Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Çağdaş Siyasal İslam ·

Çağdaş Siyasal İslam — 4 nİSAn 2020 Sohbeti

Çağdaş Siyasal İslam — 4 nİSAn 2020 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin Çağdaş Siyasal İslâm üzerine sohbeti.

ÇAĞDAŞ SIYASAL İSLAM • 27/32

Çağdaş Siyasal İslam — 4 nİSAn 2020 Sohbeti Hakkında

4 Nisan 2020


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

4 Nisan 2020 | 305

İslamcıların siyasal hareketi; devletlerin ya da İslami toplumların or-taya çıkışına yol açmak şöyle dursun, ya devlet mantığına (İRAN) ya da ye-niden düzenlenmiş olsa bile geleneksel bölünmüşlüğe (AFGANİSTAN) geri dönmektir. Aktörleri ne söylerse söylesin, her siyasal hareket otomatik ola-rak laik bir alanın yaratılması ya da geleneksel bölünmüşlüğe geri dönüşür.

İncelediğimiz hareketlerin düşüncesi iki kutup arasında gidip geliyor. Toplumun İslamileştirilmesinin devlet iktidarından geçtiğini düşünen dev-rimci kutup ile toplumsal ve siyasal eylemiyle, toplumu her şeyden önce aşağıdan yukarıya İslamileştirmeyi hedefleyen reformcu kutup. Bu iki ku-tuba göre aşağıdan hareket, İslami bir devletin kuruluşuna otomatik ola-rak yol açacaktır.

Devrimci yol başarısızlığa uğradı, İran devrimi saray kavgalarının ve ekonomik bunalımın içine gömüldü. Müslüman Kardeşler’den kopan grup-ların eylemciliği, Arap ülkelerinde herhangi bir rejim değişikliği sağlamayı başaramadı. Sünni aşırı gruplar marjinalleştiler, Şii gruplar ise tersine dev-let stratejilerinin (terörizmin Suriye ve İran tarafından yönlendirilmesi) pi-yonları haline geldiler. Fakat İslamcılık siyasal manzaraya ve çağdaş Müs-lüman topluma derinlemesine damgasını vurdu.

Doğu- Batı çatışmasının son bulması, komünizmi arkasına sığınılan bir karşı güç olmaktan çıkardığı için İslamcı devrim düşüncesinin başarısız-lığa uğraması, 80’li yılların sonunda İran devrimi tarafından temsil edilen devrimci üçüncü dünyacı siyasal İslamcılığın öteden beri Suudi Arabistan tarafından finanse edilen şiddetle Batı karşıtı püriten, ahlakçı, popülist, muhafazakar bir yeni-fundamentalizme doğru kayışına yol açtı. Cezayir FIS’I bunun prototipiydi. (İslami Kurtuluş Cephesi = FIS)

Bununla birlikte, İslamcılığı getiren sosyo-ekonomik gerçekler ortada-dır ve silinmeye yüz tutmuş değildir. (sefalet, köksüzlük duygusu, değer ve kimlik bunalımı, eğitim sistemlerinin bozulması, göçmenlerin gittikleri ül-kelerle bütünleşme sorunları) İslam devrimi, İslam devleti, İslam ekono-misi birer efsanedir ama İslamcı muhalefet konusunda bir çözüme varmış değiliz. FIS gibi hareketlerin iktidara gelmeleri “İslamı devlet” hayalinin boşunalığını somutlaştırmaktan başka sonuç doğurmayacaktır. (OLIVER ROY, Siyasal İslam’ın İflası)

Zamanımız yeterse inşallah bu pasajları, bu paragrafları işlemeye gay-

Oliver Roy; bu siyasal İslam’ın dünya üzerindeki hareketlerini kendince tanımlayan, kendince bu noktada araştırmalar yapan bir kimse. Bu komple

306 | Çağdaş Siyasal İslam

alıntı da Oliver Roy’un “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabından alınmış de-mek ki. Kardeş bunu böyle yazmış.

Okuduğumuz ilk paragraf: İslamcıların siyasal hareketi devletlerin ya da İslami toplumların ortaya çıkışına yol açmak şöyle dursun, ya devlet mantığına (İran) ya da yeniden düzenlenmiş olsa bile geleneksel bölün-müşlüğe (Afganistan) geri dönmektir. Aktörleri ne söylerse söylesin, her si-yasal hareket otomatik olarak laik bir alanın yaratılması ya da geleneksel bölünmüşlüğe geri dönüşür.

Bu iki örneğimiz var elimizde Oliver Roy’un söylediği

1) İran örneği var.

2) Afganistan örneği var.

Malum, İran örneğiyle Afganistan örneği hatta biz buna Suudi Arabis-tan’ı da ilave edebiliriz. Çünkü kendilerini İslam olarak nitelendiren üç tane yeryüzünde çünkü analizler 80’lere 90’lara dayanan analizler. Böyle baktığı-mızda üç tane devlet var kendisini İslam devleti olarak tanımlayan .

1) Suudi Arabistan Devleti var.

2) İmam Humeyni’den sonraki Şia İslam Devleti veya İran İslam Dev-leti olarak nitelendirilen bir devlet var. Bir de Sovyetlerin işgal etmeye kalk-tığı hatta işgal ettiği Afganistan’da Taliban’ın kurduğu veya kurmaya çalış-tığı bir İslam devleti var. Biz bunların adına İslam devleti onlar kendilerini öyle nitelendirdikleri için ben de öyle nitelendiriyorum, yoksa ben onları bi-rer İslam devleti gördüğüm noktasında değil. Hatta bunu ben her daim söy-leyen bir kimseyim, yeryüzünde şuanda bir İslam devleti olduğuna inanan-lardan da değilim.

Şimdi İran söz konusu olunca İran İslam Devleti’nin modelini konuşa-biliriz veyahut da gerçekten İran İslam Devleti modeli başarısız mı oldu, ba-şarılı mı oldu? Buna bakabiliriz.

Tabi İran İslam devlet modeli başarısız, ben başarısız görüyorum. Başa-rısızlığı her şeyden önce İran İslam devrim modelinin başarısızlığıdır. Ora-daki söz konusu olan başarısızlık İslam’la alakalı değildir. Orada o İran İs-lam devrimi modelinin bir başarısızlığı vardır. Bunun işleyişi, tarzı, tavrı komple benim nazarımda da başarısızdır. Komple İslam dünyasını bağlamaz bu başarısızlık, adının başına İslam koyulan her şey çünkü İslam değildir. İran İslam’ı olarak nitelendireceğimiz olgu Şia düşüncesinin üzerine kuru-ludur ki bu da İslam dünyasında çok tartışılan bir olgudur. Çünkü tüm İs-lam dünyasını kaplamaz. Kendi içerisinde dahi birlikteliği sağlayamamış bir fikriyat veya felsefenin tüm İslam dünyasını kapsaması da mümkün değil-dir. Çünkü İran’da İran İslam devlet modeli veyahut da İran İslam hükümeti

devleti ama içindeki her şeyiyle tartışmaya açıktır, bu tartışma bitmiş değil-dir ve kendi içinde de bu model oturmamış, yerleşmemiştir, kaldı ki dünya üzerinde bir model oluştursun. Ne yazık ki modelde oluşturamamış ve iler-leyen safhalarda bunu göreceğiz, bunu konuşmaya devam edeceğiz bugün çünkü. Ne yazık ki Orta Doğu’daki terör oluşumlarına -bence- destek olmuş, hatta Sünni kesimle derinlemesine savaş açmış ve savaşmış bir kimse. Ve o dönemdeki İran-Irak savaşı dillere destan olmuştur, yani İran-Irak savaşı yıllarca sürmüş ve Orta Doğu’da sönmeyen ateşin yakılmasına sebep olmuş.

Afganistan’daki durum ise bundan çok farklı değildir. Afganistan’da da Sovyetlerin yenilerek, o çok büyük ekonomik kayıplar vererek 1989’da çe-kildiğinde süreç olarak bir İslam devleti ortaya çıkmamıştır. Batı veyahut da belli kesimler özellik de İran’da ve Afganistan’dakini İslam devleti ola-rak nitelendirirler, kaldı ki onlar da kendilerini öyle nitelendirirler, zaten en büyük açmazı o her ikisi de birer İslam devleti değildir. Taliban’ın, El-Kai-de’nin, Peştular’ın ve diğerlerinin ayrı ayrı grupları hepsi de baş olma iddia-sıyla birbirleriyle kavga etmeye, savaşmaya başladılar ki ardından da Batının müdahalesi geldi ve hepsini de dağıtarak, birbirine düşürerek, kendisi de si-vil ve askeri toplulukları katlederek bambaşka bir tablo ortaya çıktı. Afgan mücahitlerinin, yurt dışından gelen diğer mücahitlerin ideolojik olmaktan çok etnik ve kabilesel temelde olan ayrılıkları ve gittikçe artan çatışmalar iz-ledi. Hala daha ne yazık ki aynılar, bu sebeple Afganistan’da tam anlamıyla bir İslam devlet modelinden bahsetmemiz mümkün değildir. Tabi ki var olanı tam bir İslam modeli göremesek dahi başarılı görmemiz de mümkün değildir. Bu bölünmüşlüklerle de başarılması da mümkün değildir. O yüz-den Afganistan’da da ne yazık ki Oliver Roy’un dediği gibi yeniden laik bir noktaya dönüş söz konusu. Şuanda öyle denilebilinir çünkü Afganistan’daki savaşan gruplar kendilerince yola çıktıklarında kendi vatanlarını önce sov-yet işgalinden sonra da Amerikan işgalinden kurtarmak kendilerince yola çıkarken bir İslam devleti kurma düşüncesiyle hayaliyle yola çıkanlar; hük-metme, oradaki devletin yegane tek sahibi olma ve kendilerince orada yö-netimde pay sahibi, yönetimde söz sahibi olma mücadelesine girdiler ki ne yazık ki sonra birbirlerine düştüler. Birbirlerini kafirlikle itham edip birbir-leriyle savaşmaya başladılar ki bu ne yazık ki bir rol model olmaktan çıktı-lar. Aslında biz bu meselelere bakarken de biraz tarihi boyutuyla bakmamız lazım. Tarih boyunca Afganistan’da bir İslam devlet modeli hiç oluşmamış, İran’da bir İslam devlet modeli hiç oluşmamış. Yani İslam dünyasındaki bu topraklarda en uzun süre İslam devlet modeli olarak modelleyebileceğimiz ki benim tam olarak İslam devleti olarak nitelendiremediğim bir Osmanlı İm-paratorluğu var. Ondan öncesi Selçuklu İmparatorluğu kurulmuş ve değişik

308 | Çağdaş Siyasal İslam

imparatorluklar, değişik devletler kurulmuş. Bu topraklarda, İslam inanan-ların bulunduğu topraklarda değişik devletler oluşmuş ama bunlar ne ya-zık ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali’nin zamanındaki, radiyallahu anh hazretlerinin zamanın-daki İslam devlet modelleri olmamışlar hiç; olamamışlar. Bunda değişik un-surlar, değişik sıkıntılar, kültürel problemler, kendilerince etnik problemler bunlarda etkili olmuş; böyle olunca da tam bir İslam devlet modelini oluştu-ramışlar. O, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve Ci-haryâr-ı Güzin Efendilerimizin zamanındaki modelleri kendi zamanlarına taşıyamamışlar. Kaldı ki Farisilerin çok eski bir devlet geleneği vardır ama onlar da İslam devlet geleneği de çok derinlemesine değildir, kaldı ki Afga-nistan’da böyle bir derinlik olsun, bu da mümkün değildir. Aslında İran da Afganistan da bütün İslam dünyasını kanatlarının altına alacak bir rol mo-del devlet olamamışlardır, buna Suudiler de dahildir. Suudilerde de en büyük problem her ne kadar Oliver Roy burada İran’ı ve Afganistan’ı örnek göster-diyse buna Suudi Arabistan’ı da ilave edebiliriz. Suudilerde de Arap ırkçılı-ğına dayalı bir devlet sistemi vardır, dini olarak da vahhabiliği kendilerine ölçü edinirler, öyle olunca Osmanlı’dan sonra kurulan o Suudi Arabistan Devleti de ne yazık ki İslam devleti statüsünde olamamışlardır.

İncelediğimiz hareketlerin düşüncesi iki kutup arasında gidip geli-yor. Toplumun İslamileştirilmesinin devlet iktidarından geçtiğini düşü-nen devrimci kutup ile toplumsal ve siyasal eylemiyle toplumu her şeyden önce aşağıdan yukarıya İslamileştirmeyi hedefleyen reformcu kutup. Bu iki kutuba göre aşağıdan hareket, İslami bir devletin kuruluşuna otoma-tik olarak yol açacaktır.

Bu iki kutup, her iki tarafta bunu denemiş midir? Evet. Yani bir devlet eliyle İslam’ı yeniden organize etmek ve toplumları İslamlaştırma, bu İran ta-rafından denenmiş. İran tarafından bu denenince ne yazık ki bu denemeden belli bir sonuç alınmamış ve bu aslında bunun öbürküsünü de söyleyeyim, toplumları İslamlaştıraraktan devlet kurma, bu kanat da ne yazık ki Türki-ye’nin dışındaki yerlere baktığımızda bu da başarıya ulaşmış bir nokta de-ğil. Ve bunun da başarıya ulaşmamış noktasını Cezayir’deki FIS hareketi ile şimdi anlatmaya çalışacağız ama önce bunu anlatırken İslamın kendi fıtratı var. İslam kendi fıtratında devletler eli ile kurulan bir düzen, sistem değil-dir. İslam’ı siz bir devlet eliyle -bunu savunanlar çoktur- bir devlet eliyle siz bir yerde kurup sistemleştiremezsiniz bu çünkü islamın kendi fıtratına ay-kırıdır, Cenâb-ı Hakk’ın sünnetullahına aykırıdır. Sebep? Eğer toplum İslam olursa o kurulan devlete tabi olur, o kurulan devlete riayet eder eğer toplum

islam olmazsa o zaman o kurulmuş olan devlet onlara zulüm gibi olur, on-lar tabi olmazlar, onu istemezler, onun yıkmaya çalışıyorlar.

Şimdi bunun ta geriye doğru gittiğimizde, Mekke ve Medine devirlerine baktığımızda başlangıçta bir devlet yoktur. Mekke’de Hazreti Peygamber sal-lallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir devlet kurma yoluna çıkmamıştır, dev-letle bir bağlantısı da olmamıştır. Hatta o günkü müşrik devletin yöneticileri Ona gelip devlette hazineyi ele almasını veyahut da devlete hangi görevi al-mak istiyorsa o görevi onlara vereceklerini söylediklerinde Hazreti Peygam-ber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke müşrik devletinde görev al-mayı kabul etmemiş ve orada bir görev almamıştır. Ve onların istedikleri tabi bir tek, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yeni getirmiş olduğu dinden dönmeleridir. Hatta bu meşhurdur, amcasına söyler ya: “Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem; ya Allah bu dini hakim kılar ya da ben bu yolda yok olur; giderim.” der. Ve devam eder Mekke’de kendince Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahyetmiş olduğu dini tebliğ etmeye ve etrafındaki insanları Al-lah’a davet etmeye devam eder ve bu noktada asıl amaç çünkü devlet kur-mak değildir Mekke’de. Ve zaten İslam devletinin de asıl amacı ilahi keli-metullahtır ve İslam’ın insanlara tebliğ edilmesidir, Müslümanların İslam’ı yaşamalarını kolaylaştırmak ve buna imkan hazırlamaktır. Çünkü devletin İslam literatüründe asıl amacı budur ve bunu gerçekleştirmek gayesiyle ku-rulmamış olan bir devlet, İslam devleti olmaktan da çok uzaktır. İran, Af-ganistan, Suudi devlet modelleri de bu manada İslam devlet modeli olmak-tan uzaktır ve başarısızlıklarının sebebi de İslami devlet ölçüsünden uzak olmalarından dolayıdır. Bu üç sistemin üçü de İslami devlet ölçülerinden uzaktırlar. İslami devlet ölçülerinden uzak olduklarından dolayı, bunlar İs-lam devlet fıtratının da dışında kaldıklarından, dolayısıyla dinin kendi fıt-ratının dışında kaldıklarından dolayı başarısız olmuşlardır ve başarısızlık-ları devam etmektedir. Ve acı bir şey yeryüzü de şuan mevcut bulunan Suudi Arabistan Devleti’ni ve İran İslam Cumhuriyeti Devleti’ni İslam devleti zan-netmekteler, işin acı tarafı da bu.

Devrimci yol başarısızlığa uğradı, İran devrimi saray kavgalarının ve ekonomik bunalımın içine gömüldü. Müslüman Kardeşler’den kopan grup-ların eylemciliği, Arap ülkelerinde herhangi bir rejim değişikliği sağlamayı başaramadı. Sünni aşırı gruplar marjinalleştiler, Şii gruplar ise tersine dev-let stratejilerinin (terörizmin Suriye ve İran tarafından yönlendirilmesi) pi-yonları haline geldiler. Fakat İslamcılık siyasal manzaraya ve çağdaş Müs-lüman topluma derinlemesine damgasını vurdu.

310 | Çağdaş Siyasal İslam

İran İslam devriminin oturduğu zemin ne yazık ki tam bir İslam de-ğildi. Çünkü İslam devletinin amaçlarının başında Rıb’î b. Âmir’in Kadis-siye Vakasından önce İran ordusu komutanı Rüstem’e söylediği sözle meş-hur olmuştur. O söz de şudur: “İslam devleti insanları dünyanın darlığından bolluğuna, kullara kulluktan kurtarıp Allah’a kul olmaya ulaştırmak” gel-mektedir. İslam devletinin asıl amacı budur. Başka bir devlette böyle bir ayı-rıcı bir özellik bulunamaz. Bu tek İslam devletinde olur; yani insanları dün-yanın darlığından bolluğuna, kullara kulluktan kurtarıp Allah’a kul olmaya ulaştırmaktır İslam devlet modeli ama İran İslam Devleti ne yazık ki benim nazarımda tepeden inme reformist bir İslam devleti değildir. Çünkü İran devrimi kendi içerisinde ne yazık ki kendi çocuklarını da katletmiş olan bir İslam devrimidir ki adı İslam olduğu için de İslam değildir. Ayrıca İran devrimi, dünyada tek laik devlet olan Türkiye ve muhafazakar Arap devlet-leri ve tüm Batı devletleri başta İsrail, Amerika tarafından bir tehdit olarak algılanmıştır. Çünkü İran İslam Devleti kendisini bu tehditle ayakta tutar. Kendisi de çünkü Batıyı, Amerika’yı, İsrail’i devamlı tehdit eder; görüntü-dedir. Devamlı tehdit eder ki Batının ve tehdit ettiği ülkelerin de kendisini tehdit ettiğini düşünerekten içerisini bastırır. Aslında işin acı tarafı da şudur veyahut da bilinmeyen tarafı da şudur: İran İslam devleti aslında Batıyla da Amerika’yla da, İsrail’le de ilişkilerini dostane bir şekilde götürür. İran İs-lam Devleti’nin çünkü hedef tahtasında sözel olarak her ne kadar İsrail ve Batı var ise de eylem olarak -bu çok acıdır- asla ve asla Batı ve İsrail olma-mıştır. Ya kim olmuştur? Oradaki, yereldeki sünni Müslümanlar olmuştur. İran İslam Devleti’nin ilk savaştığı yer Irak’tır. Kiminle savaşmıştır? Sünni Araplarla savaşmıştır. Kimle? Saddam Hüseyin’le savaşmıştır ve acı bir şey-dir; bütün Arap, sünni Arap dünyası Saddam Hüseyin gibi bir zalim kim-senin arkasında durmak zorunda kalmıştır. Ve Batı İran’la Saddam Hüse-yin’i sekiz yıl boyunca savaştırmış, olan Müslüman çocuklara olmuştur. Ve bu devletler yani Batı dolaylı veya dolaysız, direkt veya endirekt veyahut da işte sünni gibi görünen Arap- İslam veyahut da Arap devletler İran’ın ayağını kaydırmak için sınırlarının dışında, herkes kendi sınırlarının dışında teröre hizmet etmişlerdir. El-Kaide gibi veyahut da değişik örgütleri besleyerekten İran Şia devrimini veya İran Şia’sını durdurmak için mücadele etmişler, sa-vaşmışlardır. İran’ın bugüne kadar her gün tehdit ettiği İsrail’e zerrece her-hangi bir saldırıda bulunmamış, zerrece herhangi bir şey yapmamıştır veya-hut da Amerika’ya veyahut da İngiltere’ye veyahut da Fransa’ya veyahut da Batının herhangi bir devlet gücüne herhangi bir şey yapmamıştır. Ama İran şunu yapmıştır: Orta Doğu’da sünni Araplarla savaşmış, sünni Araplarla aralarındaki uçurum daha da artmış ve kıyasıya hala daha Suriye üzerinde

bu savaş devam etmekte, Yemen üzerine bu savaş devam etmekte, Irak üze-rinde bu savaş devam etmektedir. O yüzden tepeden inmeci bir devlet sis-temi ne yazık ki İran modeli noktasında tutmamış ve tutması da mümkün değil. Öbür taraftan da aşağıdan, halkın içerisinde İslami bir eğitim vererek-ten, bir İslami nasihat ederekten, insanları irşad ederekten belli bir noktaya gelen o reformcu kanat dediğimiz o kanat da ne yazık ki değişik ülkelerde, değişik yerlerde -bu en fazla Kuzey Afrika’da görüldü, Cezayir gibi Fas, Tu-nus gibi Mısır gibi ülkelerde görüldü- bu Müslüman Kardeşler veya İhvan-I Müslimin olarak nitelendirilen bu anlayış devlette görev alınca veyahut da devletlerin değişik birimlerinde görev aldıklarında da onlar da ne yazık ki böyle başarısızlığa uğramışlardır. Şu anda İran İslam Devleti, o Şii devlet ile Sünnilerin arasındaki uçurum daha da artmış, daha da fazlalaşmış hatta Orta Doğu’da camiler bombalanmış, Orta Doğu’da mübarek zatların kabri şerif-leri bombalanmış. Ve işin ilginç tarafı Şiiler tarafından da kutsal olan, Sün-niler tarafından da kutsal olan ne yazık ki Ehli Beyt’in türbeleri de bomba-lanmıştır bu arada. O yüzden sünnilerle Şia’nın arasında -çok acı- kan girmiş ve ayrılıkları daha da derinleşmiştir.

Paragraftan devam ediyoruz Doğu Batı çatışmasının son bulması, ko-münizmi arkasına sığınılan bir karşı-güç olmaktan çıkardığı için İslamcı devrim düşüncesinin başarısızlığa uğraması, 80’li yılların sonunda İran devrimi tarafından temsil edilen devrimci, üçüncü dünyacı siyasal İslam-cılığın öteden beri Suudi Arabistan tarafından finanse edilen şiddetle Batı karşıtı püriten, ahlakçı, popülist, muhafazakar bir yeni-fundamentalizme doğru kayışına yol açtı. Cezayir FIS’ı bunun prototipiydi. (İslami Kurtu-luş Cephesi : FIS)

Evet, bu Doğu Batı çatışmasının son bulması yani Rusya komünist siste-minin, SSCB’nin dağılması ve o yıllarda SSCB’nin dünya siyasetinden birkaç adım geri çıkması ve ağırlığını komple Batıya bırakması, Batıya bırakınca da tek kutuplu bir dünya oluşması, tek kutuplu bir dünya oluşunca da bütün o tek kutuplu Amerikan emperyalizminin hegemonyasının altında bir dünya oluştuğu, böyle bir dünya oluşunca da ne yazık ki İslami diriliş, İslami bir uyanış, İslami çalışmalar o hegemonist yapı tarafından yönlendirmeye, o he-gemonist yapı tarafından değiştirilmeye ve dönüştürmeye başladı. Bu acı bir şey. 80’li yıllardan sonra dünya İslami hareketlere baktığımızda bunun çok açık bir şekilde örneklerini görürüz. Örneğin Sovyetlere karşı Amerika Afga-nistan’daki mücahitleri desteklemiş ve destekledikleri mücahitlerin başında Usame bin Ladin gelir. El-Kaide ile Taliban’ın bu noktada ortak hareket ede-rekten Afganistan’da Sovyetlere karşı başarılı bir savaş ama bu savaşın arka-sında para desteği Suudi Arabistan’a aittir, kanımca bunun silah desteği de

312 | Çağdaş Siyasal İslam

Batılı devletlere ki dolayısıyla en başta ABD’ye aittir. Ama oradaki amaç söz konusu olan İslami bir hareketi desteklemek değil, SSCB’nin ekonomik ola-rak ve askeri olarak batışına sebeptir. Çünkü her iki taraf da bir türlü gali-biyet gösteremezler, galibiyet göstermedikleri için savaş bir türlü bitmez. Sa-vaş bir türlü bitmeyince de Avrupa’dan, Orta Doğu’dan, İslam ülkelerinden kendilerince cihad etmeyi hedefleyen, -tırnak içerisinde- cihatçı Müslüman olarak nitelendirilen genç Müslümanlar Afganistan’a gittiler; Afganistan’da gönüllü olarak sanki İslami bir cihad yapıyormuş görüntüsüyle savaştılar. İşin acı tarafı aslında amaç oradaki perde gerisinde -ben o zamanlarda soh-betlerde bunları yorumlayan bir kimseyim- o zamanlarda amacın ben İs-lam olmadığını, burada örtülü bir şekilde Sovyetlerlerle Amerika’nın savaş-tığını, dövüştüğünü ve Sovyetleri burada mağlup edip ekonomik ve askeri olarak dünya siyaset sahnesinden geri püskürtme çalışması olarak görüyor-dum. Nitekim bu öyle oldu. Sovyetler Afganistan’dan geri çekilince oradaki Afgan gruplar, orada Afganistan’da savaşan, oradaki Allah için din için sa-vaşıyoruz; diyenler bambaşka bir tablonun içerisine girdiler ve o tabloda ırk-çılık girdi; o tabloda etnik grupların, fikri etnik grupların birbirleriyle çatış-maları girdi. Ve orada ne yazık ki Afganistan’da İslami cihad için yola çıkan gruplar birbirleriyle savaştı, sonra döndü, Amerika onlarla savaşmaya başladı.

Şimdi burada İslami Kurtuluş Cephesi FIS olarak nitelendirdiğimiz Ce-zayir’de ise olay bambaşkaydı. Cezayir’de FIS’ın başlangıcında silah yoktu, sonradan FIS’ın içerisine silah girdi. Cezayir’de İslami hareketlerin tarihi kökleri son dönemdeki Arap-İslam düşüncesinin veyahut da Erap-İslam ıs-lahatçı, köktenci harekete dayandırmak mümkün değildir. Yani oraya dayan-dırırsak biz tarihi derinliğine girmemiş oluruz. Çünkü Cezayir enteresan bir ülkedir, Avrupa’nın burnunun dibinde ve Avrupa emperyalistleri ta Osman-lı’dan önce bilhassa İspanyollar Cezayir’i hep sömürmüşler, zaman içerisinde İtalyanlar sömürmüş, zamanla Fransızlar sömürmüş. Ve Cezayir ama tarih boyunca hep sömürgecilerin tasallutu altında kalmış. Bundan kurtulmayı Cezayirliler Osmanlıların kuvvetli zamanda Osmanlı’dan yardım dileyerek-ten bunu yapmışlar ve Osmanlı’yı yardıma çağırmışlar. Osmanlı’yı yardıma çağırıraraktan -bu yaklaşık 1520’lerde öyle söyleyelim tarihçiler bunu daha iyi araştırırlar bir tarih bulabilirler- Osmanlılar Cezayir’e davet edilmişler, dikkat edin, davet edilmişler. Cezayir halkı ve Cezayir yöneticileri olarak Os-manlılar Cezayir’le savaşmamışlardır ve Cezayir bir fetih hareketi değildir Osmanlı’da. Ve Osmanlılar davet üzerine Cezayir’e gitmişler ve Cezayir’i ko-rumaya, muhafaza altına almışlar. Ve en fazla da bu İspanyol askerleri ve yağmacıları, İspanyol korsanlardan Cezayir’i korumuşlar. Ta ki ne zamana kadar? Osmanlı yıkılınca kadar. Ve 1830’larda herhalde Fransızlar Cezayir’i

sömürgeleştirdiler ve Cezayir’i işgal ettiler ve Fransızlar Cezayir’i işgal ettik-ten sonra Cezayir halkı Fransızlarla mücadele etme, bu sömürge, bu emper-yalizmle savaşmaya başladılar. Çünkü bir Müslüman’ın, bir müminin gayri-müslim bir devlete gayrimüslim bir unsurun işgalini kabul etmesi, o işgali içine sindirmesi mümkün değildir. Bu noktada güçlerinin yettiğince müca-dele etmeleri İslam’ın emridir. Tekrar söylüyorum bunu. Bir Müslüman’ın, bir müminin hem birey olarak hem de topluluk olarak gayrimüslim bir un-surun istilasına karşı, gayrimüslim bir devletin oraya sömürgeleştirmesine karşı savaşması Müslümanlar için farz-ı ayndır ve en büyük cihatlardan bi-risidir. O yüzden Cezayir halkı da bu Fransa emperyalizmine karşı savaş-maya başlamıştır. Ne zamandır bu? 1830’larda başlar bu savaşma, bu müca-dele. Çünkü bu zaman içerisinde Orta Doğu’ya da gelirler, Suriye’yi de Fransızlar işgal ederler, hatta daha ileriki dönemlerde Suriye’den sonra Ana-dolu topraklarına kadar gelirler ya. Hatta Antep’e kadar, Antep sınırına ka-dar geliler; Maraş sınırına kadar gelirler. Fransızlar orlara kadar gelirler çünkü Osmanlı Devleti parçalanmakta ve parçalanınca da Batılı devletler Osmanlı Devleti’nin topraklarını kendi aralarında paylaşmaktadırlar ve bu paylaşımla Cezayir sonuçta Fransa’ya düşmüştür kendilerince ve Fransa Cezayir’i işgal eder ve ilk çatışmalar Cezayir’deki Fransızlara karşı cihad hareketi başlar. Tabi cihad hareketi başlar, 1830’lardan başlar, hemen hemen Cumhuriyet’in kurulduğu yıllara kadar Fransa’yla savaşırlar ve Fransa Cezayir’den çekilmek zorunda kalır. Ama o bu çekilmek zorunda kaldığı 1920’lerde, iyice Ceza-yir’deki hareket güçlenir, 1930’larda geldiğinde daha da güçlenir ve Fransa oradan çıkarken Cezayir’de laik bir devlet modeli bırakır, işin enteresan nok-tası burası zaten. Ve bağımsızlık sonrası Cezayir’de otuz yıl boyunca -bakın çok benzerlikler var bu benzerlikleri kendi kafanızda siz resim kurarak otur-tabilirsiniz- Cezayir bağımsızlığını ele alır. Bağımsızlığını ele aldıktan sonra otuz yıl boyunca Cezayir’i yöneten tek parti yönetimi vardır ve Cezayir’de laik bir devlet sistemi modeli kurulur, laik devlet modeli kurulur. Ve tek par-tidir ve seçim de yoktur, seçimle iş başına da gelmek yoktur. Ceberut bir tek parti sistemi vardır ve ceberut bir tek parti sistemi 1830’lardan 1930’lara ge-linceye kadar yüzyıllık bir İslami uyanış, İslami cihad anlayışı, İslam’ın ye-niden yaşanması ve yeniden devletleşmesi için mücadele eden anlayış bu otuz yıllık zaman içerisinde köreltilir; bu otuz yıllık zaman içerisinde ne yazık ki Cezayir’de pasifize edilir. Nasıl pasifize edilir? Otuz yıl boyunca orada da bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur; Diyanet İşleri Başkanlığı kurularaktan Cezayir Devleti’ndeki bütün dini hareketler, bütün dini eğitimler, bütün dinle alakalı herşey Cezayir Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülmeye baş-lar. Ve Cezayir Diyanet İşleri Başkanlığı yürütürken de o tekelci zihniyetle

314 | Çağdaş Siyasal İslam

ülkedeki İslami direniş, İslami uyanış ve ülkede Fransızları ülkeden çıkmaya zorlayan İslam cihad düşüncesi ne yazık ki yine Cezayirlilerin devleti ve di-yaneti ile ortaklaşa köreltilir; ortaklaşa otuz yıl içerisinde ne yazık ki perpe-rişan edilir. Ve o zaman Cezayir Orta Doğu’da yaygın olan, daha doğrusu Mısır’da başlayan, Suriye’de devam eden, Ürdün’de devam eden ve Kuzey Afrika ülkelerini de içine almaya başlayan İhvan-ı Müslümin yani Müslü-man Kardeşler ve özellikle Hasan Benna’nın, Seyyid Kutub’un ve devamiyeti gibi görülen Muhammed Kutub’un etkileri ile orda Arapçayı çok iyi kulla-nan, çok iyi bilen entelektüellerin arasında yaygınlaşmaya başlar. Ve Müslü-man Kardeşler veya İhvan-ı Müslimin Cezayir’deki İslami direnişin, İslami hareketliliğin merkezi hükmüne gelir. Aslında bunlar tek başlarına değiller-dir, enteresan bir şeydir. Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da mesela bana çok ters gelen Müslüman sosyalizm de oluşmaya başlar. Enteresan bir şeydir, sosya-list Müslümanlar vardır, hatta böyle daha ileri komünist Müslümanlar var-dır. Bunlar Orta Doğu’da vardır mesela. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün çıkış noktası da sosyalist İslam’dır, enteresan bir şeydir. FKÖ’nün başındaki Yaser Arafat da bir sosyalist solcu bir kimsedir. Ben bunu biraz tuhaf karşılarım, reddetmem, tuhaf karşılarım. O yüzden tabi Cezayir’de Müslüman kardeş-ler etkili olmaya başlayınca 1970’li, 80’li yıllarda o esnada da İslam dünya-sında İran İslam Cumhuriyeti’nin veyahut da İran İslam Devrimi’nin etki-leri de vardır bütün İslam dünyasında. İran’ın, aslında örtülü olarak Fransa’nın desteklediği İslam devrimi, bakın, örtülü olarak Fransa’nın desteklediği di-yorum. Sebep? Çünkü şah İngiliz yanlısı, Amerikan yanlısı bir yönetime sa-hipti ve İran İslam Devrimi Fransa’nın etkisiyle olmuştur çünkü Fransa Su-riye’de de çok etkilidir, İran Şia’sına benzemese dahi Suriye’de de Şia kuvvetlenmesi vardır. O yüzden Suriye’deki Fransa etkinliği İran’da da gö-rülmüş olur ve İran İslam Devrimi birçok Müslüman ülkede olduğu gibi Ce-zayir’de de İslami uyanışın üzerinde etkileri olmuştur. Ve Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı olan Afgan İslam direnişi -öyle söyleyelim, ben ona ka-tılmıyorum ama- Afganistan’daki İslam direnişi de bu Cezayir, Fas, Tunus, Mısır gibi hatta Ürdün, Suudi Arabistan, Suriye gibi ülkelerde zemin bulmuş; Müslümanlar kendilerince ümit etmişler; umut etmişler. Ve İran’da başları-lıyorsa, Afganistan’da başarılıyorsa burlarda olabilir ümidiyle bir heyecan-landılar. Ve 80’ler, 90’lara gelirken çünkü ben 80’lerde artık siyasetin için-deydim 80 ihtilalinde. İhtilalden sonra İran devrimi olmuştu bizim 80 ihtilalinden sonra, 12 Eylül ihtilalinden sonra olmuştu. Bütün Müslüman dünya büyük bir heyecanla İran İslam Devleti’ni ayakta alkışladı; destekledi Sünni’siyle, Şia’sıyla. İşin rengini tam bilmiyorlardı, bazıları bunun rengini biliyorlardı, o bazıları da konuştuklarında sünni Müslümanlar tarafından ne

yazık ki boğuluyordu. O zaman daha 94’lerde, 95’lerde bu Türkiye’de de çok konuşulan, tartışılan bir meseleydi. Türkiye’de bunlar Şia, bu milliyetçi bir akım, milliyetçilik üzerine kurulu, dediğimizde -benim o zaman islamla çok bağlantım yoktu- bizi boğmaya çalışıyordu. Boğmaya çalışan gruplar da en-teresan bir şey. Bunları açık açık konuşacağım şimdi. Bunları boğmaya ça-lışan kimseler de bizim bölgemizde, bizim etrafımızda olan milli görüşçü-lerdi. Bu Milli Görüşçüler İran İslam Devleti’ni çok hızlı bir şekilde destekliyorlar; Türkiye’deki Milli Görüşçüler bu Müslüman Kardeşler’i çok hızlı, fanatik bir şekilde destekliyorlardı. Ve Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de, Mı-sır’daki Said Havva’nın, Hasan el-Benna’nın, Seyyid Kutub’un kitapları hızla Türkçeye çevrilip Türkiye’de Milli Gazete tarafından bedava dağıtılır ve ri-saleleri hızla dağıtılırdı. Ve Türkiye’deki Milli Görüş yapılanması da Müslü-man Kardeşler, Said Havva, Hasan el-Benna, Muhammed Kutup üçlüsünden fazlaca etkilenip ülke içerisinde bunların kitapları bedava dağıtılırdı.

90’lara gelindiğinde, 93,94,95,96’lara gelindiğinde İslam dünyası bunlar çok hızlı bir şekilde aktivite edildi. Ve Müslümanlar kendilerince bir mo-ral motivasyonuna girip kendi içerisindeki bulundukları devletlere karşı al-ternatif bir güç noktasında görülmeye başlandı. Ve Cezayir’de de -Cezayir o FIS’ı konuşmamız lazım- aslında psikoloji dalında öğretim üyesi olan, Ce-zayir’deki katı, ceberut, laik devletinin eski bir mahkumudur Dr. Abbas Me-deni. Yakın zamanda Katar’da zaten tedavi gördüğü bir hastanede vefat etti, Allah rahmet eylesin. Yine daha önce ceberut Cezayir Laik Devleti tarafın-dan zindanlarda yatmış olan, yine Cezayir’in başkent camilerinin birisinde imam olan Ali Belhac vardır. Bu hareketin önde gelen liderleriydi bunlar. Cuma hutbeleri olur, mitingler olur -o zamanlar bunları dışarıdan izleyen bir insandım ben- o mitinglerde o cuma hutbelerinde çok ateşli hutbeler olur, çok ateşli mitingler olurdu. Ve laik sistemin o müfsit ve ceberutluğuna sal-dırırlar; o laik sistemin ülkeyi soyup soğana çevirdiği, belli bir rejime bağlı kimselerin lüks bir hayat içerisinde yaşadığı ve o laik sistemin sanki küçük dağları biz yarattık edasıyla bütün Cezayir halkına ve bilhassa Müslüman-lara çok ağır hareketlerde bulunması ve Müslümanları cezaevlerine atması ve Müslümanları biraz din ve diyanetten bahsedenleri zalimhane bir şekilde, zalimce onlar cezalandırması ve tüm devlet işlerinin gayri İslami, hukuksuz bir şekilde yönetilmesi bu oradaki Müslüman Kardeşler hareketinin güçlen-mesini sağladı. Açlık var, yokluk var, yolsuzluk var, adaletsizlik var, insan-ları kimliksizleştirme var, insanları köklerinden koparmak var, her şey var. Öyle olunca o Cezayir laik sistemi Fransa’nın güdümündeki bir laik sistem, Fransa’nın güdümündeki bir devlet sistemi oradaki yerel halka zulüm et-mekte, yerel halka her türlü kötülüğü yapmakta ve devlet idaresi de her türlü

316 | Çağdaş Siyasal İslam

yolsuzluğa, her türlü ayrımcılığa, her türlü kayırmacılığa açık. Böyle olunca Cezayir nüfusu da genç bir nüfus. Yıllardır savaşmışlar; halkın yaşlıları, orta yaşlıları kendilerince milli mücadele dönemlerinde şehid olmuşlar. Ve geriye kalan genç nüfus, o genç nüfus da açlıkla, baskıyla, ayrımcılıkla, genç nüfus da yoklukla baş başa kalınca Müslüman Kardeşler Örgütü veya Müslüman Kardeşler Hareketi Cezayir’de yer buldu. Tabi her İslami düşünce sonunda devletleşmeyi kendisine yolda bir basamak olarak görür. Yani Müslüman ken-dince bir müddet sonra devletini kuracaktır ve devletini kurduktan sonra da oradaki hukuk sisteminden tutun, her şey bir İslam hukuku üzerine yürü-yecektir. Çünkü Mekke ve Medine süreçlerine baktığımızda süreç böyle ileri gelmiştir. Mekke’de bir devlet kurma düşüncesi yoktur. Medine-i Münevve-re’ye hicret edilir, Medine-i Münevvere’de baskılar ve savaşlar arttıkça islam güçlenir, İslam orda güçlenince sonuçta Medine Devleti kurulmuş olur ve bu burada devam etmez. Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman zamanında Medine Devleti ne yapar? Orta Doğu’da, topraklarda yayılmaya başlar; zenginleşir; kuvvetlenir. Ve İslam her yönüyle icra edilmeye başlanır. İşte oradaki Hasan el-Benna, Seyyid Kutub fikir yapısındaki İslami yapılanma da böyle yola çı-kar. Aslında başka İslami hareketler de mevcut mudur o esnada Cezayir’de? Mevcuttur. Mesela Mahfuz Nahnah’ın liderliğini yaptığı İrşad ve Islah, yine Doğu Cezayir bölgesinden bir avukat olan ve imam olan Abdullah Cabal-lah’ın lideri olduğu En-Nakda -sonradan çok olaylar olmuştur. En-Nakda çok duyulmuş; uluslararası popülaritesi olan bir örgüt haline, bir topluluk haline gelmiştir- ve bu her iki lider de -işin enteresan noktası- o otuz yıllık ceberut Cezayir Laik Devleti tarafından cezaevlerine atılmış, oralarda haksız bir şe-kilde adaletsizliklere duçar kalmışlar ve o Cezayir Laik Devleti’nin hışmına uğramış kimselerdir. Ve bunlar değişik hapis cezalarına çarptırılmış. Bu iki cemiyet de ıslahatçı, kültürel ve eğitimsel bir hareket olduklarını, yine siya-setten uzak kalacaklarını iddia etmişler. Müslüman Kardeşler de kendileri-nin siyasetten uzak kalacaklarını iddia etmişlerdir. Aynı şey mesela Türki-ye’de Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin deyimi de aynıdır. Bediüzzaman Said Nursi de Türkiye’de Risalelerle Cumhuriyet’in ilk yıllarında orta yere çıktığında asla siyasetle ilgilenmeyeceğini, siyasetten uzak duracağını, siyasi bir teşkilat olmadığını, siyasi bir yapılanma olmadığını söyleyerek bu söy-lemle yola çıkar. Tabi Cezayir’deki olgu da oluşum da Müslüman Kardeş-ler olsun, isterse En-Nakda olsun, bunların hiç birisi de siyasetle ilgilenme-yecelerini söyleyerekten yola çıkmışlar. İnsanlara Kur’an’ı, sünneti, İslami değerleri, İslami ölçüleri anlatmaya başlamışlar ve Cezayir Laik Devlet sis-teminin yanlışlıklarını eleştirerekten, komple bir tutumla Cezayir Laik Dev-leti’ni reddederekten yola gitmişlerdir. Bunlar bir cephe oluştururlar. İşin en

enteresan tespitini söylemek istiyorum sizlere. Cezayir’de de bizde de tanı-dık bir cephe veya parti kurulur. Adı da İslami Selamet Cephesi’dir. Bu size çok tanıdık gelir. Böyle resim tamamlamanız için resim tamamlamak için bu isimlerin üzerinde duruyorum. Cezayir’deki kurulan cephe İslami Sela-met Cephesi’dir, Türkiye’de kurulan parti Milli Selamet Partisi’dir. Milli Se-lamet Partisi’yle İslami Selamet Cephesi’nin arasında fikri bir bağ da vardır. Gerçekten Milli Selamet Partisi de gençlerine o zaman için Hasan el-Ben-na’nın, Seyyid Kutub’un kitaplarını dağıtmaktadır; onlarla eğitim vermek-tedir; risalelerini okumaktadırlar. Ve tabi İslami Selamet Cephesi Cezayir’de o kadar çok baskın bir hale gelir ve o kadar çok kuvvetlidir ki Cezayir o ce-berut laik devleti, İslami Selamet Cephesi’ni siyasi bir cemiyet olarak, gayri resmi olarak ilan eder. Ve cephenin liderliğini de Abbasi Medeni’yle yardım-cılığını da Ali Belhac üstlenir. İşin en ilginç noktası bu. Bunu böyle bir giriş olarak yaptım İslami Selamet Cephesi olarak. Ve Oliver Roy burada funda-mentalizme doğru kayışına yol açtı, bunun prototipi İslami Kurtuluş Cep-hesi FIS, dediği için. Cezayir’deki bu yapıyı biraz açmak istedim. Biraz uzun oldu belki de ama hakkınızı helal edin.

Şimdi yine devam ediyoruz Oliver Roy’un tespitlerine ve bu son paragraf. Bununla birlikte, İslamcılığı getiren sosyo-ekonomik gerçekler ortadadır ve silinmeye yüz tutmuş değildir. (sefalet, köksüzlük duygusu, değer ve kimlik bunalımı, eğitim sistemlerinin bozulması, göçmenlerin gittikleri ülkelerle bütünleşme sorunları) İslam devrimi, İslam devleti, İslam ekonomisi bi-rer efsanedir ama İslamcı muhalefet konusunda bir çözüme varmış değiliz. FIS gibi hareketlerin iktidara gelmeleri “İslami devlet” hayalinin boşunalı-ğını somutlaştırmaktan başka sonuç doğurmayacaktır . demiş Oliver Roy.

O zaman yeniden biz şimdi Cezayir’deki FIS hareketine geçeceğiz. Ce-zayir’deki o FIS hareketi çok kuvvetlenince -bakın tarihlerde birbirini tutar yaklaşık olarak- FIS adayları 1990’da yerel seçimlerde -90 yerel seçimleri Tür-kiye’den de siz bunları bağdaştırın- Cezayir’de FIS 90’da yerel seçimlere giri-yor ama yerel seçimlere girerken belli bir oranda milletvekilliği seçimlerinde, belli bir mecliste milletvekilleri var. Ve yerel seçimlerde belediye ve yerel mec-lislerde sandalyelerinin büyük bir kısmını kazandılar. Böylece siyasi, ekono-mik ve sosyal aşamalarda muhakeme edilmeye başlandılar ve FIS adayları-nın başarısının Cezayir’de İslami tercihin başarısı olduğunu iddia ediyorlardı FIS’cilar. Cezayir halkının 1990 yılında yapılan seçimlerde diğer seçenekler önünde İslami çözümü tercih ettikleri iddiasındaydılar ve bu iddia da doğ-ruydu. Çünkü Cezayir Müslüman halkı ceberut, laik devletten yaka silkmiş; ceberut laik devletin yönetim hataları, hukuk hataları, zalimlikleri ve cebe-rut o laik devletin halkına kan kusturması, din ve diyanette alakalı her şeyi

318 | Çağdaş Siyasal İslam

baskı altında tutması… Zaman içerisinde mesela Fas’ta, Tunus’ta, Cezayir’de bir müddet uygulandı. Kadınların başörtülü dışarı çıkmaları dahi yasaktı, yani iş bu noktaya kadar gitmişti. Bu Fas’ta da, Tunus’ta da, Cezayir’de de la-iklik çok katı bir şekilde uygulanıyordu, Türkiye’de de uygulanıyordu bunu da söylemek lazım. Ve insanlar orada böyle bir fırsat oluşunca hızla o İslami cepheye FIS’i -tabiri caizse- bir kurtarıcı gördüler ve onu desteklemeye baş-ladılar ama işin Müslümanlar için en büyük handikabı o zaten, bütün İslam dünyasında en büyük handikap bu. Bu İslami cepheler veya İslami partiler veya muhafazakar tabanlı partiler kuvvetlenince, yerel meclislerde belediye-lerde kuvvetlerince, meclis üyeleri veya belediye başkanlıkları veya milletve-killeri veya hükümet ortaklığı olmaya başlayınca finansçılar maddi kaynak-lara ulaşabilmek için işi bozulanlar. Müteahhitlik yapacak olanlar, -bunlar size çok tanıdık gelir- yani daha önce laik, ceberut devlet sisteminden ne-malanamayan ikiyüzlüler, ceberut, laik devlet sisteminde zenginleşemeyen menfaatperestler o İslami cephelerin içerisine girip orada iş yapmaya başla-dılar. Çünkü işin enteresan noktası bu. Zaten FIS bir müddet sonra değişik açıklamalarda bulunmaya başlamıştı. FIS önceden açıklamalarında demok-rasiye inanmadığını, demokrasinin doğru bir sistem olmadığını, sistem ola-rak İslam devleti sistemi kurulması gerektiğini söyleyen bir söyleme sahip. FIS siyasi bir hareket olarak kabul edilince seçimlere girmeyi, milletvekili se-çilmeyi, belediye başkanlıklarını almayı hedefledi. Hedefledi ama belediye başkanı oldu fakat belediye başkanı olunca mevcut Cezayir anayasası ve hu-kukuyla çatışmaya başladılar. Mevcut Cezayir anayasası ve hukukuyla çatış-maya başlayınca bu sefer belediye başkanları veya milletvekilleri veya meclis üyeleri mevcut anayasa ve hukuka çarparak mahkemelerde ne yazık ki yeni-den cezaevlerine girmeye başladılar. Çünkü Cezayir’in hakim rejimi onlara rahat hareket etme imkânını sağlamıyordu ve belediye başkanları, FIS mec-lisleri yerel halkın talep ettiği ihtiyaçları aynı zamanda karşılamaya kalk-salar legal sistem olan ve görünen Cezayir Devleti ile karşı karşıya kalıyor-lar ve ne yazık ki önde gelen üyeleri hatta bazı belediye başkanları kanuna aykırı davranmak suçuyla tutuklanmaya başladılar. Ve FIS liderliği sonuç olarak başarılı yerel seçim sonuçlarının devletin bir tuzağı olduğunu, hatta muhtemel milli seçimlerde FIS’in uzun dönem başarısına karşı bir komplo kurulduğunu sonradan anladılar. Bu başarı gelirse ardından İslami bir devlet kurulması ihtimaline karşı hakim rejim ortaya koyduğu -bu benim tespitim-gizli bir komplo olarak bunları yerelde ve bazı milletvekilliklerini seçtirerek o tezgaha onları düşürdü. Zaman içerisinde FIS liderliği demokrasiye karşı olmadığını, zaman içerisinde FIS liderliği mevcut devleti tanıdığını, o laik sistemi tanıdığını söylese de zaman içerisinde FIS liderliği çok tavizler verdi

Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Sünnet, Kutub. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı