Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1825-1840. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1825-1840. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 14/31

Mesnevî-i Şerîf 1825-1840. Beyitler Şerhi Hakkında

1825-1840. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamunaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi hakkı hak bilip hakça yaşayan, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakkı hakça yaşayanlardan, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammedi Kur’an ve sünneti seniyyenin yaşanması ve yaşatılması için mücadele edenlerden eylesin. Rabbim Ümmeti Muhammedi bir ve beraber eylesin. Siyonistleri, israil’i Masonları, kahru perişan eylesin. Onları destekleyenleri de kahru perişan eylesin. Ümmet-i Muhammed’e Müslümanlara zulmeden zalimleri kahru perişan eylesin. Dünyanın neresinde bir Müslüman’a zulmediliyorsa kim zulmederse Cenab-ı Hak o zalimlerden intikamımızı alsın. Rabbim Ümmet-i Muhammed’e de dirlik, birlik beraberlik ve uyanıklık nasip eylesin. Amin. Ecmain. 1825. beyit:

“Tacirin ölü duduyu kafesten dışarı atması ve durunun uçması.”

Konu başlığı. Tacir, hani papağan yeni dilde, eski dilde dudu veya tuti ama şimdi bütün herkes tuti desek bilinicek, dudu desek bilinmeyecek, papağan ama eski dilde daha da eski dilde tuti. Bu normalde ölünce kafesin içerisinde, işte malum hikaye ya, önceden Hindistan’a gitti. Ordaki akrabalarına onu anlattı. Anlatınca akrabası öldü orda. Tacir çok üzüldü onun ölümüne. Ağlaya sızlaya geldi, çok üzgün. Bunu nasıl anlatacağım dedi. Anlattı dudusuna. Bu sefer dudu da kafesin içerisinde öldü. Tabi tacir feryat figan etti, ağladı sızladı, kendi kendine çırpındı. Ordan burdan deli dembelek

konuştu. Sonuçta yapacak bir şey yok. Ölen papağanı veyahut da duduyu kafesten çıkardı, işte dışarı attı.

“Tacir ondan sonra duduyu kafesten dışarı attı. Duducuk uçup bir yüksek ağacın dalına kondu. Güneş ufuktan nasıl süratle doğarsa o dudu da o çeşit uçtu.”

Yani ölüydü ya, ölü olan duduyu tacir dışarı attı. Kafesten dışarı çıkardı. Evden dışarı çıkardı, dükkandan dışarı çıkardı, neyse, bu sefer dudu hızla uçtu şimşek hızıyla gitti bir ağacın dalına kondu. Tabii bunu ağacın dalına konunca hani ölüydü ya tacir şaşkın.

“Tacir hiçbir şeyden haberi yokken kuşun esrarını bu işe şaşırıp kaldı. Yüzünü yukarı çevirip: ‘Ey bülbül! Halini bildir, bu hususta bize de bir nasip var. Hindistan’daki dudu ne yaptı da sen öğrendin, bir oyun ettin, canımızı yaktın’ dedi.”

Çünkü dudu ölüydü. Dışarı çıkınca birden şimşek hızıyla uçtu, bir dala koldu. Bunda bir oyun var, bunda bir tezgah var. Bu sefer tacir uyanık ya, tüccar, dedi ki bunda nasıl bir oyun var. O Hindistan’daki dudu sana ne öğretti dedi ve tacir tabii böyle hani bir şey ummadığın bir şey olur ya böyle şaşkınlıkla hayret arasında çünkü hayret biraz böyle sufilere mahsus bir şeydir.

Sufi olmayan avam şaşkınlık yaşar çünkü onun gözünün önünde harikulade bir şey yaşanır. Harikulade bir şey yaşanınca avam şaşırır. Şaşkın bir vaziyette donakalır ama sufi hayret perdesine geçer. O hayret perdesinden hayret perdesine geçer. Tabi şimdi herkes hayret ettim diyor da bu sufilere mahsus bir haldir. Öyle olunca hani ölü kuş dirildi yani bu tecelliyatta bir oyun var, bir sıkıntı var. Burda farklı bir şey tecelli ediyor. Tacir bunu öğrenmek için duduya soruyor. Burda nasıl bir şey var, sen ne oldu da birdenbire böyle bir hale gelişsin diye.

“Dudu dedi ki: ‘O, hareketiyle bana nasihat etti’; ‘Güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi bırak. Çünkü söz söylemen seni hapse tıktı’ dedi. Bu nasihati vermek için kendisini ölü gösterdi.”

Güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi bırak. Üç şey; güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi bırak, ölü taklidi yap. Bu normalde nasihatı vermek için de ne yaptı? O Hindistan’daki dudu ölü taklidi yaptı kendince. Yani o normalde böyle bir şey yapması yani tatlı söz söylemek, güzel sesler çıkarmak ve o kafesten kurtulmanın yolu, kafesten kurtulmanın yolu ölmek olarak bana öğretti. O ölü olarak sen bir hareket edersen o zaman ancak kafesten kurtulursun dedi. Bana bunu fiiliyat olarak, fiili olarak bunu gösterdi. Dille bunu söylemedi. Hani en güzel nasihat fiille olandır. En güzel tebliğ, fiili olandır. Hani kalle değil, fiili olandır, en güzel nasihat odur. Yani tarif ediyor şimdi:

“Yani ‘Ey avama karşı da havasa karşı da name ve terennümde bulu-

nan! Benim gibi öl ki kurtulasın.’”

Şimdi tabii burası biraz mevzuyu uzatacak. ‘Avama karşı da havasa karşı da name ve terennümde bulunan’, name biliyorsunuz güzel ses. Ali’ye desek ki şimdi Ali bir name yap bize, hani işte bir şarkının veya bir türkünün bir beyitinden farklı farklı namelerde söyler mi? Söyler. Name, yani aynı sözü söylüyorsunuz ama name katılıyorsunuz. Kat bakayım, Ali bir name:

Aklımda, fikrimde hep sen varsın Hülyalı, rüyalı gözlerin var Görmemek mümkün mü güzelim seni Beni kahreden o sözlerin var.

Eyvallah! Mesela name yaptı. Şimdi bunu müzik kulağı olan bir kimse, bunu kaç name yaptı, var mı bunu söyleyecek olan? Üç nağme yaptı. Doğru mu Ali? Dört mü, üç mü? Üç. Üç nağme yaptı. Bunun nameli, name dediği o. Hani normalde ama çıkma ama inme veyahut da aynı sözü söylerken makam ayrı, bakın makam ayrıdır. Bu neydi, hicaz mıydı? Uşak. Uşak ve uşak içinde karcigâr yapmış. Çok sever, dalı ya. Yani uşakla karcigâr arasında çok fazla bir fark yok. Ona da name lazım değil mi? Tamam, eyvallah. işte avam benimkisi! Biz uşağı da hicazı da aynı dinliyoruz demek ki ama normalde name bu. Diyor ki name ve terennüm. Terennüm ne? Güzel konuşma. Böyle belagatli konuşmak, terennüm. Bakın name ve terennüm. Şimdi hani birilerini etkilemek için birilerini etkilemek için konuşan alimlerin handikapıdır bu. Cemaati etkilemek için konuşan şeyhlerin handikapıdır bunlar. Vaizlerin handikapıdır buraları. Bakın vaizlerin, alimlerin, şeyhlerin, sohbet edenlerin handikapıdır bu. Hani böyle şey, nağmeli ve belagatli konuşaraktan etrafındaki insanları etki altına almak. Bunlar şimdi toplum bu hadisleri bilmediğinden Müslümanlar, böyle belagatli konuşana, nameli konuşana böyle gönlü kayar. Heva heves ehlinin, nefis ehlinin gönlü bunlara kayar. O çünkü konuşulanın hakikatine bakmaz. O belagatli konuşmaya bakar. O nameli konuşmaya bakar. Belagatli ve nameli konuşmaya bakaraktan aldanır. Bu hadisi şeriflerde zem edilmiştir.

Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri insanlara böyle hitap edenleri zem etmiştir, kötülemiştir ama hani insanları etkilemek için ağlayan, insanları etkilemek için böyle çok belagatli konuşmaya çalışan böyle onlar ağır konuşurlar, belagatli konuşurlar, sen böyle dut yemiş bülbül gibi kalırsın o belagatin karşısında. Onlar öyle nameli konuşurlar. O namesinin karşısında sen dut yemiş bülbül gibi kalırsın. Zannedersin ki bu böyle kemal ehli, bu

böyle harika bir kimse. Öyle ya bir belâgat konuşuyor! Akıyor belâgat, böyle belagat akıyor! Diyor ki hazreti Pir avama karşı da havasa karşı da name ve terennümde bulunan benim gibi öl ki kurtulasın yani böyle çok özür dilerim insanları belâgatiyle, belâgatiyle, nağmeli konuşmasıyla etrafı aldatanlar sizler ölmeden önce ölüm sırrına ulaşmazsanız kurtuluşa eremezsiniz. Bu kafesten kurtulamazsınız. Bu kafes sizi ebediyen içinde tutar. Hür olamazsınız. Neden? Sen kendini bağladın çünkü. Kime bağladın? Halka bağladın. Devamlı onlara belagatli konuşman, devamlı onlara nameli konuşaraktan kendi etrafında koşuşturmak istiyorsun. O yüzden nameli ve belagatli konuşuyorsun ama bu senin için ne oldu? Bu senin için kafes oldu. Sen özgürlüğü asla tadamayacaksın. Sen asla içinden geldiği gibi kalbinden geldiği gibi bir şey konuşmayacaksın çünkü senin kalbin de çalışmıyor. Senin kalbin çalışmış olsaydı kendine ayriyetten belâgat süsü vermezdin. Kendini ayriyetten name süsü vermezdin. Sen hakikati konuşmaya çalışırdın ve sen bu halde yürüdüğün müddetçe asla özgürlüğüne kavuşamayacaksın. Oysa hani hadisi şerifte Allah Resûlü sallallahu ve sellem ne diyordu? Keşfü’l Hafâ’da geçiyor bu, Acunî’nin: ‘ölüm gelip çatmadan evvel şehvani ve nefsani hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz.’ Hani bunu büyükler bunu kısaltmışlar bu sözü. Hani böyle hikmet ehli olan kimseler demişler ki kısaca ölmeden önce ölünüz demişler. Bu normalde ehli sufinin içerisinde bu söz, atasözü gibidir, ölmeden önce ölünüz. Aslında hadisi şerifin tam metni az önce okuduğum gibidir. Ölüm gelip size çatmadan, sizi bulmadan şehvani ve nefsani duygularınızı terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz ve yine Ali imran 157’de: ‘Yemin olsun ki eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allah’ın bağışlaması ve rahmeti biriktirdiğiniz şeylerden daha hayırlıdır.’

O zaman o ölüm nasıl olmalı? Ölmeden önce ölünüz hadisi şerifinin ayeti kerimesi ne? Allah yolunda öldürülür ve ölürseniz, bakın Allah yolunda öldürülmek cihada çıkmak ve bir başkası tarafından öldürülmek. Allah yolunda ölürseniz dediği nedir? işte, sen son nefesine kadar Allah yolunda olursan son nefesine kadar farzlara, vaciplere, sünnetlere, nafilelere dikkat edersen son nefesine kadar Allah yolunda olmaya direnir, Allah yolunda olur ve Allah yolunda ölürsen işte o zaman da hemen arkasındaki Ali imran, 158 geliyor: ‘Yemin olsun ki eğer ölür veya öldürülürseniz mutlaka Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.’ Yani Allah yolunda siz eğer ki ölür veya öldürülürseniz. Allah yolunda öldün, muhakkak ki nerede toplanacaksın? Allah’ın huzurunda toplanacaksın ve Cenab-ı Hak da ne diyor? Muhakkak ki Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. Yani Allah size lutfedecek, ikram edecek, ihsan edecek ve Allah yolunda olma insan için ebedi kazançtır. Allah yolunda olmak ebedi kazançtır ve Allah yolunda devam ederken o yolda

ölmek ebedi kazançtır ve normalde böyle bir ölüm yani Allah yolunda olan bir ölüm. Dünya ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır. Dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Normalde bu ayeti kerime benim için çok güzel bir ölçüdür. Böyle çok şeyi cem eder bu ayeti kerime, Tövbe 111: ‘Şüphesiz ki Allah cihat eden müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın Tevrat’ta, incil’de ve Kuran’da olan gerçek vadidir. Allah’tan daha fazla kim ahdine vefa gösterir. Öyleyse yaptığınız bu alışverişe sevinin. işte büyük kurtuluş bunlardır.’ Bu kurtuluşa erenler kimler? Yine Tövbe 112, kurtuluşa erenler, 112, Allah yolunda cihat edeceksin, öldüreceksin veya öleceksin. Öldüreceksin veya öleceksin. Bu tövbe 111, cihatla alakalı ama tövbe 112, bakın, buraya dikkat edin, tövbe 112, bunlar, yani bu Allah yolunda normalde kurtuluşa erenler, kurtuluşa erenleri tarif ediyor:

‘Bunlar günahlardan tövbe edenler, Allah’a ibadet edenler, ona hamd edenler, Allah yolunda seyahat edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları koruyanlardır. Müminleri müjdele’. Ya öleceksin yani cihada çıkacaksın, öldüreceksin veya öldürüleceksin, kurtuluşa eriyorsun. ikinci kurtuluş yolu, tövbe 112. Tövbe 111 ne? Cihatla alakalı, tövbe 111 cihatla alakalı: ‘Öldürülenler veya öldürenler’, cihada çıkıp öldürenler ve öldürülenler yani Filistinliler. Cihattalar ama öldürüyorlar ama öldürülüyorlar. Ne yaptılar? Onlar kurtuluşa erdiler. Ölürse şehit oldu, kurtuluşa erdi. Öldürdü, yine kurtuluşa erdi. Bu ayeti kerimeleri insanlar dillerine almaya korkarlar. Cihat ayetlerini herkes es geçer. Bunu şuna döndürürler, nefisle cihad edeceksiniz, şimdi cihat bitti. Yani adam gelecek, kâfir, münafık, mürted, emperyalist, senin topraklarını işgal edecek sen diyeceksin ki cihat bitti. Ya? Şimdi işte böyle cihat olmayacak. Eee? Nefisle cihat edeceksin, işte islam’ı tebliğ edeceksin! Yaa adam öldürmeye gelmiş seni, sen ayeti kerimenin o yorumunu nerden buldun? Kim tefsir etti onu sana? Heva hevesin tefsir etti. Kim sana söyledi onu? Sen dünya deccal sisteminden korktun. Dünya deccal sisteminden korktuğun için sen ayet i kerimeyi eğdin büktün. Sen savcının önünde hesap vermekten korktun. Sen eğdin büktün. Eğdin büktün! Ayet-i kerimeyi eğip büktü isen sen Allah’ın seçilmiş kulu değilsin. Kendi kendine şeyhlik, mürşidlik, alimlik taslama. Sen Allah’a yakîn olmuş olsaydın ayeti kerimeyi heva hevesine göre deccalist sisteme göre tevil etmezdin. Ayet-i kerime belli, cihat ayeti ya ölürsün ya öldürürsün. Ölürsen de öldürürsen de kurtuluşa erersin. Bunun normalde başka izah tarzı yok. Tövbe 111. Ayet-i kerime açık: ‘Şüphesiz ki Allah cihat eden müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.’ Cihat eden; yani karşında kâfir var, kâfire karşı cihat

ediyorsun, kâfire karşı cihat ettiğin, cihat ettiğin noktada sen canını ve malını ne yaptın? Cennet karşılığında satın aldın. Canını malını feda ettin. Allah yolunda canını feda etsin. Allah yolunda malını feda ettin, infak ettin, cennet karşılığında aldın. Ümmeti Muhammed’in bundan uzaklaştığı, kaçtığı ortada. Yorumlayacağız diye korkuyorlar. Bunu neden böyle söylüyorum, bir gazetede köşe yazısı okudum. Hani böyle işte Hamas’ı, orda işte böyle cihat bitti, böyle olmaması lazım, bunu nerden çıkardılar şimdi, cihat böyle değil diye bir köşe yazısı yazmış birisi. Kim yazdırdı sana o köşe yazısını? Nefsin yazdırdı, heva hevesin yazdırdı veyahut da telefon açtılar, seni izleyen çok, sen böyle bir şey yaz diye. Yarın öbür gün Yunanistan’ı, yarın öbür gün Amerika’sı, ingiltere’si bu ülkeyi işgal etmeye kalkarsa sen aynı şeyi mi söyleyeceksin? aynı şeyi söyleyeceksin. Gemisini kapan gelmiş, uçağını kapan gelmiş. Türkiye’nin dört tarafını doldurmuşlar. Her taraf uçak gemileriyle, filolarla, uçak filolarıyla, gemi filolarıyla dolu! Yunanistan’ın etrafı dolu, Akdeniz dolu, doğuda PKKYPK adı altında Amerika’nın uşakları orda. Daha dün on iki tane şehit verdik, ondan sonra köşe yazısı yaz, böyle cihat kalmadı de! Ne yapacaksın? işgale boyun mu yapacaksın edepsiz, şerefsiz, sütü bozuk! Bir de bunu islam adına söylüyorsun. Satılmış! müşriğin tekkesi. Bu ülke insanını emperyalistlere karşı cihat şuurundan uzaklaştıran her kim ise evet, onun islam’la bağı yoktur. Bu böyle hani öyle içtihat etti denecek nokta değildir bunlar. Allah’ın farzları içtihatla değişmez, farz farzdır. Müteşabihlerin üzerinde oyna, kalbin bozuk zaten müteşabih ile oyna sen! Allah’ın cihat ayetlerini yok edemez hiç kimse. Cihat eden müminler canlarını ve mallarını ne yaptılar? Cennet karşılığında verdiler Allah’a. Cihatta çünkü bir can vardır bir de mal vardır cihatta. Mal nedir? Sen cihat etmek için silahlanmak zorundasın. Cihat etmek için silaha ihtiyacın var, mermiye ihtiyacın var, tanka, tüfeğe, uçağa ihtiyacın var. Mal bu, evet, ekonomik tarafı var. Hani Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Tebük gazasına çıkacağı zaman, çok karşıda büyük ordu var. Gelen haberler o. Rum ordusu var. O zaman Bizans ordusu var. Bizans o zaman ne? Bizans o zaman dünyanın en büyük emperyal imparatorluklarından birisi. Yani bugünün Amerika’sı.

Haberler geliyor, deniliyor ki Bizanslılar çok büyük bir ordu topluyor. Arap kabilelerden de kendine asker topluyorlar. Nereye saldıracaklar? Medinei Münevvere’ye saldıracaklar. Ne zaman? Hicretin dokuzuncu senesi. Bu haberler çok hızlı bir şekilde gelince Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri muhteşem bir tespit yapıyor. Muhteşem bir şey yapıyor. Ne yapıyor? Bütün her yere haber salıyor, bütün Müslümanları cihada davet ediyor. Diyor ki herkes gelecek, emir var. Her şeyiyle gelecek. Bütün Müslüman

kabilelerden eli silah tutanlar Medine’de toplanmaya başlıyor. O zaman Allah Resulü ilk defa herkes ne getirebilecek ise de getirsin, cihada yardım etsin, cihada mallarıyla canlarıyla yardım etsin. Mallarıyla, canlarıyla cihada katılsın diye ayet-i kerimeyle hadisi şerifleri de söylüyor. Böylece sahabe, sahabe mal da getirmeye para da getirmeye başlıyor. Şimdiki soytarılar, dervişlerden geçinmek için dolaşan kan emiciler, Müslümanların parasından geçinmek isteyen, kendini şeyh, alim, medrese sahibi, medrese hocası gibi gösteren, Müslümanların kanını emenler, bu hadisi şerifi, bu olayı kullanaraktan kan emmeye çalışıyorlar.

Diyorlar ki Resulullah sallallahu ve sellem hazretleri de istedi. Hazreti Ebu Bekir efendimiz de malının tamamını getirdi. Bunu bir de ağlayaraktan sızlayaraktan salya sümük söylüyorlar. Neden? Müslümanlar bütün mallarını getirsin, onun kucağına koysun diye. Koyuyorlar mı? Evet. Kim, nereye gidiyorsun kardeşim? Sen Amerika’yla savaşacaksan gel ben sana bütün malımı mülkünü sana hibe edeyim. Sen ingilizle savaşacaksan gel bütün malımı mülkünü ben hibe edeyim sana. Sen israil’le savaşacaksan o pis Yahudi’yle savaşacaksan gel malımı mülkünü sana hibe edeyim ben. Sen kalkıp da Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin Tebük savaşında o Bizans ordusuna karşı ordu toplamada Müslümanlardan parasal destek istemesini, sen kendi heva hevesin arzun için isteme. Alim bozuntusu! Şeyh bozuntusu! Müslümanların kanını emme. Bunlar hakikatten uzak kimseler. Müslümanların, müminlerin parasını çar çur etmek için Tebük gazvesini, Tebük gazvesini istismar eden alim bozuntusu bunlar. Tebük gazvesini istismar eden şeyh bozuntusu, derviş bozuntusu bunlar. Senin karşında Bizans varsa topla. Senin karşında Bizans var topla. Senin karşında ABD var, topla. Bak getirmiş uçak gemilerini dayamış Akdeniz’e. Bak ingiliz’i getirmiş, Fransız’ı getirmiş, Yunan’ın oraya da koymuş bütün teçhizatını, habire PKK, YPG adı altında oraya da mühimmat yapıyor, sen de burda yaz, hoş geldin 2024! Kâfir bozuntusu! Ondan sonra bir de millete salma sal, toplayın kardeşler paraları! Ya istemeyin, toplanmaz. böyle olmaz! ‘Allah Resulü Tebük’te topladı ya’, ya Tebük’te topladı, Bizans’a karşı topladı. Sen kime karşı topluyorsun? Otuz bin mücahit toplandı o zaman!

Kiminin atı yok, kiminin devesi yok, kiminin kılıcı yok, otuz bin mücahit toplandı veda haccından bir sene öncedir. Otuz bin mücahit! Hazreti Ebu Bekir efendimiz malının tamamını verdi. Hazreti Ömer efendimiz yarısını verdi, hazreti Osman efendimiz çok büyük böyle bir kervan vardı, şeye gidecek, Şam’a gidecek, develeriyle beraber verdi. Kervanın üzerindeki mallar ve develeri ile beraber verdi. En benim böyle ciğerimden yakan şey, Ebu Zer’i Gifari’dir. Ebu Zer’i Gifari’nin yaşlı bir devesi var. O da kuşanır, bütün

eşyasını alır, o yaşlı deveyle yola çıkar. O yaşlı deve yolda kalır. Ebu Zer’i Gifari bütün eşyasını, yükünü üzerine alır, o çölü yayan geçer. Tebük, Medine ile Şam arasında bir bölge. Hatta Allah Resulü bir mola verirler. Kıtlık var kıtlık o sene, kıtlık. Hurmalar meyve vermedi, ticaretlerde kıtlık var, herkes aç sefil! Müslümanlar o halde yola çıktılar. Kimisinin devesi yok, kimisinin atı yok. On bin binekli, yirmi bini yayan, çölde yürüyorlar! Susuzluktan kırıldılar, develeri kestiler develerin hörgüçlerindeki suları içtiler. Öyle susuzluk var. O susuzlukta dava insanı, o susuzlukta Allah ve Resulullah aşığı. O yoklukta, o sıkıntıda, o bütün her şeyin olumsuz yürüdüğü bir zamanda Ebu Zeri Gifari, yolda devesi ölür, ihtiyar deve onu götüremez, bütün eşyasını üstüne yükler, tek başına kervana, şeye, orduya yetişir. Bakarlar uzaktan birisi geliyor.

Derler ki ya Resulallah, uzaktan birisi geliyor. Allah Resulü der ki o Ebu Zer’dir. Hani düşman mı acaba diye düşünürler. Allah Resûlü böyle bakar, bu Ebu Zer’dir der ve Ebu Zer o çölü yayan geçer. O zaman söyler Ebu Zer’e, o yalnız yaşar, yalnız ölür, yalnız haşrolur. O zaman söyler. Söylediği mesele budur ve yapayalnız, Ebu Zer’i Gifari yolda onlara yetişir. Deve yok, yayan gelir. Yani dava insanı. Dava insanı. Allah ve Resulullah aşkıyla yanan kimse için binek varmış, binek yokmuş, para varmış, para yokmuş, sıcakmış, soğukmuş, o bunları engellemez. O menziline yürür. işte Ebu Zer’i Gifari de öyle menziline yürür. Cihat, evet cihat eden, cihat edenlerin canlarını ve mallarını Allah cennet karşılığı satın almıştır. Bakın bu hem Tevrat’ta hem incil’de hem de Kur’an’da geçer. Bu Allah’ın vadidir. Tövbe 112, bakın bu normalde bildiğimiz cihat, bildiğimiz savaş, Tövbe 112, devam ediyor, bu tövbe 111’di. Tövbe 112: ‘Bunlar günahlardan tövbe edenler, Allah’a ibadet edenler, ona hamd edenler, onun yolunda seyahat edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları koruyanlardır. Müminleri müjdele.’ Cihat edemedin, öyle ya, can alıp can veremedin, dikkat edin. Ne yapacaksın? Günahına tövbe edeceksin. Ne yapacaksın? Allah’a ibadet edeceksin, ona hamd edeceksin. Onun yolunda, onun adına seyahat edeceksin. Yani tebliğ etmek için insanlara anlatmak için seyahat edeceksin. Sonra? ‘Rükû edenler, secde edenler’, yani sen bunları yaparken namazı terk etmek yok. Rükû, namazın farzı, secde namazın farzı. Namazı terk etmek yok, namazı bırakmak yok. ‘iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar’ ve sen iyiliği emredip etrafına kötülüğü yasaklayanlardan olacaksın. Böyle olduğu zaman ‘Allah’ın sınırlarını koruyanlar’, Allah’ın sınırını da hududunu da koruyacaksın. Allah’ın hududunu çiğnemek yok. Böyle müminlere müjdele diyor. Müminlere böyle müjdele. işte canını, malını, normalde Allah yolunda sarf

edeceksin ve normalde nefsinin emrettiği şeylerden uzak duracaksın, heva ve hevesinden vazgeçeceksin, sımsıkı ibadetlerini edeceksin, iyiliğe emredeceksin, kötülükten nehyedeceksin, Allah yolunda Allah için de ne yapacaksın? Seyahat edeceksin. Bir yerde bir kardeşin var, asker arkadaşın var, gideceksin, ona Allah için tebliğ edeceksin, döneceksin. Bir yerde komşuların var, arkadaşların var, gideceksin, tebliğ edeceksin, döneceksin. Oturan boğa gibi oturan Müslüman yok. Hareket halinde olacak o kimse. Salih ameller işleyecek ki o kimse ne olacak? O zaman o kimseye işte ‘ölmeden önce ölünüz’ün sırrına kavuşacak. Nefsinin istediklerini terk edecek, heva ve hevesinin istediklerini terk edecek, terk edecek ki ölmeden önce ölünüz sırrına kavuşsun. O ölüm gelmeden önce sen bu dünyada ölüler gibi yaşa. Hani hadisi şerif var ya: ‘ Sen bu dünyada diyor ölüler gibi yaşa’. Başka bir hadisi şerifte diyor: ‘Çölde hani bir ağacın gölgesinde gölgelenme kadar bu dünya hayatın.’ O zaman sen bu dünya hayatına çok ehemmiyet, çok önem verme. Ya? Sen Allah için yaşa, Allah için her şeyi yap. Tane olsan kuşlar toplar seni. Gonca olsan çocuklar koparır seni.

“Taneyi gizle. Tamamı ile tuzak ol, Goncayı sakla, damdaki ot ol.’

O zaman burda farklı bir şey çıktı. Yani dane olsan kuşlar toplar seni. Yani sen darı gibi bir şey olsan orta yere çıkarsan kuşlar yer bitirir. E sen güzel bir gül olsan, yoldan geçerken çocuklar yolar seni. E sen normalde taneyi gizlemezsen yani içindeki hakikati olur olmaz yere saçmazsan o zaman doğru hareket edeceksin ve goncayı da saklarsan, goncayı da saklarsan ot gibi görünürsen o zaman seni sen hiç olmazsa belli bir noktada durmuş olacaksın. Yani şöhrete meyletme diyor kısacası. Şöhret peşinde koşma. Ebu Zeri Gifari’den bugün dem açıldı, Ebu Zer’i Gifari’den devam ediyoruz. Resulullah sallallahü ve sellem hazretleri buyurdu, Ebu Zer’i Gifari naklediyor: ‘Kim dünyada iken şöhret elbisesi giyerse Allah alçaltacağı gün, alçaltıncaya kadar o kimseden yüz çevirir. Rahmet nazarıyla bakmaz.’ Yani sen şöhret olmak için belagatli konuşmaya kalkarsan şöhret olmak için daneyi orta yere saçarsan şöhret olmak için bir işler yapmaya kalkarsan seni mahşerde büyük bir alçaklık bekliyor.

Yani mahşer yerinde alçalacaksın. Sen kibirlenirsen mahşer yerinde o kibrinin karşılığında olan alçaklığı göreceksin. O zaman sen normalde şöhret peşinde nezhep için mal için mülk için koşma. Allah katında senin neshebinin hani var ya şimdi, neshebi neden söyledim, ‘yani biz şöyle bir sülaleden geliyoruz’. Var ya şimdi işte, ‘ya onlara dil uzatmayalım, seyyit sülalesi onlar’. Ya kardeş, seyitse neden para toplamaya çıkmış? Hazreti Hüseyin efendimiz öyle mi yaptı. Kılıcını boynuna astı, beni seven arkamdan gelsin dedi. Nerden para topladı, nerden para istedi herkesten? Hazreti

Hasan efendimiz ticaret yapıyordu, kimden para topladı? Ha demek ki sıkıntı var bir şeyde. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Allah katında nezhebinin, Allah katında malının, Allah katında kılık kıyafetinin bir anlamı yok. Allah katında anlamlı olan takva. Eğer sen üstünlük arıyorsan takvada ara. Üstünlük arıyorsan! Üstünlük malda, mülkte, parada, pulda, gösterişte, belagatli konuşmakta değil. Ya? Allah’ın hududunu, hukukunu iyi bilmekte, o hudut ve hukuk dairesinde yaşamak. Şeriat-ı Garra’yı aşmamak. Allah’ın şeriatını bozmamak. Sen böyle yaşayacaksın. Allah indinde lazım olan o. Allah katında üstün olanlar ancak takva sahibi olanlar. Takva sahibi değilsen Allah katında üstün değilsin. Yine hadisi şerif: ‘Dünyanın esiri olan helak oldu, dirhemin esiri olan helak oldu, midesinin eseri olan helak oldu, kadının esiri olan helak oldu.’ Dünyanın esiri olan helak oldu, dirhemin esiri olan yani paranın esiri olan helak oldu, midesinin esiri olan helak oldu, kadının esiri olan helak oldu. E şimdi neden helak oldu? O dünya sevgisinden dolayı helak oldu. Ya dirhem? O para sevgisinden dolayı helak oldu. Öbürkü? Midesinin esiri oldu. Çok yiyicek illa ki. Öbürkü de kadının esiri oldu. ‘Bu gece de mi ders var! Beni bırakıp derse mi gidiyorsun şimdi! Gitme kal’ Ulan adam evlenirken derviş de oldu, evlendikten sonra derste yok! Beni görünce diyor ki ya efendim, hakkını helal et, hanım çok zorluyor evde, gelemiyorum derslere.

E bir öyle söyledi, bir daha öyle söyledi, elimi ensesine koydum, dedim ki hazreti Ebubekir radiyallahu anh hazretleri dedim, oğlu Abdullah’a diyor ki dedim bir gün, oğlum senin karını boşadım. Şafiilere göre erkeğin babasının gelini boşama hakkı var. Diyor ki oğlum senin bu yeni aldığın hanımını boşadım diyor. Tabi Abdullah bakıyor, hazreti Abdullah babasına çünkü sen diyor bu yeni hanımı aldığından beri namazlara gecikmeye başladın. Yani farza, cemaate gecikmeye başladın. Dikkat edin, gecikmeye başladı. Neye? Cemaate. Cemaate gecikti diye oğlunun eşini boşuyor hazreti Ebubekir efendimiz. Şafilerin fetvasının geldiği bir ölçü de budur. Hani Şafiler gelinlerini boşarlar ya, bir hani delili budur. Bunu söyledim ona. Bırak, dedim farzlara gitmeyi sen derse gelmiyorsun. Neden? E, eşi evde korkuyor. Eşi gitmesini istemiyor. Ya sen bu adamla evlenirken bu adamın derviş olduğunu biliyor muydun? Biliyordun. neden adamın derslere gitmesine şimdi şart koyuyorsun? Bu adamın semazen olduğunu biliyor muydun? Biliyordun. O sema ederken ‘işte bu’, kim, ‘nişanlım’ demesini bildin ya! Kim? ‘Bizim damat, tasavvuf vakfına gidiyor, orda semazen’, Böyle anlattın ya etrafa. Ya bu adam semazendi, en az haftanın bir günü talimi var, en az haftada bir günde semaya çıkacak iki, e bir de ana dersi var üç, bir de cumartesiyi eklesen dört, bir de mahalleye gitse beş! Yandı, yok! Adamı yanında

istiyor yedi yirmi dört. E bu adam dervişti ya! Derviş olduğu için evlendin. Derviş olduğunu bile bile evlendin veyahut da bir bayanı da alıyor, Allah razı olsun, ben de kendimi toparlamak istiyordum zaten. Eee? Tamam, ben de gelirim senle beraber sohbetlere, baktım şeyhinizi dinledim, ben de gelirim, sevdim ben o zatı ya! Bizim bayan kardeşte gözler pırpır ediyor. Efendim sevdi seni diyor o da inşallah. inşallah yavrum. Tamam, yol yürüyün evlenin. Evleniyor, dakka bir gol bir. Aaa ben bu kadar fazla dersiniz olduğunu bilmiyordum! Ya bu kadar mı çok ders yapıyorsunuz? Haydi firen, firen, firen, firen, firen, firen, bizim kız yok ortalıkta. Hatta kıskançlık damarları! ‘Ne bu, bu kadar çok seviyorsunuz Mustafa Özbağ’ı? Ne var ki yani?’ Atıyor bir fitne oku! ‘Sen kocandan fazla seviyorsun onu zaten!’ Bu fitne oku! ‘Sen bana değil ona bağlısın zaten!’ Bu fitne oku! Bu fitne oku!

Yani, ya bu kız on iki on üç yaşından beri derviş, hele bir bazıları var, anne karnından derviş, annesi derviş, çocuk doğar doğmaz derviş ya. Be utanmaz adam! Be arlanmaz adam! Be hayasız! Sen bu sözü eşine nasıl söyledin? Söyler. Neden? O çünkü dünyanın esiri. O çünkü midesinin esiri! Neden? O çünkü paranın, dirhemin esiri. O çünkü adamın esiri. O çünkü kadının esiri. O çünkü çocuğunun esiri. O çünkü annesinin esiri. O çünkü babasının esiri. O çünkü patronun esiri. O çünkü sistemin esiri. O çünkü deccalin esiri. O çünkü emperyalizmin esiri. O çünkü kâfir fikriyatın esiri, farkında değil. Çok basit bir şey söylüyorsun, bu haram mı? Haram. iyi haram ya bu, haram. Ne diyor parti liderinin birisi? Biz diyor Anadolu Müslümanlığıyız. Bunu nerden değiştiriyorsunuz, biz diyor az bir şey alkol almayı haram görmeyiz. Yılbaşında eğlenmeyi haram görmeyiz. Bizim insanlar dinliyor. Bu neymiş, bunun adı? Anadolu Müslümanlığıymış! Az bir şey içeceksiniz, yılbaşını kutlayacaksınız, fuhuşa serbestlik vereceksiniz, kumara yılbaşı için serbestlik vereceksiniz, bunlara konuşmayacaksınız! Herkes de susuyor. Allah’ın hududunu, Allah’ın hukukunu korumuyor. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sufi her türlü kötülüklerden uzak duraraktan uzak durur. Hani goncayı saklayacak, taneyi gizleyecek. Uzak durur. Tabii burda biraz daha şimdi sohbeti başka yere kaydıralım. Sohbeti nereye kaydıracağım? Şimdi bu bütün sohbetlerimden şeyhimi kenarda tutuyorum. O kendine münhasır bir kimseydi. Vay Abdullah efendiye laf söyledi!

Canım kardeşim, Abdullah Efendi’ye sen bir laf söylersin, ben söylemem merak etme. Gördük laf söyleyenleri, hiçbirinizin de gıkı çıkmadı. Gene Mustafa Özbağ söyledi. Şimdi yeni moda bu. Herkes böyle bir şeylerini eski dilde izhar ediyor, gösteriyor. Büyük veli, büyük şeyh, büyük keramet sahibi. Bir de onlar şeyhliğini böyle bir savaş alanına çekiyorlar. Yani o kimse şeyh. Bunun mücadelesini veriyor, bunun savaşını veriyor. Bunun

mücadelesini, bunun savaşını verirken de şahıs isimleri kullanıp oraya buraya laflar atıyor ama bu kimseler genel olarak kendi şeyhliğini ispat etme, kendi mürşitliğini ispat etme yolunda mücadele ediyorlar. Öyle bir şey yapıyorlar ki yani hangi tehlikeli boyutta durduklarının farkında değiller. Ne yaptıklarının farkında değiller. Sebebi ne? Sebebi şu. Dinar var işin içerisinde, dirhem var. işin içerisinde şöhret olmak var ve işin içerisinde dirhem var. Dirhemle şöhret, dirhemle şöhret onları yakalıyor. O kimse illaki şeyhliğini veliliğini ispat etme, bu noktada şatahat derecesinde sözler söyleyerekten davranışlar içerisinde bulunaraktan bunu izhar etmenin, bunu ispat etmenin mücadelesini veriyorlar. Sende dane varsa sakla. Senin gönlünde gül bahçesi varsa gönlün gül bahçesi ise sen çoluğun çocuğun önüne dökme onu. Sen avama karşı mürşidliğini ispat etmekle uğraşma. Avama karşı şeyhliğini ispat edeceğim diye uğraşma. Sen şeyhlik yapacağım veyahut da mürşitlik yapacağım diye belagatli konuşacağım diye uğraşma. Kendi kendine nameli konuşacağım, süslü konuşacağım diye uğraşma. Süslü cübbelerle, süslü sarıklarla, lüks arabalarla velilik mürşitlik olmuyor. Gösterişle, şatahatla, şatafatla velilik mürşitlik olmuyor. Öyle olmuyor. Allah muhafaza eylesin. O yüzden önemli olan o kimsenin Kur’an ve sünneti seniyyeye sahip çıkıp onu yaşaması ve yaşatması. Allah muhafaza eylesin. Haydi Üftade’den bir nefes:

Hakk’a âşık olanlar Zikrullahtan kaçar mı Ârif olan gevherin Boş yerlere saçar mı (Gevher dediği cevher, hikmet. Arif olan hikmeti boş yerlere saçar mı) Gelsin ma’rifet alan Yoktur sözümde yalan Emmâreye kul olan Hayrı şerri seçer mi ( Nefs-i emmareye kul olmuş. Hayrı nerden bilecek şerri nerden bilecek?) Gerçek bu söz yârenler Gördüm demez görenler Kerâmete erenler Gizli sırrın açar mı Sen bir koruk servisin Hemen şöyle durursun

Sen bir palaz yavrusun Kuş kanatsız uçar mı Üftâde yanıp tüter Bülbüller gibi öter Dervîşlere taş atan Îmân ile göçer mi

Evet. O zaman ne olacak? Bunları böyle boş yere yapanlar, Allah muhafaza eylesin, bu pak yolu kirletiyorlar. Bu pak yola zarar veriyorlar. Bunlar yol kesici. Allah muhafaza eylesin. 1835. beyit:

“Kim güzelliğini mezada çıkarırsa ona yüzlerce kötü kaza yüz gösterir.”

Her kim kendini kemal ehli olmadığı halde kemal ehli olarak ortalığa saçarsa heva ve hevesine zebun olmuş bu halka, heva ve hevesinin peşine düşen nefsinin esiri olmuş bu Müslümanlara kalkıp da mürşitlik iddiası güderse şeyhlik iddiası güderse ve bunu tartışma haline getirirse bu kibrinden ve enaniyetinden dolayı bu kimse ne yazık ki kendi başına çorap örer. Başına gelmedik hal kalmaz. Şeyh olmadan şeyhlik yapmaya kalkanlar, mürşid olmadan mürşitlik yapmaya kalkanlar, gizliden açıktan, bunlar kendi kendilerini helake doğru götürürler ama bir kimse gerçekten kemale ermiş olsa o kemale erenlerin sevenleri de olur, şeyh efendinin tabiriyle, sövenleri de olur. Öyle derdi. Oğlum kemale, bana öyle dedi, Mustafa Efendi, oğlum, kemale erenin dedi seveni de eksik olmaz söveni de eksik olmaz dedi. Bu ikisi eksik olmaz oğlum dedi. Evet, doğru, bu ikisi, o ikisi onda eksik olmaz. Onda eksik değildi. E şimdi eğer onda bir kemalât ehli varsa kemalât ehli ise o bir kimse bir mürşidi kamillik vasfına, mürşidi kamillik elbisesine büründü ise onlar için önemli değildir. Hazreti Üftade gibi sözü söylerler. Onların hakkıdır da. Onların üzerinden keramet de görülse haktır ama asıl keramet bunu hiçbir zaman unutmayın, asıl keramet bu zamanda Kur’an ve sünneti seniyyeyi yaşamak ve bunu yaşatma mücadelesi vermektir. Asıl keramet budur. Yolumuzun kerameti, yolumuzun kerameti Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp onu yaşama ve onu yaşatma mücadelesidir. Sadece yaşamak değildir onu yaşatma mücadelesi vermektir. Önce kendi nefsimize sonra etrafımıza, eşimize, çoluğumuza, çocuğumuza, akrabalarımıza, komşularımıza, etrafımıza, yaşatma mücadelesi vermektir. Bu zor bir mücadeledir. Bunda hani ayeti kerimede ‘o müminler ki kınanmaktan korkmazlar’ diyor ya, o kimse kınanmaktan korkmadan tebliğ vazifesini yapacak. Emri bil maruf yapacak. Kınanmaktan korkmayacak. Yolundan korkmayacak, yolundan tırsmayacak. ‘Lan benim derviş olduğum belli olmasın’, senin için bozuk o zaman. E bu kim? Hacı babamız, misafirliğe

geliyor bize. Kim söyledi? Şeyh efendi. Söyleyen kim?Onu çok seven derviş! Allah da duyurdu beni. Dedim şeyh efendinin huzuruna gelince efendim, üstadım, babacığım, bu kim diye sana sorduklarında seni ziyarete gelen hacı baba öyle mi dedim! Abi ya işte şöyle de böyle de filan da… O yüzden mi ulu camide yanına gelemiyorsunuz dedim. Öldükten sonra en çok onlar sevdi yine! Öldükten sonra ama. Sağken Ulucami’de yanına gelemedi büyük bir çoğunluğu.

Uzaktan sevmek aşkların en güzeli. Neden korktun? Kınanmaktan mı korktun, ticaretin sekteye uğrar diye mi korktun, cicili bicili kadınlar dükkanına gelmez diye mi korktun? Neden korktun? Kapalı çarşı esnafı vay lan bu derviş olmuş, sufi olmuş derler diye mi korktun? Neden korktun? Hangi kınayıcının kınamasından korktun da bu benim şeyhim diyemedin? Hangi kınayıcının kınamasından korktun da bu benim üstadım, manevi babam diyemedin? Sahtekarsın. için ayrı dışın ayrı. Hakiki aşık değilsin. Hakiki derviş de değilsin. Sen dervişin hakikisi olmuş olsaydın uzaktan gelen misafirimiz, hacı babamız demezdin. Ben de böyle söyleyince sen de muhalif olursun bana, umurunda değil. Tabii o zaman bir şeyhe intisap ettin, beyaz çember sakallı birisiyle kapalı çarşıda yürümek her babayiğidin harcı değil. Evet, değil. Bayındır’da da değildi. Ödemişte de değildi. Bayındır’da öyle çember sakal hiç kimse de yoktu. Hâlâ da yok zaten. Bana da soruyorlardı, bilader ya, yanında bembeyaz sakallı birini gördük ya, kim o? Şeyhim diyordum, üstadım benim. O zaman eski dervişler vardı Tire’de, ‘ya öyle demesen ya’, neden demeyeceğim, ümmet korkak mı, pısırık mı? Ümmet sevdiğini seviyorum diyemeyecek noktada çünkü. Bu benim şeyhim diyemiyorsan intisab etme, git nereye intisab ediyorsan et. Nereye bağlanıyorsun git bağlan.

Benim şeyhim Nevşehirli Abdullah Efendiydi. Yıllarca da bağırdım çağırdım, söyledim. Dağa taşa söyledim. Bilmeyen yoktu. Ben de resmi dairede çalıştım, orman işletmesinde çalışıyordum, herkes biliyordu benim derviş olduğumu. Müdüründen genel müdürlüğe kadar herkes biliyordu benim derviş olduğumu. Saklama ihtiyacı duymadım. Ben yolumun hak olduğunu biliyorum ki. Ben o kimsenin mürşidi kamil olduğunu da biliyorum, tuttuğum elin mürşid-i kamil olduğunu da biliyorum. Saklamadım hiç. Benim şeyhim dedim. Bir kimsenin mürşidi kamilliği sabit ise evet, o kimse hikmeti saçar ortalığa. Yani saçar dediğim avama değil. Eyvallah! Onun hakkıdır ama sen kalkar da ben şöyle şeyhim, ben böyle şeyhim, ben böyle mürşidi kamilim, ben şöyle mürşidi kamilim…Bu doğru değil. Bu doğru değil! Bir insan kendisini etrafa şeyliğini ispat etmek için konuşmaz. Bu yolumuzun adabı değil. Bu yolumuzun adabı değil. O kimse kendi şeyhliğini kendisi

ilan etmez. Bu yolumuzun adabı değil. Onu ya şeyhi ilan eder ya da millet manevi olarak rüyasında görür, gider ona intisab eder. Yolun adabı budur. E sen bunu yapmıyorsan sende sıkıntı var. Sende sıkıntı var! Allah muhafaza eylesin. E şimdi gerçekten de yani bu zamanda bu tip şeyler çoğalır hale geldi. Önceden belli bir baskı vardı, o baskıdan korkuyorlardı. O baskıdan korktukları için fazla kımıldanamıyorlardı. E şimdi enflasyon oldu be. Yani Türkiye’de enflasyon var, bunlarda da var. Herhâlde enflasyona göre bunlar da hareket ediyorlar, enteresan bir şey. Yani adam can hıraş nasıl büyük şeyh olduğunu, nasıl büyük mürşid olduğunu, bunun kavgasını veriyor. Bırak canım kardeşim, Allah seni kendine seçtiyse senin bir şeyin kavgasını vermene gerek yok. Sen hak ve hakikati konuş, Kur’an ve sünneti konuş, yeter bu sana. Allah bizi affetsin.

“Düşmanların kem gözleri, kin ve gayızları, hasetleri, kovalardan su

boşalır gibi başına boşalır.”

Sen böyle bu yolun adabına, erkanına uygun hareket etmezsen sen olmadan oldun davasına düşersen senin bayağı başına sıkıntı gelir. Allah muhafaza eylesin. 1840’a kadar okuyuvereyim, bitsin:

“Düşmanlar kıskançlıklarından onu parça parça ederler. Dostlar da ömrünü heva ve hevesle zayi eder geçirirler. Bahar zamanı ekin ekmekten gafil kişi, bu zamanın kıymetini ne bilsin?”

O zaman normalde, bakın tekrar bunun altını çiziyorum, Allah dilediği kulunu kendine seçer, dilediği kulunu kendine seçer ve onu kendisine yönelterekten onu hidayetine kavuşturur. Allah dilediği kulunu kendisine seçer. Bu, veliliğin bir çıt üst mertebesidir, makamıdır. Bunlar benim tabirime göre pir hükmünde olanlardır. Bunun bir üstü zaten nebilerdir. Onun bir üstü resullerdir. Şimdi nebilerle resullerin arasında da fark vardır. Resuller kitap verilmiş olan peygamberlerdir. Nebiler kendilerine kitap verilmemiş olan peygamberlerdir. Bunların makam olarak bir altında da pir seviyesinde, hani bizim birler, üçler, beşler, yediler dediğimiz, pir seviyesindeki zatlardır. Bu zatları, bu sıraladığım bu zatları yani peygamberlerin kitap verilenlerini, nebileri ve pir seviyesinde olan zatları, Allah kendisi seçer. Bunları Allah kendisi seçer. Bunda dilediği kulunu kendisine seçer ve onu hidayet nuruyla nurlandırır. Onu katından nimetlendirir. Ona katından hikmet verir. Allah kime hikmet verirse onda dinde ince bir anlayışa sahip kılar. ince bir anlayışa sahip kılar. Bunlar seçilmiş zevattır. Kitap verilen peygamberler, kitap verilmeyen nebiler, ondan sonra pir seviyesinde olan zatlar. Bunları, Allah bunları kendisi seçmiştir. Kendisine seçince Cenab-ı Hak kendi katından onları nurlandırır, kendi katından hidayet verir, kendi katından nimetlendirir. Bu zatlar, bu zatlar cevherlerini de saçarlar,

bu zatlar bu noktada hürdürler. Eğer sen bu halde değil isen sen bu halde zaten peygamberlik bitti, nebilik bitti, bu ikisi bitti yani o ya sapıktır ya delidir, nebilik, peygamberlik taslayanlar.

Taa yıllar önce hatırlıyor musunuz, dediydim, kim ben peygamberim, ben nebiyim, ben resulüm diyorsa ya sapıktır ya delidir. Çok kızdılar bu sözüme benim. Evet, tekrar söylüyorum. kim ben peygamberim, ben nebiyim, ben resulüm diyorsa ya delidir ya sapıktır. ikisinden biridir, başka bir şey değildir. Bakın başka bir şey değildir. Diyenler deliydi zaten, raporları vardı, insanlar bunları normalde, raporlarının olduğu da sonradan çıktı hepsinin de ama bunlar nedir? Bunlar akli dengesi bozuk bunların. Bunlar normalde psikolojik tedaviye ihtiyaçları var, sanrılarının üzerinden gidiyorlar, sanrı. Biz ona sufilik dilinde hayal diyoruz. Kendi kendine hayal kuruyor. Kendi kendine hayalinde Allah’ı da konuşturuyor. Kendi kendine hayalinde peygamberi de konuşturuyor. Ona peygamber diyor ki sen de nebisin. Kendi kendine konuşturuyor. (Tam senin dalın, değil mi Abdullah, bıraksaydım bunlarla uğraşacaktın.) Kendi kendine! Evet, bunu bizati bana söylüyordu. Diyor ki Muhammed geldi haşa, böyle söylüyor! Muhammed geldi, dedi ki diyor senin benden bir farkın yok. Dedim, şekli nasıldı? Nasıl gaza getirecek bak insanı, sana benziyordu diyor. Hiç alakası yok, bana benzemez o diyorum ben, bakıyor şimdi. Hani yutmadım ben, bana benzemez o diyorum ben. Ya işte senle ben karışımıydı diyor. O sana da benzemez diyorum ya, senle hiç alakası yok diyorum ben şimdi, o kalıyor şimdi. Ya sen biliyorsun onun neye benzediğini. Yok diyorum, sana söylemiş ya diyorum ben. Senle benim aramda bir fark yok demiş diyorum! Peygamberliğini ilan edecek, ilan ederken de Mustafa Özbağ’ı şahit tutacak! Yanımdan ayrılacak, diyecek ki söyledim o da tasdik etti. Tabii, sonra savcılıkta ben ifade vereceğim. Sen bir de peygamberlik iddia etmişsin diyecekler. E şimdi sanrı! Bunu zannedersin ki hani sadece Müslümanlarda var. Bu Müslümanlar’da da var, Hristiyanlar’da da var. Hristiyanlar da diyorlar ki ben isa’yım, kadınları da diyor ki ben Meryem’im. E bizde ne diyor mesela işte? O tabii ilaçla, o 28 Şubat’ta ilaçla o hale getirdiler, ben isa’yım diyor şimdi. Kim? Hasan Mezarcı. Çok alim bir zattı. Rabbim şifalandırsın inşallah ve normalde işte o zatlar, bir kelam söylerler. Hallacı Mansur gibi Ene’l Hak derler, Muhyiddin Arabi gibi konuşurlar. Eyvallah ama geri kalanın öyle konuşmaya hakkı yok, söylemeye hakkı yok. Sen kendini seçilmişlerden göstermek için mücadele etme, değilsin. Allah muhafaza eylesin. Olsan böyle konuşmazsın zaten. Rabbim muhafaza eylesin.

O zaman bahar zamanı, biz ekin ekelim. Yani biz bu dünya hayatı bizim için bahar zamanı. Biz ahiretlik ekin ekelim. Ne yapalım? Biz Kur’an ve

sünnete sımsıkı yapışalım, ibadet edelim, haramlardan uzak duralım, emri bil maruf yapalım. Ne yapalım? Hayrı anlatalım, iyiliği anlatalım, insanları kötülüklerden men edelim. Önce kendi nefsimizi. Rabbim bizi onlardan eylesin. Önümüzdeki hafta Allah izin verir sağlık selametlik olursa 1840. beyitten devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Allah hepinizden de razı olsun. Bu ara böyle teşekkürle geçiyor birkaç derstir. Yine de ben size inşallah teşekkür ediyorum. istanbul’daki şeb-i arus programı, Avcılarda olan, orda da katılım çok güzeldi. Hizmet çok iyiydi. Çok memnun kalınmış. Avcılar Belediyesi ile ortaklaşa bir program yapıldı orda. Avcılar Belediyesi ile ortaklaşa program yapıldı. Gayet güzel geçmiş, gayet iyi geçmiş. Bütün emeği geçen kardeşlerden Allah razı olsun. Katılan, sema eden, orda bu konuda gayret gösteren bütün kardeşlerden Allah razı olsun inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah, şeyde, ne o, kandilde buluşacağız tekrar. Hep beraber bir program yapacağız inşallah.

Bir soru vardı burda. Onu en sona sakladım. Hakkınızı helal edin. Namaz oruç zekat gibi ibadetlerin farz olmasının dayanağı Kur’anı Kerimden mi gelir yoksa hadislerden mi diye, normalde Kur’an-ı Kerim’den gelir. Kur’an-ı Kerim’de herhangi bir meali aç veyahut da aramalı taramalı bir Kur’an-ı Kerim’den bir meal açsan namaz diye yazsan birçok ayeti kerimeyi görürsün, oruç diye yazsan birçok ayeti kerimeyi görürsün ama ben biraz böyle küçük küçük söyleyivereyim:

‘Geçmiş ümmetlere namaz farz kılındığı gibi sizlere de farz kılındı’, ‘geçmiş ümmetlere oruç farz kılındığı gibi size de farz kılındı’, zekat, sadaka olarak geçer, onu da ‘geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı’ diye kısaca böyle söylemiş olayım. Bunlar hepinizin cebinde, elinde, akılsız telefonlar var, oralarda, bu soruyu soran için söylemiyorum bunu, bütün herkese söylüyorum, ya oralarda böyle saçma sapan videolar izleyeceğinize Kur’an-ı Kerim’i yükleseniz, hadisleri yükleseniz, ordan biraz bilgi edinseniz, hiç olmazsa o akılsız telefonların hakkını biraz ödemiş olursunuz. Allah bizi affetsin. Hakkınızı helal edin. El-Fatiha maassalavat. Amin. Allah hepinizden razı olsun. Hayırlı geceler inşallah. Eyvallah. Selamun aleyküm.

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, İhsân, Nefs, Sünnet, Şeyh, Yakîn, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı