7 Aralık 2019 | 109
Ortak yaşam. Benim ülkem, bu topraklar ortak yaşam kültürünün yeşer-diği yer olmalı. Kimse inancı için öldürülmemeli, kimse dini için öldürül-memeli, birisi oruç tutuyor diye işten atılmamalı, birisi örtülü diye işe alın-mamazlık edilmemeli, mahkemeye etekle çıkan avukatı hâkim kovmamalı. Devletin adı önemli değil burada, işlevi önemli işlevi. Bu şayialar duyulma-malı. Hani “şüyu-u vukuundan beterdir.” derler ya eski dilde. Yani ne? “Fi-lanca ya on trilyon vermiş çıkmış.” “Allah Allah nasıl ya?” “Basbayağı.” Bu duyulmamalı, bunlar olmamalı. O yüzden adalet mekanizması doğru çalış-malı, hakkaniyet üzerinde çalışmalı. Burada önemli olan -tekrar söylüyorum-dinin felsefik olarak neye dayandığı değil. Neye dayanmalı o zaman? Dinin felsefik olarak dayandığı yer: Adaletin üzerine kurulmalı, hukukun üzerine kurulmalı. Devlet o zaman aklımı korumalı, adalet sahibi olmalı, benim di-nimi korumalı hangi dinden olursa olsun, benim canımı korumalı, benim namusumu korumalı, beni korumalı. O zaman ancak -bence- ortak yaşam felsefemizi oluşturabiliriz. Netameli konular.
16. yüzyılın din savaşları adı verilen şeylerde bile her şeyden önce çok olumlu maddi sınıf çıkarları söz konusudur. Eğer bu sınıf savaşımları o çağda dinsel bir nitelik taşıyor, eğer çeşitli sınıfların çıkar gereksinimleri ve istemleri din maskesi altında gizleniyor idiyseler bu hiçbir şeyi değiştir-mez. (K-Marx-F.Engels ,Din Üzerine.)
“İslamiyet, sınıflı toplumun ideolojisidir.” Bu nedenle Batıniler dahil ortaya çıkan fırkalar (mezhep ya da tarikatlar) sadece “Fikirsel akımlar olarak değil, aynı zamanda ideolojik yönü ağır basan oluşumlardı.” (Dr. Abdurrahman Bedevi, Mezahibü’l İslamiyye, 1973 ,BEYRUT.)
İslam öncesi cahiliye toplumu; bir yandan merkezinde Hicaz ve Mekke aristokrat tüccarlarının egemen olduğu mali oligarşiye, diğer yandan ge-nel hatlarıyla kandaş kabile sisteminin sınıflara bölünerek yozlaştığı ka-bile şefleri saltanatına, öte yandan Taif ve Medine çevresinde göçebelikten yerleşik tarım düzenine geçen toprak sahiplerine dayanıyordu.
Kureyş aristokratlarının egemen olduğu Mekke ve Hicaz’daki sınıfsal kutuplaşmada en üstte efendiler-yönetenler, daha altta hür insanlar, kabile yanaşmaları olan mevaliler (azatlı köleler) ve köleleri görüyoruz. (Maxime Rodinson, Muhammed’in İzinde, 1973.)
Hazreti Muhammed önderliğindeki feodal İslam devrimine yol açan en önemli gelişmenin kabile aristokrasisine karşı çıkan sealik kesimi ve şair-lerin baş kaldırısı ile başladığı söylenebilir.
110 | Çağdaş Siyasal İslam
Sealik: Kabilenin ayak takımı, köleler, yanaşmalar, boyun eğmeyi red-deden eşitlik isteyen halk. (Faik Bulut, Allah Devletinde Demokrasi,1999.)
Şimdi en baştan başlayalım,
16. yüzyılın din savaşları adı verilen şeylerde bile her şeyden önce çok olumlu maddi sınıf çıkarları söz konusudur. Eğer bu sınıf savaşımları o çağda dinsel bir nitelik taşıyor; eğer çeşitli sınıfların çıkar, gereksinme ve istemleri din maskesi altında gizleniyor idiyseler bu hiçbir şeyi değiştir-mez. ( Karl Marx)
Karl Marx’ın böyle düşünmesi normal, doğal. Karl Marx çünkü kendince kendi zamanında ve kendi önceki zamanlarda dinle alakadar olan insanla-rın dini bir örtü olarak kullandıklarının ve din örtüsü altında insanların sö-mürüldükleri, savaştıkları, savaştırıldıklarını düşünür ki kısmen doğrudur. Bunu Hristiyan Haçlı Seferleri’nde görürüz. O yüzden Hristiyan Haçlı Se-ferleri hepsi din örtüsü adı altında yapılmıştır ve Haçlı Seferleri’nin finan-sörü bu noktada kiliselerdir ve kiliselerin gözetiminde olunan derebeylikler, beylikler, kiliselerin gözetiminde olan küçük devletler, küçük devletçikler-dir. Bunlar kiliselerle beraber hareket ederekten, asker toplayaraktan, dini önde tutaraktan Müslümanların üzerine saldırırlar. Bu bugün de değişmedi, haçlı dünyasının tarzı bugün de değişmedi, dün de bunlar böyleydi, bugün de böyleler. Mesela örneğin: Irak bombalanırken Amerika başkanı, “Bu bir haçlı seferidir.” dedi. Ondan sonra dedi ki: “Ağzımdan kaçtı.” Ağzından kaç-mamıştı, kendince doğruyu söylüyordu. Hala daha aynı, yani Irak’a geldi-ler, bombaladılar, oturdular Irak petrolünü şu anda alıyorlar savaş tazminatı olarak. Irak’taki petrollerin çıkarılması, satılması, işlenmesi hepsi de Ameri-kalıların elinde. Bu konuda şimdi yönetimi de dizayn ediyorlar orada, yani Irak’taki Şii başbakanı istifa ettirdiler, değiştiriyorlar şimdi. Şimdi bir tane kukla başbakan getirecekler, o kukla başbakanla işi götürecekler. Irak’ın yer altı zenginlikleri nesi varsa hepsini de alacaklar. Aynı şey Suriye için de ge-çerli. Suriye’de de din önde, baktığınız zaman onlara kendilerince din adına bunu yapıyorlar ve bunu din maskesi altında götürüyorlar. Evet bir Haçlı Sa-vaşı var. Haçlılar yeniden sanki aldıkları, sömürdükleri bugüne kadar yak-tıkları, yıktıkları, yedikleri, sömürdükleri yetmiyormuş gibi hala daha devam ediyorlar. Bunu ne ile yapıyorlar? Din adı altında yapıyorlar; bunu Hristiyan-lık adı altında, Yahudilik adı altında yapıyorlar. Bir Hristiyan’a Yahudi’nin aynı tarikatta birleşmesi mümkün değildir. Hristiyanlarla Yahudiler kadim düşmandırlar birbirlerine karşı ama onlara evangalizm diye bir şey oluştur-dular, Yahudileri ve Hristiyanları evangelistlik altında bir çatıda topladılar. Kim bu evangalistler? Bunlar emperyallerin yeni din yüzü. Çünkü Yahudiler
ve Hristiyanlar ayrı olurlarsa birbirleriyle çatışacaklar, birbirleriyle çatışınca da ortadan Müslümanlar çıkabilir veya bu sefer o zenginlikleri paylaşmakta problem çıkabilir. Şu anda Amerika ve İngiltere’nin örtülü bir şekilde sa-vaşması gibi. Şu anda Almanya ve Fransa’nın bir cephede Amerika’nın bir cephede olup bu ekonomik savaşların devam etmesi gibi veyahut da Avrupa kıtası ile Amerikan kıtasının ekonomik savaşları. Hangisi daha fazla sömür-mek istiyor? Ekonomik savaş derken sömürme yarışı var. Yani sömürüp sö-müremediklerine bakıyorlar, ne kadar sömürdüklerine bakıyorlar. İngiltere daha fazla sömüremeyince Avrupa Birliği çatısı altında dedi ki: “Ben ayrıla-cağım.” Neden? Daha fazla sömüremiyor çünkü. Daha fazla sömürmek için ayrılıyor ve bu ayrılığında ne yapıyor, Amerika destekliyor. Çünkü kendisine bir payende lazım, bir yardımcı lazım. Onlar zaten Amerika Birleşik Dev-letleri ile İngiltere teyze çocukları gibidir, bildiğiniz teyze çocukları gibi ve bu din şemsiyesinin altında savaşlar bitmiş mi? Hayır. Devam ediyor mu? Evet ve gerektiğinde bunlar kullanılıyor mu? Evet. Afganistan cihadı buna bariz örnek mi? Evet. Afganistan’da Amerika oradaki cihatçı Müslüman-lara kendince yardım etti mi? Evet. Onlara her türlü silahı sağladı mı? Evet. Sonradan oradan Afgan cihadından örneğin işte selefi olan DAİŞ’ten önceki Bin Ladin’in kurduğu örgüt neydi? El Kaide çıktı mı oradan? Evet. El Kaide elini kolunu sallaya sallaya Afganistan’da Ruslarla savaştı mı? Evet. El Kaide orada, burada istediği operasyonu yaptı mı? Evet. Arkasında kim destekli-yordu? Amerika. Herkes El Kaide’yi cihatçı, din adına cihad eden bir örgüt olarak tanıdı mı Müslümanlar? Evet. Bir Amerikan örgütü diyorduk, ban-gır bangır bağırıyorduk. Bizi korkaklıkla, münafıklıkla, kâfirlikle suçlayanlar yıllar sonra dediğimizin doğru olduğunu gördüler, gelip özür mü dilediler? Hayır. El Kaide’den sonra ne yaptı El Kaide? Kabuk değiştirdi. Ne çıktı için-den? DAİŞ çıktı. DAİŞ’le de Amerika, Suriye ve Irak’a yerleşti mi? Evet. DA-İŞ’i bahane ederekten Suriye’nin altını üstüne getirdiler mi? Evet. Yaktılar mı? Evet. Yıktılar mı? Evet. Bombaladılar mı? Evet, Halep diye bir şehir kalmadı. Hala daha Suriye’yi bombalıyorlar mı? Evet. Hala daha oraya askeri olarak yığınak yapıyor mu? Evet. Suriye’ye o kadar askeri yığınağı ne için yaptığını düşünüyorsunuz? Irak’ta bir sürü üsleri var, oralara habire askeri yığınaklar yapılıyor. Niçin yapıldığını düşünüyorsunuz? Tabi biz düz vatandaş olarak bunları görmek istemiyoruz, bunlarla uğraşmak istemiyoruz. Ondan sonra Türkiye’nin -mesela- Suriye’deki Barış Harekâtı’na neden karşı çıkıyor ülke-deki insanlar? Yani Ankara’nın ortasında bomba patlatılıp elli, altmış tane, yüz tane insanın şehit olması yetmiyor; daha mı fazla istiyorsunuz? Örnek-liyorum bunları. Adamlar geliyor mu hala daha? Evet. Hani Suriye’den çıka-caktı, askerlerini de çekecekti? Geçen toplantıda, NATO toplantısında kendi
112 | Çağdaş Siyasal İslam
ağzıyla direkt söylüyor, petrolü bırakmayız orada, diyor. Petrol bizim diyor mu? Evet. İşgal etti, Suriye’yi işgal etti adam, Irak’ı işgal etti. Amerika Birle-şik Devletleri Suriye ve Irak’ı işgal etti. İnsanlar korkularından işgal etti, di-yebiliyorlar mı? Hayır. İşgal altında. İsrail Kudüs’ü işgal ediyor, Filistinlile-rin bulunduğu yerleri işgal ediyor. Kim işgal diyor? Hiç kimse. İsrail bunu yaparken ne adına yapıyor? Din adına yapıyor, arz-ı mev’udu kuracağım, di-yor. Allah’ın emri bu bana, diyor. Ne adına yapıyor bunu? Din adına yapı-yor, bunu din adına yapıyor, din örtüsü altında yapıyor bunu. İnsanlar ne ile sömürülüyor? Din adı altında sömürülüyor, din adına sömürülüyor in-sanlar. Sohbet cd’lerini satıyorlar mı? Satıyorlar. Hadis kitaplarını satıyorlar mı? Evet. Kur’an-ı Kerim meallerini satıyorlar mı? Evet. Sohbetleri satıyor-lar mı? Evet. Din ve din ile alakalı uğraşan insanlar bundan bir fayda sağlı-yor mu? Evet. Bundan bir gelir elde ediyorlar mı? Evet. Adam; bizim cd’leri-mizi alacaksınız, alacaksınız, diyor mu? Evet. Kaç para cd’nin tanesi? İki yüz elli lira. Çoğaltırsanız hakkım helal değil, diyor mu? Evet. Bakın, din dünya üzerinde dinsizlerin dahi istismar ettiği bir olgu. Dinsizler dahi istismar edi-yor, ateistler bile dini istismar ediyorlar. Dindarı, dinsizi, Hristiyan’ı, Yahu-di’si, Müslüman’ı, ateisti, putperesti herkes dini istismar ediyor. Cemaatçisi, tarikatçısı dini istismar ediyorlar. Bir kimse dinden beş kuruş kazanıyorsa istismar ediyor onu, evet. Bu bitmeyecek bir şeydir, bu dün de vardı, bugün problemi değil. O yüzden Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de değişik peygam-berlerin ağzından ayet-i kerime söylüyor bize: “Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz.” Peygamberlerini konuşturuyor: “Bizim ücretimizi Allah ve-rir, sizden ücret isteyiciler değiliz.” Başka bir peygamberin ağzından söylüyor: “Bizim rızkımızı Allah verir; biz sizden rızık dilenen, rızık isteyen değiliz.”
O zaman dini istismar eden şahıslar, topluluklar olduğu gibi olacağı gibi devletler de var ve olacak ve oluyor da. Din adına milyon dolarlar toplanıyor öyle değil mi? Din adına milyon dolarlar toplanırken bu paraların hesabını kim soruyor? Hiçbir kimse. Türkiye’nin en zengin vakfı Diyanet Vakfı. Pa-rasını kim soruyor nereye harcadın diye? Kimse. Türkiye’de tarikatlar var, zekât topluyorlar. Kim soruyor hesabını? Hiçbir kimse. Buraya sizin aranıza geliyorlar, soruyorlar, işte zekât toplanıyor mu, para toplanıyor mu? Bu de-ğirmenin suyu nereden geliyor. Öyle ya. Ya bildiğiniz zekât memuru tayin etmiş tarikat, zekât memuru tayin etmiş, zekât topluyor. Bunu devlet bilmi-yor mu? Ama din istismara açık. Bu herkes için geçerli ama o büyük güçler salt dinin Allah için olmasını istemiyor. Hiçbir dünyevi güç dinin Allah için olmasını istemiyor. Din Allah için olduğu zaman da biz de istemiyoruz za-ten. Nasıl? Basbayağı, o bize sert geliyor, o bize ters geliyor, o bize ağır geli-yor, o bize fazla geliyor, biz inananlara da fazla geliyor o. Biz salt Allah için
olan bir dini istemiyoruz, araya bir şeylerin karışması lazım, araya bir şey-ler karışıp bizim nefsimizin istediği gibi olması lazım. Biz dini nefsimizin is-tediği gibi istiyoruz, bütün herkes böyle istiyor, Hristiyanlar da böyle istiyor, enteresan nokta bu. Yahudiler de aynı şeyi düşünüyorlar, Müslümanların da büyük bir kısmı onu istiyor. Biz istediğimiz bir dini yaşıyoruz, istenilen bir dini değil. Burada Allah’ın istediği var, burada bizim isteklerimiz var. Biz Allah’ın istediklerini bırakıyoruz, bizim istediğimiz gibi olsun istiyoruz dini. Hani bunun zaman zaman söylerim ya. Bizim nefsimize göre bir tane şeyh lazım. Daha aşağıdan başlayayım. Nefsimize göre bir tane zakir lazım, nef-simize göre bir tane şeyh lazım, bizim nefsimize göre bir tane peygamber la-zım, bizim nefsimize göre bir İslam hukuku lazım, bizim nefsimize göre bir Kur’an nefsimize göre bir Allah lazım. Bunun için ne yapmak lazım? Şeyhi atmak lazım, alimleri atmak lazım, Peygamberi sallallahu aleyhi ve sellemi atmak lazım, sünnetlerini atmak lazım. Orta yerde bir tane Kur’an bırakma-mız lazım ve ondan sonrada ayetleri kendi kafamıza göre yormamız lazım. Bence böyle dememiz lazım, bence böyle olmalı, dememiz lazım ancak o za-man biz kendimizi dindarlığa alıştıracağız. Yani bence böyle olmalı lazım olursa rahat. Örnekliyorum şimdi: Sizin oturuşunuza din karışmaması la-zım. İstediğin gibi otur ya ama din karışıyor, diyor ki: Edepli otur. Üç tane oturma şekli var, diyor, din karışıyor. Din bizim oturmamıza karışmamalı, bizim kafamızdaki din bu değil. Din bizim sakalımıza karışıyor, din bizim bıyığımıza karışıyor, din bizim su içmemize karışıyor, din bizim tuvalete gi-rişimize karışıyor, din bizim tuvaletten çıkmamıza karışıyor, din bizim na-sıl evlenmemiz gerektiğine karışıyor, ne yememiz lazım, ne yememiz lazım, ne içmemiz lazım, ne içmememiz lazım, nasıl giyinmemiz lazım, din karışı-yor bunlara. Zaten siyasal İslam denilen şey -onlar siyasal İslam olarak nite-lendiriyorlar ya- dinin bu karıştığı alanları bir kimse kabul eder, dinin ka-rıştığı alanları reddetmezse o siyasal İslamcı oluyor Batılılar tarafından. Fundamentalist İslam, siyasal İslam. Ben Batıya göre fundamentalist İslam’ım, ben Batıya göre teröristim. Hoş Batıya göre terörist olmam bir şey ifade et-miyor, ben 28 Şubat’ta da teröristtim. Ben 28 Şubatçılara göre terörist bir in-sanım. Neden: Ben çünkü Kur’an ve sünnet ne diyor onu savunuyorum, onu anlatıyorum ya, ben onlar adına terörist bir kimseyim onlar için. Ben onlar için, “Din benim su içmeme de karışıyor.” deyince o isyan ediyor, olmaz böyle bir şey, diyor. Oluyor kardeşim, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sel-lem hazretleri mecbur kalmadıkça ayakta içmemiş, oturaraktan içmek sün-net. Seferisin ayakta içebilirsin, yolcusun ayakta içebilirsin, mecbur kaldın ayakta içebilirsin ama din senin su içmene de karışıyor. Diyor ki: Ayakta iç-meyeceksin, hepsini bir yudumda içmeyeceksin, üç yudumda içeceksin,
114 | Çağdaş Siyasal İslam
diyor en az, diyor. Din karışıyor buna, din karıştığı müddetçe onların ho-şuna gitmiyor, bu sefer dini dizayn etmeye çalışıyorlar. Bu hadis inkarcısı ka-firlerin işi bu. O komple hadisleri inkâr ediyorlar ya, komple hadisleri inkâr ediyorlar. Ben de komple hadisleri inkâr edenlere kafir diyorum ya. Ayeti inkâr ediyorlar çünkü. “Allah’a itaat edin Resulüne itaat edin.” “Resulullah’ta sizin için güzel örnekler vardır.” Ayet-i kerime. Sen Peygambere itaat etmez-sen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetlerini komple yok hük-münde görürsen hadislerini reddedersen hepsini de sen kafirsin. Bunu ko-yuyorlar önümüze. Sebep ? Diyorlar ki: Din karışmasın, dünyamıza karışmasın, biz sizi istediğimiz gibi sömürelim, biz sizi istediğiniz gibi iste-diğimiz gibi çalıştıralım, biz sizi istediğimiz gibi ütelim. Sizin etinizden, sü-tünüzden, sizin kılınızdan, tüyünüzden, hepsinden faydalanalım; sizi köle-leştirelim. Sizler dünya üzerindeki iki bin tane şirketin kölesi hükmünde olun. O iki bin tane şirket üretsin, size on beş liraya telefonu satsın, siz de o telefonu almak için habire çalışın, koşturun, almamazlık etmeyin, sende de olmalı o telefon. Bir şeyi üretmeliler, sen onu moda diye almalısın. Hadi pan-tolonlar bir düşük bel yapmamalılar, herkes düşük bel pantolon yapmalı, dü-şük bel olmayanları atmalı, ondan sonra haydi yüksek bel çıkardıklarında bir daha yüksek bele dönmeli. Gardıroplarımız dolmalı bizim, biz kıyafet üs-tüne kıyafet almalıyız, telefon üstüne telefon almalıyız, biz israf üstüne israf yapmalıyız. Onları doyurmamız lazım bizim, doymuyorlar bunlar. Bu em-peryalistler doymuyor. Doymuyorlar, bizim iliğimizi kemiğimizi sömürüyor-lar. Faizle sömürüyorlar, teknolojiyle sömürüyorlar, alışverişle sömürüyorlar. Kara cuma biz de mübarek cuma oluyor, kara cuma bizde muhteşem cuma oluyor. Hadis-i şerif: “Onlar diyor, kertenkele deliğine gir deseler siz girmeye çalışacaksınız.” Giriyoruz, bizde o alışveriş çılgınlığı devam ediyor. Hani Hristiyanlara uyumayacaktık? Uyuyoruz. Hani onları takip etmeyecektik? Ediyoruz. Yememiz, içmemiz, kullandığımız eşyalar, kültürümüz, kıyafeti-miz, her şeyimiz onlara benziyor. Sudan’da arkadaş buraya tekkeye ziyarete gelmişti. Bizim Tekirdağlı Erdoğan’ın müşterisi. Buraya geldiydi, orada ziya-rete geldi bize, bir yerde -Nil’in kenarında- kahve içiyoruz. İşte o da geldi, ona dedik: “Ne içersin?” Biz dedik: “Kahve içiyoruz.” İşte garson geldi. Dedi: “Ne kahvesi var?” Garson da Türk kahvesi var, dedi. Ondan sonra ona Arapça dedi: “Neden Sudan kahvesi yok da Türk kahvesi var?” Sudan’da Türk kah-vesi mi içiliyor, dedi. Tebessüm etti biraz da. Ondan sonra neyse … Sonra bir şey, söz söyledi kendi kıyafeti ile alakalı. Dedi ki: “Kıyafet Sudanî ama dedi kahve Frenkî. Başka kahvelerde var çünkü. Damıtılmış, kaynatılmış, süzül-müş kahvelerde var. Yok dedi, içmeyeceğim, dedi. Evet, bizim kıyafetlerimiz Frenk kıyafeti eskilerin tabiriyle. Biz Frenk kıyafetlerinin içerisinde İslamı
yaşamaya çalışıyoruz. Eskilerin tabiri o ya frenk adetleri. Yani biz Hristiyan adetleri ile İslam yaşıyoruz. Değil mi, ne geliyor şimdi, yılbaşı geliyor değil mi? Her yer çiçeklenecek, her yer yaldızlanacak değil mi? Yılbaşı kutlayaca-ğız. Her sene muhabbet olur ya. Bıktım artık ben; yılbaşlarında muhabbet etmek istemiyorum bunu; anlatmak, konuşmak istemiyorum. Yapıyoruz, din örtüsü altında bütün sömürüler oluyor, savaşlar din örtüsü altında oluyor. Yoksa neden savaşsın dindarlar kendi aralarında? O İsevî ben Muhamme-dî’yim, ben onun peygamberine de iman ettim. Neden bana silah çeksin o? Silah çektiriliyor, bu sömürü altında oluyor. Neden Osmanlı sömürmedi? Dini ona müsaade etmiyordu sömürmeye. Ben bazen -zaman zaman- derim ya: Elinizde atom bombası olsa ne olacak ki, atabilecek misiniz? Bir Müslü-man olarak siz nerede sivil katliamı yapabilirsiniz, hangi şehri bombalaya-bilirsiniz bir Müslüman olarak? Bombalayamazsınız. Bir Müslüman olarak siz bir garda bomba patlatamazsınız, bir Müslüman olarak camide bir bomba patlatamazsınız. Bir Müslüman olarak siz bir Hristiyan mabedini, ibadetha-nesini bombalayamazsınız; bir Müslüman olarak Yahudi havrasını siz bom-balayamazsınız; bir Müslüman olarak hangi ibadethane olursa olsun siz orayı yerle yeksan edemezsiniz; bombalayamazsınız. Bu sene Bosna’ya gittiğimizde bir camiyi ziyaret ettik, Remzi Pitiç bizi bir camiye götürdü, caminin hika-yesini anlattı. Dilimiz lâl oldu, kulağımız lâl oldu. Osmanlı’nın ilk yaptığı camiymiş ve caminin diplerine o kadar çok patlayıcı koymuşlar ki patlattık-larında caminin taşları toprakları bir buçuk, iki kilometre, üç kilometre öte-lere kadar gitmiş ve sonra gelmişler caminin bulunduğu yeri buldozerlerle düzeltmişler kendilerince ve orayı park haline getirmişler. Ama siz bir Müs-lüman olarak bir havraya bunu yapamazsınız, bir Müslüman olarak siz bunu bir kiliseye yapamazsınız ve sonra Remzi Pitiç -orada kanton müftüsü, gazi, Bosna’da ilk savaş çıktıklarında yararlanıp Türkiye’ye tedaviye getirilenler-den ve burada okumuş, ilahiyat bitirmiş, şimdi inşallah davet ettik, Şeb-i Arus’a gelecek Allah izin verirse- o kimse o camiyi yeniden yaptırıyor, mü-cadele ediyor, açılışını falan yaptırdılar bizden önce ve biz o camiyi ziyarete gittik orada, müftü götürdü, orada tarihçesini anlattı bize. Bilmiyorum, on-lar yayınlandı mı yayınlanmadı mı ama? Yayınlandı mı? Evet. Tarihçesini anlattı caminin bize ve en önemlisi şu: Bir Hristiyan kadın cami yapılırken orada bomba patlatıldığında ta onun evine kadar Kur’an-ı Kerim gitmiş bom-banın şiddetiyle, o Hristiyan kadın o Kur’an-ı Kerim’i almış, temizlemiş, ke-nara koymuş. Ne zaman ki camii yeniden tadilat olup ibadete açılınca almış kitabı, oraya hediye etmiş tekrar. Demiş ki: Bu bombalandığında bizim bah-çemize düşmüştü, ben bunu sakladım, şimdi demiş, tekrar yerine getirdim. Bakın, biz ona Hristiyan deriz, değil mi? Evet. Bir Hristiyan kadının
116 | Çağdaş Siyasal İslam
yaptığına bakın ve Remzi Pitiç şunu dedi: Ben her bu camiye geldiğimde bu Kur’an’dan okuyorum, dedi. Buradan okuyorum, o kadının getirdiği Kur’an-ı Kerim’den okuyorum, dedi.
Şimdi inananların arasında aslında bir sıkıntı çıkmaz ama emperyalizm girince, sömürge girince din istismar ediliyor. Sömürmek söz konusu olunca din istismar edildiği gibi dindarlar da istismar ediliyor. Dindarlar para de-posu, dindarlar oy deposu, dindarlar işte kelle saymaca, dindarlar kalabalık-lar. İstismar ediliyor; parası, emeği, her şeyi istismara açık. Bu hala daha is-tismar devam ediyor ve bu devam edecek ha, bu burada son bulacak değil, sakın son bulacak olarak görmeyin, hep istismar edenler olacak. Hem dev-let bazında (yani herhangi bir devlet) hem de dinin kendi içerisindeki, kendi içerisindeki kurum ve kuruluşlar için.
İslamiyet, sınıflı toplumun ideolojisidir. Bu nedenle Batıniler dahil or-taya çıkan fırkalar (mezhep ya da tarikatlar) sadece fikirsel akımlar olarak değil, aynı zamanda ideolojik yönü ağır basan oluşumlardı.
(Dr. Abdurrahman Bedevi)
Dinin kendine ait -evet- ideoloji penceresinden bakarsanız dinin bir ide-olojisi vardır, ideoloji penceresinden bakarsanız bir sufi akımının ideolojisi vardır. İdeoloji penceresinden bakarsanız sufi akımların içerisinde -biz onu tarikatlar olarak nitelendirilirsek- onların birer ideolojisi vardır. Biz din adı altında hani değişik cemaatler, topluluklar oluşuyor ya; mesela biz bunu inkâr etsek de etmesek de var-yok görsek de işte bir Süleymancılar diye nitelen-dirilen, bir işte nurcular diye nitelendirilen, yok risalenin okuyucusu, yazı-cısı olarak nitelendiren, yok değişik böyle dini gruplar, topluluklar var veya bunun içerisinde tarikat adı altında Kadiri, Rufai, Bedevi, Dusiki her ne ise isimleri böyle tarikatlar da var. Hadi tarikat sözünü ben çok kullanmak iste-miyorum, bir çıt üstüne çıkmak istiyorum sufi akım diyorum. Bunların da kendilerince ideoloji açısından, ideoloji penceresinden baktığımızda ideolo-jileri var. Olmalı zaten. Bunu eleştirel açıdan bakaraktan ideolojisiz bir nok-taya getirmek istiyorlar, olmaz. Bu dinin bir hedefi var, İslam dininin he-defi var, ideolojisi olmayan hedefsizdir. İslam dini bir hedef koymuş, İslam dini bir hedef koyunca o zaten ideolojik noktada durur, ideolojisi olmuş olur onun. İslam’ın dünyevi bir hedefi var, ideolojik açıdan bakarsak evet, ideolo-jisidir. İslam’ın batıni olarak (yani manevi olarak) bir ideolojisi var, evet. Biz kadere iman ettiğimiz gibi aynı zamanda biz hesaba, kitaba da iman ettik; biz mahşere iman ettik; bu bir ideolojidir. Mahşerde nasıl olmamız gereki-yor, Allah mahşerde bizi nasıl görmek istiyor? Biz ona ideolojik açıdan bak-tığımızda evet, ideolojisi var. İslam’ın kendince bir devlet sistemi var, ideo-lojisi var. İslam’ın bir ev sistemi var, İslam’ın bir ticaret sistemi var, ideolojisi
var, ideolojisiz değil ki boş değil. Onlar ideolojisiz bir din arıyorlar. “Siz dine ideolojik bakıyorsunuz” diyorlar. Ya canım kardeşim ben adalet istiyorum. Bunun adı ideolojiyse evet, ideoloji. Ben hukuk istiyorum, ben akıl emniyeti istiyorum, ben din emniyeti istiyorum, ben can emniyeti istiyorum. Bütün herkes, “kadınlar ölmesin” diyor. İyi ölmesin kardeşim, ben de ölmesin is-tiyorum. Hadi getirin haksız yere adam öldürenleri, haksız yere bir kimseyi cinayet işleyenleri; öldürün sizde. Bak nasıl duracak cinayetler, bıçak kesilir gibi kesilecek. Yargıla, yargılamayı da adam öldürmenin yargılamasını da bir ay içerisinde, iki ay içerisinde tamamlanacak de; öldürmesi sabit olunca öldür onu. İdam mı edersin; yukarıdan, bir yerden aşağı mı atarsın; neyse öldürme şeklin? Genel teamül idam ediliyor ya. Öldür, bak, nasıl kesilecek? Adam tra-fikte kırmızı ışıkta duruyor. Yandaki araba neden yan baktın? Haydi, güm güm güm güm öldürüyor adamı. Ne oldu? Yan baktı bana, diyor. İdeolojisi var, benim canımı koru, ideolojisi var, insanların namusunu koru. Adam gi-diyor, kadına sarkıntılık yapıyor, namusunu koru. Terbiyesizin birisi gidiyor, tecavüz ediyor, namusunu koru kardeşim. “Ben onu cezalandırıyorum.” Ne-reye cezalandırıyorsun! Adam beş ay sonra, altı ay sonra, beş sene sonra bir daha çıkıyor adam; bir daha tecavüz ediyor. Senin cezaevlerin eğitmiyor ki daha adam orada, bütün suçlular bir yerde nasıl daha suçu arttırabilirizi ko-nuşuyorlar. Adam içeride kuruyor örgütü. Adam hırsızlık örgütünü içerde kuruyor. Neden? Hırsızların hepsi bir yerde. Örgüt içerde kuruluyor. Ceza-evleri bu noktada caydırıcı değil ki eğitici değil ki. Adam uyuşturucudan içe-riye giriyor, uyuşturucuya içeride de devam ediyor. Evet. Hem satmaya de-vam ediyorlar, hem içmeye devam ediyorlar, buluyor adam yolunu. Ya adam böyle benim gibi sakalla geldi ya! Baktım, baktım, gözüm tutmadı. Adam sonra içeri girerken uyuşturucuyla yakalandı. Deşifre etmeyeyim şimdi ya-kalayanı, burada yakalayan. Ya adam düşünebiliyor musunuz? Devam edi-yor, caydırıcılığı yok, bakın, caydırıcılığı yok! Adam satıyor mu? As, baka-lım, nasıl satacak mı bir daha? Adam üretiyor mu? As, bakalım bir, nasıl bir daha üretecek mi? Satanı as. Adam satacak mı? Ama ben böyle söyleyince fundamentalist İslam oluyorum, ben böyle söyleyince siyasal İslamcı oluyo-rum. Sebep? Çünkü dünya üzerindeki o büyük global şirketler sizin uyuş-turucu kullanmanızı istiyorlar. Düşünmeyin. Uyuşturucu kullanırsanız na-mus kavramınız kalmaz, uyuşturucu kullanırsanız vatan kavramınız kalmaz, uyuşturucu kullanırsanız din kavramınız kalmaz. Uyuşturucu kullanırsa-nız bu bizim işimiz mi, değil mi, bu fabrika bizim mi, değil mi, bu ülke bi-zim mi, değil mi, bu bayrak bizim mi, değil mi, ülkeyi kim idare ediyormuş? Hiç önemli değil ki. Adam sabah kalktığında uyuşturucu düşünüyorç ünkü. Sabah saat yedi buçukta adam drakula gibi olmuş sabah yedi buçukta. Ben
118 | Çağdaş Siyasal İslam
büro açacağım diye uğraşıyorum. Böyle felç gelmiş gibi kaymış adam sabah yedi buçukta. Oradan başka bir kimse de kameraya çekiyor. İşte diyor, genç-liğin hali bu Hacı Baba, diyor. Sabah yedi buçukta sokakta onu gören bir ka-dın, bir kız, bir çocuk -yemin ediyorum- sokaktan geçemez. Bunları konu-şunca hoşuna gitmiyor hiç kimsenin. Ben fundamentalist İslam oldum, ben teröristim yani bunları konuşunca. Ben İslam’ın hukukunu isteyince ideolo-jik bir İslam oldum ben. Ama isim olarak ne? İdeoloji. Siz İslam ideolojisine sahipsiniz. Allah Allah! Evet, İslam’ın bir ideolojisi var canım kardeşim, ide-olojik açıdan bakarsan terim olarak. Ben iman açısından bakıyorum. Ben bu dine iman ettim, onu yaşamak istiyorum. Benim derdim bu ama sen bana ayrı elbise giydiriyorsun.
İslam öncesi cahiliye toplumu, bir yandan merkezinde Hicaz ve Mekke aristokrat tüccarlarının egemen olduğu mali oligarşiye; diğer yandan, ge-nel hatlarıyla kandaş kabile sisteminin sınıflara bölünerek yozlaştığı ka-bile şefleri saltanatına; öte yandan Taif ve Medine çevresinde göçebelikten yerleşik tarım düzenine geçen toprak sahiplerine dayanıyordu.
Evet, İslam öncesindeki Hicaz bölgesindeki genel yapı buydu. Bu sadece Hicaz bölgesindeki genel yapı böyle değildi ki aynı şey Avrupa’da da öyleydi, aynı şey Afrika’da da aynıydı, aynı şey Çin’de de aynıydı. Avrupa’da da işte değişik isimler adı altında toprak sahipleri vardı, tüccarlar vardı, aynı sistem orada da geçerliydi, sadece Hicaz bölgesine ait gibi sistem değildi bu. Av-rupa’da da kontlar, dükler vardı, Avrupa’da da şövalyeler vardı. Avrupa’da da kontların, düklerin kocaman arazileri vardı; içlerinde köyleri ile beraber arazilerinde çalışan köleleri vardı. Avrupa bundan farklı değildi, Asya bun-dan farklı değildi, Afrika bundan farklı değildi. Bu sadece İslam’ın yeşer-diği, doğduğu yerlerdeki hal değildi ki hala daha Avrupa’da aynı ki toprak sahiplerinin yerine devasa marka sahipleri aldı. Önceden milyon metrekare toprak sahibi olanlar, şimdi milyon, milyar dolar sahibi şirketlere sahip-ler. Biz bu söylemlerle aldatılıyoruz. Önceden toprak sahipleri vardı; yanla-rında yüzlerce, binlerce kişi çalışırdı. Şimdi fabrika sahipleri var, yanlarında binlerce kişi çalışıyor. Fark mı var? Önceden Bayındır’da yüz dönümün, iki yüz dönümün üzerinde yeri olanların devamlı beş, on kişi yanlarında yıl on iki ay çalışırlardı. Adamın iki yüz dönüm, üç yüz dönüm yer ekerdi; arazi ekerdi; devamlı çalışan işçiye ihtiyacı vardı. E şimdi çıktı tarımdan, şimdi fabrika kurdu örnekliyorum. O fabrikada devamlı elli kişi, yüz kişi çalışı-yor mu? Evet. Ne değişti, değişen bir şey mi var? Hayır. O gün tarımda ça-lışıyorlardı, bugün sanayide çalışıyorlar. O gün tarımda kadınlar tütün kırı-yordu, tütün diziyordu, o gün tarımda kadınlar pamuk topluyorlardı, pamuk çapasına gidiyorlardı, şimdi de tekstil fabrikalarında çalışıyorlar. Ne değişti
ki? Değişen bir şey olmadı. O gün insanların inekleri vardı, öküzleri vardı, koyunları vardı. Ailecek işte on tane inek vardı, inek sağıyorlardı, süt satı-yorlardı, peynir satıyorlardı öyle geçiriyorlardı. Yeter artık, inekçilik yapma-yacağız, dediler. Gitti çocukları, fabrikada işçilik yapıyor. Farklı para mı ka-zanıyorlar? İneğini sağsaydı da ayda iki bin lira kazanacaktı, şimdi fabrikada çalışıyor, gene ayda iki bin lira kazanıyor. Farklı bir şey mi kazanıyor? İne-ğini sağmaya devam etseydi daha mutlu olacaktı, daha sağlıklı olacaktı ama o inek sağmaya devam ederse makineleşmeyecekti. Kendisi de makineleşme-yecekti, kafası da makineleşmeyecekti, şimdi makineleşti. O zaman ineğini sağsaydı peynir yapacaktı, yoğurt yapacaktı, mahallede satacaktı, pazarda satacaktı. Şimdi devasa fabrika gibi besihaneler -ondan sonra- endüstrileşti, şimdi hazır süt içiyor. Şimdi sütten yapılmış hazır gıdalar yiyor. Kim yapı-yor? Uluslararası şirketler yapıyor. O uluslararası şirketler sizi sömürmeye devam ediyor, değişmedi bir şey. Avrupa’daki Hristiyan’ı Mercedes firması sömürüyor. Gidiyor adam, Mercedes’te çalışıyor. Mercedes’te ne alıyor? Sekiz yüz euro alıyor, bin euro alıyor Mercedes’te. İyi, normal dışarıda çalışan iş-çide sekiz yüz euro alıyor. Orada Almanya’da çalışan sizden iki bin lira fazla alıyor ama onun da ay sonunda cebinde para kalmıyor, merak etmeyin. Al-manya’da Mercedes firmasında çalışan işçinin ay sonunda parası kalmıyor, bizde de kalmıyor kimsenin. O global, emperyal sistem size fazla para ver-miyor; siz hep borçlu yaşayacaksınız; hep yetiştiremeyeceksiniz. Neden? O iki bin tane şirketin rahatı için. Burada devletin adı sanı önemli değil, dini önemli değil, onların emperyalleri önemli.
Kureyş aristokratlarının egemen olduğu Mekke ve Hicaz’daki sınıfsal kutuplaşmada en üstte efendiler-yönetenler, daha altta hür insanlar, ka-bile yanaşmaları olan mevaliler (azatlı köleler) ve köleleri görüyoruz.
Evet, doğru. Şimdi de aynı. Diyebilir misiniz herhangi bir toplum bun-lardan oluşmuyor diye? Şimdi de aynı, şimdi de sınıfsal kutuplaşma var, aris-tokratlar bir yerde. Onlar aristokrat, onlar gazetelerin köşe yazarları, onlar yüksek bürokrat, onlar kendilerince halkın üstündeki sınıfta aristokrat sınıfı. Zenginler ayrı sınıf. Siz Türkiye’de herhangi bir zenginle oturup yemek yiyebi-lir misiniz? Burada aranızda aristokrat var mı, burada aranızda zengin insan var mı? Onlar beş boynuzlu otellerde yemek yiyorlar. Onların villaları ayrı; onların yemek yedikleri yer ayrı; onların ticaret yaptıkları, alışveriş ettikleri yer ayrı. Onların mobilyaları İtalya’dan geliyor, onların evlerinin mermeri dahi İtalya’dan geliyor, onların oturacakları tuvaletler dahi İtalya’dan geliyor. Onlar her yere tuvaletlerini yaparlar mı? Onların arabaları altı trilyon, yedi trilyon, on trilyon. Onlar Doğan’a, Şahin’e binecek değiller ya. Adamın ara-bası yedi trilyon, sekiz trilyon; burada arabası bir trilyon olan kimse yok. Bu
120 | Çağdaş Siyasal İslam
topluluğun içerisinde arabası bir trilyon olan yok. Muhakkak sınıf farkı var, şimdi yok mu? O gün Arap toplumunda vardı da bugün burada yok mu? O gün Arap toplumunda vardı da Avrupa toplumunda yok muydu? Avrupa’da hangi dükün sofrası yanında çalışan elemanlara açıktı? Hangi kontun sofrası yanındaki elemanlara açıktı veya şu anda da aynı, siz bir İngiliz dükünün sofrasında oturabilir misiniz? Hangi İngiliz bir İngiliz dükünün sofrasında oturabilir, kraliyet ailesinin herhangi birisinin sofrasına oturabilir? Yan bile bakamazsınız. Onların ayrı. Onların din adamları ayrıdır, onların şeyhleri ayrıdır. Evet, yüksek kesimin şeyhleri de özeldir. Evet, onların da şeyhleri var, onların da din hocaları var, din adamları var tabi. Onlara da din lazım ama onlar kendilerinden olacak onun. Hani böyle yalaka, şakşakçı insanlar vardır ya; onların da hocaları o. Obir kuşu besleyecek, cennete girecek. Hemen te-lefonu açacak: “Hocam sabah pencereme baktım, bir kuş geldi, ben ona yem verdim. Cennetlik olmuşumdur değil mi?” Bir hayvanı yemleyen kimse. Ta-bii ya ne demek! Sen bir tane kuşu yemle, cennete git, o kadar basit tabi. Ya beş vakit namaz kılacakmışsın, haramlardan uzak duracakmışsın, haram-lardan kaçacakmışsın, namaz bitecek, namaza niyet edecekmişsin, oruç bi-tecek, oruca niyet edeceksin, Allah’ı zikredeceksin… Bunlar fukaralar için, avam için. Ya? Aristokratlar ayrı. Onlar umreye gidiyor elli milyar bir kişi, onlar hacca gidiyor yüz milyar bir kişi. Ne kurası kardeşim ya; ne kurası, ne sırası? Kura, sıra yok onlara. Onun valizini hazırlıyorlar evde, valiz gidiyor böyle, kendisinden önce gidiyor valiz. O otele girdiğinde -otel odasına girdi-ğinde- valizi açılmış, elbiseleri asılmış otel odasına. Ya o bir de elbise mi el-lesin, yani valiz mi dokunsun yani? Ne sırası? Diyanet size sıra veriyor, sen bekliyorsun on yıl. Açın Diyanete söyleyin, ben hemen hacca gitmek istiyo-rum lüks olarak, deyin. Bilmiyorum, herhalde 10 bin dolar. Ne kadar Sait? 8 bin dolar verince sıra beklemiyorsun değil mi? Hiç beklemiyorsun? Diya-nete 8 bin dolar yatır, sıra bekleme. Kaç para dolar, 7 lira mı, 6 lira mı? 5.87. 6 lira olsa altı kere sekiz kırksekiz. 48 milyar ver, 45 milyar lira. Git hemen anında hacca, eşiyle gidiyorsan bir 45’de ona etti 91, bir de çocuk gidiyorsan etti 135. Fukaranın daire parası. Her yerde var ki bu, görmüyoruz biz bunu. Ben bunu söyleyince ortalık ayağa kalkıyor. Kardeşim ne itiraz ediyorsun, ne ayağa kaldırıyorsun? 8 bin doları ver anında hacca git. E tabi 8 bin dolar verip de şimdi diyanetle hacca mı gider adam? 8 bin dolar verdi, diyanetten vizeyi aldı. E uluslararası kim var en lüks hac işi yapan? X firma, bilmiyo-rum ya isimlerini, bir 5 bin dolar da ona. Herhalde alıyorlardır veya 6-7 bin dolar, e adam getirecek, götürecek, onu pohpohlayacak şakşaklayacak. Onlar herkes gibi öyle Arafat’ta böyle çadırda gidecek, dua edecek tozun toprağın
altında. Ya ona yakışır mı sende? O vip hacı, arabanın içerisinde. Otobüs-ler klimalı, küfür küfür. Tabi otobüsler özel. Bir otobüsün içerisinde on kişi koltukları, masaları tabi çok yoruluyorlar Arafat’ta. O arabanın içerisinde ne yoruluyorlar ne yoruluyorlar? İzdiham, insan kokuyor her taraf. Yani o iz-dihamı seyretmek dahi büyük problem tabi, ondan sonra şeytan alsana bir tane taş. Ona taşlamaya da gitmiyorlar zaten, paryalar var. Böyle çok merak ederse o şeytan taşlamayı özel gidiyordur onlar, yoksa ne şeytan taşlaması ya? Oradan iki tane adam Bangladeşlilerden, gel sen, niyet et tamam. O gitti, ölürse Bangladeşli ölsün orda, zaten ölse adamın kimliği yoktur. Zaten orada o bölgede öldün, bir de şehid oldun ya, mübarek yerlerde öldün. E geliyor o iş makineleri; bildiğiniz çakıl taşı kaldırır gibi toprak, kaldırır gibi ceset-ler yığılı. Geliyor, daldırıyor altından, kaldırıyor kamyonun içine, koyuyor, götürüyor, gömüyor bir tarafa. Ha siz onlar tek tek gömüldü, zannediyorsu-nuz, değil mi? A sen Müslüman da olsan esamen yok ya! Bekliyorsun sen artık Türkiye’de, babamız hacca gitmişti, izdihamda kaldı. Ölü kâğıdı yok, ölüm kâğıdı yok. Bekle Allah, bekle. Öldü, desen ölüm kâğıdı olacak, nüfus-tan düşecek, ölü kâğıdı yok ki. Hacca gönderdim diye gönderdin sen, orada izdihamda kaldı. Eğer ceset tespit edilemedi, gitti ya! Değişen bir şey yok, değişen bir şey yok. Ben o otobüsün içersindekileri hacda gördüydüm. On-lar tabi yapacaklar ya. Müzdelife’ye gelmişler, Müzdelife’de otobüsler onların özel, etrafında polisler var, özel askerler var, onlar bildiğimiz otobüsün içeri-sinde küfür küfür oturuyorlar, rengarenk ne güzeller böyle tabi. Sosyete ha-cılar ya tabi. Sizin ömür boyu bir arada bulamayacağınız parayla dört günde hac yapıyor o kimse tabi. O bir de hacdan gelince Hilton’da hacı yemeği veri-yor. Tabi, isteyene şarap servisi de var hacı yemeğinde, viski servisi var tabi. Hacı da içebilir tabi. Allah affeder, Allah Gafur-ur Rahim’dir, hiç sıkıntı de-ğil. Ne olacak? Seneye bir daha verir 20 bin dolar daha, bir daha gelir gider ya. Ne olacak ya? Arabanın bir tekerlek parası ya! Allah Allah. Adam bir vil-laya gidiyor, üç yıl duruyor, dördüncü yıl eskidi bu villa diyor. Bir villa daha alıyor, o villayı satıyor birisine. Bunlar yok değil, her yerde var bunlar. Bize bulaştı iyice, içimize girdi artık. Siz hiçbir tane zengin olup kendi mahalle-sinde, kendi köyünde duran insan gördünüz mü? Yok.
Hazreti Muhammed önderliğindeki feodal İslam devrimine yol açan en önemli gelişmenin “Kabile aristokrasisine karşı çıkan sealik kesimin(azatlı köleler) ve şairlerin baş kaldırısı ile başladığı söylenebilir.”
Yok şairleri kabul etmiyorum. Çünkü Mekke’deki şairlerin hepsi de Haz-reti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine cephe açmışlardı hatta Mekke’deki şairler Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini
122 | Çağdaş Siyasal İslam
hicvediyorlardı. Sebep ne biliyor musunuz? Bu şair, yazar, çizer kesimi para-lıların elinde esirdir. Bakın; medya, gazeteci, yazar çizer kesimi. Bugün onun yerini medya almıştır, önceden şairler vardı, işte kitap yazanlar vardı, roman yazanlar vardı. Bunlar şimdi medya oldu. Medya her zaman için paranın em-rindedir. Gazetecilerin büyük bir çoğunluğu paranın emrindedir. Medya de-diğimiz televizyon, sosyal medya, gazeteler -ne bileyim- her türlü bu iletişim araçları paranın emrindedir. Bunu unutmayın! Parayı kim verirse onun dü-düğünü çalarlar. Hak hakikat aramayın onlarda, doğru haber aramayın, er-demlilik aramayın, hikmet aramayın onlarda, asla bakın asla. Her an için alınıp satılabilirler, her an için. Her an için doğru dediklerine yanlış, yanlış dediklerine doğru diyebilirler. Her an için insanları aldatabilirler, kandıra-bilirler. Bu dün de aynıydı, Mekke müşriklerinin bütün şairleri Hazreti Pey-gamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini hicvediyorlardı, kötülüyor-lardı. O yüzden Mekke’deki İslam, şairlerle başlamadı. Bunu kaldırmıyorum ve şairlerin başkaldırısıyla da başlamadı. Sebep? Çünkü genelde oradaki şa-irler ve bugünkü medyalar zenginlerin yalakalarıydı. Zenginleri övüp met-hedip, kabile reislerini övüp methedip onların akçelerine, onun bahşişlerine tamah ederlerdi. Hatta Mekke’nin müşrik şairleri; o Mekke büyük müşrikle-rini methedici, övücü sözler söylerlerdi. Onlar da ne kadar güzel metheder-ler, ne kadar güzel övücü söz söylerlerse onlara o kadar fazla bahşiş verirdi. Müslümanlar fakirdi, fukaraydı Mekke’de, zengin olanlar da fukaralaşmıştı. Sebep? Çünkü onlara ambargo uygulanıyordu ve onlar bahşiş veremedikleri için şairlerin hiçbirisi İslam olmadı ilk önce. Mekke’nin Fethi’nde var sonra-dan İslam olan. Bakın, Mekke’nin fethinde, dinin ilk çıktığı noktalarda yok. Mekke’nin fethinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine iman eden bir şair, denilebilir ki o Hazreti Muhammed Mustafa’nın şairiydi. Hadislerde öyle geçer çünkü, metinlerde. O Mekke müşriklerini hicvediyordu hatta böyle terennüm ediyordu, şiir okuyordu böyle. O Hazreti Ömer Efen-di’miz onu susturmak istedi. Hani sen Kur’an dururken sen başka bir şeyler okuyorsun, bu caiz değildir gibisinden. Ona bir laf söyleyecek oldu. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri: “Dur ya Ömer onun sözleri, dedi, onun sözleri senin mızrağından daha etkilidir, dedi Mekke müşrikle-rine” Evet; söz mızraktan etkilidir,söz kılıçtan etkilidir ki söz söz ise. Ama başlangıçta hiçbir tane şair yok Müslüman olan, hiçbir tane edebiyatçı yok başlangıçta Müslüman olan, hiçbir tane tüccar yok başlangıçta Müslüman olan. Evet zenginler, aristokratlar Müslüman olmadılar ilk önce; olanlar da kaybettiler Hazreti Ebu Bekir gibi Mus’ab bin Umeyr gibi. Mus’ab’ın annesi, babası çok zengindi; Mekke’nin en zengin ailesinin oğluydu. Şehit olduğunda
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Sünnet, Şeyh, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı