın sonunda hüsrana uğramış vaziyette. Ümit-siz, umutsuz, gelecekle alakalı hayali olmayan, gelecekle alakalı hayali olma-yan, hayal kurmaya dahi korkan bir İslam toplumu var şu anda. Hayal kurmaya dahi korkan bir İslam toplumu var. Bu acı bişey. Yani partileri al-datmış onları, cemaatleri aldatmış, bağlı bulundukları tarikatları aldatmış, şeyhleri aldatmış, medyası aldatmış, basını aldatmış. Bunların çokça örneği var mı içimizde? Var. Çokça örneği var mı? Var. Hani alkışladığımız, Aydın Doğan’ın bütün foyalarını meydana çıkaracak dediğimiz Ahmet Hakan; şu anda Hürriyet’in başında ve CNN’in başında. Aynı Ahmet Hakan, Aydın Doğan’ın viski kadehini taşıyordu. Yine bizdenmiş gibi görünen, bizimle be-rabermiş gibi görünen siyasetçiler akçakavak yaprağı gibi rüzgar ne tarafa eserse o tarafa dönüyorlar. Ve ben kendi ülkemden bunu örnekleyecek olur-sam, belli bir makama ve mevkiye gelen, devletin şatafatını ve şatahatını, be-lediyelerdeki şatafatı ve şatatı gören Müslümanların gözleri kamaşıp geldik-leri yeri unutmaları, geldikleri yere sırtını dönmeleri, geldikleri yeri tu kaka ilan etmeleri meydanda. Ve örneğin işte burada sakalı hemen hemen herke-sin kısa; işte bir benimki, Abdürrahim’inki var mesela. Bir siyasetçi şuanda -tırnak içerisinde- İslami siyasetiçi Abdürrahim’in sakalından uzaklaşır, onunla görünmek istemez veya bizim kudümzenin sakalıyla görünmek

304 | Çağdaş Siyasal İslam

istemez. Sebep? Kendince der ki; laik kesimden oy alamam, diye düşünür, satar bizi. Satar mı? El-cevap: Satar.

Bu başarısızlıklarının arkasında

1) Temelde, düşünce temelinde üretememek.

2) Erdemli insanlar, bunları siyasal İslamcılar olarak söylüyorum, erdemli

insanları yetiştirememek.

3) Akçenin döndüğü devlet ve belediye kademelerinde gözlerinin kama-

şıp kendilerince heva ve heveslerine uyması.

4) Devleti yönetmeye başlayan kimselerin kendilerince Amerikan emper-yalizmi veya Batı emperyalizmiyle kol kola girmeleri ve Amerikan ve Batı emperyalizmin güdümünde devam etmeleri.

Ben başarısızlığı bu dört ana kalemde toplamış olayım. Daha bunun farklı nedenleri, niçinleri var bir sürü. Ben buraya notlar bile almışım kendimce ve bu notları okuyayım mı hızlı bir şekilde? Evet.

Öyle garip bir siyasi İslam ki yalnızca başka Müslümanlara karşı kulla-

nılan bir siyasi İslam. Baya acımı dökmüşüm ben de buralara.

Öyle garip bir siyasi İslam ki yalnızca başka Müslümanlara karşı kulla-

nılan bir siyasi İslam.

Cemaatlere, tarikatlara, sufilere karşı duran bir siyasi bir İslam. Siyasi İs-lamcılığın siyaset sahnesinden yok olduğu sanılmasın aksine Müslüman ül-kelerde Amerika’nın ve Batının her dediğini yapacak ama bizdenmiş gibi gö-rünecek bu siyasi topluluklar lazım.

İslami siyaset artık bir anlamda “Sosyal demokratlaştı”. Artık bir başka yeni toplum ya da mutlu yarınlar için temel oluşturacak düşünsel bir model sunmuyor. Tabiri caizse hatta o çarpık eski yapıyı daha iyi koruyorlar. Gü-nümüzde, herhangi bir müslüman ülkede, İslamcılık ne tür bir siyasal zafer kazanırsa kazansın, bu aldatıcı olacak, adetlerden başka bir şeyi değiştire-meyecektir. Hak, adalet, İslami hukuk noktasında hiçbir şey yapamayacak-lar; yapmayacaklar. Siyasi İslamcılık; yeni siyasal biçimler oluşturmaktan, şura gibi meşveret gibi halka açılmak gibi, halkın İslami istekleri gibi, İslam hukuku, şeriatı yeniden kurmaya çalışmak gibi şeyleri gündeme getirmeden işini görmeye bakacak. Bunlar ise siyasal İslamcılığı halkın gözünde sıradan-laştırıyor, diğerlerinden bir farkının kalmadığını gösteriyor.

Sözlerim ağır olabilir ama düşüncem bu. Allah cümlemizi affetsin inşaallah.

Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Sünnet, Çile. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı