Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Bayramdan önce binaltıyüzon, binaltıyüzon bir, oraları okumuşuz. Bugün de binaltıyüzonikinci beyitten devam ediyoruz inşallah. Bir önceki beyit: ‘Nakıs kimsenin eli ise şeytanın, ifritin elidir. Çünkü şeytanın teklif ve hile, tuzağına tutulmuştur.’ Bunu okumuşuz, şimdi burdan devam ediyoruz:
“ Kamile göre gibi bilgisizlik bile bilgi olur, nâkısın bildiği bilgi ise bil-
gisizlik kesilir. İlletli kimse, ne tutarsa illet olur.”
illetli kimse hastalıklı kimse demek. Bir kimsede hastalık var ise nasıl zahiri hastalıklar bulaşıcıdır, birbirlerine geçer ya, bu normalde manevi hastalıklar vardır. O manevi hastalıklar da böyle geçer birbirine. işte manevi hastalık nedir? Hadis inkar etmektir, fıkıh inkar etmektir manevi hastalıktır bunlar. Ayet inkar etmektir, manevi hastalıktır veyahut da bir ayet i kerimeyi kendi heva hevesinden tevil etmeye kalkmak, tefsir etmeye kalkmaktır veyahut da bir kişinin bir konuda vahiy varken o konuda, o konu üzerinde ayet varken, hadis varken kalkıp da o kimsenin kendi aklını orta yere koyup hani işte aklını delil koyup o konuda bir şey yapmaktır. Bu, bunlar da manevi hastalıklardır. Nasıl zahiri hastalıklardan korunmamız gerekirse, manevi hastalıklardan da korunmamız gerekir. Mesela işte bir kimse hadis inkarcısı, onun sohbetine gidilmez. Onunla arkadaşlık edilmez. Onunla
dostluk edilmez. Ona ancak nasihat edilir. Nasihati kabul ederse eder. Nasihati kabul etmezse onunla ilişki kesilir. Neden? Hastalık bulaşır sana.
Şimdi günümüzde Müslümanım deyip de manevi hastalıklara duçar olmuş, manevi hastalıkları yayan insanlar var. Bunun adı profesör, bunun adı müftü, bunun adı şeyh, bunun adı alim, bunun adı ne olursa olsun, yani onun bu noktada hangi makamı teşkil ettiği önemli değil. Önemli olan onun manevi hastalık yayması. Mesela işte manevi hastalık, kimisi diyor ki peygamber sallallahu ve sellem hazretleri de günah işledi ama Allah onu affetti örneğin! Peygamberin ismet sıfatına burda leke getiriyor. Oysa hani ayeti kerimede ‘habibim hiç heva ve hevesinden bir şey yapmadı’ derken ayet-i kerimeyi inkâr ediyor. Bunu şu anda çocuklara imam hatiplerde öğretiyorlar. ilahiyatlarda öğretiyorlar. işte bunlar ne oldu? Bunlar illetli kimse oldu, bunlar bilgili de olsa nakıs olduğundan, cahil konumuna düştü. Oysa bunlar bilgili mi bilgili ama bundan dolayı cahil konumuna düştü ama bir kimse var, kemal ehli, ehli kemal. Onun zahiri bilgisi çok fazla değil ama manevi bilgisi fazla. O normalde heva hevesinden konuşmuyor. Hani imamı Şafi’nin şeyhidir ya Ümmü Şeyban-ı Rai, çobandır aynı zamanda. imam Hambeli der ki, ya koca imamsın, imam Şafi’ye, yani bu ümmü Şeyban-ı Rai’ye tabisin. ilmi yok, bilgisi yok gibi. Ben ona soru soracağım der.
Meşhurdur ya bu kıssa, oda der ki sorma hani. Der ki soracağım. Beraber giderler imam Şafi ile imam Hambeli hazretleri. Giderler, imam Hanbeli sorar. Der ki bir kimse bütün gün boyunca bir namazını unutsa ama hangi namaz olduğunu bilmese hangisini iade etmesi, kaza etmesi lazım der. O zaman Şeyban-ı Rai, hiç beklemeden der ki o bütün gününü gafletle geçirmiş, bütün gününü gafletle geçirmiş, bütün namazlarını iade etmesi gerekir der. Bu sefer imam Şafi, imam Hanbel’e der ki, demedim mi hazır cevaptır soru sorma. Şimdi o bilgisiz gibi görünür, kamil ama vermiş olduğu cevapla bilgililer işin içinden çıkamaz. Sebep? ‘Onlar zikir ehlidir. bilmediklerinizi zikir ehline sorun.’ O kamil insanlar ilm-i ledün sahibidir. ilmi ledün sahibi olduğu için sen ona bir soru sorarsın utandırmak için kendin utanırsın. ilmi ledün sahibi bir kimseye bakarsın bilgisiz, o bilgisizlik onda ilim olur, bilgi olur, sen onu fark etmezsin çünkü onun kalbi ilham alır. Ben bilgiliyim, ben âlimim diyenin kalbi ilham almaz ama öbür kamil insanın kalbi ilham alır. Kalbi ilham aldığı için peygamber varisidir. Cenab-ı Hak onun kalbine ilham eder. O doğru yolu bulur ama öbürkü ne yapar? Öbürkü doğru yolu bulamaz. Öbürkü düz yolda yürürken yolunu şaşırır. Allah muhafaza eylesin. Sebep? Çünkü o kimse kalbinde hastalık var. Bir kimsenin kalbinde hastalık var ise o hastalık bütün vücuda sirayet eder.
‘Sizde bir uzuv vardır. Orası düzgünse bütün uzuvlar düzgündür. Orası bozuksa bütün uzuvlar bozuktur, o da kalptir’ der Hadis-i şerifte.
O zaman bir kimsenin kalbinde manevi hastalık var ise onun bütün uzuvları hastadır ve o kimse etrafa hastalık yayar. Bakın o kimse etrafa hastalık yayar. Siz gidin bir kimse mesela oturun yanına, o işte dindarlara adam sövüp sayıyorsa işte tarikatlara, cemaatlere, sufilere atıp tutuyorsa o kimse, hastalıklı. Onun yanında biraz daha dur, sen de başlarsın onlara atıp tutmaya çünkü kalbinde hastalık var onun. Ailelerde hastalık olur, aile bireylerinden birisi hasta, manevi hasta. Bütün herkes namaz kılıyor, o kılmıyor. Manevi hastalık girmiş onun içine. Öbürküler de ondan etkilenirler ise yandı keten helva! Hastalık evin içerisinde yayılıyor ama yok öbürküler o hastalıktan kendilerini muhafaza ederlerse ne alâ veya mesela bir kimse Allah’ı çok seviyor, öbürkü az seviyor. Çok seven habire Allah’tan bahsede, az seven kimsenin canı sıkılır. Der ki ya bu oturuyor, kalkıyor Allah! Oturuyor kalkıyor Allah! Başka bir şey yok mu konuşacak der ve o az seven kimse o manevi hastalığını etrafa ne yapar? Yayar. O çünkü illetli, hastalıklı bir kimse. Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne yaptı? Birisi böyle rahatsızlanınca, bulaşıcı hastalık, karantinaya aldı. Oraya girmeyi ve çıkmayı yasakladı. Hastalık var orda, manevi bir hastalık var. Karantinaya al, gir, çıkma oraya. Hz. Ömer efendimizin arkadaşları vardı değil mi sonradan? O, orda bir veba çıkınca girmek istedi içeri. Diğer sahabeler dediler ki biz Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden duyduk. Bu şehre giremezsin dediler. Şehre girişi ve çıkışı yasakladılar. Hazreti Ömer efendimizin girmesini de yasakladılar. Demek ki manevi hastalıklar vardır. Manevi hastalıklardan insanlar kendilerini perhize alacaklar. Ne yapacaklar? Korunmaya alacaklar kendilerini. Bu şehir olabilir, bu kasaba olabilir, bu köy olabilir, bu mahalle olabilir, bu ev olabilir, senin evin de olabilir. Mesela nasıl manevi hastalık? Geçmiş ümmetlerden örnekleyelim. Hani iki şehir vardı. Birisi iyilerin şehriydi, birisi kötülerin şehriydi. Hadisi şerif bu. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri geçmiş ümmetlerden bahsediyor. Bu hadisi şerifi Tergip’te bulabilirsiniz. Bir kimse çok kötü bir kimseydi. Kendi kendisine tövbe etmeye karar verdi. Bir veli zata müracaat etti. Dedi ki bana bir yol göster. Ben iyi bir insan olmak istiyorum ama ne yapayım. O zat ona dedi ki bu kötülerin şehrini terk et. Filanca yerde iyilerin şehri var. Oraya doğru yol al. Oraya git, yerleş. Bu oraya doğru yola çıktı. Yolda öldü, vefat etti. Vefat edince kötülerin şehrinin işte büyükleri geldi. iyilerin şehrinin büyükleri geldiler. Her ikisi de diyor ki bu cenaze bizim. Diyor ki iyilerin şehrinin başındaki kimse, bunun yönü bize yönelikti, bize geliyordu. Bu bize ait. iyilerin şehrine gömülecek.
Şimdi diyeceksiniz ki ya gömülmek de önemli mi? Evet, iyilerin şehrine, iyilerin bulunduğu yere. Neden herkes Emir Sultan hazretlerinin oraya gömülmek ister? Çünkü bu konuda hadisler var, büyüklerin sözleri var. Emir sultan hazretlerinin şefaatine nail olmak için ama ne yazık ki o büyüklerin etrafındaki yerleri biz yerle yeksan etmişiz. Mezarlıklar orda bülbül yuvası gibi kalmış. Daha büyüteceğimize küçültmüşüz. Büyüteceğimize, herkes onun şefaatine nail olsun, herkes o şefaate mazhar olsun deyip o mezarlıkları büyüteceğimize biz küçültüyoruz. Nerden aldık biz bunu? Arapların vahhabiliğinden aldık. Onlar da küçültüyorlar. Onlar mezarları yıktılar, mezar taşlarını da yıktılar, yok ettiler. Ehlibeytin ne kadar mezarı varsa mezar taşı varsa hepsini dümdüz ettiler. Ehlibeyt düşmanı vahhabiler. Bakın ehlibeyt düşmanı. Bir tane ehlibeytin o şeyde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanındaki Cennetü’l Baki’de bir tane ehlibeyt mezarı bırakmadılar. imam Malik’in mezarını orda yerle yeksan ettiler. Hz. Ali efendimizin, Hz. Hasan efendimizin, torunları orda, çocukları orda, yerle yeksan ettiler. Onlar en son, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin kabri şerifini de yıkacaklardı. ingiliz soytarısı onlar çünkü, bakın ingiliz soytarısı! O devleti onlara ingilizler kurdu. ingiliz soytarısı hepsi de ve şu anda da Amerika’nın emrindeler zaten. Amerika ne diyorsa onu yapıyorlar. Amerikan piyonu hepsi de. MOSSAD’a her şeyi teslim ettiler. Yani bu en son hacca, umreye gidenler diyorlar ki zulmediyorlar insanlara artık. Yani en son biz umreye gittiydik, hacca da gittiğimizde bunların işaretleri vardı.
Şimdi işte o kimse, yani o iyi olmak isteyen kimse, böyle o bu tartışma devam edince, o veli zat devreye girdi. Dedi ki ölçün. Arşınlayın. Nereye yakın. Allah diyor iyilerin şehrini ona yaklaştırdı. Bakın, Allah şehri yaklaştırdı onlara diyor, o ölen kimseye. Ölçtüler, iyilerin şehri daha yakın, o iyilerin şehrine gömüldü. Demek ki illetli, hastalıklı bir yerde durmak hastalığı kapmaktır. Sizin eşcinsel arkadaşınız var, ‘ya insani!’ Hastalık kaparsın kardeşim, yapma, işte kötü yolda bir arkadaşın var, yapma kardeşim ya! Yapma, hastalık kaparsın ondan. işte dini olarak rahatsızlıkları var o kimsenin, sen onunla arkadaşlık etme, hastalık kaparsın. Zaman öyle bir zaman şimdi. Hemen hastalığın sana girdiğini görürsün. Bir bakmışsın sen, ya peygamberin de hataları vardır demeye başlarsın. Şimdi on beş yaşındaki çocuk, hadis inkarcısı, okulda öğreniyor, hastalık kapıyor. On beş yaşında! Biz çocuklarımızı imam hatibe gönderiyoruz, aman burda dinlerini öğrensinler diye, onlar orda dinsiz olup çıkıyorlar. Sebep? Hastalıklı öğretmenler var. Onlar ilahiyat fakültelerinde hastalığı kaptılar. Hadis inkarcısı Ali Şeriati’nin sözleriyle davranıyor, hareket ediyorlar. Hadis inkarcısı! Gidiyorlar, işte Abduh’un sözleriyle hareket ediyorlar. Gidiyorlar, Afgani’nin
sözlerine bakıyorlar, hadis inkarcısı Afgani ile haşır neşir oluyorlar. Bunun gibi, hastalıklı. Allah muhafaza eylesin. O yüzden illetli, hastalıklı kimselerle oturup kalkanlar, o hastalığı kaparlar ama itikatı düzgün bir kimseyle sen oturup kalkarsan senin nefsine ilk etapta ağır gelir ama sen ordan hastalık kapmazsın. Şimdi yiyeceklerde de aynı. Sen natürel yiyeceğim, içeceğim dersen nefsine ağır gelir. Janjanlı, cafcaflı yiyecekler varken işte sen klasik kuru fasulye pilav veyahut da klasik mercimek çorbası, klasik kelle paça veya klasik işte et yemeği veya köfte…Yok! O hamburger yiyecek. O ne eti belli olmayan o etten yiyecek, hastalık kapacak. Et olup olmadığı da belli değil. Onu yiyecek, ne yediği, ne ettiği belli değil. O ne o, çıtır çıtır tavuk yiyecekmiş! Ondan yiyecek. Ne olduğu belli değil, içinde ne olduğu belli değil. içinde ne yediği belli değil. O tavuğun neyle beslendiği belli değil. O bir tane hamburgerin et şeyi vardı, sosis yapıyor, hayvanları boynuzuyla, diri diri atıyorlar hayvanları, bildiğimiz diri diri! Diri diri ama o insanlara o sosisleri yediriyorlar mı? Yediriyorlar. O salamları yediriyorlar mı? Yediriyorlar. O köfteleri, o sucukları yediriyorlar mı? Yediriyorlar. Hasta insanlar! Bağışıklık sistemi çökmüş vaziyette. Geleneksel, natürel yiyecekten çıktık.
Şimdi bizim gençlerimize kelle paça ağır geliyor. Immm, ağır! Kuyruk yağı ağır geliyor. Hani desen ki bunun içinde kuyruk yağı var, ımmm, iğrendi! Allah iyiliğini versin. Öbür tarafta necis yiyorsun! Necis! Necis, bildiğin necis yiyorsun! Ona bakmıyor, bağışıklık sistemi çöküyor. Allah muhafaza eylesin. Aynı şey. Nasıl zahiren necaset yersen vücudun çöküyorsa sen manevi olarak da yanlış bilgiler alırsan maneviyatın çöküyor. Allah muhafaza eylesin. O yüzden iyilerle oturup kalkacaksınız. iyi insanlarla, kamil insanlarla oturup kalkacaksınız. Hani bir hadisi şerif var ya, ‘ıtırcı dükkanına giden ıtır kokar (yani güzel kokar), demirci dükkanına giden is kokar. ‘Bana arkadaşını söyle, senin dinini söyleyeyim.’ Hz. Ebubekir efendimizin sözü. Ayet-i kerime: ‘Cehennemliklere soruyorlar, sizi cehenneme sokan sebep neydi? Cehennemlikler cevap veriyorlar, (dikkat edin), biz dünyada iken Allah için namaz kılanlardan değildik. Biz Allah’ın bize verdiği nimetlere karşı cimri davranarak yoksulları doyurmazdık, batıl şeylere dalanlarla birlikte biz de dalardık. Bizler ceza ve hesabın bulunacağı ahiret gününü yalanlardık, sevap veya cezanın verileceğine inanmazdık. Nihayet bize kesin haberi veren ölüm geldi.’ Müdessir süresi, kırk birden kırk sekize kadar. Demek ki ne yapıyormuş bu cehennemlikler? Namazı kılmıyorlarmış? Ne yapıyorlarmış? Namaz kılanlardan değillermiş. Etrafında lay lay lom var. Namaz, ezan okundu, namaz kılınmadı, o da namazı kılmadı, arkadaşlarına uydu. Genç arkadaşlarına uydu. Aaa, ne yapalım şimdi, kafede otururken namaz mı, ezan okundu, namaza mı gidilir ya! Ya o kafeden kalk cıstaka,
cıstaka git, namaz kıl! Olacak bir şey değil veyahut da arkadaşlarla takılıyorsun ya, gençler şimdi bir yere ya işte ezan okundu, namaz mı kılınır şimdi, ya akşama evde hepsini de toptan, ne o, kaza ederiz. Namaz kılanlardan değildik ve Allah’ın bize vermiş olduğu nimetlerden biz tasadduk etmedik.
Namazdan sonra tasadduk geldi. ‘Az da olsa siz yarım hurmayla da olsa cehennem ateşinizi söndürünüz’. Hadisi şerif. Biz yarım hurma da olsa cehennem ateşimizi söndürmedik. Elimizi cebimize atamadık. Bir tebessüm dahi edemedik, cimri davrandık. Cimri davrandık! Bakın üçüncüsü, batıl şeylere dalanlarla biz de dalardık. Batıla dalardık. Arkadaşlarımız böyle hadisi şeriflere uymayı gericilik görürdü, biz de evet, gericilik gördük. ‘Ya hadislerin bin dört yüz yıldan beri sahih olarak geldiği nerden belli canım! Ya uyulmaz, Kuran’a bakarız biz!’ Ahmak, geri zekâlı, müşrik kafalı! Bunu senin diyeceğine dair Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bin dört yüz yıl önce söylemiş. Demiş ki ‘ahir zamanda bacak bacak üstüne atıp sizinle bizim aramızda Allah’ın kitabı vardır diyenler çıkacak, ben onlardan değilim’ demiş. Bacak bacak üstüne atıp rahat koltuklarında diyor, bacak bacak üstüne atıp sizinle bizim aramızda Allah’ın kitabı vardır. Yani biz kitaba uyarız sadece, biz sünnetlere uymayız, biz hadislere uyumayız, var ya şimdi! Dolu! Koca koca böyle kallavi profesörler, din adamları, din araştırmacıları, bir sürü onların lakapları var. Çıkıyorlar ya televizyonlara, hadisi şeriflere atıyorlar tutuyorlar, hadisleri inkar ediyorlar, hadisleri savunanlara da atıp tutuyorlar. Olmadı adam deve sidiğiyle çıkıyor televizyon programına. Hadi iç bu deve sidiğini diyor. Geri zekâlı! Hangi devenin sidiği, hangi mevsimin sidiği, ona bakmıyor. Bilmiyor onu çünkü! Bilmiyor ama çıkarıyorlar televizyonlara bunları. O batıla dalanlarla o da daldı. O da hadis inkarcısı oldu. O da mezheb inkarcısı oldu. Öbürkü de mezhep inkârcısı. Bir de soru çok masum: ‘Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri zamanında mezhep var mıydı? Şimdi herkes yoktu diyor ya, ben vardı diyorum. Evet, vardı diyorum ben, kalıyor şimdi vardı deyince. E, gönderdiği Yemen’e vali Huzeyfet’ül Yemani’yi. Ne dedi, neyle amel edeceksin dedi? Kur’anla ya Resulallah. Bulamazsan, dedi. Senin sünnetinle ya Resulallah. Bulamazsan dedi. Kıyas ederim, içtihat ederim ya Resulallah dedi. Tebessüm etti ona. Al sana mezhep!
Hani diyor ya peygamber efendimiz zamanında var mıydı? Vardı, herkes yok diyor ya, en aykırı Mustafa Özbağ! Vardı kardeşim! Dört Abdullah vardı. Dinde fakih. Allah Resûlü dedi sallallahu ve sellem , dört Abdullah’ın dördü için dedi ki dinde fakih. Dinde fakih dedikleri sahabeler var. Al sana mezhep. Onlar da içtihat ettiler. Neymiş, peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin zamanında mezhep var mıymış! Var! Var! Adı yok
mezhebin. Zaten imamı Azam’ın normalde mezhebinin de adı yok. Sonradan talebeler onun içtihatlarına tabi olunca Hanefilik mezhebi çıktı. imamı Azam ben mezhep kuracağım diye yola çıkmadı. Yok öyle bir şey. imamı Şafi, ben mezhep kuracağım diye yola çıkmadı. imam Malik, ben mezhep kuracağım diye yola çıkmadı. imam Malik’e devrin padişahı, sultanı dedi ki bu hicaz bölgesinde dedi bir eser yaz da dedi bu hicaz bölgesinden gelen Müslümanlar dedi ona göre tabi olsunlar, ona göre dedi hani birlikte ibadet etsinler, birbirlerine aykırı olmasınlar dedi, Muvatta’yı öyle yazdı imam Malik. Sonra padişah, sultan Muvatta’yı çoğaltıp bütün dünya Müslümanlarına dağıtmaya kalkınca imam Malik durdurdu. Dedi dur, dağıtma hiç kimseye. Sebep? Bu dedi Muvatta, burdaki dedi Hicaz bölgesindeki Müslümanlar için dedi. Dışardakiler için değil dedi. imam Malik, Maliki mezhebini kurmak için yola çıkmadı. Abdülkadir Geylani hazretleri Kadiri tarikatını kurmak için yola çıkmadı. Ahmet el Rufai, Ahmed el Bedevi, ibrahim Dusuki, Şeyh Ebu Hasan el Şazeli, Şahı Nakşibendi Muhammed Bahattin, Şahı Mevlana Celaleddinî Rumi, Hacı Bektaş veli, Hacı Bayram veli, Veysel Karani, Mahmut Hüdai…Hiçbirisi de bir tarikat kurmak için yola çıkmadı. Yunus Emre tarikat kurmak için yola çıkmadı. Böyle bir anlayış yok zaten.
Sonradan onların düsturları, açtığı yoldan yürüyenler oldular. işte Abdülkadir Geylani hazretlerinin dergahında oturup zikrullaha devam ettiler. Geylâni hazretlerinden önce de şeyh vardı, onun da şeyhi vardı. Onun şeyhi vardı, onun şeyhi vardı, onun şeyhi vardı ama Geylâni hazretlerinin böyle bir doktrini olunca sufilik ile alakalı, insanlar ona uymaya başladı. Diyebilir misiniz şimdi Kuşeyri’nin tarikatı ne? Halbuki Kuşeyri tasavvufun ana ilkeleri diye bir eser yayınlamış. Tarikatını biliyor muyuz? Yok. Şibli’nin tarikatını biliyor muyuz? Hayır ama devasa sufi eserleri bırakmışlar. Avarifü’l Maarifi yazan bir kimsenin tarikatını biliyor muyuz? Hayır, yok. Devasa eser yazmışlar ama şimdi bunun gibi bunlar da normalde ne olmuşlar? Bunlar da normalde batıla kaymamışlar. Batıla kaymadıklarından dolayı etrafından ve arkalarından devam etmişler ama bir kısım insanlar batıla kaymış ve ordaki o kimse o batıla kayanlarla beraber o da batıla gitmiş, cehennemlik oldu. Sen kardeşim, din kuran sünnet, birçok hadisi şerif var peygambere itaat etmekle alakalı, birçok ayeti kerime var. Sen nereye sapkınlığa gittin? Gitti! Gitti! Allah muhafaza eylesin. ‘Bizler ceza ve hesabın bulunacağı ahret gününü yalanlardık.’ Yalanlayan ne oldu? Kafir oldu. Var mı şimdi? Var. Adam hesap gününe inanmıyor. Ruhu gelmiş de kemale ermemiş. Dönmüş de tekrar gelecekmiş de…Bir daha kemale ermezse bir daha dönecekmiş de, bir daha gelecekmiş de…işte böyle gelecek, gidecek kemale erecek yani. Arada bir fare olacak, fareye girecek fare olacak ruhu, ha işte
farelikten kurtulamayacak. Bir dahakine tilki olarak gelecek. Bir dahakine kurt olarak gelecek. Bir dahakine insan olarak gelecek. Bir dahakine isa olarak gelecek. Evet ya, tabii. Nasıl dedim yani, bir dahakine isa olarak mı geleceğini tahmin ediyorsun? Evet dedi. Dedim isa geldi gitti? isa geldi gitti? Bir daha gelecek ya dedi. Haaa, o sen olacaksın öyle mi! Böyle insanları sapkınlığa, bataklığı götürüyorlar. Öbürkü de ben Buda olarak geleceğim diyor. O gitmiş gelmiş, şimdi yeniden Buda olarak gelebilir! Ne yapacaksın? Ommmmmmm! Vinçle otutturup kaldıracakları o hatunun kırmızı noktasına bakıyor. ibadet o onlar için. Kocaman hatun var ya, ne koltuğa sığıyor, ne arabaya. Bir de dolar veriyorlar ona. Ne yapıyorsunuz diyorum ben. O büyük bir abi vardı bizde, eski ülkücülerden, zikrullaha götürdüm ben onu, zikrullahtan dönüyoruz, bana diyor ki bu adam çok, o zaman daha bilgisayar bilen yok.
istanbul’da devasa büyük bir firmanın bilgisayar mühendisi olarak en zirvesinde. Dolarlar havada uçuşuyor. Zengin. Ya Mustafacığım dedi, biz dedi otele gittik dedi, böyle bu şey gibi ummmmm yapanlardan. Bu zikrullah dedi sizin yaptığınız, bizim yaptığımız gibi. Dedim abi ne yapıyorsunuz? Dedi ki mesela biz, ben de araba kullanıyorum, o da arkada. işte gitmişler böyle dakikalarca ommmmm. Tarif ediyor. Dedim abi ommmmmmm demekle Allah demenin arasında fark var dedim ya. Ya tamam da dedi hani birbirini çağrıştırıyor mu, dedi. Abi, nerden çağrıştıracak dedim ya, sabahtan akşama kadar aaa de! Bir de dolar verdin değil mi ona dedim ben, verdim dedi. Bursa’da birisiyle tanıştıydım, işte Mudanya’ya gelmiş kırmızı noktalı. Ondan sonra, işte filancaların seanslarına katılırsan o seans bin dolar, bir üst seviyedeki seansa katılırsan o seans iki bin dolar, bir üst seviyedeki seansa katılırsan üç bin, bir üste dört bin…E dedim kırmızı noktalıya katılırsan? On bin dedi. Seans dedi bir saat. Bir saat kırmızı noktaya bakıyorsun, ommmmmmm yapıyorsun, on bin dolar veriyorsun, otel parası hariç. Dedim bu ne ya! Mudanya’ya gelmişler! Mudanya’da beş yıldızlı bir otelde oturmuşlar, gideceksin ommm diyeceksin, on bin dolar vereceksin! Ulan garibana beş yüz dolar ver desen vermezler. Vermezler! Hani diyor ya Cenab-ı ı Hak Musa’ya hadisi kutside: ‘bir açı doyursaydın beni doyuracaktın. Bir açı doyursaydın beni doyuracaktın! Bir yoksulu, bir çıplağı giydirseydin, beni giydirecektin. Bir hastayı ziyaret etmiş olsaydın beni görecektin yanında’ diyor, ‘Yanında beni görecektin.’ Hadisi kutsi! Ama biz bir açı doyurmayız, gider ommmmm der on bin dolar veririz! Dedim sen Müslüman mısın şimdi onu diyene? Müslümanım. Bu ne dedim. Sapkın! Müslüman, reenkarnasyona inanıyor! Ya nasıl Müslümansın! Değilsin. Ruhu bir daha
gelip gidecekmiş! Ne lan bu? Nerden çıkardın bunu. Gitti, Hindistan’dan geldi. Gitti, Hindistan’dan geldi, yani o kimse diyor ki iman etmeniz lazım.
ingiltere’den arıyorlar, şimdi. işte Arabi sohbetlerinizi burada dinlemişler, işte böyle siz bunlara özel sohbet eder misiniz? Burdaki kardeşler dünya kardeşliği. Eee? işte Hıristiyan, Yahudi, Budist, putperest…Mevlana okuyorlar, Arabi okuyorlar. işte sizin de sohbetleriniz manevi derinlikli. Eee? işte böyle bunlar hep beraber gelin ondan sonra Hıristiyan, Yahudi, putperest, dinsiz, imansız, ne olursa, karma, orta yere bir çorba yapalım, bir salata yapalım, hep beraber cennete gidelim. Yok böyle bir şey! Ben diyorum ki yok, ayetle sabit: ‘Bugün dininizi tamam ettim, size din olarak islam’ı seçtim.’ Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu demezsen cehennemliksin ebedi. iman edeceksin. iman edeceksin. Yok nefis terbiyesi yapıyorlarmış, Hindistan’a gidiyorlarmış, ot yiyorlarmış, çöp yiyorlarmış, gününe beş yüz bin dolar veriyorlarmış, nefis terbiyesi yapıyorlarmış, riyazat yapıyorlarmış. Dedim ya gelin, günlüğü bin dolar değil, hiç para vermeyin, nefis terbiyesi yaptırayım. Yiyin, için siz, israf etmeyin. islam güzellik dini dedim. Yedirir, içirir, israf ettirmez dedim ya, siz nerden buldunuz bu dini böyle? işte ben de paraya kanacağım ya, yani gideceğim orda konferans vereceğim, onlarla oturacağım, aaa, ummmmm yapacağım. işte hocam, yanlış anlamazsanız neyse ücretinizi vereceğiz. Dedim yok, bizde ücretli bir şey yok. Nasıl yani? Basbayağı. O bizim tekke buradayken o zaman bir ara bir profesör bayan geliyordu. Yanında altı yedi kişi birden geliyorlar gidiyorlar falan, Cafer’le görüşüyorlar boyna. En son noktaya geldi. işte konuşuyoruz biz şeyde, ordaki misafir odasında, o da gelecek böyle, işte değişik bir tedavi usulü uygulayacakmış herkese. Ben de gazı veriyorum, biz hepimiz de rahatsızız, hastayız. Biz hep beraber deliyiz ya cemaat olarak, sen gel asıl terapiyi bize ver, normal değiliz diyorum ben hocam, ben şimdi. Bakıyor. O bakıyor şimdi, kalabalık ya, diyor ki membayı buldum. işte kişi başına şu kadar para alsam bu kadar para götürürüm burdan. Aman bir havalar, bir havalar! Çantasını birisi taşıyor, işte torbasını birisi taşıyor, siz de hiç iş yok! Biz çanta sırtımızda geliyoruz, çanta sırtımızda gidiyoruz! Ne kapıda karşılayan var, ne peşimizde koşan var. Bunun arkasından ordu geliyor, ordu gidiyor! Herkes hocam hocam hocam hocam! Maşallah sübhanallah!
iyi, son nokta. Dedim ki harika, çok güzel! Ne zaman başlayalım? Hemen başlayın dedim. Peki dedim, ilk terapi bize olsun, ilk müşteri biz olalım, başlayın hemen. Harika ama dedim hocam burda dedim ücret olmuyor. Nasıl yani? Basbayağı, biz dedim burda tekkenin kapısından içeri girilince burda her şey ücretsiz dedim, ücret yok. Burda hiç dedi ücret alınmıyor mu?
Hiçbir şeyden ücret almıyoruz biz dedim, hatta neredeyse dağıtacağız millete dedim, hani para dağıtacağız, o kadar, paramız yok, dağıtamıyoruz. Yoksa desek ki tekkenin kapısına, buraya kapıya koysak, desek ki her sohbete gelene yüz lira vereceğiz, burda oturacak yer bulamazsınız, kıymetini bilin. Dışarı çıkana yüz lira versem, içeri girene değil. Size yer kalır mı burda? Valla kalmaz. Herkes dolar buraya. Dedim biz nerdeyse biz vereceğiz dedim ama dedim o kadar yok, o yüzden veremiyoruz dedim ben. Biz dedim ücret almıyoruz. Böyle bir canı sıkıldı, bir morali bozuldu, bir asabı bozuldu, rengi mengi değişti. O naifliği, kibarlığı, yumuşaklığı bir anda gitti. Kalkın dedi gidiyoruz avenesine. Neden? Para yok! şimdi, insanlar paralı olan şeyleri seviyorlar. Allah muhafaza eylesin. “Batıla dalanlarla batıla dalardık. Din gününe inanmazdık.” Bu din gününe inanmazsa ne yapıyor? Namazı terk ediyor, orucu terk ediyor, harama helale dikkat etmiyor, hesaba çekileceğine, hesaba çekileceğine inanmıyor, unutuyor veya inanmıyor, hafife alıyor. Haramı güp güp yutuyor. Rüşvetmiş, güp güp yutuyor. Harammış, güp güp yutuyor. Haksızlıkmış, güp güp yutuyor. Hesap gününe tam olarak imanı kemal bir şekilde inanmıyor çünkü. inansa hesap vereceğine, haksızlık yapmayacak, arsızlık yapmayacak, uğursuzluk yapmayacak. inansa o zaman kendini derleyip toparlayacak. Allah muhafaza eylesin. O zaman işte ölüm gelince, tövbe kapısı da kapanıyor, ebedi cehennemlik oluyor. Rabbim ümmeti Muhammed’i muhafaza eylesin.
“Kamil kâfir bile olsa o küfür din ve şeriat haline gelir.”
Yani normalde kamil bir insanın küfrü din ve şeriat haline gelir. E normalde şimdi buna örnek bu bize, evet, kamil küfür bile, küfür bile etse onunki din ve şeriat olur. Kimin oldu? Sahabeden bir kimse vardı. Ona çok eziyet ettiler, ona çok çile çektirdiler müşrikler. En sonunda o ne dedi? Evet, ben atalarımızın dinine dönmüş oldum dedi onlara. Küfür oldu mu? Oldu. Sonra gitti peygamberin yanına sallallahu ve sellem hazretlerinin yanına. Üzüldü. Dedi ki ben dedi böyle böyle yaptım. Allah resulü ne dedi ona? Sen bunu dedi kalben söylemedin, o yüzden dedi bu küfür yerine geçmez. Ne oldu? Din ve şeriat oldu. Bir kimsenin, bu sefer ondan şeriat çıktı. Neydi çıkan şeriat? Eğer bir kafir, zalim bir kimse, senin dininden dolayı sana eziyet etmeye kalkar, zulmetmeye kalkar, işkence etmeye kalkar, uzuvlarından birisine zarar verecekse sen onların önünde dinden döndüğünü beyan edebilirsin. Şeriat çıktı burdan. islam hukuku çıktı. işte Hz. Pir diyor ki o kimsenin yapmış olduğu şey diyor din olur, şeriat olur, kamil bir insanın küfrü. Burda göz göre göre küfre düşmek değil. Zorlandı işte, diyelim ki zehir içiriyorlar. Geçmiş ümmetlere ne yaptılar? Ateşlere attılar. Çukurları normalde ateş yaktılar, inananları ateşlere attılar. Bir kısmı dedi ki
biz dinimizden vazgeçtik ama kalben onlar vazgeçmiş miydi? Hayır. Kimisi de atıldı ateşe. Onlar onu da söylemediler. Bunun gibi ama o kimse kafir de olsa hani o noktada küfre de düşse onunki din ve şeriat oldu. O kalbi çünkü lebalep iman ama öbürkü illetli olan kimse, o zehirli yılan gibi o zehir saçan bir mahluk gibi o etrafına zehir saçtı. Allah muhafaza eylesin ama kamil bir insan panzehir gibidir. Mürşidi kamiller panzehir gibidir, sağlam müminler panzehir gibidir. Birileri zehir saçar, o panzehir verir, zehre karşı panzehir verir. Sen kendine panzehir verecek bir kamil ara bul. Zehir saçandan uzaklaş.
“Ey yayan olduğu halde süvari ile yarışa girişen! Sen bu müsabakada
kazanmayacak, onu geçmeyeceksin. İyisi mi dur.”
Kemale ermemiş sufi adayı cahil, sen nereye üstatla yarışacaksın? Sen üstatla nereye boy ölçüşmeye kalktın? Sen cahillik edip kendini onunla aynı mı gördün! Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Hiç cahillerle alimler bir olur mu? Daha dur bakalım! Sen, dün bir bugün iki. Sen ne gördün de ne yaşadın da üstadınla yarışmaya kalktın, ona kafa tuttun! Sen sabahları ne içiyorsun kardeş! O halde sen kalkmışsın da kendi günahı kebairlerine bakmadan üstatla maddi manevi yarışacağım diye uğraşıyorsun. Ona laf yetiştireceğim diye uğraşıyorsun! Onunla cebelleşeceğim diye uğraşıyorsun! Sen yetmiş bin tevhit çeksen o bir sefer tevhit çekse senin yetmiş bin tevhidine bedel olur onun bir tevhidi. Sen ne yapıyorsun! Hani geldi ya Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, eşlerinden birisi elinde tesbih, sabahtan akşama kadar tesbih çekiyor. Dedi ne yapıyorsun? Allah’ı zikrediyorum. Ona dedi ki sen bu kadar çok zikir ediyorsun, ben şunu diyorum dedi, senden fazla sevap alıyorum dedi. Bunu de dedi. Evet. O bir sefer lailaheillallah desin, senin yetmiş bin tevhidine bedel olur, onun bir tek tevhit çekmesi. Sen nereye cebelleşiyorsun! Sen günde yetmiş bin salat selam getirirsin, o bir tane salatı selam getirir, senin yetmiş binine bedel olur. Sen yetmiş bin fatiha okursun, o bir fatiha okur senin yetmiş binine bedel olur. Sen kiminle yarışıyorsun? Sen okuyacaksın diye uğraşırsın, o aklına getirir, kalbine getirir, nazar eder, yeter ona. Sen nereye? Üstatla yarışılmaz. Cedelleşilmez, onun önünde bilgiçlik taslanmaz. Bir alimin önünde talebe bilgiçlik taslamaz. Bu zaten, edepsizlik olur, cehalet olur, yanlışlık olur. Olmaz! Ya bir sahabenin peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine bilgiçlik taslaması mümkün mü? Bir müridin mürşidine bilgiçlik taslaması mümkün mü? Değil.
O yüzden sen daha heva hevesinden konuşuyorsun! Senin ilmi ledünün yok, senin kalbine daha henüz ilmi ledünden bir damla damlamamış. Sen ilmel yakîn, ayne’l yakîn, hakke’l yakîn merhalelerini geçmemişsin. Sen peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinde fani olmadın. Sen daha
üstadında fani olmadın, dur bakalım! Sen bir üstatta fani ol, sen bir çileye ram ol, bir sıkıntı yaşa, bir hesaba çekil. Sen daha ne gördün ki üstatla yarışacağım diye uğraşıyorsun! Gidilecek çok yolun var. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sen bu halinle manevi tokadı yersin. Üstadın sözüne söz koyar, üstadın sözünün üzerine söz koyar da inadına inadına konuşursan manevi tokadı yersin. Üstadının adabına erkanına tabi olmazsan manevi tokadı yersin. Sözünü dinlemezsen manevi tokadı yersin. Yapma dediğini yaparsan manevi tokadı yersin. Yapma dediğini yapmak üstatla cedelleşmektir. Yapma! Cedelleşmektir. Bunu yap dedi, güç yediremedi hadi. . Üstat senin güç getiremeyeceği bir şeyi söylemez. Hadi yapamadın, eyvallah ama yapma dediğini yapıyorsan cedelleşiyorsun. Sen bu halinle bu müsabakayı kazanamazsın. Sen bu halinle ancak manevi tokadı yer perişan olur gidersin. Allah muhafaza etsin. O yüzden yolda dökülenler çoktur. Yol Kur’an ve sünnete tabi bir yol ise yolda dökülenler çok olur. Neden dökülür? Küstahlığından o kimsenin. Neden dökülür? Kendince, kendi kendini bir şey zannettiğinden. Neden dökülür? Ya her ne kadar şeyh efendi böyle dediyse de ya bu iş böyle olmaz ya, böyle olması lazım. Küstah! Senin ne işin var sufilik yolunda? Sen git aklını ilahlaştıranların yanında dur. Bazen zaman zaman örnekliyorum ya, ben derviş olduğumda yedi baharın otunu yediydim. Yani, baktım, onların alemini okuyorum, benim, kendimce ben hayat tecrübesiyle tecrübem var. işte on beş yaşında ülkücü camiayla, ondan sonra, tanışmışım. Daha önce de hadi on beş diyelim. Lise çağında, okulda haşır neşir olmuşuz. 12 Eylül’ün en cafcaflı zamanında, etrafımızda bir sürü insan var. Onları sevk idare ediyoruz. On altı yaşında babasız kalmışız, hayat mücadelesine girmişiz, alıyoruz, satıyoruz. Ev bakıyoruz…
Şimdi hâlâ da, ben bakarım böyle, işte ev bakmaktan aciz. Allah’ım derim ya, ulan on altı yaşındayken ev bakıyordum, buna şu insana, şu gençliğe bak! Ben bazen şimdi on yedi, on sekiz yaşındaki çocuklara bakıyorum, Allah’ım çocuk bunlar ya diyorum. Ben on sekiz yaşındayken ev bakıyordum diyorum. Allah’ım diyorum ben bir de on dokuz yirmi yaşıma geldiğimde ben bir tane de ev bakmıyordum. Bizim racon o zaman kuvvetli. Bizde yanındaki bayanın parasını yemek onun yemek parasını o verecek bize hakarettir. Yanımızda birisi para çıkaracak, kim olursa olsun bize hakarettir. Meyhanede, pavyonda, barda öyle birisi bizim yanımızda para çıkaracak! Hakarettir o. Mustafa Özbağ’a hakaret o. Mustafa Özbağ işte bakacak bir sandviç parası, yanındaki kız arkadaşı verecek. Hakaret bunlar bizim için. Biz o kültürde büyüdük, yetiştik. Biz birkaç bahar otu değil, bir hayli bahar otu yedik, eleği astık, unu eledik, genç yaşta, unu eledik. Dedik ki tamam, derviş olacağız. iyi ama ben dükkan çalıştırmışım, batmışım,
meyhane çalıştırmışım, batmışım. Evet, şimdi bazen insanlar bakıyorlar beyaz sakallı, bir şeyden anlamaz. işte hocam, ben çok uçuk yaşıyorum. Yavrum, gel bakayım, ne yapıyorsun diyorum uçuk yaşayıp da sen, ne yapıyorsun? Kendince hayatını uçuk yaşadığını zannediyor.
Bir gün bir vesileyle büroya böyle işte Bursa’nın tanınmış pavyoncuları geldiler. Ben şimdi bir şey bilmiyormuşum gibi oturuyorum. Öyle konuşuyorlar. Birine dedim Sayanora’da hâlâ daha sahnesi döner mi? Hocam, sen nerden biliyorsun dedi ya, e dedim orası döner sahneydi, dedim bizim gençliğimizde ilk orası olduydu dedim, hani kendi kendinize atıp tutmayın, yavaş olun, sakin olun. Siz daha kısa donla dolaşırken biz oraları kapatıyorduk, orda kavga çıkarıyorduk. Dövüyorduk, dövülüyorduk, sakin olun. Böyle kalıyorlar şimdi.
Neymiş arkadaş uçuk yaşıyormuş! Otur lan oturduğun yere! Orda da edepsizlik etme. Sebep? Senin daha bırak tüysüzdün sen, biz oraları bıraktık tüysüzdün sen. Sen tüysüzdün! Daha tüyün bitmemişti senin, biz bıraktık oraları. Bize uçuk yaşamaktan bahsetme veyahut da böyle argo konuşup da böyle ağır abi rolleri çizme, çizeriz seni. Sakalımızın beyazlığı seni aldatmasın. Bakma sen, biz böyle dervişlik yapıyoruz şimdi. Hani ah böyle bağrına vuruyordu birisi, bu dervişlik yaktı beni diyordu. Diyordum beni de dervişlik yaktı, sakin ol.
Dervişlik böyle bir şey. E şimdi sen nereye boy ölçüşeceğim diye uğraşıyorsun. Biz bütün her şeyi eledik, geldik şeyhimizin dibine oturduk, dizinin dibine. Dedim ki Mustafa Özbağ, bildiğin her şeyi unut. Bildiğin her şeyi unut. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi duruyordum şeyh efendinin yanında, hiçbir şey! Bunu böyle yapacaksın Mustafa efendi, emredersiniz efendim. Bunu şöyle yapacaksın Mustafa efendi, emredersiniz efendim. Şu şöyle olsun Mustafa efendi, emredersiniz efendim. Bildiğin her şeyi unut. Küstahlık yapma. Biz ikinci üçüncü, sefer ayakkabı almaya gidiyoruz. Bakıyorum şimdi ben, tabi benim yaptığım iş. Ben bayanın ayağına bakayım, otuz yedi mi otuz sekiz mi bilirim. Hâlâ daha bilirim. Bir gittik, iki gittik, ben tabii birkaç böyle esnaf orda söyledi. Mustafa Efendi, sen bu işi biliyorsun dedi. Biraz efendim dedim. işte bir böyle hep şeyh efendiye böyle modeli geçmiş olanları satıyorlar izmir’de. izmir esnafı uyanık, o ayakkabıcılar o zamanki ikiçeşme’deki, Agora, orası sırf ayakkabıcı. Oğlum senin yaşın yetmez, hâlâ da varmış ama orda, değil mi? Evet. Orayı sokak sokak bilirim, han han bilirim. Dedim efendim, müsaade ederseniz ben dedim bir kasa ayakkabı yapayım dedim. Nevşehir’de dedim çocuklar satarlar. Olur, âlâ, yap Mustafa Efendi dedi. Ben şimdi gidiyorum yeni modelleri yatırıyorum boyna ben şimdi, öyle bakıyor. Mustafa efendi, oğlum dedi, bunlar dedi Nevşehir’de
gider mi dedi. Gitmezse iade ederiz dedim. O, şeye, alan adama, bunlar gitmezse iade gelecek, haberin olsun dedim.
Böyle baktı, hiç şeyh efendiden iade de almıyorlar. Alıştırmışlar onu böyle, şeyh efendi de bir şey demiyor, Hakka teslim, ondan sonra, ben ayırdım onları hemen onları bir güzel kendim kasalattım ordan. Siz bilmezsiniz, önceden tahta kasalar vardı, hemen kasalattım, üzerine de yazdırdım gönderdim. ilk önce onlar satılmış. Oğlanlar demişler ki baba bunları kim ayırdı? Oğlum, Mustafa efendi ayırdı demiş. Baba, ilk önce onlar satıldı demiş, müşteri de değişti demiş. O memur kadınlar bir duymuşlar burda güzel model ayakkabılar geldi diye, bir haftada bitirmişler. Zaten kadınlar bir şeyi duymaya görsün, böyle. Yani kadın duysun, filanca yerde güzel model ayakkabı gelmiş, hem de ucuz de, tamam, bitti ya. Vallahi alırlar, çekirge süresi gibi gelirler, bittiğini görürsün malın. Şeyh efendi iki hafta sonra geldi. Biz o zaman böyle telefon melefon, yok. Gelecekmiş gidecekmiş. Rüyanda gör dervişsen. Rüyanda gör, rüyanda! Bu fakir rüyasında görüyor, gidiyorum, sabah altı otobüsü var bizim Bayındır’dan, belediye otobüsü. Alıyorum bileti ben, yedi buçukta izmir garajına iniyor, sekizde de o iniyor. Ben Nevşehir peronunda bekliyorum. Şeyh efendi şoförün değil, yan tarafın cam dibi de değil, koridordan biletini alır. Ezber bu bizde, şeyh efendiye başka bir yerden bilet alınmaz. Önde üç numara. Cam kenarı değil, koridordan. Şeyh efendi, florasan lambası gibi pırıl pırıl yanıyor otobüsün önünde.
Hemen karşılıyorum. ‘Mustafa efendi, rüyanda mı gördün oğlum?’ ‘Evet efendim.’ ‘Maşallah, Allah mübarek etsin.’ Kimsenin haberi yok. Tire’de dervişler var, eski dervişler. Çorumlu Hacı Mustafa efendiden kalma. Hiç kimse yok, bir ben varım orda. Ne mutlu günlermiş, ne güzel günlermiş. Dervişlik o zaman güzelmiş. Gidiyoruz, o garajın karşısında, ne orası, gıdacılar çarşısı. Gıdacılar çarşısında çorbacımız var. Dükkanı biz açıyoruz. Orda bir çorbacımız var, gidiyoruz, ondan sonra, orda bir karışık kelle paça, güzel, haris kelle paça, böyle fokur fokur kaynıyor daha kazanda. Kelle paçayı içiyoruz, ondan sonra ayakkabıcılar çarşısına. Dedi Mustafa efendi, oğlum senin ayırdığın o ayakkabıların hepsi satıldı dedi. Oğlanlar gönderdi dedi, git baba Mustafa abi gene bir ayakkabı ayırsın dediler dedi. Ben bu sefer komple malı ayırdım ona. Bak, baştan ben biliyorum demek yok. Ben hâlâ daha bilmiyorum. Sonra o bölgede olduğum müddetçe ben her ayakkabı almakta beraber aldık. Hep malları ben ayırıyorum.
Sonra yavaş yavaş hesaba da karışmaya başladım. Topla bakalım, şu hesap nasıl dedim, bir topladık çıkardık, adamlar o zaman Fethullah Gülen cemaatindendi bir ayakkabıcının birisi, her ayakkabı başına bir para yazmış, cemaate yardım diye. Onu çıkardık, o zaman için bakın, onu çıkardım
ben, dedim nasıl böyle bir şey yaparsınız? Bu hak değil! Ya işte, şeyh efendiye dönüyorlar, hocam işte paranın gittiği yer belli değil mi, şeyh efendi hani beni işaret ediyor, onunla konuşun diye. Oğlanla konuşun diyor. Dedim ya bu haram, bunu nasıl yaparsınız, cemaat adına! Bu paranın cemaate gidip gitmediğini nerden bileceğiz, bir. Siz bunu bu adamdan izinsiz nasıl yaparsınız, hesaba kitaba bakmadığından. Bütün hesabı çıkarın. Ben hadi, bir ortalık karıştı, bütün hesabı çıkarın, indirin bütün hesabı, Bütün hesabı indirdik. Alınan bütün ayakkabılarının her tanesine o gün için belli bir para yazmışlar. Evet! Bunu bizatihi yaşayan insanım ben. Dedim ya bu mu yaptığınız! Ama şeyhin önünde bilgiçlik taslamak yok. O müsaade edecek. Bana müsaade. Mustafa Efendi, bana sen ayır evladım. Emredersin efendim. Ben ayırırdım bildiğim kadarıyla. Üç ihlas bir fatiha okurdum. Ya Rabbi, bana isabet ettir, beni utandırma, bana isabet ettir. inşallah diyorum bu mallar satılsın. Mallara da üç ihlas bir fatiha okuyordum, makamlara bağışlıyordum. Beni utandırma Ya Rabbi diye gidiyordum.
O zaman şeyhinle cedelleşme. Ona bilgiçlik taslama. Onunla yarışacağım diye uğraşma. Sen dervişliğini yaşa. Allah muhafaza eylesin. Yoksa ayağın burkulur düşersin. Ayağın kayar gidersin. Allah muhafaza eylesin. Evet, ‘Sihirbazların ‘Ne buyurursun? Asayı önce sen mi atarsın yoksa biz mi atalım’ diyerek Musa aleyhisselama hürmet edip onu ağırlamaları, Musa’nın da ‘Siz atın’ demesi.’ Konu başlığı bu, önümüzdeki hafta Allah izin verirse, inşallah sağlık afiyet verirse burdan, bu konu başlığından inşallah devam edeceğiz…
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, Yakîn, Çile, Tesbîh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı