Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1608-1611. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1608-1611. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 19/38

Mesnevî-i Şerîf 1608-1611. Beyitler Şerhi Hakkında

1608-1611. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim bu ramazanın son on günlerinde kadir gecesini ihya eden ve ramazanın bitiminde geçmiş günahları af olmuş olan kullarından eylesin. Asıl affolmaktır bayram. O bayramı cümlemize yaşatsın inşallah. Geçen haftadan, kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah en son ‘Madem ki sen ne yüzgeçsin ne de denizci aklına uyup kendini denize atma.’ Burayı okuduyduk, burdan devam ediyoruz:

“Yüzgeç ve denizci denizden inci çıkarır. Ziyanlardan bile bir hayli fayda elde eder. Kâmil, toprağı tutsa altın olur; nakîs altını ele alsa toz toprak kesilir.”

Yüzgeç dediği, bu kendisini, bu dalanlar var ya, hani denizin dibine dalıp da denizin dibinden işte değişik av hayvanları toplayanlar veyahut da böyle denizden inci çıkaracak olan, hayvanları toplayanlar, bu dalgıçlar eskiden yüzgeç, bugünün dalgıçları. Hani dalıp denizin dibinden bir şeyler çıkarıyorlar, bu denizci de normalde bildiğimiz denizci. Tabi bunu normalde biz şimdi bu dalgıcı ve denizciyi, biz mürşidi kamiller, veliler olarak nitelendirdik ya, işte bunlar normalde o mana denizinden bunlar değişik cevherler çıkarırlar. Hani Kur’an ve sünnetin bir zahir manası var, bir de batın manası var. Biz bunu hani islam dilinde işari tefsir derler ya, işari tefsir denince, ismail Hakkı Bursevi’nin Ruhu’l Beyan’ı gibi. işari tefsir biraz dahi işin mana

tarafına bakar, görünen yüzüne bakmaz. Dinin bir görünen yüzü vardır bir de işin derinliği vardır. Hani ‘siz bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz’, bu işin derinliği tarafıdır. ilme’l yakîn, Ayne’l yakîn, hakkal yakîn, ayette sabittir. Bunlar içe doğru, derinliğe doğru yürütür. işin bir hani zahir tarafı vardır. Bu lazım mıdır? Evet, sohbet edilirken umuma dinin zahir tarafı anlatılır ama sufiliğin kendi iç dünyasında o karşıdaki sufinin konumuna göre ilme’l yakîn, ayne’l yakîn, hakka’l yakîn noktası konuşulur. O hal anlatılır.

Şimdi o yüzden o dinin özü hükmündedir o. Bir kabuğu vardır bir de onun özü vardır. Bunu sufiler anlatırlarken, ceviz metaforunu kullanırlar. Hani cevizin dışı vardır, ondan sonra yeşildir, acıdır. Ondan sonra içinde derin bir kabuğu vardır, kalın. Orayı kırmak zordur. Orayı kırdıktan sonra içine ulaşırsın. Böylece o cevizin dışındaki o yeşil kabuğa derler ki sufiler bu şeriattır, içindeki kalın kabuk tarikattır. Şimdi neden kalın kabuk tarikattır? Tarikatta biraz böyle usuller, kaideler, ritüeller…Orayı kırmak biraz zordur. Oraya sabretmek zordur. Edeptir, adaptır, böyle sufinin kendine ait ahlakıdır, kurallarıdır, o kurallar manzumesidir. O disiplin manzumesidir. Orayı böyle oradan delip içeri girmek biraz zordur. Ha, içeri girdi, tarikattan hakikate geçti, o cevizin üzerinde bir ince daha zar var, o ince zarı da geçeceksin, ne olacak? Bu sefer marifete geçeceksin. Bembeyaz, pırıl pırıl çıkar ya, içindeki ince zar çıktıktan sonra, bazen bu bazı ehli tarikatın dilinde bazen işte hakikat önde, marifet ardında, mana olarak, şey olarak, hal olarak değişmez bir şey. Bu ne oldu? Dört kategori oldu.

işte o yüzgeç olan, o denizci olan, işin ilmel yakîn, ayne’l yakîn noktasına doğru yürür. ilme’l yakîn, ayne’l yakîn hakka’l yakîn noktasına doğru yürüyünce sana dinle alakalı inci mercan çıkarır, senin önüne koyar. Dinle alakalı duymadığını duyarsın, görmediğini görürsün. Bu senin önünde inci mercan, inci mercan çıkarmakta ve o diyor ya ‘ziyanlardan bile bir hayli fayda elde eder.’ Sen dışardan ziyan görürsün onu ama o ziyandan fayda elde eder yani siz hastalığı ziyan görürsünüz ama o hastalıktan fayda elde eder. Siz bir sıkıntıdan ziyan görürsünüz, o sıkıntıdan fayda elde eder. Siz bir kendinizce imtihan oldum, şöyle oldum, böyle oldum dersiniz ama o ondan fayda elde eder. O çünkü zorluklar, sıkıntılar, gam kasavet, dert, ona fayda olur. Onun manen daha da yükselmesine, manen daha da derinleşmesine sebep olur. Günahları affolur. Günahları affolduktan sonra ne olur? Onun manevi derecesi artar. Manevi derecesi arttıkça daha da derinleşir. Hani Hz. Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri, ateşlerin içerisinde kıvranıyordu. Sahabe dedi ki ya Resulallah! Sana da mı zorluk, sıkıntı! Bu sefer hadisi kutsi irad oldu. Dedi ki: ‘Belanın, musibetin, sıkıntının büyüğü peygamberlere, ondan sonra velilere, ondan sonra velilerin etrafındaki kimselere.’ dedi. Bu

imtihanın, belanın büyüğü dedi. Kimeymiş önce? Önce peygamberlereymiş. işte onların başına gelen bu bela, musibet gibi gördüğümüz şeyler onda ziyanmış gibi görünen şeyler, onlarda kâr olur. Sufilikte ziyan gördüğün kârdır. Yani sufi, şimdi insanlara böyle şey, ne o, kolay böyle ya başına hiçbir şey gelmeyecek. Değil! Aldatıyorsunuz. O zaman gerçek sufi yolunda yürümüyor orası, o topluluk gerçek bir sufi topluluğu ise hem birey olarak hem topluluk olarak onların başında imtihan eksik olmaz, sıkıntı eksik olmaz, hiçbir şey olmasa dahi o güne kadar hiçbir şey demeyen eşin evde der. Bakarsın böyle, Allah Allah dersin ya, bu nereden çıktı şimdi, bunu ne yapmaya söyledi dersin. Olur!

Sufilik yolu, sıkıntısız imtihansız olmaz. Eşinden olursun, çocuklarından olursun, işinden olursun, canından olursun, her şeyden olursun. Sen Allah’a yaklaştıkça, yaklaştıkça, senin başında imtihan eksik olmaz. Sen Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine uydukça sende sıkıntı eksik olmaz. Hele böyle bir zamanda! Dinsizliğin, imansızlığın, ahlaksızlığın her türlü, her türlü din dışılığın oluk oluk aktığı bir zamanda sen, ‘ben Kur’an sünnet yaşayacağım’ diyorsan onu rahat yaşayamazsın, mümkün değil! Sen ‘ben dinden taviz vermeden, dinimden taviz vermeden yaşayacağım’ dediğin anda bütün her yerde patlar, her yer patlar, her şeyin patlar. Eşin, çocuğun, annen, baban, akrabaların, geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennetlik olacağını mı düşünüyorsunuz! Sen Kur’an ve sünneti yaşayacağım dediğin anda bütün Kur’an ve sünnet dairesinde durmayan bütün herkes, etrafındaki herkes sana imtihan olur, onu yaşarsın. Allah muhafaza eylesin ama sufilik yolu, o zararmış gibi görünen şey, kâra çevirir, sen habire günahlarından arınır, dökülür, Cenab-ı Hak katında Allah’a yaklaştıkça maneviyatın artar, derine doğru dalarsın. Ziyan ne oldu sende? Kâra döndü. Ziyan sende, dışardan ziyan görünen sende kâra göründü. E devasız hastalık, herkes feryat figan ediyor, bana telefon açıyorlar, işte kanser teşhisi kondu, elhamdülillah diyorum ben, kanser teşhisi konduysa dervişlik hastalığı bu diyorum. Nasıl yani diyor. Basbayağı. Ona sabredecek, Allah’ı zikredecek, sıratı mustakimde kendini tutacak, devasız hastalıktan vefat ettiğinde şehit hükmünde oldun. Ölecek gidecek, bu dünyadan geçip gidecek, kazık çıkmayacak ki kimse bu dünyaya. Bakın ne oldu? Ziyandı, kâra döndü veya başı ağrıyaraktan dahi ölse bir kimse, bir hastalıktan ölse, şehit hükmündedir diyor ya, ne oldu? Kâra döndü. Ümmetim diyor ayağını taşa çalsa ona kârdır, diyor hadisi şerifte. Ayağını taşa çalsa yani sen ayağını taşa değdirdin, tökezledin, ona kârdır diyor. Ona rahmettir sabrederse. Dışardan ziyan görünen ona kâr oldu.

Kamil toprağı tutsa altın olur. Kamil, mürşidi kamil, değersizmiş gibi görünen bir kimseyi eline alır, o altın olur. Önceden değeri yoktu, o din bilmezdi, iman bilmezdi, yol bilmezdi, yordam bilmezdi, hiç kimse ona selam vermezdi, ailenin sülalenin ikinci sınıf vatandaşıydı, kimse onun yüzüne bakmazdı ama o bir mürşidi kamile intisap etti, bir el tuttu, bir eli tutunca kıymetlendi. Dünün cehennemliği, bugün cennetliği oldu. Kıymetsizdi o, bugün cennetlik oldu. O kıymetsizdi, bugün peygambere dost oldu. O dün kıymetsizdi, bugün Allah’a dost oldu. Kamil toprağı tutsa altın oldu. Bir kamil bul, onun elinden tut, sen de altın olmanın yoluna bak. Baktığınız zaman sahabelerde bunun örnekleri var mı? Evet. Köleydi, köleydi, Allah resulü sallallahu ve sellem hazretlerinin getirmiş olduğu dine iman etti, komutan oldu. Değersiz bir müşrikti, değersiz bir müşrikti, iman etti, Allah ve resulünün yoluna girdi, ehli cennet oldu, aşere-i mübeşşere oldu, hayattayken cennetle müjdelendi. E iman etmemişti, müşrikti, değersiz bir kimlikti, gittiler Bedir’e girdiler, Bedir ashabı oldu. Bedir ashabı oldu, ebediyen, ebediyen kurtuluşa erdi. Bakın kamil eline toprak olsa, o altın oldu. Şimdi bir kısmı bunu kendisinden bilir. Sufinin çok özür dilerim hamı, körü kendisinden bilir. Oysa o elden düştüğünde, o elden düştüğünde yine eski haline gider. Çünkü Cenab-ı Hak, o elin üzerinden ona fayda verir. Hani ‘senin elini tutanlar gerçekte Allah’ın elini tutmuşlardır’, Peygamberin elini tutmuştur o mürşidi kamil, sen de onun elini tutmuşsundur, gerçekte Allah’ın elini tutmuşsundur. Bıraktığın anda sen zannetme ki o eski haline dönmeyeceksin. Dönersin. Hani Bediüzzaman Saidî Nursi dedi ya: ‘Bir kimse adil, samimi bir ehli tarikat olsa silsile-i meşahiye duyduğu muhabbet cihetiyle asla zındıkaya düşmez, ümidini kesmez.’ Zındıkaya düşmez ama dedi mütefennin bir alim olsa bugünkü zındıkanın karşısında imanını koruması müşkülleşmiştir, imanını koruyamaz dedi. O yüzden sen bir mürşidi kâmilin elini tut, altın ol. E bıraktın, o zaman yapacak bir şey yok. Allah yolunu açık etsin. Sen tekrar eski haline geldin. Bunu bu fakir, otuz beş, kırk yıldan beri görür. insanlar der ki ben böyle hani kendimi tutacağım, muhafaza edeceğim, işte kendi başıma yürüyeceğim, hep bunları biz dinledik.

Bir şeyhe ihtiyaç yok, boşu boşuna bağlanmışız. iyi, fazla geçmez, üç ay bile geçmez, bir bakmışsın o zaten namaz kılmıyordu derviş olmazdan önce, yine namaz kılmamaya başlar. Oruç tutmuyordu, yine oruç tutmamaya başlar, dağılmaya başlar günden güne, dağılmaya başlar. Bunu bu fakir tespit etmiş, görmüş, ben o yüzden derim, nereye intisap ettiyse etsin, bir kimsenin intisabına karışma, ordan onu geri döndürme. Sebep? Zayıf çünkü o kimse, bir mürşidi kamil olmasa dahi bağlandığı şeyh, orda durduğu müddetçe o kendini disiplin eder. Eğer ordan ayrılırsa başka bir şeyhe intisab

etmezse, o dağılır gider. işte kamil toprağı tutsa altın olur ama nakîs altını ele alsa toz toprak kesiler. Şimdi işte o bir mürşidi kamile intisap etti, altın oldu ama o orayı bıraktı gitti başka bir mürşidi kâmil olmayan şeyhin elini tuttu, gene ne oldu? Toz toprak oldu. Şimdi bir kimse hazreti peygamber sallallahu aleyhi vesselam hazretlerine iman etti, peygamberliğini kabul etti, peygamber olarak ona iman ettikten sonra döndü dinden, toz toprak oldu. Eski müşrik günlerine geldi, kendini necisleştirdi, bakın kendisini necisleştirdi. Dün namaz kılıyordu, bu gün bugün kılmıyor, kendi kendisini necisleştirdi. O bir altın silsilenin elini bıraktı, kendi kendine toz toprak oldu. Bu kim olursa olsun, herkes bu konuda kibir deryasına dalar. Ben işi götürürüm diye düşünür. Ben sufilikle tanıştım Bayındır’da, o gündür bugündür tecrübeyle sabit bu. Hocasıyla da tanıştık, alimiyle de tanıştık, dervişiyle de tanıştık, şeyhiyle de tanıştık, bunlar heva heveslerine uyduklarında, adam heva hevesine uyuduğundan, beş vakit namaz kılan kimse namazı terk etti, orucu terk etti, kendilerini perişan ettiler. Allah muhafaza eylesin. O yüzden veyahut da geçmiş dönemden söyleyeyim, şeyh efendiyi bıraktılar, kendilerince şeyh aramaya düştüler, gittiler kimisi orda burda ders aldılar, bağlandılar. Bir de çok methettiler, şöyle şeyh, böyle şeyh, dört ay sonra o şeyhi de bıraktılar. Sebep?

Sen altın silsileyi bıraktın ya, altın silsileyi bırakınca sen hiçbir yerde artık dikiş tutturamazsın, toz toprak olursun çünkü o altın silsileye vefasızlık ettin. Sen o peygamberin elini tutmuş olan ele vefasızlık ettin, ona nankörlük ettin, ona hainlik yaptın. Senin iki yakan bir araya gelmez. Bu böyle ağır gelir bazen. Ben derim şeyh efendiye nankörlük eden Mustafa Özbağ’a mı etmeyecek! Ya şeyh efendiye nankörlük etmişsin sen, herkese edersin. Eder ve toz toprak olurlar. Neden? O yola, o silsileye hainlik ettiler çünkü. Ya hiç olmasa otur oturduğun yere, hainlik bari yapma, bir el tutmuşsun vefalı ol! Bakın vefalı ol. De ki ben burda kalacağım, bu elde devam edeceğim de. Sen ne yapmaya oraya buraya çarpınıyorsun veyahut da ne yapmaya sen kalkıp da şeyh efendiye laf söylemeye kalkıyorsun! Vefat etmiş gitmiş, hizmet etmiş, koşturmuş! Beraber koşturduk zaten. Sen beraber mi yaşadın ki! Ben beraber yaşadım, sen ne yapmaya onu ağzına alıp da onun gıyabında gıybetini ediyorsun, iftira ediyorsun. Yapma! E ne oldu? Böyle, kaldın ortalıkta dımdızlak. Allah muhafaza eylesin! O yüzden altından sonra gümüşe intisap edilmez, güneş varken aya intisab edilmez. Güneşi bırakıp aya intisap edemezsin! Hani ibrahim aleyhisselam çıktı baktı, parlak bir yıldız, sirius yıldızı, yıldızların içerisinde en parlağı, sirius yıldızını gördü, benim ilahım bu olmalı dedi. Sirius yıldızı ne? Zamanın velileri, zamanın mürşidi kâmilleri. Ertesi gün ayı gördü, ayı görünce dedi ki ondan daha parlak bu, benim

Rabbim olsa olsa bu olur. Ay ne? Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri, peygamberler. E ardından ertesi gün sabahına güneş çıkınca dedi ki bu benim Allah’ım. Sonra o da battı, ben batanları sevmem dedi.

Şimdi o zaman ne olmuş oldu? Evet sen ayın olmadığı yerde sirius yıldızı sana yol gösterir, ay çıkınca siriusun hükmü biter, güneş çıkınca da güneş çıkınca da ayın hükmü biter. Bakın, o yüzden: ‘ashabım yıldızlar gibidir, hangisine yetişirseniz, bulursanız ona sarılırsanız beni bulursunuz.’ O zaman bir mürşidi kamilin vazifesi, kendisine tabi olanları Kur’an ve sünnet yolunda yürütmektir ve onun vazifesi odur. O kendisine başka bir anlam, mana yüklemesin. Müritler de üstadlarına başka bir mana, anlam yüklemesin. Hiçbir mürşidi kamil Allah değildir. Hiçbir mürşidi kamil peygamber değildir. Hiçbir mürşidi kamil yeni bir din getirmez. Bu şirk olur. Mürşidi kâmillerin vazifeleri, Kur’an ve sünneti seniyyenin yaşanması ve yaşatılması ve öğretilmesi mücadelesidir. Başka bir dertleri olmaz. Olmamalı. Olmamalı! Derdi Kur’an ve sünnet olmalı. Derdi din olmalı. Başka bir şey değil. Allah bizi onlardan eylesin, cümlemizi. O yüzden işte o mürşidi kamil alır nakısı kamil eder ama nakıs bir kimse kamili alır nakıs eder. Allah muhafaza eylesin. Rabbim cümle ümmeti Muhammed’i kurtarsın inşallah.

“O gerçek er, Allah’a makbul olmuştur. Bütün işlerde onun eli Allah

Hani fetih suresi, ayet on var ya: “Ey Muhammed! Şüphesiz ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmiştir. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.’ Sonrası çok muhteşem: ‘Kim ahdini bozarsa, kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a olan ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.’ O zaman bu malum, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, değişik zamanlarda biat almıştı, malum. Bu Hudeybiye’de de bir biatlaşma olmuştu. Bu Hudeybiye biatıyla alakalı sahabenin bir kısmı işte savaşalım, Mekke’ye girelim diyorlardı, şahin kanadı ama normalde hazreti peygamber sallallahu ve sellem hazretleri savaşarak Mekke’ye girmek istemiyordu ve Hudeybiye’de tekrar biatlaşma oldu. Bakın tekrar biatlaşma oldu. Onlar Müslümandı. Müslüman olmalarına rağmen Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri orda yeniden biatlaşma yaptı ve o biatlaşmanın ardından Cenab-ı Hak, ayeti kerime, fetih suresi ayet 10, fetih suresi orda inzal oldu. Dedi ki: ‘Ey Muhammed! Şüphesiz ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmiştir. Bununla alakalı bu benzer, bu minval üzerine çok ayeti kerime vardır. Hani ‘sana iman edenler Allah’a iman etmiştir’, hani ‘senin peygamberliğini kabul edenler Allah’a iman etmiştir.’, ‘Allah ve resulüne itaat edin.’ Sana itaat edenler Allah’a itaat etmiş gibidir’ gibi çok ayeti kerime vardır.

işte burda da dedi ki: ‘Ey Muhammed! Şüphesiz sana biat edenler ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.’ Görünüşte, zahirde, peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine biat ettiler ama manada Allah’a biat ettiler. Bütün biat, manada Allah’adır. ‘iyya kena’büdü ve iyya kenestain’ ‘ancak sana ibadet eder ancak senden yardım dileriz.’ Sufilerin de imanı Kur’an ve sünnettir, Allah’adır. Bizim biadımız da Allah’adır. Biz, biz üstadımıza, yolun gereklerini yerine getirme, disiplinlerini yerine getirme olarak biatlaşırız. Bir veliye, bir mürşidi kamile biat etmek demek yeni bir din değildir. Kur’an ve sünnetin yaşanması ve yaşatılması için biatlaşılmıştır. Hem ayetle hem hadisle sabittir ve bu biatlaşma gerçekte Allah’adır. Kim ahdini bozarsa kendi aleyhine bozar. Kim bu biatlaşmayı bozarsa kendi aleyhine bozmuştur, üstada bir zarar gelmez, peygambere zarar gelmez. Bir kimse dininden dönse peygambere zarar gelmez. Bir kimse biatlaşmasını sona erdirse dersini iade etse üstada bir zarar gelmez. Herkes kendi aleyhine o biatlaşmayı bozmuştur. Sen biatlaşırsın, biatını kendin bozduysan kendi aleyhine bozdun, bunda ne üstadın bu noktada zararı olur ne de peygamberin zararı olur ama böyle kendini bir şey zanneden böyle sufi yolundaki kimseler sanki dersi bırakınca orası dağıtılacakmış gibi düşünürler. O dersi bırakınca oradaki dağılacak. Senin gibi kaç kişi gelmiş geçmiş… Mustafa Özbağ gibi kaç kişi gelmiş geçmiş…Bin dört yüz yıldan beri dergâhlar dolmuş taşmış hep, ölen olmuş, yerine gelmişler, giden olmuş yerine gelmiş. Hani dünden kalanlar nerede? Herkes vakti saati geldiği zaman bu dünyadan göçüp gidiyor veyahut da işte o dönmüş gitmiş, kimin umurunda! Orası gerçekten hakikat yolundaysa Allah yenisini getirip koyuyor oraya. Sen dışarıda kaldığınla kalıyorsun. Sonra uzaktan bakıyorsun diyorsun ki ya ne dağıldılar ne perişan oldular! Aynı şekilde devam ediyorlar. Ya ne olacaktı, sen şimdi git, toprağın altı vazgeçilmez insanlarla dolu. Sen sımsıkı kendini tut, kendini koru, yolunda yürü, Kur’an ve sünnete sımsıkı tutun. Sen üstadının eline sımsıkı tutun. Bıraktığın zaman üstadın zarar görmez. Allah senin yerine daha iyisini, daha yenisini, daha güzelini, daha doğrusunu verir. Zannetme ki yerin dolmaz.

Hani nerde Abdülkadir Geylani hazretleri? Hani nerde Ahmed Er Rufai hazretleri? Vefat edip göçtüler. Yolları sona mı erdi? Yolları inkitaya mı uğradı? Hani nerde hazreti Mevlana Celâlettini Rumi? Yolu sona mı erdi, inkitaya mı uğradı? Hani nerde Abdullah Gürbüz efendi hazretleri, vefat etti gitti, yolu sona mı erdi? Hani Çorumlu Mustafa Efendi? Hani Hacı Ali Haydar efendi? Hani nerde Hacı Ebubekir baba? Ne oldu ki? Toprağın altındalar. Yolları sona mı erdi? Cenab-ı Hak o yol açıksa birilerini aldı getirdi. Hacı Ebubekir baba vefat edeceği zaman demişler ki kimi bırakıyorsun

arkana. Demiş ki dergahın sahibi çıkacak gelecek, sabredin demiş. Dergahın sahibi çıkacak gelecek. Nerden gelmiş? Ahıska’dan gelmiş. Ali Haydar efendi Ahıska’dan gelme. Ahıska’dan adam vazifelendirilmiş gelmiş, Çorum’da hazır dergâhın başına oturmuş. Boş kalmaz, bu manevi alem boşluk kabul etmez. Her dönemin üçleri, beşleri, yedileri, kırkları eksik olmaz. Eksik olmaz! Hadisle sabit, açın. Kütübü Sitte’de abdal meselesini okuyun. Açın Kütübü Sitte’den okuyun, hadisleri okuyun, hadislerin şerhlerini okuyun, imam Hambel’den okuyun abdal meselesini. Bu tevatür derecesinde hadislerle sabit. Allah’ın velileri eksik olmaz. Ayetle sabit, ‘onlara korku yoktur, masumluk yoktur, onlara dünyada da ahirette de müjdeler vardır.’ Sen ister kabul et ister kabul etme, Allah’ın velileri eksik olmaz, kırklar eksik olmaz. Vefat ettiğinde hemen yerine birisi atanır. Hadisle sabit, Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah diyor ki: ‘onlar dinin yeryüzündeki direkleri gibidir.’ Dağlar gibi, Allah diyor dünyayı nasıl dağlarla korur, dağlar dünyanın direği ise o veliler de diyor dinin direği gibidir. Peygamberlerden sonra dinin direği. Sen tükürmekle, laf söylemekle, hakaret etmekle kendine ziyan edersin. Sen onların elini bırakmakla kendine ziyan edersin. Sen onların yolunu bırakmakla kendine ziyan edersin, kendini perişan edersin. Onlara bir zarar gelmez çünkü onlar peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin elini tutmuş. Sen peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin elini tutmuş bir kimseye nereden zarar vereceksin?

Veremezsin. Kendi kendini kılıca vurur geçersin. Kendi kendini helak edersin, kendi kendini perişan edersin. Sen edebini aşma, haddini aşma. Şu mürşidi kâmil, bu değil, bu veli, bu değil… Sen bırak, bu tartışmalara da girme. Sen manâda sahih bir şekilde bir üstadı rüyanda gördüysen git ona intisab et, yürü yoluna. O Kur’an ve sünnet dairesinde sana yanlış, eksik bir şey söylerse yapma ama Kur’an sünnet dairesinde sana nasihat ediyorsa, elini sımsıkı tut, yoluna devam et çünkü bütün işlerde onların elleri Allah’ın eli gibidir, bütün işlerde! Sen o eli bırakma. O eli tutmuşsun, o ele nankörlük etme. Nankörlük edersen Allah muhafaza eylesin kalbin mühürleniverir, sen nankörlük edersen, vefasızlık edersen, kalbin mühürleniverir. En büyük tehlikesi de budur. En büyük tehlikesi budur. Benim korktuğum en büyük tehlike budur. Ben derim ki Allah muhafaza eylesin, kardeş sen başka bir yerden ders alacaksan al ama dilini tut, gel peki efendim hakkınızı helal edin, ben filanca yere gitmek istiyorum, müsaade edin. Allah yolunu açık etsin, git ama laf konuşma, çeneni tut. Dilini tut. Allah muhafaza eylesin

“Nakîs kimsenin eli ise şeytanın, ifritin elidir çünkü şeytanın teklif ve

hile tuzağına tutulmuştur.”

Şimdi nakîs kimse, bir kimse mürşidi kâmil değil, mürşidi kamil değilse sen onun elini tutarsan şeytanın elini tutmuş gibi oldun. Nakıslara yürüme. Bakın, nakıslara yürüme, üstadının, üstadının nasihatine bak. Hiçbir halife, hiçbir nakib, nükebba, hiçbir çavuş, hiçbir zakir, kamil değildir. Onlar dergâhın içerisinde ders yaptırırlar üstadın adına, sen onu şeyh gibi görme. Onu şeyh gibi görürsen şeytanın oyuncağı olursun. Sen bir mürşidi kamilin elinden tutmuşsun, sen kalkıp da bir nakısın elini tutma veyahut da bir yere intisap edeceksin, bir yere intisap edeceksen iyi incele, iyi düşün, iyi araştır. Üfürükçüsü var, büyücüsü var, cincisi var, dilencisi var, milletin parasına malına ıvırına zıvırına göz dikeni var, sen iyi araştır. Kur’an ve sünnete uygun mu değil mi iyi bak. insanlardan dileniyor mu iyi bak. Geçimini dervişlerden mi sağlıyor iyi bak, iyi araştır. Ne iş yapıyor, geçimi nerden? Sufiliğin olmazsa olmazıdır, herkesin bir işi olacak. imamı Azam tüccardı, kumaş tüccarı, tekstilci idi. Bütün pir efendilerin işleri vardı. Bütün pir efendilerin, bütün velilerin iaşesini sağlayacak bir işleri vardır. Mürşidi kamiller dervişlerinden dilenmezler. Telefon kaldırıp ona beş bin lira getir, telefon kaldırıp ona on bin lira getir, telefon kaldırıp ondan iki bin lira al, telefon kaldırıp bugün akşam yemek senden, telefon kaldırıp sende misafir olacağım, telefon kaldırıp hadi beni burdan alın, telefon kaldırıp beni şuraya götürün, beni buraya götürün…Bunlar mürşid-i kâmil ahlakı değildir. Kendi nefislerine bir şey istemezler. intisap edecek olduğun eli iyi tanı. Dervişlerine sor, orda rüya görenler, hal görenler, orda esma alanlar, esma alarak yürüyenler, orda ilme’l yakîn, ayne’l yakîn kalbi meratiplere gidenler var mı iyi araştır, iyi sor, iyi soruştur çünkü sen bir nakısın elini tutarsan şeytanın oyuncağı olursun. Şeytanın oyuncağı olursun! Adamın yüz elli bin doları varmış, getir demiş, götürmüş o da yüz elli bin doları. Adam bana diyor ki bana bir dua öğret, bir esma söyle de ben diyor şeyhimden bu yüz elli bin doları alayım. Dedim nasıl verdin? Verirken bana mı sordun dedim, böyle kaldı. Benim şeyhim dedi mürşidi Kamil değil. O zaman değil mi dedi. Bilemem dedim. Yüz elli bin doları verirken mürşidi kamildi dedim, şimdi vermeyince dedim mürşidi kamil olmadı dedim değil mi? Git dedim iste kendisinden. Adam ne, koskoca adam, iki üniversite bitirmiş ya! E üniversite bitiriyorlar ama hayat tecrübeleri yok. Mustafa Özbağ’ın tedrisatına gelmeleri lazım hayat tecrübesi için. Dedim git otur, efendim, hakkınızı helal dedim ben size yüz elli bin dolar borç verdiydim, bana bunu nasıl ödeyeceksiniz, ne zaman ödeyeceksiniz diye sor dedim. Borç istemiş senden çünkü dedim. O şöyle istiyor, bir esma söyleyeceğim ona, o parayı kendiliğinden verecek! Dedim öyle bir esma bilsem benim dedim sadece, sadece dedim bu Tansu Çiller dönemindeki hani bir çek yasası çıkardılar ya, çek

yasası çıkardılar, bir gecede iflas ettim ben. Dedim ki olan çek dedim şeyde mahkemede. Ben öyle bir esma bilsem, o esmayı kendim okurum, ordaki paraları tahsil ederim dedim. Böyle kaldı.

Ardından dedim ben dedim tekstili bıraktım, gene orda dedim ağırlık bıraktım. O günün parasıyla dünyanın parası. Öyle bir esma bilsem dedim kendime okuyacağım. Dedim kardeş yok öyle bir şey, git dedim iste. Dedim intisab etmeden önce neden araştırmadın? Geçmiş dönemden birileri de geldi heyet hâlinde, ‘selamün aleyküm’, ‘aleyküm selam’. ‘Mustafa abi, sana bir şey danışacağız.’ ‘Buyur, danış kardeş’. ‘Biz sorduk, soruşturduk, sizin dergah ‘evet?’, ‘sana bir ev yapmamış, bir tekke yapmamış’, ‘evet’, ‘ama’ dedi ‘biz filanca yere intisap ettik’, ‘evet’, ‘zakirimize dediler bir arsa aldık, altını dergah yaptık, üstünü ev yaptık…’ Güleceğim, gülemiyorum ben, öyle söyledi şimdi, o şeyhi bıraktı demi, dedim ben. Valla bıraktı, dedi. E dedim tamam, yani arsayı almışsınız, tapusu onun üstüne mi? Evet, üstüne dergah yaptınız, üstüne de ev yaptınız, o adam yakında şeyhliğini ilan eder şimdi. Şimdi şeyh efendi onların şeyhi, oraya Bursa’ya bir zakir daha atamış, şimdi o da diyormuş ki bana da bir arsa alacaksınız. Dedim yavrum, bunun sonu yok, bu da yarın öbür gün dergahı bırakırsa başka birisini atayacak şeyh efendi, mecbur atayacak. Ya ölüm olacak ya birisi nefsine uyacak, ayağı kayacak, ne yapacak şeyh efendi? Ölüm olursa yerine birisini atayacak, ayağı kayarsa onun yerine birisini atacak veyahut da bakacak birisi zakir oldum diye etrafı kırıyor, döküyor, üzüyor, öyle ya, adaba erkana riayet etmiyor, o zaman alacak onun zakirliğini, bu işin kaidesi bu. E dedim böyle olunca her gelene dedim arsa, ev, dergah mı yapacaksınız dedim. Murtaza da bakıyor öyle, hiç bu işten bir hisse kapmıyor kendine. Velhasılı kelam dedim olmaz. O yüzden intisap edecek olduğu yere insan dikkat edecek, inceleyecek, araştıracak.

Evet, şeyh efendinin tabiriyle söyleyeyim, pazardan domates alırken eziğini, çürüğünü ayırıyorsunuz, bir şeyhe intisap ederken neden düzgünlüğü bulmuyorsunuz! Öyle derdi şeyh efendi, Allah rahmet eylesin, eskiler hatırlarlar bu sohbeti şimdi. Pazarda domatesin çürüğünü ayırıyor musun? Ayırıyorsun. Pazarcı arkadan çürükleri, ezikleri, koyunca canın sıkılıyor mu? Canın sıkılıyor. Koyma onları diyorsun bana, ön taraftan vitrine koyduklarından ver diyorsun. Doğru mu? Doğru. Şimdi marketler onu kırdı tabii, yığıyor domatesi, istediğini seç, sonra pazarcılar diyorlar ki kimse gelmiyor. Sen arkadan çürüğünü çarığını katıyorsun, neden gelsinler. Çürüğünü çarığını almamak için pazarı terk edip markete gidiyor musunuz? Evet. Çürük çarık domates veren bir kimseyi kabul etmiyor musunuz? Evet! Be kardeş! Şeyhin çürüğünü çarığını neden ayırmıyorsunuz? Dostun çürüğünü çarığını

neden ayırmıyorsunuz? Arkadaşınızın çürüğünü çarığını neden ayırmıyorsunuz? E bizim akrabamız çürük! Kardeşim, seni yanlış yollara götürüyor, heva hevese sürüklüyor seni. Neden ayırmıyorsun? Çürüğünü çarığını ayır. Seni nereye götürüyor? Zikrullaha mı götürüyor kafeye mi götürüyor? Seni nereye götürüyor? Seni namaza mı götürüyor? Seni gecelere mi götürüyor? Nereye götürüyor seni? Senin arkadaşın sana ne tavsiye ediyor? Sana ne nasihat ediyor? Seni ne tarafa doğru yönlendiriyor? Buna baksana! E çürük çarık! E çürük çarıkla oturursan sen de çürüyeceksin. Sen de çürüyeceksin! O yüzden nakısın eli şeytanın elidir. Heva hevesine kul olmuş, heva ve hevesini ilah edinmiş bir kimsenin eli şeytanın elidir. Şeytanın yolundan yürüyen bir kimsenin eli şeytanın elidir. Adam oturmuş hurufçu, hurufçuluk yapıyor, büyücü! Ne şeyhi. Adamın Kur’an sünnetten haberi yok, adamın manevi ilimlerden haberi yok, adama bir rüya anlatıyorsun, ha ona söylerlerse o da söylermiş! Hazreti peygamber sallallahü ve sellem hazretleri öyle demedi. Rüya gören gitti, onu anlattı, o da rüyasını tevil etti. O madem ki peygamberin elini tuttu, ona da rüya anlattığında bana söylerlerse söyleyeceğim demeyecek. O da rüyayı tevil edilmesi gereken rüyaysa tevil edecek onu. Nasıl peygamberin elinden tuttun sen sallallahü ve sellem in? Sen peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin elinden tuttuysan mürit sana gelip rüyada anlatımda rüyası tevil edilecek bir rüyaysa onun rüyasını tevil edeceksin. Sen gideceksin ordaki topluluğa soracaksın, rüyalarınızı kim tevil ediyor? Gideceksin, orda soracaksın topluluğa, burda, içinizde kendisine özel, hususi esma alan var mı? Soracaksın onu oraya.

Rüya görüp de kendisine özel esma verdiklerim elini kaldırsın. Kaldırın elinizi, utanmayın. Demek ki bakın aranızda esma alanlar var, evet. Bunu soracak, nakıs eli tutmayacak. Bir el nakıs, nakıs olduğunu gördü mü? Gördü, gidecek ehil olanı bulacak. Onunla mükellef çünkü nakısın eli şeytanın elidir. Sen ne yapıyorsun? Şeyh olmuş. Nerden? Kim verdı, sana icazeti? Senin şeyhin ilan etti mi senin şeyhliğini? Hayır. Var mı elinde, bir icazetin? Hayır. Millet seni rüyasında gördü mü? Hayır. Sen nereden çıktın kardeş? Sen nerenin yolcususun? Sana kim söyledi? Kemdi, kümdü, kumdu…Değil, öyle değil! Öyle değil bu yol! Bu yol öyle değil. O yüzden nakısın elini tutma. Bir nakıs eli tuttun, baktın nakıs, adamın Kuran’dan, sünnetten haberi yok, adamın sohbetten haberi yok! Ne yapıyorsunuz dedim gittiğinizde, üstadınıza soru soruyor musunuz? Yok dedi. E dedim ne yapıyorsunuz? Bahıram, bahıram, bahıram, ben bahıram o bakir, feyizleniriz. Huuuu yaptı bu şimdi. Haa dedim, hazreti peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin yolu bu değil.

Müşrikler geldi ona soru sordu, ayet inzal oldu. Ayet inzal oldu. Müslümanlar geldiler soru sordular, hadis inzal oldu. O, Kur’an ve sünneti tebliğ

edecek sana. Bugünün nefesiyle tebliğ edecek. Bugünün nefesiyle, dünün nefesi bayatladı, bugünün nefesi lazım. Hz. Pir diyor ya: ‘Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.’ Ben bilemem mi mesneviyi, başka, daha önce tefsir etmiş veyahut da açıklamış kimselerin tefsirlerini burada okumayı? Bakın, burda sadece binaltıyüzonuncu beyitin sadece altında konuyla alakalı sadece ayeti var. Allah’ın eliyle alakalı. Altında başka bir şey var mı aktarma dönderme? Yok. Yüz elli yıl önce kim neyi nasıl anladıysa bunu anladı. inkar etmiyorum onları ama ona bugünün nefesi lazım. Ona bugünün nefesi lazım. Fıkıh değişmez. içtihatlar olur, yeni içtihatlar olur ana kaideleri değişmez. Ayetler değişmez. Yeniden o müteşabih olanlar tefsir olunur, hukukla alakalı değişmez. Şimdi bir kısım dışı Müslüman içi kafir olanlar, hukuk ayetlerini değiştirmeye çalışıyorlar. Onların dışı Müslüman içi kafir. Onlar bizdenmiş gibi görünüyorlar.

Bir kısmı bizdenmiş gibi görünüyor, hadisleri inkar ediyorlar. Bir kısmı bizdenmiş gibi görünüyorlar, fıkıhı inkar ediyorlar, akaidi bozmaya çalışıyorlar. Bunların hepsinin de dışı Müslüman içi kafir. Değişmez bunlar. Siz bir kısım ayetleri yok göremezsiniz. Bu zamanda bunlar yaşanmaz diyemezsiniz. Kur’an bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda bütün coğrafyada yaşanır. Hadisi şerifler bütün zamanlarda, bütün mekanlarda, bütün coğrafyalarda yaşanır. Din bütün coğrafyada yaşanır. Sen bu zamanda bu olmaz, şu zamanda şu olmaz diyen bir kimse kafirdir. Kafirdir! Siz Kur’anın ayetleriyle alay edemezsiniz, yok göremezsiniz. Kim bunlarla alakalı bir yanlış kelime söylerse nakîs elidir, şeytan elidir, şeytan dilidir o ama normalde evet bugünün nefesiyle nefesleneceğiz. Eyvallah.

Mürşidi Kamil odur ki zamanın nefesiyle nefeslenir. Bu, akçakavak yaprağı gibi dönmek, değişmek değildir. Bugünkü manada müteşabihe, bugünkü manada mana verir. Allah bizi muhafaza eylesin. işte o kimse, nakıs bir kimsenin elini tutarsa şeytanın elini tutmuş olur. Bir kısım sufiler de kendi heva ve heveslerini ilahlaştırırlar ki onlar da şeytanın nefesi olur. Kendi heva ve heveslerini, kendi akıllarını ilahlaştırırlar, onlar da ne olur? Onlar da o zaman şeytanın eli, şeytanın nefesi olurlar. Allah bizleri muhafaza eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi korusun.

Böyle beyitler olarak az bir beyit sohbet ediyoruz, Ramazan şimdi. Yaş atmış iki, beni de hoş görün. Haklarınızı helal edin. Allah razı olsun. Bizden yana da helal olsun. E az kaldı. Ben böyle mutluluğumu her toplantıda söylüyorum. Diyorum ki Cenab-ı Hakka hamdolsun. Bu sene benim kendime hiç güvenim yoktu ama Rabbim yardım etti, şu ana kadar oruçlarımı tutabildim. Dua edin inşallah, ramazana kadar da oruçlarımızı tutalım inşallah. Malum, bugün de yirmibeşinci gece, yani tek gecelerde arayınız demiş ama

arkadaşların umumi rüyalarına, hallerine bakacak olursak, yirmiüçüncü gece güzel bir gece geçmiş gibi görünüyor ama biz bu noktada hani böyle bir iddiamız yok. inşallah biz bu geceyi de tek gecelerden bir gece, inşallah son on güne ibadetle geçirmek sünneti seniyyedendir. Biz yine inşallah bilhassa tek geceleri ibadetle geçirmeye gayret edelim inşallah. Ramazan’ın sonunda yirmi dokuzu da perşembeye geliyor. Perşembe günü de ders var inşallah.

Pazartesi de kandil inşallah, o da yirmiyedisine geliyor. Böyle biz tek geceleri ihya ederekten inşallah ramazanı sonlandıracağız. Pazartesi günü de kandil programı yine aynı eski yerimizde devam edecek, Allah izin verirse. inşallah Perşembesine de son günü arife. Arife günlerini ihya etmek de hadisi şerifle sabit, çok böyle ehemmiyetli, önemli. Arife günlerini ihya etmek, hem kurban arifesi, hem Ramazan arifesi, her iki arife gününü, gecesini ihya etmek önemli. Mecburiyet yok, biliyorsunuz, bizde mecburiyet söz konusu değil. Gelebilen arkadaşlar inşallah bugünlerde de bu gecelere iştirak etmeye gayret etsinler inşallah. Allah’tan bize gelmezse böylece cuma bayramlaşma da aynı yerde olacak inşallah. Cuma namazından önce inşallah orda toplanacağız. Oraya yakın mescitte, Lütfü usta, cami orda, cumayı kılarız yine, değil mi? Açık oluyor orası? Evet, cumayı orda kılarız inşallah, cumadan sonra da cumadan önce, cumadan sonra, mutad bir şekilde bayramlaşmamız yine Allah’ın izniyle devam edecek inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun, geceniz mübarek olsun. El Fatiha maassalavat.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile, Muhabbet, Yakîn. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı