Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 2180-2189. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 2180-2189. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 8 • 13/30

Mesnevî-i Şerîf 2180-2189. Beyitler Şerhi Hakkında

2180-2189. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı yaşayan ve haykıran, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanlara nerede zulüm ediliyorsa, nerede hakkına, hukukuna tecavüz ediliyorsa, nerede topraklarına, şanına, şerefine, namusuna tecavüz ediliyorsa, Cenab-ı Hak hepsinin de intikamını aldırsın. Amin. En son 2180’de kalmışız. Geçen hafta: “Ömer o ihtiyarın yüzüne bakıp da onu utanmış, çehresini sararmış görünce ‘Benden korkma, ürkme çünkü sana Hak’tan müjdeler getirdim’ demişti. Devam ediyor:

“Allah senin huylarını o derece methetti ki nihayet Ömer’i senin ce-

maline aşık etti.”

Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretleri o ihtiyar çalgıcıya söylüyor: “Allah seni o kadar methetti ki” diyor, “sonunda da Ömer’i senin cemaline aşık etti.” Yani senin huylarını o derece methetti. Aslında bu, batında gizli olan o velinin, hani çalgıcı Allah dostu çünkü o Allah dostunun gerçekte, hakikatte Allah indinde kıymetli olduğunu gösteriyor. Cenab-ı Hak onu kendi indinde kıymetlendirmiş, onu bu noktada methetmiş kendi indinde. Dışardan bakarsan hani bir ihtiyar çalgıcı ama Cenab-ı Hak onu kendi dostlar dairesine almış. Öyle olunca o dost dairesinde o kendince dost dairesinin hakikatini yaşıyor. Çünkü huy demek iyi ahlak demek. Yani iyi ahlak da marifetin meyvesidir. Sufilik, iyi ahlakın üzerine kuruludur. O yüzden o bir kimsenin ahlakı iyiyse o marifet meyvesi yer. Eğer ahlakı düzgün değilse, ince bir

ahlaka sahip değil ise o marifet meyvesi yiyemez. O yüzden o kimse o güzel ahlakla ahlaklandığında Cenab-ı Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmış olur ki o zaman Cenab-ı Hak kendi sıfatsal tecelliyatını o kimsenin üzerinde görür. Yani dostun üzerinde görür. Sünnet-i seniyyeye ittiba etmek, sünnet-i seniyyeye bağlanmak o yüzden çok önemlidir. O kimse o güzel ahlakı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem den öğrenir bizde. Normalde velayet yolunda gidenler şeyhlerinden öğrenirler, şeyhlerinin yaptıklarını taklit ederler. Nübüvvette ise herkes kendisini Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlakıyla ahlaklandırmaya çalışır ki doğru, sahih olan yol budur. Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlakıyla ahlaklanacak, ondan öğrenecek ahlakı ve öyle olursa o zaman o kimsenin ahlakı diğer insanların arasında tabiri caizse florasan lambası gibi görünür ve o kimsenin ahlakı düzgünleştikçe farzları yerine getirdi, Allah’ı çokça zikrediyor, ahlak da düzgünleşince o hani içten içe gizliden gizliye o kimse Allah dostlarının arasında olmaya başlar, nefis meratipleri olarak emmare, levvame, mülhime, mutmainliğe geçer. Mutmainliğe geçince o kimse evliyadan olur. O böyle artık bundan sonra o Allah dostlarının arasında ismi yazmaya başlar. Ve Hz. Ömer radıyallahuanh hazretlerinin dilinden devam ediyor, diyor ki: “Nihayet Ömer’i senin cemaline aşık etti.” Yani koca Ömer o dostun cemaline aşık oldu. Çünkü normalde hani Hz. Ömer efendimizin kimliğini düşünecek olursak, sert bir mizaca sahiptir, keskin bir mizaca sahiptir, sert bir mizaca sahiptir. O noktada böyle tavizsiz bir mizaca sahiptir.

Öyle olunca o hani adaletin timsali olan Hz. Ömer efendimizin dilinden diyor ki: “Bu Ömer senin cemaline aşık oldu.” Bak sana aşık oldu demiyor, senin cemaline aşık oldu. Çünkü bir veli Cenab-ı Hakk’ın cemaliyle cemalleşirse ki bu son haddedir, onun cemaliyle cemalleşince onun cemali dostun cemali oldu! Onun cemali dostun cemali oldu ve Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri de diyor ki: “Normalde senin cemaline aşık oldum, hakikatte onun üzerinde tecelli eden Allah’ın cemal ismi şerifidir.” Allah’ın cemal ismi şerifi olunca bir kimsenin manevi olarak cemaline aşık olmak Cenab-ı Hakk’ın cemal ismi şerifinin tecelliyatına aşık olmaktır. O yüzden normalde bu böyle şehvani bir hayranlık değil, şehvani bir aşk da değil bu. Bu ilahi bir aşk. Bir insan bir mürşid-i kamilin yüzüne bakar, o yüzüne bakınca ona normalde cezbeder. Onu cezbedir, onu bir cezbeye katar. Bir cezbeye katınca da o kimse onun cezbeye katıldığı için onun cemaline aşık olur. Cezbe budur. Yani bir Allah dostunu gördüğünde o kimse onun cazibesine kapılmak veya onun cezbesine kapılmaktır. Cezbe budur. Ve o kimse ki hakikatte Cenab-ı Hakk’ın onun üzerindeki sıfatsal tecelliyatına

cezbelenir ama öbür türlü nefisten oluyorsa nefisten olanlara zaten itibar etmiyoruz. Mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin cemaline aşık olma, hakikatte Cenab-ı Hakk’ın cemaline aşık olmaktır. Hakikatte çünkü onun cemali onun cemalinin tecelliyatıdır. Allah hiçbir şeye benzemez ama Allah hiçbir şeye benzemediği gibi Cenab-ı Hak peygamberinin cemalini cemaline benzetir ve o hakikatte sen peygamberin cemaline aşık oldun diye düşünürsün ama hakikat noktasında o Cenab-ı Hakk’ın cemalidir. Allah dostları da öyledir. Onların cemaline baktıklarında hani hadis-i şerifte: “Allah’ın öyle kulları vardır ki hani onlar hatırlandığında, onlar görüldüğünde Allah hatıra gelir.” der. Allah dostlarıyla alakalı hadis-i kutside: “Onlara baktığınızda hatırınıza Allah gelir.” der. Hatırına Allah gelince Allah’ı zikreder veyahut da Allah’ın öyle kulları vardır ki seni zikre davet eder. Sen onu normalde onun davetine icabet edersin, Allah hatıra gelir ama hadis-i kutsi de nettir. Hadis-i kutsi der ki: “Allah’ın öyle dostları vardır ki onlar görüldüğünde Allah hatıra gelir.” Bu normalde Allah o kimsenin Allah dostu olduğuna işarettir. Onun bakarsın cemaline bakınca seni cezbeder. Seni cezbedince Allah hatırına gelir, başka bir şey hatırına gelmez. Bir başkası dahi ona baksa, kimisi mesela Allah dostunu tanımayan bir kimse ona normalde şehvani bakar. Şehvani bile bakar ona. Şehvani dahi bakması, onun cazibesine kapılması. Yoksa onun beyaz sakalına, ondan sonra baktığında o kimse ihtiyar beyaz sakallı birisi, onu kim hani öyle şehvani bakacak diye düşünürsünüz. Şehvani bakan şehvani olarak cezbeder, ilahi bakan da ilahi noktada cezbeder. işte Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri de diyor ki: “Sen koca Ömer’i kendinin cemaline aşık ettin.” Cemaline! Burada “kendine aşık ettin” demiyor, “cemaline aşık ettin.” O yüzden normalde bu tabi böyle bir şey olunca o kimse cemaline aşık oldu, ona teslim olur. O normalde beğenmekten muhabbete, muhabbetten sevgiye geçer. Sevgiden sonra hayrete geçer. Hayret arada bir perdedir. Her makamın arasında bir hayret perdesi vardır. Beğenmekten muhabbete geçerken de hayret perdesi vardır, muhabbetten sevgiye geçerken de hayret perdesi vardır, sevgiden aşka geçerken de hayret perdesi vardır. O hayret perdesinde o kimsenin hayreti ve hayranlığı artar o perdelerin arasında. işte Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretleri de o cemalin zevkine varıyor, o cemalin hayretine varıyor, o cemalin bu noktada kendisini hayret perdesinde görüyor.

“Otur şöyle önüme, uzaklaşmaya kalkışma. Kulağına devlet ve ikbal aleminden bazı sırlar söyleyeyim. Allah sana selam söylüyor; halini, hatırını soruyor. Hadsiz hesapsız zahmetlerden, kederlerden ne haldesin?” buyuruyor.

Tabi bu böyle Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretleri; çalgıcıda bir ürkme var ya, bir korkma var. Çünkü Hz. Ömer devlet başkanı. Yani kim yanlış iş yapıyor onu adalet mekanizmasıyla cezalandıracak olanı cezalandırıyor. Keskin bir kimliğe sahip, sert bir kimliğe sahip. Yani o tabiri caizse hani geçmiş derslerde müntesip yani böyle işte adliyenin başında örneğin, işte devlet başkanı. Düşünün, devlet başkanı gelmiş mezarlıkta normalde bir adamla konuşuyor. Şimdi öyle devlet başkanları yok da! Çünkü Cenab-ı Hak’tan ilham alan devlet başkanı lazım buna. Bu farklı bir devlet başkanı Hazreti Ömer efendimiz.

Böyle olunca tabi bir de Hz. Ömer efendimizin sertliği, keskinliği, adalet kılıcının havada olması, bütün herkes Hz. Ömer efendimizden tabiri caizse ürküyor. Mesela bir kimse kolay kolay Hazreti Ömer efendimize bir kimse meramını zor anlatır, öyle şeyi yoktur. Öyle olunca tabi o çalgıcı da ondan ürküyor biraz korkuyor. Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretleri o yüzden normalde onu sakinleştiriyor, diyor ki: “Sakin ol, otur şöyle önüme otur, uzaklaşmaya da kalkışma. Kulağına devlet ve ikbal aleminden bazı sırlar söyleyeyim.” Yani çünkü Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri rüyasında gördü ve o zahirde hor hakir görünen bir kimse, zahirde hor hakir görünürken koca Ömer mezarlıkta onu buldu ve onunla hasbihal ediyor. Artık Ömer onun çünkü görmüş olduğu o ona gelen ilhamla onun gerçek hakikatini, maneviyatını gördü. Gerçek hakikatini, maneviyatını görünce o ilahi müjdeye o kulun mazhar olduğunu biliyor. O yüzden Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri ona hürmet ediyor, ona saygılı davranıyor, ona müşfik davranıyor, ona yumuşak davranıyor ve kendisinden korkmamasını, yani çalgıcı olduğu için ona ceza vermeyecek. Çünkü çalgıcının nesi vardı elinde? Çalgısı vardı. Çalgısıyla gitti mezarlığa ve dedi ki öyle niyet etti, bundan sonra dedi, insanları eğlendirmek için yapmayacağım. Ya? Bundan sonra dedi, ben Allah’a öyle dedi ben bundan sonra her şeyimi senin için yapacağım dedi. O yüzden normalde Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri de onun kalbini incitmiyor, onu rahatlatıyor, yumuşak bir şekilde ona anlatıyor.

“ ‘Şimdilik şu birkaç dinarı ibrişim parası olarak al, harca da bitince yine buraya gel.’ İhtiyar bunu işitince kendini yerden yere vurup ellerini ısırmaya, elbisesini yırtmaya başladı.”

Yani bu ibrişim malum, o sazın teli veya kemanın teli, her neyse çalgısı ibrişim dediği o. Normalde bunu al, bitince yine gel, biz sana onun arkasını devam ettireceğiz. Aslında bunu böyle yorumlamak benim için farklı bir şey bu. Yani normalde Hz. Ömer radıyallahu anh hazretlerinin böyle ibrişim parası olarak gördüğü şey veya zahirde ibrişim ama mana olarak Cenab-ı Hak ona manevi hediyeler verdi. Cenab-ı Hak o manevi hediyeleri

de yine bir dostunun üzerinden tebliğ ettiriyor. O manevi hediyeler o normalde Hazreti Ömer efendimizde, bir dosta dostun üzerinden bir dosta manevi hediyeleri verdiriyor. Ona manevi müjdeleri verdiriyor. Çünkü yani o dost, dostla, Allah’la dost olmuş, o dosttan da o öbür dosta manevi müjdeler geliyor. Çünkü normalde sufilikte, tasavvufta mesela bu bir Cenab-ı Hak o veliye, o mürşidi kamilin kalbine ilham eder. O manevi bir hediye birine verilecekse onun üzerinden Cenab-ı Hak verir. isterse o kimsenin direkt o normalde kalbine ilham eder isterse genelde terbiye sisteminde üstadın üzerinden terbiye olur herkes ve manevi o emanetler, manevi hediyeler de üstadın üzerinden gider. Ama insanlara o yüzden derim ben, hani üstada karşı bir edebe mugayyir bir şey yaptıysa inkıtaya uğrar. Tabi bu o zaman o kimsenin hali farklı olur. Çünkü bütün her şey dostlar üzerinden gider. Nasıl Cenab-ı Hak dinini peygamberlerinin üzerinden icra ettirdi, normalde peygamberler gönderdi, peygamberlerden sonra da veliler gönderdi, o velilerle Cenab-ı Hak dinini her daim ayakta tuttu. Adem aleyhisselamdan Muhammed Mustafa’ya kadar sallallahu aleyhi ve sellem e. Nasıl peygamberlerin üzerinden insanlara dini tebliğ ettirdiyse, dini yaşattıysa, peygamberlerden sonra da velilerin üzerinden yürüttü Cenab-ı Hak dinini. Hala daha aynıdır, bakın hala da aynıdır. Cenab-ı Hak dinini velilerin üzerinden idame ettirir. O veliler Kur’an ve sünnetin yaşanması için, yaşatılması için mücadele ederler. O veliler bu işin merkezi hükmündedir, çekirdeği hükmündedir. Üçler, beşler, yediler, 40’lar, 80’ler, 120’ler, 240’lar, 500’lere kadar bunların hepsi de evliya hükmündedir ama içinden 40 tanesi velidir. Onlar dinin yaşanması için mücadele ederler. 500’lerin hepsi de kendi içlerinde evliyadır çoğul olarak ama bunların içinden 40 tanesi mürşid-i kamildir. Diğerleri de normalde evliyadan zatlardır kendi makamlarına göre. Bunların hepsi de dini mübinin yaşanması için mücadele ederler.

O yüzden Hz. Ömer radıyallahuanh hazretlerinin de verdiğini ibrişim parası olarak ben onu görmüyorum. O bir manevi müjde, o manevi bir iksir, o manevi bir hediye. O manevi iksirle o manevi hediyeyi normalde Hazreti Ömer radıyallahu anh üzerinden Cenab-ı Hak tecelli ettiriyor. Tabi o yaşlı çalgıcı bunu işitince, bunu söyleyince: “Allah’tan sana selam var, manevi hediyeler var, manevi sırlar var” deyince o kimse kendisini yerden yere vurup ellerini ısırmaya, elbisesini yırtmaya başladı. Tabi bu böyle işte Cenab-ı Hak’tan bir lütfa, bir ikrama mazhar olan bir kimsenin vech hali, cezbe hali. O kimse artık kendi elini ısırır, dudağını ısırır, ne bileyim işte bacağını çimdirir normalde kendisini sıkar ama kendi kendisine bir vech hali olur. Mesela bir kimse hitap alsa Cenab-ı Hak’tan onda bir vech hali olur, bir cezbe hali olur. Kimisi elini ısırır, kimisi gömer kendini ağladıkça

ağlayası gelir, bir türlü kendisini toparlayamaz. O vech hali apayrı bir şeydir. Öyle sayha atmak değildir vech hali, bağırıp çağırmak değildir, böyle işte titreyip kendini duvarlara vurmak değildir. O vech hali işte şeyhin ismini zikrederekten kendinden geçme değildir. Yani ben şimdi burada isim belirteceğim şimdi kıyamet kopacak gene sen bizim şeyhimize laf söyledin diye. Kimsenin şeyhiyle işim yok. O kimse o vech halinde mesela kimisi siyim siyim ağlar, kimisi işte orasını burasını normalde ısırır, kendinden geçer, titrer örneğin. Ama o böyle vech haline giren bir kimse kendisini zikrullahtan da alıkoyamaz. O Cenab-ı Hakk’ın hitabına mazhar olma, hitaba mazhar olma, müjdeye mazhar olma, bir sırra mazhar olma manevi olarak. O kimseyi vech haline, cezbe haline getirir. O cezbe haline getirince mesela işte yemekten kesilir, içmekten kesilir, dünya sevgisinden kesilir. Hiç dünyayla alakalı bir şey görmek istemez, dünyayla ilgilenmek istemez. O vech hali, o cezbe hali. Yani mesela işte o erkekse mesela eşi ona bakar der ki: “Benimle ilgilenmiyor” boşanmaya kalkar. Kadın bu hale gelse adam der ki: “Benimle ilgilenmiyor, bu beni sevmiyor artık, ben boşayayım bu kadını.” der. Çocuklar anne veya baba birisi o hale gelse bakarlar: “Babamız bizle ilgilenmiyor”, anne, hani anne bu hale gelince “annemiz bizimle ilgilenmiyor”, hani çocuğu mu var neyi var? Bu böyle değil, bu böyle değildi…” Bu vech hali, bu cezbe hali bazen bazılarında böyle anlık olmaz, birkaç gün sürer. 2 gün, 3 gün, 5 gün, bir hafta, 10 gün, 40 gün cezbe hali sürer. Mesela 40 gün cezbe hali devam eder. O kimse bakıyordur, böyle ölü gözü gibi bakar, normalde ölü gibi olur. Normalde önüne ne yemek koyarsan koy yer bir kısmını. Normalde işte şunu yiyeceğim, bunu yiyeceğim, canım şunu istiyor, bunu istiyor demez mesela.

Temiz bazı Allah dostlarında cezbe hiç kesintiye uğramaz. O her dem cezbe halindedir, kesintiye uğramaz hiç, kesintiye uğramazsa sen onu dünyaya çekemezsin, sen onu başka yere çekemezsin. Mesela o cezbe hali devam ediyorsa işte orada heva heves var, ondan rahatsız olur. Bir başkasında heva heves var, rahatsız olur ondan yani rahatsız olur dediğim, o cezbe hali onu o tarafa yönlendirmez. Böyle bir cezbe halindeyken bir veli, bir mürşit, bir kimse ona gitse bir şey dese çarpılır. Ona çünkü hakikatten konuşur. “Sen bunu yapamazsın.” der veya “Sen böyle olmaz bu” der, söyler onun o nefsine uymuş, heva hevesine uymuş, heva hevesine göre bir cevap bekler ondan. Heva hevesine göre bir cevap gelmeyince de ürker ondan, korkar, çekilir ondan. Bazı büyük pir efendiler, cezbe hallerini saklarlar, örterler, tabiri caizse kendilerini bölerler. O kendini bölmek de şudur, yani normalde kalbi olarak cezbe hali devam eder ama onun bir vazifesi var, o vazifesini de yerine getirir. O dervişlerden yüz çevirmez. Dervişlerden yüz çevirse dervişler

allak bullak olur. O yüzden o böler kendini. Dervişlere karşı normalde yüz çevirmez, dervişlerle gene ilgilenir ama onun kalbinde o cezbe devam eder. Asıl cezbe anlık olan değildir zaten. Herkes anlık cezbelere aldanır. Dervişlerin aldandığı cezbelerden birisi anlık cezbelerdir. O anlık bir cezbe; kalbinde bir titreme oldu, kalbinde bir uyanma oldu, kalbinde ilahi bir ilham oldu, bir anlık bir şey geldi kalbine. Bir anlık bir şey gelince o derviş ona kanar, ona kanıp da aldanır, aldanınca da orada kalır. Öyle değil.

Cezbenin hakikati kalpte tecelli edip kesilmeyenidir. O uykuda da cezbelidir. Uykuda da kalbi devam eder ama bu haldeki bir kimseyi dervişler onu anlamaz, eşi anlamaz, çocukları anlamaz, etrafı anlamaz onu. Onun o cezbesinin devam ettiğini de bilmez. O esnada hani cezbe üzerindeyken onun duasını almak, cezbe üzerindeyken de onun tersini almak çok sıkıntılıdır. Duasını almak mükemmel bir şeydir ama tersine bir yanlışlık oldu, bir eksiklik oldu, onun tersine gelmek de çok sıkıntılıdır. Dikkat et kendine, o da çok sıkıntılıdır. Çünkü neden? O esnada o kimsenin manevi bağı kesilebilir. O esnada kesilir çünkü o cezbe böyle kılıç gibidir tabiri caizse, keskin kılıç gibi. O çünkü cezbe esnasındaki herhangi bir olumsuz bir şeyden yanar adam. Allah muhafaza eylesin. Amin. Ben şeyhimi gözetirdim mesela. Rabbim ben yaptım diye böyle övünmek gibi değil, ben bakardım bazen ona, “Hiçbir şey konuşma Mustafa Özbağ.” derdim. Biz 3 saat, 4 saat yol giderdik, hiç konuşmazdım ben. O da hiç konuşmazdı. Yani 4 saat mesela Bursa’dan Konya’ya gidinceye kadar, “Selamünaleyküm”, “aleykümselam”, “hayırlı yolculuk Mustafa Efendi”, “Allah razı olsun efendim”, bitti, bu kadar. Halbuki yemek yiyoruz Afyon’da, her Konya’ya gidişimizde. Bir şey demedi, yürüdüm, bir şey demedi ama şey devam ediyor, çat çat çat çat çat çat çat, zikir devam ediyor. Bazen çat duruyor, uyuyor zannetme. Bir gün çünkü öyle kaldı, çat dedi durdu. iyi, ondan sonra ben biraz arabaya yüklendim, hani uyuyor noktasında, “Mustafa efendi, çok hızlı gitme.” dedi. Kaldım. Dedim tamam uyumuyor. Bu ilk zamanlar onu tespit ettim, onu uyuyor olarak görme. O esnada o bir tecelliyata perde oluyor, ona takılıyor, gidiyor. insan öğreniyor sonra onu. O esnada bir bakıyorsun alınıyor, satılıyor, gidiliyor, geliniyor, o esnada uyuyormuş gibi oluyor, çat kalıyor. Bu normalde bir velinin, bu genelde cezbenin devamiyeti, pir seviyesinde olanlardır. Böyle şatahat gibi olacak, bu sohbeti bir yerde okuyamazsınız. Ben öldükten sonra anlayacaksınız bunları. işin bir de bu tarafı var. O pir seviyesindeki zatlarda cezbe daimidir, kesilmez.

Onların kalbî cezbeleri kesilmez. Dışarıdan bakarsın sakin, içi okyanus gibi durmaz durduğu yerde. işte Hazreti Ömer radıyallahuanh hazretleri ona manevi müjdeleri verince o zat o manevi müjdeyle cezbelendi, başladı

orasını burasını yırtmaya dökmeye, orasını burasını ısırmaya. Çünkü o manevi müjde, o manevi sır, o manevi hitap bir velinin üzerinden de gelse Cenab-ı Hak direkt onun kalbine de indirse veyahut da Cenab-ı Hak Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinden de verse veyahut da Adem aleyhisselamın her ikisinin arasında gelmiş geçmiş peygamberlerden de gelse haktır. Şimdi o manevi o müjde de o kimsenin maneviyatıyla alakalıdır. Mesela bir velinin üzerinden gelmesi o kimsenin üzerinde velinin üzerinden geldiği, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın üzerinden gelseydi bir anda telleri yakabilirdi veya direkt Cenab-ı Hak ona ilham etseydi telleri yakabilirdi, meczup olurdu. Telin yanması bu, meczup olurdu ama meczup bir derviş işe yaramaz bir derviştir. Zahiren akıl giderse bir işe yaramaz. O kimseye bir din anlatamaz, bir öğüt veremez o. Allah rahmet eylesin, bizim Ali ihsan öyleydi mesela. O birisine bir yol anlatamaz, birini terbiye sistemine katamaz o. Neden? işte meczup çünkü. Onun meczupluğu birisinin hidayetine sebep olmaz genelde, bir bakmışın daha da onun şeyhi varken öyle, mesela şeyhi olmayan bir meczup düşün o daha da çizgi dışıdır, ona sen kalkarsın “Ama bundan Allah dostumu olur” dersin. O çizgi dışı hareketler yapar, çizgi dışı konuşmalar yapar. O esnada o da farkında değil çünkü, yapar onu. insanı yoldan bile çıkarabilir o iyice akılsız meczuplar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden o Hazreti Pir bu konuda yol öğretiyor bize. O Hz. Ömer’in üzerinden geldi ve normalde o manevi sırları fark edince o kimse, başladı elini ısırma, çırpışmaya, orasını burasını vurmaya, yere vurmaya başladı. Kimisi tepinir mesela işte o cezbe hali o. Kimisi ağlar, kimisi sızlar. Kimisi bir bakmışsın namaza durur on, rekat 20 rekat namaz kılar, farkında değil, rekatları da şaşırır. Yani yanındaki der ki: “Sen kaç kıldın namazı?” Bilmiyor kaç kıldığını. “Allahu Ekber”, öğlen namazının sünneti için durdu. 4, 5, 6, 7 kıldı, 8 kıldı, farkında değil o. Ondan sonra kendine geldi, ‘A, namaz, ben öğleyi, öğlenin sünnetini kılıyordum.’ dedi, selam verdi, ona dışardan birisi dese ki, ‘Yedi rekat kıldın?’ ‘Ne alakası var? Ben dört rekat kıldım.’ der. Karışmayacaksın.

Sufiler kimsenin işine karışmaz. O yüzden karışmazlar. Sen sayarsın, o saymaz. Sen onu, o normalde o cezbe vurmuş onu mesela, o abdest alıyor, önce ayağını yıkayabilir o. Sen ondan kalkıp da, ‘Ya ayağını yıkadın önce, sünnet böyle değildi.’ sen ona karışma. Görürsünüz bazen bir yerde insanlar da birilerini düzeltmeye, birilerine karışmaya çok meraklı ya. Hani olmadı senin abdestin, sen önce ayağını yıkadın! Ya bırak sana ne? Ayağını yıkamak farzlardan birisi. O sırayı karıştırdı, sünnet olarak sıra gitti onda. Onun kafa gitti ki, bu esnada kafa gitti onun. O hangi uzvunu yıkadığının dahi farkında değil. Yani bir bakmışsın ayağını yıkamış, kolunu yıkamış,

sonra ağzına burnuna su veriyor. Ulu Cami’de oturuyorum ben sabahleyin, geldi birisi orada abdest alıyormuş. Şimdi enteresan bir şey, bir tane kurnayı açtı. Ben gözümün ucundan bakıyorum şimdi, ben de ders yapıyorum sabah saat 8. Gözümün ucundan bakıyorum, dedim ki bu normal değil. Arkadan böyle asıldı masıldı beni böyle, ben hiç dönüp bakmadım, dedim normal değil bu. Geldi oradan, şimdi bir Ulu Cami’nin ortasındaki kurnalar var ya, şimdi birisinde ellerini yıkadı, gitti öbür tarafta ayağını yıkadı öbür kurnada, öbür kurnaya geçti yüzünü yıkadı, öbür kurnaya geçti şimdi kollarını yıkadı, öbür kurnaya geçti, başını mesh etti, öbür kurnaya geçti, başka bir şey yaptı. Bütün kurnaları teker teker dolaştı, abdestini aldı ama en sonunda kıbleye döndü, su içti filan, aldı bir yudum su, üstüne başına döktü. Şimdi arada da bana bakıyor. O ara ben meczuplarla aram iyi, arada da bana bakıyor. Ben hiç takılmıyorum, diyorum ‘Uğraşma Mustafa Özbağ.’ içimden de diyorum ‘Uğraşma benimle.’ Sen durur mu? Geldi ‘Hu.’ dedi bana. Döndüm ‘Ne istiyorsun?’ dedim. ‘Kalk.’ dedi, ‘Kurnalardan’ dedi, ‘Birer yudum su iç, içmeyeceğim’ dedim. Şimdi o meczupsa, deliyse ondan delisi var. ‘Ne demek?’ dedi. ‘Basbayağı’ dedim. ‘Sen iç benim niyetime.’ dedim. ‘Sen iç benim niyetime.’ Onun çünkü dediğini hani Allah affetsin, ben şimdi onun dediğini bir dinleyeyim der ki ‘Buraya çık ezan oku.’ Tabi, onlar öyle.

Şimdi bazen kadınlar, erkekler yolda böyle bir meczuba denk gelir. Mesela meczup gelir, ona ‘5 lira ver, ben sana dua edeceğim’ der. Sen ona 5 lira verirsin, bırakmaz seni, dua eder, tabi, ondan sonra der ki ‘Şunu yapacaksın’, ‘yok bunu yapacaksın…’ Onu da normalde bu sefer arkasını getirir onlar, bırakmaz. O yüzden hemen Allah’a dua edin, zikrullaha başlayın, ‘Selamünaleyküm’ deyin, gidin. Öyle meczubun çünkü tersine duaları da geçer. Hani gene Hazreti Pir anlatıyor ya, çok zenginmiş o kimse, büyük tüccar, buğday tüccarı. Gidiyormuş oradan köyden, meczubun birisi de oturmuş Allah’ı zikrediyormuş. Ona selam vermemiş. Bu kadar suçu adamın. Kaldırmış, ‘sen mi mütekebbirsin, bu mu mütekebbir?’ demiş. Bu kadar. Adam buğday almış. Buğdayı yel almış, sel almış, iflas etmiş adam, hiçbir şeysi kalmamış. 7 yıl boyunca hanımı terk etmiş, çocuklar terk etmiş, herkes terk etmiş. Biçare kalmış, Hazreti Mevlana’ya gitmiş. Demiş ‘Efendim, bir maruzatım var.’ Demiş ‘Söyle.’ ‘Ben.’ demiş, ‘Büyük tüccardım.’ ‘Evet.’ demiş, ‘Ben iflas ettim, perperişan oldum. Kimse benim yüzüme bakmıyor.’ demiş. Mübarek demiş ki ‘Filanca köyde.’ demiş, ‘Filanca yerde bir meczup var.’ demiş, ‘Duvara yaslanıp Allah’ı zikreder, dua eder. Onu incitmişsin.’ demiş, ‘Ona selam vermemişsin. O da incinmiş, o da Cenab-ı Hakk’a naz etmiş. “Sen mi mütekebbir, bu mu mütekebbir demiş.’ Demiş ‘Dön.’ demiş, ‘Onun gönlünü al. Git.’ demiş, ‘Ona selam ver.’ demiş. ‘Önce seslenmeyecek,

helallik iste. Helallik vermeyecek sana. Bu fakirden selam ver, benim selamımı götür.’ demiş. Hemen koşa koşa gitmiş, o kimse yine aynı yerde, yine duvara yaslanmış Allah’ı zikrediyor. ‘Selamünaleyküm.’ demiş. ‘Aleykümselam.’ demiş, kafasını kaldırmamış. Demiş ‘Hazreti Pir’den selam getirdim.’ Birden kalkmış, huuu, bir esmayı vurmuş. Demiş ‘Hazreti Pir’e boynumuz kıldan ince.’ demiş ‘Ben bir edepsizlik ettim’, bir demiş, ‘Bir saygısızlık ettim. 7 yıl önce buradan senin önünden geçerken.’ demiş, ‘Sana selam vermeme gafletine düştüm. Beni affeyle.’ demiş. Demiş ‘Perperişan oldum, malım mülküm kalmadı, çoluğum çocuğum kalmadı, evim barkım kalmadı, hiçbir şeyim kalmadı.’ demiş. Şimdi insanın etrafındaki, insanın etrafındaki eş, çocuk, arkadaş zor günde belli olur.

Sen zenginsindir, fukaralaşınca belli olur. Sen gençsindir, ihtiyarlayınca belli olur. Sen sağlıklısındır, hasta olunca belli olur. Bir tarafın kırılınca belli olur, eş, dost, anne baba, hepsi de bir insan ateşe düşünce belli olur. O zaman anlar onu. Tüccarsındır, her şeyin yerli yerindedir, herkes el pençe durur sana. Bir kırılırsan gerçek dostların kalır etrafında. Kırıldığın zaman senin gerçek dostların meydandadır. Sakın onlara vefasızlık etme. O kırıklığın geçer, geçicidir bütün haller, düzelince dostlarını, o kırıldığın zamanki yanında olanları sakın unutma. Sakın onlara vefasızlık etme. O zaman sen bir dağılırsın, bir daha toparlanamazsın, ne maddi ne manevi. Rabbim muhafaza eylesin. Amin. işte o zat böyle ona temenna edince, ondan helallik alınca, o zat kaldırmış ellerini: ‘Ya Rabbi, şunun işini ihsan eyle.’ demiş. Bu kadar. Amin. Bu kadar. Aynı köyde tabi bitmiş, köyden gidiyor. Adamlar demişler, ya sen filanca tüccar değil misin? ‘Evet.’ demiş. ‘Ya neredesin bu zamana kadar?’ ‘Şurada bizim buğdayımız var.’ demiş. ‘Ya al.’ E demiş, ‘Benim param yok.’ Demişler ‘Sat getir.’ ‘Demiş devem yok.’ ‘Aa oradan.’ demişler, ‘Getirin develeri. Kimin devesi var? Filancanın filancanın filancanın. Getir kardeşim develeri. Al demiş, ‘Bu develeri de sat da getir.’ Bitti. Adam daha o köyden o köye, o köyden o köye, Konya’ya gidinceye kadar zengin olmuş gene. Şeyh efendinin tabiriydi. ‘Oğlum değirmen.’ dedi, ‘Böyle.’ dedi, ‘insana dönmeye başlayınca.’ dedi, ‘insana dönmeye başlayınca.’ dedi, ‘Adam gece telefon açar nerdesin sen, benim elimde böyle bir mal var.’ der dedi. ‘Ama değirmen tersine dönünce.’ dedi, ‘Ağzınla kuş tutsan gider gene.’ dedi. Gitti bizde öyle, elhamdülillah. Gitmeyi gördün ya gelmeyi de görürsün, gelir ona, sabırlı ol, çalış. Velhasıl adam zengin olmuş tekrar. Ondan sonra eşi dönmüş. Böyledir bu işler. Sonra çocukları dönmüş ona, sonra o eski arkadaşları dostları dönmüş, döner herkes, sıkıntı değil ama sen kırıldığın zaman senin etrafında kimler var, onlara vefasızlık etme, sakın ha. Bu size bir kardeş nasihati olsun. Asıl dost olanlar onlardır.

Sen böyle kırıldığın zaman senin yanında duran, kırıldığın zaman seninle beraber hareket eden, bir şey olması şart değil, sana para vermesi de şart değil, o seninle konuşuyor ya, biz onları da gördük. Biz kırıldık, millet bize selam bile vermedi, görüyordu, uzaktan geçiyordu. Olur mu olur. Bir şey ister diye mi düşündüler artık ne düşündülerse düşünür çünkü insan. Der ki ya bu benden bir şey ister şimdi, borç morç ister, bir şey ister ama ben hayır da diyemem yüzüne karşı, ben şurdan yolumu çevireyim. Görürdü böyle adam beni, görüyor, eski dervişlerden bizim, böyle bir şey bahane ediyor, telefonu alıyor, haydi gidiyor başka yere. Tabi, gördük yaşadık, hepsini de yaşadık hamdolsun. Cenab-ı Hak yaşatmasın hiç kimseye. Amin. Zor zamanlardır bunlar insanların kırıldıkları zamanlar. Allah muhafaza eylesin. işte bir öyle bir meczubun ters duasını almak, bir velinin ters duasını almak! Ben Şeyh Efendinin yanındayım, kime ne dediğini bilirim kimin hakkında ne düşündüğünü de bilirim Allah’ın izniyle. Onları ben böyle not almışımdır hep. Onlar günü geldiğinde ayaklar havada ters dönerler. Döner! Allah muhafaza eylesin. Derviş kardeşler rahat olsun, ben öyle bir kimse değilim, ben hiç kimsenin tersi için dua etmem. Rabbim hepinizi de affeylesin. Amin. Hiç kimseyle bir derdim yok. Varsa bir hakkım hepinize de helali hoş olsun. Ben hiçbir kardeşin edepsizliğine, adapsızlığına bir şey demem. Uyarırım ama söylerim, derim ki yapma, deme, söyleme bir daha böyle, etme derim. Uyarmak çünkü bizim de vazifemiz. Sana bir şey demedim, sen döndüreceksen döndür. Sana döndürme dedim mi hiç? Yok, arkadakine diyorum. Harun Hoca, sen de tam Bayındırlısın ha, her şeyi üstüne alıyorsun. Sen de mi döndürüyorsun Bosna’da. O ayrı mesele, bak açmayalım şimdi defterlerin ağzını, boş ver, kapattık. Şimdi normalde o tersine almak sıkıntılı çünkü bazı meczuplarda o cezbe halinde akıl gider, sıkıntılı durumlar yaşanabilir. Allah muhafaza eylesin. Amin.

“Ey naziri olmayan Allah! Ziyade utancından zavallı ihtiyar ‘su ke-

sildi’ diye bağırmaya koyuldu.

‘Naziri olmayan Allah’ yani o veliden çıkan, zuhur eden kelam, ‘naziri olmayan’ ortağı olmayan demek, dengi olmayan demek. Şura, ayet 11: ‘Onun benzeri gibi hiçbir şey yoktur. O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.’ O velinin ağzından ayet-i kerimenin meali çıkıyor, ayet-i kerime çıkıyor. ‘Ey naziri olmayan Allah.’ O esnada, cezbe halinde çıkıyor bu. Cezbede bu söz çıkıyor. O yüzden o Cenab-ı Hakk’ın o müjdesiyle, Cenab-ı Hakk’ın o ilhamıyla, dolaylı olarak Cenab-ı Hakk’ın o sırrını ona vermesiyle o yine ne yapıyor? Allah’ın benzersiz olduğunun idrakinde, Allah’ın benzeri hiçbir şeyin olmadığının idrakinde. O yüzden feryadı bu: ‘Ey naziri olmayan Allah!’ Utancından zavallı ihtiyar su kesildi. Burda ‘su kesilmesi’,

eskiler öyle söylerler bunu, bu hitabı çok normalde bilmezler. Bir derviş sözüdür bu. Yani o cezbeye geçen kimse, cezbe halinde konuşacak hali yok, su kesildi, dili lâl oldu, söyleyecek bir sözü yok. O yüzden o aşıklığın cezbesiyle, o aşıklığın hayretiyle kelam bitti. Kelam bitti, onu söylüyor ve diyor ki ‘Benim konuşacak halim yok.’ Hani Hazreti Pir yine Mesnevi’de bir beyitinde diyor ya, hani ‘Benim.’ diyor, ‘Damarım kesilmiş’, damarı kesilmiş, çok özür dilerim, ‘kuşlar gibi çırpınmaktayım.’ Benden diyor bir kelime, bir şey sudur edecek halim yok. ‘Bir damarım dahi ayık değil.’ Bakın ‘Bir damarım dahi ayık değil.’ Diyor. Bu cezbe hali, bir damarım dahi ayık değil dediği şey devamiyet, cezbe devam ediyor. Bir damarı dahi ayık değil. Evet, ‘su kesilmesi’ de bu.

“Bir hayli ağlayıp eleme düştü. Nihayet çengi yere çalıp parça parça etti.”

Hani ben bu hikayenin başında, çengi bir insanın nefsi olarak anlattıydım ya? Çünkü çenk nedir? insanın heva ve hevesini böyle ayağa kaldıran, insanın böyle nefsani duygularını ayağa kaldıran şeydir. işte o da çengi yerden yere vurdu, parçaladı. Yani gerçek manada benim anladığım o kimse nefsini taşa vurdu, nefsini yere vurdu. O Cenab-ı Hakk’ın ona olan hitabı, o kendinden geçti, nefsini vurdu yere, kırdı nefsini. Gerçek tövbe tıpkı yırtılan bir elbisenin parçalanıp atılması gibi, günahı bir daha giymemek üzere terk etmektir. O da ibn-i Ebu Şeybe Musannef’te geçiyor bu hadis-i şerif. O da ne yaptı? Gerçekten bir tövbe etti. Öyle bir tövbe etti ki nefsini kırdı o tövbeyle. Hani eskilerin Nasuh tövbesi dediği gibi bir daha o günaha düşmemek için ona öyle bir tövbe etti ki o günah sebeplerini de ortadan kaldırdı. Bir daha o günaha girmeyecek, bir daha nefsine paye vermeyecek, bir daha nefsine, nefsine geçit vermeyecek. Bu o manada, Allahu alem.

Dedi ki: ‘Ey benimle Rabbimin arasında perde olan, ey beni ana yol-

dan azdırıp saptıran!’ “

insan nefsine esir olunca asıp sapıyor ve ihtiyar diyor ki: ‘Ey benimle Rabbimin arasına perde olan.’ O zaman Allah’la senin aranda ne perde olduysa hepsi de heva hevesinden, hepsi de nefsinden. Seni Allah’tan perdeleyen ne varsa heva heves ve nefis, hepsi de! O zaman bizim yapmamız gereken şey ne, buradan ne anlayacağız? Allah’la bizim aramızdaki perde olan her ne var ise hepsi de heva hevesimiz ve nefsimiz. Rabbim muhafaza eylesin. O yüzden burdaki perdeden kastı biz çalgı aleti olarak alırsak yanılırız. O çalgıyı bize sevdiren, onu devam ettiren nefsimiz çünkü. O zaman asıl nefisle mücadele etmek lazım. O yüzden nefisle mücadele etmek, Cenab-ı Peygamberin deyimiyle cihad-ı ekber. O nefisle mücadeleyi yapmıyorsa o kimse o zaman cihad-ı ekberi terk etti, nefsin oyununa geldi. Nur suresi, ayet 21: ‘Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına

uyarsa bilin ki o ısrarla hayasızlığı, çirkin ve kötü işleri yapmayı emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı. Ancak Allah dilediği kullarını temize çıkarır. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.’

O yüzden tövbe edip geri dönme ve nefsin o heva ve hevesine uymama, nefisle mücadele etme ve tövbe eder geri dönerse Cenab-ı Hak onu hiç günah işlememiş gibi kabul eder.

“Ey yetmiş yıldır kanımı emen, kemal sahibine karşı yüzümü kara

Bu, artık o zatın nefisle olan mücadelesini, nefsin ona vermiş olduğu o hadiselerden dolayı pişmanlığını dile getiriyor ve ‘yüzümü kara eden’ deyince o yüzünü kara eden insanın nefsidir. Allah muhafaza eylesin. Ve tabi o kimse artık o Allah’ın ona lütfuyla, ikramıyla, Cenab-ı Hakk’ın ihsanıyla kalbî bir uyanış içerisinde, kalbî bir diriliş içerisinde ve Cenab-ı Hakk’ın hitabı da Zümer ayet 53: ‘De ki: Ey kendilerine zulmeden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar.’ Nur suresinin arkasından bu Zümer suresi 53 gibi öyle düşünün. Yani şeytan size kötülüğe emreder ve sizi azgınlığa ve sapkınlığa götürür ve Allah dilediğini bu noktada temize çıkarır. Zümer suresi ayet 53’te de ‘Ümidinizi kesmeyin, Allah bütün günahları bağışlar.’ Yani sen bağışlanmayacağım diye düşünme, Allah bütün günahları bağışlar. Ve işte o ihtiyar da bu müjde ile Allah’tan ümidini kesmiyor:

“İhsan ve vefa sahibi Allah, cefalarla, suçlarla geçen ömrüme sen acı.”

Bu artık o ihtiyarın içten yakarışı. O ihtiyarın ciğerden yakarışı. O ihtiyar samimi ve ihlasla Allah’a yalvarıp yakarıyor. Bu diyor ki: ‘70 yıldan beri ben cefalarla, suçlarla ömür tükettim. Sen bu ömrüme acı. Sen bana merhamet et. Sen bana lütfet. Sen bana ikram et. Sen bana ihsan eyle.’ Amin. Hud suresi ayet 90: ‘Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra ona tövbe edin. Gerçekten Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.’ O zaman sen Allah’tan ümidini kesme, ondan bağışlanma dile, sonra ona tövbe et. O çok merhametlidir, insanlara benzemez. insanlar affetmez birbirini. Evet, dervişler bile affetmez birbirini. Hani arabeske bağlar, ‘Tanrı affetse bile ben affetmem.’ diye. Evet, affetmez insanlar, enteresan varlıktır insan. Allah affeder, Allah affeder insan affetmez. Halbuki o kimse tövbe eder, Allah’a yakın olur, dost olur, o hala daha onu affetmeyeceğim diye uğraşır. Hatta der ‘Kul hakkı var, ben alacağım ondan’ der. Al. Bilmez, halbuki ondan alacağın senin cehennemden kurtuluşun, onu da bilmez. insanoğlu enteresandır. Tabi! Hatta derler ‘Ne ölüme ne dirime.’ Bayındır lafıdır, değil mi Harun Hoca? ‘Ölüme de dirime de gelmesin.’ Tabi, bizim Bayındırlılarda vardır o,

tabi, ölüsüne dirisine gider yaparlar, ‘Gelmesin.’ Tabi! Hatta bir de etrafına, çoluğuna çocuğuna nasihat eder, vasiyet eder, işte ‘Filanca benim ölüme de dirime de gelmeyecek.’ Hatta bazı yerlerde kavga çıkıyor ya, televizyonlarda, haberlerde dinliyoruz. Birisi bir laf söylüyor orada, tabi, kavga çıkıyor ya çocuklarının arasında. Ölmüş adam orada, yok sen bu cenazeye gelemezsin, yok gelirsin…Bir kavga çıkarıyorlar. Allah muhafaza eylesin. Oysa Cenab-ı Hak affeder. O yüzden çok sevendir. Burası çok hoşuma gider benim. Hud, ayet 90: “Allah çok sevendir.” Çok seven demek aşık. Aşık! Burası böyle gözden kaçar bu ayet-i kerimenin sonu, bakın gözden kaçar, burası gözden kaçar. Cenab-ı Hakk’ın bir ismi, bir sıfatı da ‘çok seven’, El-Vedud. Allah çok sevendir, az değil. Şimdi ‘çok seven’ dediğinizde bunun ucu bucağı yok. Bunun durduğu bir yer yok. Çok seven. Burayı hiç unutmayın. Allah çok sevendir. Yani bugün nereye giderseniz gidin bu ayet-i kerimeyi ‘çok sevendir’ böyle meallerde, böyle tefsirlerde bu kadar şey yapar, ‘çok seven’i anlatın bana. Çok seven bir Allah var. Bak Allah çok sevilendir demiyor, çok sevendir. Çok seven deyince biz onu aşıklık olarak anlarız çünkü çok sevmek aşıklıktır. O zaman Allah çok sevendir. Allah kullarını sever. Sen ‘Ya Rabbi.’ de sen tövbe et, sen ona yaslan, sen ona dayan. Çok seven bir Allah var. Sen öyle bir Allah’a iman ettin ki çok seviyor, çok seviyor. Ya bunu sabahtan akşama kadar düşün. Çok seven bir Allah var. Geceler boyunca tefekkür et, çok seven bir Allah var. Çok seven. insanlar seni öyle çok sevmez. Eşin seni öyle çok sevmez. Çocukların seni çok sevmez. Arkadaşların, dostların seni çok sevmez.

Allah’ın sevdiği gibi kimse sevemez. Benzersizdir, eşsizdir, ortağı da yoktur, benzeri de yoktur. O zaman çok sevmesinin de benzeri yoktur. Çok sevmesinin de benzeri yoktur. O sevgi dalgasına bırak kendini. O sevgi dalgasına bırak. Burayı, Hud suresi ayet 90, gidin istediğiniz yerden açın, meal okuyun veyahut da tefsir okuyun, bakın Allah çok sevendir ama burayı unutmayın. O yüzden ne ümidinizi kesin ne kendinizi gömün, çok seven bir Allah’a iman ettik ve o sevgi cümleye yeter, bütün varlığa yeter, artar, taşar. Aşkınlıktır bu. Taşkınlıktır bu. Aşkınlık ve taşkınlıktır, bunun ucu bucağı yoktur çünkü. Bakın, bunun duracağı yer de yoktur. O yüzden cezbenin daimi olmasının sebebi budur, çok sevendir Allah ve o kulunu kendisine aldığında, kendi emanına aldığında onu perdeden perdeye geçirir, çok sevendir. Sen sevmeyebilirsin; yaşlı ihtiyar görürsün, çalgıcı görürsün, zayıf görürsün, fukara görürsün, kafa yaparsın, böyle es geçersin, böyle gevşersin, o onunla bağı kurduysa o çok seveni bulmuş. Ne yap yap, sen de çok sevmeye gayret et onu. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. Buhari, kısa olan bu, bunun bir de hadis-i kutsisi var, uzun olan, kısa olanı aldım vaktinizi almayayım

diye: “Kul bir günah işleyip ‘Ya Rabbi, günah işledim, beni affet’ dediğinde, Allah ‘Kulum günah işlediğini bildi ve Rabbinin bağışlayıcı olduğunu kabul etti, onu affettim’ buyurur. Buhari, bölüm tevhit, hadis-i şerifte 35. hadis-i şerif. Bunun uzunu var, Kütüb-ü Sidde’de vardır bu, hani ‘Kul günah işledi…’ almadım buraya ama söyleyeyim, ‘tövbe etti, Allah dedi ki kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı affettim, kul yine günah işledi, yine tövbe etti, Allah dedi ki kulum kendisini affedecek Rabbisini hatırladı, affettim. Kul yine günah işledi, yine tövbe etti, Allah dedi ki kulum kendisini affedecek olan Rabbisini hatırladı, affettim.’ Evet, o işte öyle bir gerçek bir tövbe ile o kimse tövbe eder geri dönerse ve Allah’tan bağışlanma dilerse ve Cenab-ı Hak çok seven sıfatıyla onun üzerinde tecelli eder. Cenab-ı Hak bizi de Allah’ı çok sevenlerden eylesin, Cenab-ı Hak bizleri de çok sevdiği kullardan eylesin. Amin. Ecmain. Siz tabi Allah bir kulunu da çok severse o kul da etrafıyla yabancı olur. Şimdi herkes ben Allah’ı çok seveyim, Allah da beni çok sevsin diye dua eder, doğru mu? Onun getirdiklerine katlanabilmek! Cenab-ı Hak, o sevginin tecelliyatına katlanabilmeyi bize ihsan eylesin. Amin. Kolay şeyler değildir çünkü. El-Fatiha maassalavat. Amin. 2190. beyitten inşallah devam edeceğiz. “Allah bana öyle bir ömür verdi ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez” buradan devam edeceğiz inşallah Cenab-ı Hak sağlık afiyet verirse. Öyle bundan sonra artık bizim yaşlar geçiyor; ne zaman, nerede, ne yapacağımız belli değil. Rabbim iyilik versin cümleye inşallah.”

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

https://youtu.be/EMG_9dzu9U8?si= BNw8IKRpHM3ChAFb&utm_source=ZTQxO

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 8 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92876-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Aşk. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı