Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Çağdaş Siyasal İslam ·

Çağdaş Siyasal İslam — 21 Aralık 2019 Sohbeti

Çağdaş Siyasal İslam — 21 Aralık 2019 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin Çağdaş Siyasal İslâm üzerine sohbeti.

ÇAĞDAŞ SIYASAL İSLAM • 11/32

Çağdaş Siyasal İslam — 21 Aralık 2019 Sohbeti Hakkında

21 Aralık 2019


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

21 Aralık 2019 | 123

üzerini örtecek üzerinde elbise bulamadılar. En zenginlikten fakirliğe mad-desel olarak öyle geçti. O yüzden buraya katılmıyorum.

Sealik: Kabilenin ayak takımı, köleler, yanaşmalar; boyun eğmeyi red-

deden, eşitlik isteyen halk. (Faik Bulut )

Faik Bulut söylemiş bunu. Evet ama ilk Müslüman olanlardan zenginler

de vardı, fakirler de vardı, hepsi de vardı.

İslam önderi siyasal, ekonomik, toplumsal, fikir devrimini başlatırken esas olarak; yoksullar, kabileden dışlanan sealik kesimiyle, köleler, tüccar, esnaf, zanaatkar, yukarı tırmanmak isteyen genç aristokrat ve bazı büyük tüccarlara dayandı. Ancak İslam’ın kendisi “serbest piyasa” zihniyetiyle hareket ettiği, ticarete önem verdiği ve özel mülkiyeti kısıtladığı için ister istemez sınıflaşmayı daha da derinleştirdi.

İslam önderi, Medine Devleti’nin kuruluşu öncesi ve sonrasında “eşit-lik, özgürlük ve adalet” türünden sloganları ön plana çıkarmıştı. Yozlaş-mış kabile sisteminin insafsız sömürü mekanizması altında inleyen kitle-leri yanına çekebilmiş, adaleti gözetmişti. (Bu hareketi Osmanlı zamanında Şeyh Bedreddin halk ayaklanmasında da görürüz.)

Ancak kurulan İslam Devleti’nin kendisi, eşyanın tabiatı gereği sınıf-sal bir temele dayanmak durumundaydı. İslam ideolojisi eşitlik, özgürlük, adalet gibi kavramları Kur’an sayfalarının satır aralarına gizlemekle ye-tinmiş; sınıfsal temeline uygun biçimde söylemler öne sürmüştü. Yani te-feci-tüccar sermayesiyle toprak sahipliğinin egemenliğini Allah adına kut-samıştı. Sınıflı toplum, ilahi emre bağlanmıştı.

Bu sebeple Hz. Muhammed döneminin geçici istikrar dönemi; yerini Hz. Ebu Bekir – Ömer ikilisinin eliyle sınıfları kutsayan, toplumsal kat-manlaşmayı resmileştiren bir sisteme bıraktı. (Faik Bulut, İslam Komün-cüleri Karmatiler)

Peki, İslam devleti nasıl olacaktı? Devam edelim, demiş soru işareti olarak.

Tabi Faik Bulut’a önyargılı bakmaksızın, ismi aklıma getirmeksizin bun-ları yorumlamak istiyorum. Yani Faik Bulut’un kendi şahsını öne koyarsak o zaman peşin hükümlülük yapmış oluruz. Deriz ki: Faik Bulut’un ideolo-jisi bu, Faik Bulut’un ideal ideolojisi bu olduğu için de Faik Bulut bu noktada böyle bir eleştirel yaklaşımla yaklaştı, der, atarız kenara.

124 | Çağdaş Siyasal İslam

Bazı şeylerin doğruluğunu kabul etmemiz için bir kimsenin analizinden fazla bu tip meselelerde delile ihtiyaç vardır, din çünkü delille konuşulması gereken bir şeydir. Bir toplumsal hareketi analiz edip o toplumsal hareket-ten insan kendilerince bir pay çıkarlar, kendilerince o toplumsal hareketten bu böyledir, şu şöyledir, diyebilirler ama bu bizim analizimizdir. Bu o hare-ketin öyle olduğunu veya o kimsenin öyle olduğunu göstermez, bu zandan ibaret bir şey olur. Şimdi İslam önderi derken -bunu herhalde- hep beraber aynı şekilde anladık, yani bu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ama Faik Bulut özellikle burada İslam önderi diyerekten Peygam-ber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin adını anmaktan uzak duruyor. Böyle ben yavaş yavaş gideyim, bu bir. İkincisi bu hani siyasal, ekonomik, toplumsal fikir devrimini başlatırken dediği. Evet din -baştan başa bu göz-lükle bakarsak- hem bireylerin üzerinde hem de toplumun üzerinde müthiş bir yenileme hareketi başlatır, bu yenileme hareketini siz devrim olarak ni-telendirilebilirsiniz bugünkü dilde ama din ihya eder, yani düzeltir, yeniler insanı. O yüzden bunun adı dışarıdan baktığınızda örneğin bir fraksiyona, siyasi bir fraksiyona bağlı olan bir kimse bunu farklı yorumlar. Bunu işte bir devrim olarak yorumlar, bunu bir ihtilal olarak yorumlar, bunu bir başkal-dırı olarak yorumlar, bunu herhangi bir eşkıyalık olarak yorumlar, bir şe-kilde yorumlar bunu. Ama dinin kendi içerisinde, kendi içerisinde oluşan bir yenileme güdüsü vardır. Din kendisini her daim yenilediği gibi dindarları da -gerçekten o dini yaşamaya çalışanları da- yeniler. Şimdi dini biz bir ye-nileme hareketi olarak bakarsak dini biz eğer kendi dairemizde kendimizce Kur’an, sünnet bağlamında bir insanı muhakkak bir yere götürdüğünü gö-rürsek o zaman biz ona deriz ki: Evet, bu gerçekten din ilahidir ama dinin hükümleri bir yerde dururken Müslümanlar o hükümleri bırakıp kendi heva ve heveslerine doğru yol alıyorlarsa bunda dinin suçu yoktur, orada o Müs-lüman’ın suçudur. Ya bir Müslüman hem ben Müslüman’ım, deyip içki içi-yorsa dinin bunda ne suçu var ki? Ya normalde bir kimse hem Müslüman’ım, diyorsa hem faizcilik yapıyorsa dinin bunda ne suçu var? Veya bir Müslü-man hem ben Müslüman’ım, deyip de hem de hak yiyorsa insanlara zul-mediyorsa kötü davranıyorsa bunda dinin bir suçu yok ki bunlar dindarla-rın suçları veyahut da dini eğitimin azlığı ile alakalı. Kıymetli kardeşler, biz şimdi Müslümanların kendi çarpık hayatlarına, kendi çarpık düşünce sis-temlerine fikirlerine, kendi çarpık ekonomik sistemlerine baktığımızda evet gerçekten Müslüman olmak istemeyiz. Ama bunlar sadece Müslümanların bireysel suçları olduğu gibi bir de uluslararası bir baskının, uluslararası bir organizasyonun işi var. Yani siz bugün İslam’a dayalı bir sistem kuramazsı-nız, kurgulamazsınız. Yani siz İslam’a dayalı bir sistem kurmaya kalksanız

sizi boğar dünya sistemi, zaten boğmuş Osmanlıyı.ndan önce Selçukluyu boğmuş, boğmuş. Âdem’in oğlu kendi kardeşini boğmuş, bu Âdem’den iti-baren devam eden bir mücadele.

Yoksullar, kabileden dışlanan sealik kesimiyle köleler, tüccar, esnaf, za-naatkar, yukarı tırmanmak isteyen genç aristokrat ve bazı büyük tüccar-lara dayandı. Ancak İslam’ın kendisi “serbest piyasa” zihniyetiyle hareket ettiği, ticarete önem verdiği ve özel mülkiyeti kısıtladığı için ister istemez sınıflaşmayı daha da derinleştirdi.

İslam sınıflaşmayı emretmez ki İslam’ın böyle bir sınıflaşması söz ko-nusu değildir ki. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin döneminde bir sınıflaşma söz konusu değil ki. Evet, İslam ticarete önem ve-rir, İslam cihada önem verir. İslam’ın kazanç kapısı olarak iki şeyi vardır en önemli: Birincisi cihaddır, ganimet mallarıdır, ikincisi ticarettir, üçüncüsü zanaatkardır (sanat erbabı) hatta metheder sanat erbabını. O kimse diyor, sa-natını bir kimseye de öğretirse onun amel defteri kapanmaz, diyor. İşte örnek veriyorum ya: Cevdet Usta, Lütfü Usta. Bildiklerim benim işte, sanatkâr in-sanlar veya bir tüccar yanında bir tüccar yetiştiriyor. Adam büyüyor, askere gidiyor, geliyor, tüccarlığına devam ediyor. Sonra o diyor ki, ben kendi işye-rimi açacağım, diyor. Onun patronu ona yardımcı oluyor, tüccar. O da bir sanat. Şimdi ama bu noktada İslam’da sınıflaşma yok, sınıflaşma kapitalist sistemde var. Sınıflaşma sosyalist sistemde, komünist sistemde var; İslam’da sınıflaşma söz konusu değil. Biz İslam’ın kendi sosyal hayat standardına bak-tığımızda bir kimsenin zenginliğini izhar etmesi, hava atması, kibirlenmesi söz konusu değil ki. Hadis-i şeriflere bakıldığında hadis-i şerifler bizi lüks hayattan uzaklaştırır; gösterişten uzaklaştırır; şatahattan, şatafattan uzaklaş-tırır. Bugün o lüks hayatın içerisinde yaşayan insanlar İslam’ın kendi özün-den sapmış şeylerdir. Yani siz kafanıza iki milyonluk örtü ile dolaşıyorsanız bunda sıkıntı vardır, bir erkek iki milyonluk pantolon giyiyorsa sıkıntı vardır bunda, bu problemli bir şeydir. Siz gidip bilmem kaç yıldızlı otellerde iftar veriyorsanız problemli bir şeydir bu. Bugün dünya üzerindeki İslam’ı, Müs-lümanlığı yaşıyorum; diyenlerde de sıkıntı var. Bu yeni değil. Yani gidip bil-mem nerede, kuş kondurulmuş bilmem tabağına, bilmem ne atılmış bir ye-meğe adam 500 bin lira veriyorsa bu İslam’la alakalı değil bu. Bugün bu çok ağır olacak belki de ama yani örnekleyebileceğimiz İslam noktasında çok az insan var. Milletin tuhafına gidiyor, ben düne kadar 100 liranın üstünde ayak-kabı almıyordum, diyorum ben, geçenlerde aldık 120 liraya. Bu güçle alakalı değil, bu nefis mücadelesi ile alakalı. Ben gidip 1000 liralık ayakkabı alabili-rim, bu nefis mücadelesi ile alakalı. Ben 1000 liralık ayakkabı almamalıyım, bu nefis mücadelesi. Ben gidip 5 bin liralık takım elbise alabilirim ama nefis

126 | Çağdaş Siyasal İslam

mücadelesi, ben almamalıyım. Bugünkü Müslümanların prototipe ihtiyacı var. Şeyhler, hocalar, alimler prototip olmalılar; dervişler prototip olmalı. Ama tabi insanlar baktıklarında… İşte geçenlerde bir çocuk mevlüdü videosu attı-lar bana, sonra çok meşhur olmuş ya o. Böyle bir garabet yaşanıyor ülkede, bütün İslam dünyasında böyle bir garabet var ama yani Müslümanlar kendi dinlerini öğrenme ve yaşama noktasında sıkıntı yaşıyorlar, sıkıntılı bir yer-deyiz. Biz Namazgah’ta ders yapıyoruz, Namazgah’taki dersi herkes şikâyet ediyor. Bilmiyorum bu hafta geldiler mi gelmediler mi? Her hafta polis ge-liyor, buraya edilen şikâyetin haddi hesabı yoktur. Birileri farklı konuştuğu zaman da biz onları istemiyoruz, rahatsız oluyor insanlar. Yani doğru İslam’ı öğrenmek istemiyor toplum. Doğru İslam’ı yaşamadığı gibi öğrenmek de is-temiyor. Siz bugün doğru İslam’ı öğrenebileceğiniz bir kurum var mı ülkede? Doğru İslam’ı öğrenseniz dahi doğru İslam’ı yaşayabileceğiniz bir alan var mı ki? Bunlar insanların dile getirmekten korktuğu şeyler, bakın, dile getir-mekten korktuğu şeyler. Arkadaşlar, bunları şimdi burada konuşabiliyoruz biz. Bundan on beş yıl önce bunları konuşamazsın toplum içerisinde, böyle halka açık bir yerde. Bunu zaman zaman dile getiriyorum, basıla basıla gel-dik biz, dövüle dövüle geldik. Kimin nefsi kaldıracak onu? Bnları böyle ko-nuşurken insanların kendi yaşadıkları, benim kendi yaşadıklarım gözümün önüne geliyor; konuşmaya çekiniyorum insanların gözü korkar diye. Ben 28 Şubat’ta iflas etmedim, ettirildim. Vergi dairesi bugünkü parayla bana 6-7 trilyon ceza kesti, on dokuz yıl devam etti mahkemesi. Daha yeni bitti mah-kemeler biliyor musunuz? Ve ben bütün cezalardan beraat ettim. On dokuz yıl devam etti. Bir mahkeme süreci devam etti, ardından kazandım yerelde, danıştay süreci devam etti, danıştayda birinci derecede kazandım, bir daha geri gönderdiler, bir daha geri gönderildi daha geçenlerde, Savaş topladı bi-zim bu perşembe günü. Dedi ki: Hiçbir şey kalmadı, bitti hepsi, dedi bana bu perşembe günü daha. Bizim gibi ülkelerde gerçek dini söylemek, gerçek dini yaşamak öyle kolay değil; yazmakla olmuyor. Bakın on dokuz yıl diyo-rum size, evet on dokuz yıl. Bakın Sait orada, -gözlüklü- bizim herkes kasap Sait olarak tanır onu. Ben bir haftanın içerisinde iki gün veya üç gün dük-kana giderdim. Sait bana sabahtan telefon açardı. “Abi bekliyorlar, burada gelme.” Ben dükkanıma gidemezdim. Sabahtan arardı beni. “Abi bekliyorlar burada, gelme istersen.” Hadi git istersen. “Tamam Sait, var mı sıkıntılı bir şey?” “Yok abi.” Tamam bitti. Nereye gideceksin sorarım sana, Bursa’da ne-reye gidersin? Çünkü islam’ı, gerçek İslam’ı dünya sistemi istemez; istemez. Bugün -Türkiye dahil buna- gerçek İslam’ı anlatamazsınız bile. Siz gerçek İs-lam’ı anlatırsanız Türkiye Cumhuriyeti Devleti anayasasını değiştirmekten, bilmem ne yapmaktan, ondan, bundan savcılığın önünde soluklanırsınız. O

yüzden eleştirirler. Evet, şu anda dünya sisteminin istediği İslam’ı yaşıyoruz biz. İstediği kadarını yaşıyoruz, bundan çok hoşnutlar dünya sistemi. Yani bizim adımız Müslüman olarak kalsın ama her türlü haltı karıştıralım. Di-yecekler ki: “İslam bu.” Değil İslam o, İslam o değil. Bugün Müslümanların yaşadığı İslam, İslam değil tam anlamıyla. O yüzden İslam, örnekliyorum şimdi: Serbest piyasa evet ama aldatmayan, kandırmayan serbest piyasa. Ser-best piyasa evet, faizin olmadığı bir serbest piyasa. Serbest piyasa evet, iste-yen istediği malı getirip istediği gibi satabileceği bir serbest piyasa. Arkadaş-lar, isimlerle aldatıyorlar bizi. Bugün dünya üzerinde serbest piyasa diye bir şey yok. Bugün Türkiye’de ekonomik olarak serbest piyasa diye bir şey yok, bunlar aldatmaca, bunlar kandırmaca. Hiçbir zaman zaten böyle bir şey de olmadı, o yüzden bu kelimelerin üzerinde tartışıyoruz, fiiliyatın değil. Keli-melerin üzerinde tartışıyoruz, fiiliyatların değil. Bakın, en büyük sıkıntı bu zaten. Kelimeler üzerinde konuşmak. Bir tecelliyatın yani fiiliyatın üzerine konuşamamak. Allah bizi affetsin.

İslam önderi Medine Devleti’nin kuruluşu öncesi ve sonrasında “eşit-

lik, özgürlük ve adalet” türünden sloganları…

Hiçbir zaman Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri eşitlik dememiştir. İnsanların evet, hak ve adalet önünde eşitliği vardır. Hu-kuk önünde eşitliği vardır ama bu manadaysa eşitlik evet. Özgürlük Kur’an ve sünnet dairesindedir, eğer Kur’an-sünnet dairesinde bir özgürlük değil ise İslam o özgürlüğü kabullenmez. Bizim önümüze bu kelimeleri koyaraktan farklı taraflara çekiyorlar. Siz şimdi eşitlik ve özgürlük dediğiniz de özgür-lük: Yani bir kimse -çok özür dilerim- olmayan, Cenâb-ı Hakk’ın fıtratına aykırı olan üçüncü cinsiyeti oluşturuyorlar. Özgürlük deyince üçüncü cin-siyet de giriyor. Sınırsız bir özgürlük, sınırsız bir özgürlük deyince insanın istediği her türlü melaneti işlemek giriyor. İslam’da böyle bir özgürlük yok. İslam haramları belirlemiş, sınır çizmiş. Geçen gün bir mail atmış bana bir kimse, işte ben dinimi çok seviyorum ama eşcinselim. Bir başkası mail at-mış, sizin yazınızı okudum eşcinsellerle alakalı, yani bizim de hakkımız değil mi? Veya kimisi daha fazla, daha uzun uzun şeyler yazıyorlar. Yani biz hangi özgürlükten bahsedeceğiz; insanların kendi fıtratını bozduğu, kendi fıtratla-rını yok ettiği, kendi fıtratlarının üzerinde oynandığı özgürlük mü? Özgür-lükten kastımız ne, insanların sapıklıklarını özgür bir şekilde yaşayabilmesi mi? Ben istediğim sapıklığı yapabilirim. Öyle mi? Yani özgürlük dediğimiz de örneğin: Amerika’da herhangi bir kız çocuğunu bir adam onunla cinsel ilişkiye girdiğiyse aralarında kırk yaş yoksa hiçbir suçu, hiçbir cezası olma-yan bir özgürlük mü? Özgürlük dediğimiz de Belçika’daki gibi on üç yaşın-daki bir kızın istediği kimseyle cinsel ilişkiye girme özgürlüğü mü? Özgürlük

128 | Çağdaş Siyasal İslam

dediğimiz Hollanda’da on iki yaşındaki bir kızın istediği bir erkekle cinsel ilişkiye girme özgürlüğü mü? Özgürlük dediğimiz Hollanda’da herhangi bir kimsenin bakkaldan sigara alır gibi uyuşturucu alma özgürlüğü mü? Özgür-lük dediğimiz de özgürlükten kastımız ne, hiçbir ahlaki sınır tanımamak mı özgürlük? Bugün Türkiye’ye dayatılan, dünya insanlığına dayatılan bu tip bir özgürlük var. Ahlaki sınırı olmayan bir özgürlük. Kadınların meta gibi satıl-dığı, erkeklerin meta gibi satıldığı, kadın ve erkeklerin bu konuda hiçbir sı-nır tanımadığı bir özgürlük mü? Kelimeler arkasına saklanıyor ve işin en en-teresan noktası üçlü teslis inancı: eşitlik, özgürlük ve adalet lafı. Bakın, hep üçlü teslisten gider bu tip söylemler. Üç tanedir: Eşitlik, özgürlük, insan hak-larıdır. Suriye’de insan hakkı yok mu, Irak’ta insan hakkı yok mu, Yemen’de insan hakkı yok mu? Ankara’da -garında- bomba ile patlatılan sivillerin in-san hakkı yok mu; şehit edilen polislerin, askerlerin insan hakları yok mu; kimin insan hakkı var? İnsan hakkı denilince Batılının hakkı o, insan hakkı denilince Batılı haklıdır ve Batılılar insandır, diğerleri insan değildir. İnsan sınıfında mı? Afganistan’da düğün yapan insanları kurşun yağmuruna tut-mak ve bir düğünü basmak ve bütün insanları üç yüz kusur kişiyi öldürmek insan hakkı mı? Amerikalıların yaptığını söylüyorum.

Evet; İslam insanların haklarını savunur, İslam insanların Kur’an-sün-net dairesindeki özgürlüklerini savunur, İslam hukuk önünde bütün herkesi eşit tutmaya çalışır ve eşit tutar bu ayrı ama bugünkü sistem geçmiş sistem-den daha berbat bir vaziyettedir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sel-lem hazretlerinin döneminden daha berbat bir dönem yaşamaktayız, biz bu-nun farkında değiliz. Bakın, biz bunun farkında değiliz. Allah bizi affetsin.

Osmanlı zamanında Şeyh Bedreddin halk ayaklanmasında da görürüz, demiş. Şeyh Bedreddin’in ayaklanması halk ayaklanması olsaydı bir hayli in-san ayaklandırdı. Halk ayaklanması olarak kabul etmiyorum.

Ancak kurulan İslam devletinin kendisi, eşyanın tabiatı gereği sınıfsal

bir temele dayanmak durumundaydı .

İslam devleti sınıfsal bir temele dayanmaz. İslam Kur’an ve sünnete da-yanır. Kim Kur’an ve sünnetin hükümlerini kabul ediyorsa o İslam olmuş-tur. Ve devlet bu manada eğer İslam devleti olacaksa bütün her şeyini Kur’an ve sünnete göre dizayn etmek zorundadır. Ben o yüzden derim: Dünya üze-rinde şu anda hiçbir şekilde bir İslam devleti yok, diye. Sebep? Çünkü dünya üzerinde kendisini bütün her şeyle Kur’an ve sünneti ölçü alan bir İslam dev-leti yok, ben tanımıyorum ya da bilmiyorum. Böyle bir devlet var ise gerçek-ten bunu bana söylerlerse benim oraya hicret etmem farz olur çünkü. Bakın, Kur’an ve sünnetin tam anlamıyla yaşandığı bir devlete bütün Müslümanla-rın hicret etmeleri farz olur. Hanefi’ye göre söylüyorum bunu. Çünkü İslam

hukukunun yaşanmadığı bir yer, Hanefi hukukuna göre dârülharptir. Dâ-rülharpte iki şey vardır: 1- Ya Müslümanlar dârülislama hicret ederler ya da bulundukları yeri dârülislama çevirmek mecburiyetinde kalırlar. Hanife fı-kıhçıları bunu böyle emretmişler, bu Mustafa Özbağ’ın fikri değil. Son Os-manlı Şeyhülislamı, ilk Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Sabri Efendi bunun fetvasını verir ve hicret eder, Şam’da meftundur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dırdan çıkıp hukukunu İslam hukuku-nun dışında dizayn ettiğinden dolayı Türkiye dârülharptir, diye fetva verir. O fetvasını yayınlar, o fetvasını yayınladıktan sonra hicret eder, önce Mısır’a gider, Mısır’dan Şam’a gelir ve Şam’da vefat eder, meftun olur Mustafa Sabri Efendi. Son kitabını da yayınlar, isterseniz son kitabını bulun, okuyun ve son o fetvasını da bulun, okuyun. Mustafa Sabri Efendi, o fetvayı verir dini ola-rak. Siyasi olarak da o fetvayı kim verir? Süleyman Demirel verir. Süleyman Demirel’in açıklamasını kendi kulaklarımla duydum. Dedi ki: “Türkiye bir dârülharptir.” dedi, “Türkiye’de İslam değildir.” dedi. Kendisi söyledi bunu televizyonda, kendim duydum. Şimdi böyle olunca dünya üzerinde bir İslam devleti yok. Türkiye’de zaten bir İslam devleti kuramazsınız; anayasayı yık-maktan, değiştirmekten savcılığın önünde soluklanırsınız. Sakın İslam dev-leti filan demeyin hiçbir yerde! Bir kimse Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni de İslam devleti diye tanımlayamaz. Bu işler öyle sıkıntılı işlerdir. Siz İslam dev-leti lafını kullanamazsınız, siz anayasayı biz Kur’an ve sünnete göre dizayn edeceğiz,diyemezsiniz. Derseniz suç işlemiş olursunuz. Bunları zaman zaman topluma açık olan sohbetlerde, tuzak sorulardır, bu soruları sorarlar, önceden daha fazla yaparlardı. Ben de böyle lafımın çatır çatır söyleyenlerdenim ya, lafımı esirgemeyeceğim ya, kaldırırlar ellerini: “Türkiye dârülharp mi dârü-lislam mı?” Bunları sorarlardı bize. Ben de derdim ki: “Hanefi’ye göre dârül-harbin hukuku budur, Hanefi’ye göre dârülislamın hukuku budur.” Ona de-rim şimdi, eskiler hatırlar: “Sence ne oluyor?” “Dârülharp oluyor.” der. “Bak sen dârülharp dedin.” derim ben. Tuzak sorudur bunlar çünkü, sen orada ağ-zından bir laf kaçırırsan ertesi gün savcılığın önünde soluklanırsın. Evet ama Türkiye dârülharptir fetvasını kim vermiş? Mustafa Sabri Efendi. Git Mus-tafa Sabri Efendi’yi mezardan kaldır, sorgula, as. Evet Türkiye’de mezarın-dan kaldırılıp asılan insanlar var, bu tuhaf değil. Evet, idam cezasını uygulu-yorlar. Var ya şu anda mahkeme kayıtlarının açıklanmasının yasak olduğu, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde olan varlar ya, o şapka devrimi ile beraber hani asılanlar filan. Mahkeme zabıtları dahi onların gizlidir, mahkeme za-bıtların dahi açamazsınız. Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci meclis ve ikinci meclisin bazı tutanakları açıklanamaz, açıklanması yasaktır, milletvekilleri dahi okuyamaz. Hala daha Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yayınlanmamış

130 | Çağdaş Siyasal İslam

kanunlar vardır, yayınlanmamış. Siz cumhurbaşkanı da olsanız başbakanı da olsanız bir şey yapacağınızda o yayınlanmamış kanunu sizin getirdiler, önü-nüze koyarlar, siz onu okursunuz, a böyle bir kanun varmış, bunu yapamaz-mışız, dersiniz, yapacağınız işi kenara atarsınız. Bu devlet bizim; ben devlet düşmanı değilim ama bu oturduğun yerden solculuk yapmakla, sağcılık yap-maya benzemiyor. Oturduğun yerden ülkücülük yapmak, komünistlik yap-maya benzemiyor bu işter; bu işler öyle değil arkadaşlar.

Eşyanın tabiatı gereği sınıfsal bir temele dayanmak durumundaydı. Ka-bul etmiyorum. İslam sınıfsal bir temele dayanmaz, İslam kendini Kur’an ve sünnete dayandırır, din olarak Kur’an ve sünnettir bizim. O yüzden İslam’ı sınıfsal bir temele dayandırmak mümkün değildir. Bu ancak sosyalistlerin, komünistlerin felsefesidir. Onlar da bir sınıfsal temele dayandıramamışlardır, dayandırmaya çalıştılar, olmadı. Hiçbir fikri; sınıfsal temelin üzerine kura-mazsınız, kursanız dahi bir müddet sonra yıkılmak zorunda kalır o. Bu ko-nuda hata yapıyorlar, insanları boşu boşuna yoruyorlar, boşu boşuna ölüm-lerine sebep oluyorlar. Dünya üzerinde hiçbir zaman sınıfsal temelin üzerine bir sistem kurmak mümkün değildir ama mesela kapitalist sistem var, vahşi kapitalist sistem. O dahi sınıfsal bir temelin üzerine kurulu değil, bir ırkın üzerine kurulu değil. Evet, başında zenginler var mı? Evet. Başında parayı idare edenler var mı? Evet, evet. Evet, o sistem zenginlerin üzerinde mi ku-rulu? Evet ama neden götüremiyorlar, neden çatlaklık var her yerde ve ne-den hoşnut değil dünya insanlığı? Sömürüldüğünü bütün herkes biliyor ar-tık. Neden kapitalist sistemin çöktüğünü söylüyor Batılı düşünürler? Çünkü daha ileriye götürebileceklerine inanmıyorlar, kendisini geliştiremiyor çünkü.

İslam ideolojisi; eşitlik, özgürlük, adalet gibi kavramları Kur’an sayfa-

larının satır aralarına gizlemekle yetinmiş.

Hiç de gizlemiş bir şey değil. Hiçbir şey gizli değil. Müslümanlar özgür değil. Müslümanlar kendi inandıkları dini telaffuz etme özgürlüğü dahi yok. Bunu böyle söylediğimde ortalık ayağa kalkacak. Türkiye’deki faizciler, Tür-kiye’deki zinacılar; Türkiye’deki uyuşturucu baronları, Türkiye’deki içkici baronları, Türkiye’deki dinsizler, dinsizlik baronları; Türkiye’de Allah’ın ya-sakladığı, Allah’ın haram ettiği ve Allah’ın yasaklarının üzerine kurulu olan bütün sistemlerin üzerinde duran bütün o baronlar Müslümanlardan daha özgür. Müslümanlar kendi dinlerini anlatabilme, -gerçek manada-kendi din-lerini yaşayabilme özgürlüğüne sahip değil. Önümüzde kocaman bir anayasa var; önümüze kocaman bir ceza hukuku var ve o anayasa orada durduğu müddetçe ve o ceza hukukunda o cezalar orada durduğu müddetçe Müslü-manların ne camilerde, ne tekkelerde, toplantılarda, ne orada, ne burada ger-çek manada İslam’ın kelam noktasında, akaid noktasında, fıkıh noktasında

konuşamazlar. Konuşamazlar. Bugün Türkiye’de İslam’ın sadece ibadeti ko-nuşuluyor. Namaz nasıl kılınır, nasıl kılınmaz, oruç nasıl, tutulur nasıl tu-tulmaz, neler bozar, neler bozmaz? Bunları konuşuyoruz biz. Türkiye’de saç boyasını bitiremedim ben otuz yıldır, tırnak boyasını bitiremedim otuz yıl-dır, diş dolgusunu bitiremedim otuz yıldır. Otuz yıldır diş dolgusu caiz mi değil mi? Bunu bir bitiremedik biz. Memleket dinsizlik deryasında yüzüyor, biz diş dolgusunu konuşuyoruz. Memleket -çok özür dilerim- lutilik derya-sında yüzüyor, biz diş dolgusunu konuşuyoruz. Her türlü haram serbest bu ülkede, her türlü haram. Yasaklanmış bir tek haram yoktur bu ülkede. Öz-gürlük derken haramlar özgürdür, helaller değil. Hangi özgürlük? Haram özgürlüğü. İstediğiniz yerde içki içebilirsiniz, istediğiniz yerde namaz kala-mazsınız. İstediğiniz yerde sabahlara kadar eğlenti yapabilirsiniz, istediğiniz yerde sabahlara kadar zikrullah yapamazsınız. İstediğiniz yerde havai fişek-lerle insanları toplar; bir tane oraya şarkıcı, dansöz, şantöz neyse onu oraya dikersiniz, istediğiniz gibi orda gece düzenlersiniz ama siz bir tane açık ha-vada istediğiniz gibi bir zikir halkası kuramazsınız. Siz herhangi bir beledi-yeye herhangi bir yerde gidip bir bira fabrikasıyla, bir içki fabrikasıyla anlaşıp gençlik festivali yapabilir, oraya gençleri toplar. Rap müzik, pop müzik, top müzik; bir sürü top, pop, toplar oraya. Üç gün, dört gün boyunca insanları içirir; çadırlar kurar; fuhuş yaptırır; dağıtır ama siz İslam’ı öğretmek için üç tane çadır kuramazsınız hiçbir yere. Kuramazsınız, yapamazsınız da. Bütün belediyeler yaz dönemi boyunca kültür etkinliği olarak ne kadar donu yırt-maçlı, göğüs dekolteli, sırt dekolteli, alt dekolteli, üst dekolteli, iki tane şarkı ezberleyemeyen, iki tane şarkıyı ezberleyemeyen; hayatında oturup bir çiçeğe, bir böceğe, bir ağaca, bir insana, sevgilim dediği kimseye dahi bir dörtlük ya-zabilecek kadar bir duyguya sahip olamayan ama yırtmacından, dekoltesin-den, şu dekoltesinden, bu dekoltesinden magazin dünyasının en ön safında yer almış bir şarkıcı kimseye geceliğine 100 milyar verir belediyeler. Verir. Belediye başkanı da gider, ona çiçek takdim eder. Belediye başkanı, başkan yardımcıları, bütün avane gider, ayakta alkışlar. Vip otobüsler, vip arabalar gönderir; uçakla aldırır; halka hizmet ediyorum; der. Sizin sema programı-nıza gelmez bile. Evet. Bütün belediyeler şarkıcılara ne kadar paralar verdiğini açıklasa ya. Tüm belediyeler kendilerine konferansa gelenleri de açıklasın-lar, kaç para veriyorlar? Televizyonlarda gördüğünüz, İslami olarak nitelen-dirdiğiniz; o profesörler, o konuşmacılar -evet, evet- kaç para alıyorlar ko-nuşmalardan? Bir açıklasalar ya. Yapamazsınız. Siz televizyonlardan gerçek Kur’an ve sünneti anlatamazsınız, hiçbir televizyon size müsaade etmez bunu. Ben Kocaeli Tv’de ayda birdi, orda program yapıyorduk bir bayanla. Faizle alakalı bir soru geldi, konuşsan bir türlü konuşmasan bir türlü. Umrumda

132 | Çağdaş Siyasal İslam

değil dünya benim. Ben: “Faizle iştigal eden Müslüman, müslümandan faiz aldıysa anasıyla Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibi günaha girer. Ha-dis-i şerif var.” dedim ve içimden dedim ki: “Bu son programınız Mustafa Özbağ, bitti programın, dedim.” Arada kim geldi biliyor musunuz? Televiz-yonun sahibi geldi. Telefonu açmışlar, ona demişler: “Ya kim konuşuyor se-nin televizyonda? Böyle böyle, dedi adam.”demişler. Adam geldi, tanışmak istedim, dedi. Tanışalım, dedim. Ben biliyorum geleceğini kendi kendime. Tanıştık, ondan sonra ya telefon açtılar bana, dedi. Faizle alakalı söylediğini, dedi, şeytan çarpmış gibi kalkacaklar mezarlarından diyor, dedim ayet-i keri-mede. Kem küm mü edeceğim? Şimdi neden hadis-i şeriflerin üzerinde kıya-met koparıyorlar biliyor musunuz? Bu hadis-i şerif çok ağır geliyor insanlara. Neden? Faizci çünkü. Müslüman müslümandan faiz alıyor. Bir sürü gerek-çesi var kendisine göre: Bu zamanda alman lazım, bu zamanda ticaret başka türlü olmaz, bizden alıyorlar, bizden aldıkları için bizim de almamız lazım, enflasyon miktarı kadar faiz alınması lazım. Haydi fetvacı başılar çıkıyorlar, ben onları da okuyorum. Hamdi Döndüren, onun hocası Yeni Şafak’ta yazan Karaman. Bunlar böyle bir ekol, enflasyon miktarı kadar faiz alabilirmişsin. Evet. Enflasyon şimdi yüzde kaç? 13. %13 faiz alabilirsin, enflasyon kaç? %14. %14 yıllık faiz alabilirsin. Buluyorlar kendilerine göre fetvacı. Onları da du-yunca onlardan da içim soğudu. Ben Hayrettin Karaman’ı beğenirdim ger-çekten, ben onu okuyunca böyle eyvah ,dedim ya, eyvah ,dedim kendi ken-dime. Benim bilgim yetmemiş olabilir, Allah bizi affetsin.

O yüzden İslam Kur’an ve sünnetin üzerine kuruludur, İslam bir sını-fın üzerine kurulmaz. İslam mesela: Bir siyasetçinin, bir askeriyenin veya-hut da bir hukuk adamının veya İslam böyle belli bir kesimin, belli kesim-lerin üzerine kurulmaz. İslam bu değildir. İslam kendi öz varlığını, kendi öz gücünü ve kuvvetini Kur’an ve sünnetten alır felsefi olarak. Güç Allah’a aittir ama kendi felsefesini Kur’an ve sünnetten alır. Mesela biz de fıkhı da değiştiremiyoruz ya biz, yani fıkhı değiştirmeye kalktığımızda da yeni iç-tihadlara karşı soğuk duruyoruz, şüpheli duruyoruz, mesafeli duruyoruz. Sebep? Çünkü oyun oynanıyor üzerimizde, bir sıkıntımız da o. Allah mu-hafaza eylesin. O yüzden adalet bu noktada Kur’an sayfaların arasında giz-lenmiş değil ama adaleti tesis edecek hukuk yok, adalet isimde kalıyor bu sefer. Adaleti tesis etmek için hukuk lazım. Yani siz cumhuriyeti kurarken evlilik hukukunu gider İsviçre’den, ceza hukukunu gider İtalya’dan, ticaret hukukunu gider Almanya’dan; mal hukukunu, bilmem, ne hukukunu gider Fransa’dan Türkçe’ye çevirir, alırsanız olacağı bu. Bu algıyı yıkamıyorsanız iki yüz yıldan beri zengin, adaletin önüne gittiğinde ceza almadan gidiyorsa belli sınıflara mensup olan kimseler bu noktada hukuk karşısında fakirden,

garipten, gurabadan farklı davranılıyorsa bunu toplum nezdinde yıkmanız mümkün değil. Bu İslam’ın suçu değil. Yani yüz yıldan beri bu ülkede olan bitenin suçu İslam’ın değil ki. 1923’ten beri Türkiye’de İslam hukuku yok, yüz yıl olmuş. Yüzyıldan beri İslam hukuku uygulanmayan bir ülkede, bir beldede neden İslam suçlu olsun; darağacına asılsın? Bizde en güzel kolay-cılık bu, her şeyi biz İslam’a yüklüyoruz, İslam’ı suçluyoruz. Güzel kardeşle-rim, bu ülkede yüz yıldan beri İslam Hukuku yok, İslam hukuku olmayan bir ülkede yaşıyoruz. Neden Müslümanlar suçlu olsunlar bundan, neden İs-lam bundan suçlu olsun? İslam’ın hukuku vardı da biz mi uymadık, İslamın hukuku vardı da biz mi uygulamadık? Biz desek ki şimdi burada, desek ki diyorum. İslam hukunun uygulanması için Müslümanların cihad etmesi farz-ı ayndır. Ben desem bunu, ben suç işlemiş olurum. Bunu İmam-ı Şâfiî demiş. Ne demiş: Bir yerde İslam hukuku var ide orada İslam hukuku kal-dırıldı, uygulanmıyorsa oradaki Müslümanların son nefesine kadar ve son neferine kadar İslam hukukun uygulanması için savaşmaları farz-ı ayndır, demiş İmam-ı Şâfiî. Hadi? Ben Şâfiîlere diyorum ki: Yaşayamazsınız böyle, Hanefi fıkhına geçin. Neden? Canım kardeşim böyle bir fetva var sizin adı-nıza, sizin son Müslüman ölünceye kadar savaşmakla yükümlüsünüz Şâfiî fıkhına göre. Gidin, bakın, Şâfiî akaidine bakın, Şâfiî mezhebine bakın. Bil-hassa İzmit’te yaşandıydı, orada Şâfiî bir arkadaş vardı. Dedim, ya bir yaşa-yamazsın, mümkün değil. Dedim, elektrik parası ödüyorsun ya. Evet. Öde-yemedin, gecikmeli ödedin mi ödedin. Ne ödedin? Faiz ödedin. Şâfiî fıkhına göre ananla Kâbe duvarının dibinde zina etmiş gibi günaha girdin, dedim. Çocuğun rengi mengi gitti. Çocuk git, sor, araştır, geldi. Dedi, Hanefi oldu çocuk. Bu işler öyle basit şey değil. Ben bazen diyorum ya, benim her soh-betin on üç yıl cezası var, ceza koltukta gidiyoruz biz. Öyle koltuğun şatafa-tına bakmayın siz. Ben diyorum ya, gelsin, kim oturacaksa gelsin, otursun diye. Çok basit. Kelimeleri seçeceksin hep, cümleleri seçeceksin, tel üstünde cambazlık yapacaksın. O yüzden İslam sınıfsal bir temele dayanmaz. İslam zenginlerin üzerine dayanmaz. Zenginlik düşmanı mıdır? Değildir. İslam fa-kirlerin üzerine kurulmaz. Fakirlik düşmanı mıdır? Değildir. Kim Müslü-man “la ilahe illallah” dedi bitti mesele.

Yani tefeci-tüccar sermayesiyle toprak sahipliğinin egemenliğini Allah

adına kutsamıştı.

Hiç alakası yok. İslam tefeci tüccarları kutsamaz hatta tefecilik yapanları -az önce söyledim- yerle yeksan eder. İslam hukukuna göre, Hanefilere göre bir adam sizden faiz talep etse onu ödememek farzdır. İslam, Hanefi dârül-harp hukukuna göre bir kimse bakın, İslam söylüyorum. Sizi anarşiye teş-vik etmiyorum. Yasaklanmış bir kitap vardır, Dârülharp Fıkhı diye. Mustafa

134 | Çağdaş Siyasal İslam

Çelik’indir, hala daha yasaktır. 28 Şubat döneminde yasaklar kitabının için-deydi, hala daha yasak olduğunu söylüyorlar, basımı yok çünkü. Bakın, basımı yok. Bende vardı, onun sonra birkaç cilt eksildi, sonra -Allah razı olsun- Ce-mil buldu, bizim Ali Karadağ’ın kızı buldu. Bende iki takım oldu gene veya-hut da siz baksanız İmam Muhammed’in İslam Devlet Hukuku’a baksanız orada da bulabilirsiniz bunu, ibare şöyledir: Dârülharpte nasıl Müslüman’ın malı, canı, namusu, şerefi, haysiyeti güvenlikte değilse harbinin de güven-likte değildir, der. Yani nasıl Müslüman’ın parasını harbi ütüyorsa? Harbi kim? Bankalar. Kim? Emperyalistler. Ütüyorlar mı bizi? Evet. Senin de on-ları ütmen caiz olur, der. Alın size anarşi. X kimse gitti x bankaya, bir kredi aldı faizle, ondan sonra ödemedi, yani bankaya -tabiri caizse- kazık attı. İs-lam fıkhına göre caizdir. Kim yapabilir bunu? Sakın yeltenmeyin, kodeste alırsınız soluğu! Sakın, sakın. Cezevinde sizi ziyarete gelmek zorunda kal-mayalım. Yapamazsınız. Bir Müslüman -şunuda söyleyeyim- dârülharp olan ülkede dârülharpin hukukunu uygulamış olsa önce Müslümanlar onu taşlar, evet önce Müslümanlar onu taşlar, önce Müslümanlar onu perperişan eder. Neden? Çünkü Müslümanlar cahil bu konuda, okumuyorlar, bilmiyorlar, öğrenmiyorlar, haklarını da bilmiyorlar. Okusalar, öğrenseler, bilseler farklı olacak, bakın, farklı olacak. Bizde öyle değil. Adam bizim yanımızda durdu yıllardır, o vermiş adresi terörle mücadeleye, bunu da öğrendim. Adama de-dim: “Oğlum neden verdin benim adresimi terörle mücadeleye?” “Abi yalan mı söyleseydim?” dedi. Adama bak, dedim ya içimden. Ensesinden tuttum. “Tamam yavrum Allah yardımcın olsun, bir şey demiyorum sana” dedim. Harp hud’adır, harp hud’adır , harp hud’adır, hiledir yani. Adamlar beni ne-den arıyorlar? O zaman için adam tutuyor, götürüyor. Üç gün, dört gün, beş gün. Ne hakkı var? Beş gün. Beş gün tutuyor, seni salıyor. Suçlayacağı bir şey yok. Psikolojik olarak seni yıpratıyor. Gece saat bir, gel bakalım. Hadi geli-yorsun, karakolun içerisinde vuruyorlar kelepçeyi sana, hadi gidiyorsun, bir bakıyorsun, on beş kişi toplanmış salonda. “Ee Mustafa Özbağ söyle baka-lım.” “Ne söyleyelim? “Siz söyleyin, hadi bakalım.” Hepsinin elinde ajandalar var böyle bloknotlar. Birisi diyor: “Ya Teleferik’ten bir Mustafa vardı, ne ya-pıyor o?” diyor. “Öldü.” dedim ben. “Yok be gençti o ya.”dedi. “Yok ya, öldü.” dedim ben. Şimdi o bana orman taşlıyor. Teleferikten bir Mustafa vardı, de-yince ben: Kim, şu mu diyeceğim, bu mu diyeceğim? Uyanık ya hesapta. Ben: “Öldü.” dedim Mustafa. Yok ya gençti o, dedi. “Sen hangisini soruyorsun ne iş yapıyordu?” dedim ben. Şimdi söyleyeceğim mesleğini, arkadaşlar tanıya-caklar, buğuz edecekler, söylemeyeyim. Şu işi yapıyordu o ya, dedi. Allah ya o muydu? Ya benim dediğim o değildi, dedim ben. “Sen kimi söyledin?” dedi. Ya bir perdeci vardı bizde Mustafa abi, ben onu sordun zannettim, dedim

ben. Yok göçtü o zaten Bursa’dan, dedi. Adama bak. Göçtüğünü ben biliyo-rum. Şimdi eski arkadaşlar bilir. Hani dersin sonunda “Kabulü dua, kabulü zikr” söylettirdiğimiz vardı ya, bir Mustafa amcamız bizim. Canib Efendi’nin dervişiydi, ordan gelmeydi. Ben o Mustafa abiyi kastediyorum şimdi, öldü, diyorum ben ona. O diyor ki, yok ya ölmedi. Benim dediğim o Mustafa de-ğil, diyor. E görüşüyorsunuzdur o zaman onunla, dedim ben. Görüşüyoruz, siz orada ders yapmıyor muydunuz? dedi. Yok, dedim, orda ders yapmıyoruz biz. Ben tabi beni kim satmış, onu çıkartıyorum. Öbürkünün ajandası var, o ajandasından kendisi söylüyor. Diyor ki, filanca vardı hani ne iş yapıyordu o, Kapalıçarşı’daydı değil mi? diyor. Ben atlayayım diye uğraşıyor. Ben: Hangisi ya? Kapalıçarşı’da bir sürü iş yapan arkadaş var. Sen hangisini soruyorsun? diyorum ben. Ya işte filanca meslekten olan ya. Allah Allah kimdi o, nere-deydi onun yeri? diyorum ben. Adres söylüyor bana. Diyorum, bu da satmış beni. Bende beni kim satmış? Onlara bakıyorum, herkes işine. Allah söyle-tiyor onları, benim gücüm Allah’tan. Bu işler öyle kolay değil. Siz İslam di-yorsanız yanı başınızdaki satar sizi. Adamı korkutur, adam korkar. Ahmet Okur seni çağırmadılar mı karakola? “Kendileri geldi.” Ne dediler? Mik-rofona konuş. “Kime bağlısınız?” dediler. Biz dedik: -Abdullah Baba daha önce söylemişti, sıkıştıracaklar diye- Mevlâna Hazretleri’ne bağlıyız dedim. “Ya o ölmüş. Yok mu sizin başınızda Ahmet Efendi Mehmet Efendi yaşayan biri?” dedi. Yok biz direkt Mevlâna’ya bağlıyız, dedim. “Ya öyle olmaz, dedi, şu vardı dedi.” Ben dedim, bilmiyorum. “Bu vardı.” dedi. Ben dedim, bilmi-yorum. “Bu grup dedi, daha önce İsmail Hakkı’da toplanıyordu.” dedi. Ga-liba orda da toplanıyorlarmış dedim. Ben de duydum, onların yanına bu-raya gelmişler, buraya gidiyorum, dedim. “Ama onlar Kadir-i rufaiydi, dedi, bunlar mevleviyiz, diyorlar, nasıl oluyor bu?” dedi. Valla bende bilmiyorum, gidiyorum, öyle takılıyorum dedim. Yani herşeyi takip ediyorlar, biliyorlar ama Kadirilikten Mevleviliğe geçince onlar onu çözemedi. “Nasıl oluyor bu iş?” dedi. Bir de Mevlana’yı çözemediler. “Olmaz o, diyor, ölmeyecek başı-nızda canlı biri olacak.” diyor. Bilmiyorum, öyle diyorlar, bende takılıyorum, dedim. Adnan abi de o zaman sorumlu olarak onu çıkartmışlardı ya. “Kim buranın sorumlusu?” Benim, dedi. Adın ne? Adnan. Oo Adnan Hoca. O za-man Adnan Hoca da biraz popülerdi gene. Ona da sormuşlardı. Sen nerden? Ben de televizyonda gördüm Mevlana’nın hayatını. Ordan takılıyorum fa-lan, öyleydi yani.

Öyle. Biz o zaman Ahmet Okur’un annesinin evi vardı, evi dergâh yaptıy-dık o zaman, oraya gidip geliyorduk. Böyle ama Türkiye’nin şartları bu. Şimdi bakmayın, burada rahatız, rahatız sıkıntı değil. Ha diyeceksiniz, el bebek gül bebek mi? Değil. Devlet devletliğini yapar her zaman, yapsın, rahatsızlığımız

136 | Çağdaş Siyasal İslam

yok, bizim verilmeyecek hesabımız yok çünkü. O yüzden rahatsız. Benim bir sıkıntım yok, bizim komple bir sıkıntımız yok, bizim devlet açısından dev-lete verilmeyecek hesabımız yok, şükür hamdolsun. Allah’la insanların kendi arasında. Günah işler, işlemez, Allah’la arasında. Ama devlet ve sistem açı-sından bizim böyle bir sıkıntımız yok, biz yani devlet düşmanı değiliz, bir şey değiliz, Allah muhafaza eylesin. Ne olursa olsun devlet bizim devleti-miz, bizim durduğumuz nokta bu. O yüzden bu noktada bizim için kutsal olan Kur’an ve Sünnettir din noktasında. Benim için önemlidir vatanım ve milletim, benim için önemlidir. Bir bağ lazımsa ben din noktasında Kur’an ve sünnete bağlıyım, ben siyaset olarak da vatan ve milletime bağlıyım. Be-nim bu noktada başka bir bağ kabul etmiyorum ben. Ne ekonomik, ne sos-yal, ne ailesel… Hiçbir bağı kabul etmem ben. Benim bağım budur. Din ola-rak Kur’an ve sünnete bağlıyım, siyaset olarak vatan ve millet duygusu. O yüzden kutsanacak hiçbir sınıfım yok. Kutsal sınıf da yok. O yüzden Haz-reti Mevlâna’nın öğretisi ne kadar güzel: “Ey oğul bağı çöz. Ne zamana ka-dar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın?” Bizim bir bağımız yok.

Bu sebeple Hz. Muhammed döneminin geçici istikrar dönemi yerini, Hazreti Ebu Bekir – Ömer ikilisinin eliyle sınıfları kutsayan, toplumsal katmanlaşmayı resmileştiren bir sisteme bıraktı.

Bunu da kabul etmiyorum. Hayır, Hazreti Ebu Bekir ve Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali Efendilerimizin zamanı muhakkak eksiklikleri kusur-ları vardır ama onlar Peygamberin izini takip eden Peygamberin izini hiç-bir zaman bırakmayan mübarek dört büyük insandı.

Peki, İslam devleti nasıl olacaktı? Devam edelim, demiş. Burdan de-

vam edeceğiz inşaallah.

Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Sünnet, Şeyh, Şükür, Kâbe, Dergâh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı