Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gününüzü hayırlı eylesin, gecenizi hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmeti Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Ecmain. Konu başlığında kalmıştık geçen haftadan:
“Sihirbazların ‘Ne buyurursun? Asayı önce sen mi atarsın yoksa biz mi atalım’ diyerek Musa(a.s)’a hürmet edip onu ağırlamaları, Musa’nın da siz atın demesi.”
Malum, Beni israil peygamberi olan Musa aleyhisselam Cenâb-ı hakkın emriyle ona peygamberlik görevi verilince firavun bütün avenesini toplayıp onu sınav etmek istedi, imtihan etmek istedi. Tabiri caizse onu rezil rüsva etmek istedi. Bütün sihirbazlarını topladı, sihirbazlarını topladıktan sonra Musa(a.s)’la sihirbazlarını tabiri caizse yarıştırmak istedi ve Musa(a.s.), onun huzuruna gidince, o huzura varınca, sihirbazların başı dedi ki yani önce sen mi maharetini göstermek istersin yoksa biz mi maharetimizi gösterelim dediler. Konu bu.
“Mel’un firavunun zamanında sihirbazlar Musa(a.s.) ile kin güderek mücadeleye giriştiler. Fakat onu büyük tuttular, öne geçirdiler, ağırladılar. Zira ona ‘Ferman senin. İstiyorsan önce sen asanı at’ dediler. Musa(a.s.)‘Hayır ey sihirbazlar. Önce siz büyülerinizi meydana koyun’ dedi.”
Tabii o zaman için henüz daha aslında sihirbazlar asanın ne işe yaradığını, asanın üzerinden Cenab-ı Hakk’ın nasıl bir mucize yaratacağını bilmiyordu. Musa(a.s.) da bilmiyordu, bakın o esnaya kadar Musa(a.s.) da bilmiyordu.
Tabii orda o dönemde, Mısır’da sihirbazlık hakim. Öyle bu sihirbazlar var ki firavun döneminde, her şey sihirle, büyüyle yürüyor. Tıpkı bu zamandaki gibi, bu zamanda da sihir ve büyü ahir zamanla alakalı bu, gün geçtikçe artıyor. Yani o kafir cinlilerin yeniden dünyayı zapt etmek, dünyada kaos çıkarmak için var güçleriyle mücadele ediyorlar ve bu ahir zaman daha da yaklaştığında bu daha da fazlalaşacak. Büyü, sihir, bunlar iyice artacak, bunlar iyice artaraktan Ümmeti Muhammed’in başına tabiri caizse bunlar cebelleş olacaklar ama ayeti kerimedeki hani Cenab-ı Hak şeytana cevaben diyor ya, ‘sen benim mümin kullarıma erişemezsiniz.’ Mümin kullara ne yapacak, dokunamayacaklar. Zaten müminin, münafığın, kafirin ayırt edilişi de burdan kaynaklanacak. Yani müminler, kafir cinnilerin musallatından emin olacaklar. Şeytanın musallatından emin olacaklar. Onlarda fıtrat değişikliği olmayacak. insan fıtratında devam edecekler. Bir müddet sonra bunun böyle şimdi böyle küçük küçük görülmeye başladı. Hemen öyle fıtrat değişikliği olanları Avrupa’da, Amerika’da hemen katlediyorlar. O kimse sağ, yirmi beş, otuz beş yaşına gelmiş ama o fıtrat değişikliğine uğruyor, hemen öldürüyorlar onları. Bu fıtrat değişikleri artacak daha. Bakın bu daha da artacak. Mesela bir kimse çok yalan söylüyor, çok yalan söyleyende fıtrat değişikliği olacak. Fuhuş yapıyorlar. Fuhuş yapanlarda fıtrat değişikliği olacak. Bu ahir zamanın son dilimi.
Cenab-ı Hak bunları bize gösterir mi göstermez mi bilemeyiz. Bu tip fıtratı değişmiş mahluklar var, varlıklar var yani artık onlara insan diyemiyoruz biz. Onlar böyle farklı perdelerde, farklı perdelerde sanki numunelik gibi hayatlarına devam ediyorlar ama bu böyle zahiren böyle bir şey değil ama manen farklı perdelerde o fuhuş yapanlar mesela, o normalde adam öldürenler, insanları katledenler, zulmedenler, zalimler, bunların normalde farklı perdelerde hayatları var. Bu onların hayatları böyle devam ediyor. Tabii miraç hadisesini biz böyle doğru okumuyoruz. Müteşabih bir mesele. O miracın müteşabih bir mesele olduğuna, hani müteşabih olarak baktığımızda farklı farklı perdelerde, farklı hayatların olduğunu görüyoruz. O farklı hayatlar dünyada yaşandı. Cenab-ı Hak onların fıtratlarını değiştirdi, numunelik olarak seyri sülukta bir derviş bunları görüyor. Seyri sülukta görüyor. Seyri süluk olmazsa o derviş onları görmüyor. Şimdi toparlayalım, işte o zaman için de sihir çok meydanda. O kadar ki her şey sihirle dönüyor Mısır’da, firavun döneminde. O Harut’la Marut’un öğretmiş olduğu ilim, onlarda böyle çok kuvvetli. Öyle olunca firavunun zaten o sihirbazlarla Musa’nın doğduğunu öğrendi. O sihirbazlar dediler ki senin saltanatını yıkacak bir erkek çocuk hem de kral olarak, kral peygamber doğdu dediler. Şimdi şeye kadar isa aleyhisselam’a kadar Musevilerde kral peygamber düşüncesi
var. Şeye kadar isa’ya kadar. Mesela isa aleyhisselam kral peygamber değil ama Beni israil’de bir kral peygamber silsilesi var. Şimdi müneccimler, o sihirbazlar firavuna dediler ki senin saltanatını yerle bir edecek ve seni öldürecek bir kral peygamber doğdu dediler. Öyle denilince firavun kendi mülkünden ne kadar erkek çocuk doğarsa her sene doğan erkek çocukları katlediyordu, öldürüyordu. Bütün erkekler öldürülüyordu. Böyle erkeklerin öldürüldüğü zamandaki o atanan peygamber, diğer peygamberlerden hep böyle manevi olarak daha yüksektedir, ibrahim aleyhisselam gibi. ibrahim’de de aynı kıssa var.
ibrahim aleyhisselamın doğacağı söylenince, onun, o nemrudun krallığı yıkılacak denilince, nemrut da yedi yıl boyunca bütün erkek çocukları ne yaptı? Öldürdü, şehit etti, katletti. Aynı şeyi ne yaptı? Firavun da yaptı. Yedi yıl boyunca bütün doğan erkek çocuklarını katlettiler, öldürdüler. Konudan konuya geçiyormuş gibi olsun ama bir parantez açıvereyim buraya. Muhyittin ibni Arabi hazretleri, Füsus’unda özellikle bu konuya yer verir ve der ki yedi yıl boyunca öldürülen o erkek çocuklarının ruhları, bu peygamberlerin ruhunun etrafında toplandı ve ona büyük bir destek ve güç oldu der. Bu öldürülen çocukların ruhlarıyla alakalı. Tabii normalde hep böyle firavun hep, devamlı müneccimlere, bu sihirbazlara baktırıyordu. Bunun yıldızı söndü mü sönmedi mi diye. Onun yıldızının sönmediğini söylüyorlardı. Katlede katlede yürüdü firavun ama artık yedi yıl boyunca katletti, hâlâ daha yaşıyor. ipin ucunu bıraktı tabiri caizse. Oysa neredeydi Musa aleyhisselam? Firavunun sarayındaydı. Firavunun sarayında! Firavun onu ne yapıyordu? Besleyip büyütüyordu ve zaman geldi kırk yaşını doldurdu. Kırk yaşını doldurunca Cenab-ı Hak onun peygamberliğini ona vahyetti, söyledi ve bir de firavuna gönderdi Cenab-ı Hak onu. Git dedi firavuna, yumuşak yumuşak, tatlı bir şekilde benim Allah olduğumu, senin de peygamber olduğunu ona tebliğ et dedi ve Musa aleyhisselama da özellikle dedi ki yumuşak yumuşak, tatlı tatlı tebliğ et dedi. Demek ki tebliğcide aranılacak özelliklerden birisi, tebliğ yapanın yumuşak huylu olması ve tebliğ yaparken, firavuna dahi tebliğe gönderiyorsa Cenab-ı Hak, o tebliğin yumuşak bir şekilde yapılması gerekiyor. işte zaman geçti, bu normalde peygamberliğini ilan etti. Bu sefer firavun onu imtihana çağırdı. Dedi ki gel benim sihirbazlarımı yen ve böyle olduktan sonra ne yaptı, Musa aleyhisselam da firavunun sarayına gitti ve bütün sihirbazlar firavunun o günkü din alimlerinin toplandığı bir konsey, bir konsey gibi. Onlar da kaç kişi? Onlar da kırk kişi. Allah’ın velileri kaç kişi? Onlar da kırk kişi. Allah’ın velilerine karşı kırk tane sihirbaz, kırk tane müneccim öyle diyeyim ama normalde sihirbaz. Ne yaptılar?
Dediler ki Musa’ya haydi senin ne maharetin varsa senin bize ne göstereceğin varsa istersen önce sen başla.
Hani bizim seni yeneceğimiz kesin, sen başla ki bir de biz senin sihrini öğrenelim. Bir taraflarında da kalplerinin bir köşesinde de acaba bu o beklenen peygamber mi diye böyle bir de şüpheleri var çünkü hepsi de o beklenen peygamberin, yıldızının sönmediğini biliyorlar. Beklenen peygamberin ölmediğini de biliyorlar ve sihirbazlar bunu biliyorlar ama bu kim? Bir de firavunun korkusundan çekintisinden dünya hayatının debdebesinden, şatafatından, Musa aleyhisselamın peygamberliğini kabullenemiyorlar. Dünya hayatı onlara tatlı geliyor. Firavunun etrafındaki makam, firavundan gördükleri lütuflar, firavundan gördükleri ikramlar, firavunla beraber halkın içerisinde gördükleri saygı, onların tabiri caizse gözlerini kamaştırıyor, kalplerini karartıyor. Yani aslında onlar çok iyi biliyorlar ki çok iyi biliyorlar, bir peygamber gelecek ve o peygamber firavunun saltanatını yıkacak. Onlar çok iyi biliyorlar ama bir türlü Musa(a.s.)’ın peygamberliğini kabul edemiyorlar. Musa(a.s.)’ın peygamberliğini kabul etmiş olsalar zaten mesele hallolmuş olacak ama Musa(a.s.)’ın peygamberliğini kabul etmedikleri için zaten problem yaşanıyor. Onlarda da bir bilgi enesi var, bilgi kibiri var, onlarda da bir büyüklük kibiri var. Böyledir, mesela bir kimse o bilgi, o büyüklük kibrine erişirse, bir üstada, bir mürşidi kamile de bağlanmaz. Bağlansa dahi ona böyle tepeden bakar kendince veyahut da işte ne yaptı Kureyş’in ileri gelenleri? Onlar dediler ki hani bu yetim bir kimse mi peygamber olacak başımıza. Yüzlerini eşittirler. Kim? Yani yetim. O mu bir peygamber olacak! Yani olsa olsa gelseydi o Ebu Cehil o zaman için Ebu’l Hikemdi, yani bir peygamber olacaksa ben olmalıydım diyordu. Bakın, bu ben olmalıydım.
Aynı şey, böyledir. O bilgi, kibir verirse insana böyle bir şey olacaksa ben olmalıyım der yani veyahut da Allah rahmet eylesin, şeyh efendi, rahmetli ile alakalı birisi öyle dediydi bana, Mustafa efendi dedi, yani şeyhlik verilseydi dedi verilecek olsaydı, bana verilmesi lazımdı dedi. Çünkü dedi ben hafızım, o hafız değil dedi. Yani işte şeyh efendi hafız değil, o kendisi hafız. işte bende şu var, onda yok, ben böyleyim, o böyle…Ben böyle hani dinledim. Dedim ki sende kibir var. O yüzden gelmez sana dedim. Gençlik ya, biraz biraz, biraz da böyle hazır cevaplılığımız var, kırılacak mı üzülecek mi diye düşünmüyoruz, şeyh efendi söz konusu olunca, çarpıp geçiyorum ben. Dedim sende bu kibir varken, zaten olmazdın dedim ben. Nasıl yani dedi. Dedim basbayağı, sende kibir var dedim. Sen dedim kendini dedim kıyasa tutmuşsun. Kıyas aklın işi, bu akıl şeytani akıl dedim. Dedim şeytan da kendini Ademle kıyasladı. Sen de dedim kendini kıyaslamışsın. Allah
seçmiş dedim. Allah birini seçmiş, dedim sana danışacak değil ya kimi seçeyim diye dedim, tabii biraz böyle sert oldu söylemimiz o zaman için ama bu iş böyle, Allah kimi seçtiyse onu peygamber edecek. Kim veliliğe layık ise onu velilik tacıyla süsleyecek. Kim mürşitliğe layıksa onu mürşitlik tacıyla süsleyecek. Bu böyle çok istemekle veyahut çok böyle şunu olayım demekle olmuyor. Firavun da belki de o zaman için normalde ilâhlığını ilan etmiş yani bir peygamber gelecekse onun ataması lazım. Onda da böyle bir şey var yani onun inisiyatifinin dışında bir peygamber olmaması lazım. işte velhasılı kelam sonuç itibariyle ne yaptı? Firavun sihirbazlarını topladı. Musa(a.s.)’ı da oraya çağırdı ve sihirbazlar şöyle dediler. Araf, ayet 115: ‘Ey Musa önce maharetini ya sen ortaya koy yahut da biz koyalım.’ Araf, 115’te geçiyor, bu birkaç ayette daha geçiyor da. Ondan sonra Taha atmış beşte geçiyor mesela: ‘Ey Musa, ya sen maharetini ortaya koy veya önce biz koyalım dediler.’ Taha suresinde de geçiyor ve normalde tabii bu sihirbazlar, bir de Firavun onları dizayn etti, düzenledi. Dedi ki Musa’yı yenerseniz, Musa’yı yenersiniz dedi ki sizi mükafatlandıracağım. Aklınızın hayalinizin alamadığı bir mükafat alacaksınız dedi onlara. Böyle onları mükafatla ne yaptı? Onları heyecanlandırdı, onları dizayn etti, onları böyle bu konuda iyice şedid bir şekilde kuvvetlendirmeye çalıştı ve onlar dediler ki ya Musa önce sen ne yapacaksan maharetini göster ya da biz maharetimizi gösterelim ve Taha atmış altıda Musa cevap verdi. Dedi ki ‘hayır, siz ortaya koyun dedi.’ Siz ortaya koyun. Bir anda onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden Musa’ya hareket ediyorlarmış gibi göründü.
Onlar hepsi de bir anda ne yaptılar? Bütün sihirlerini orta yere döktüler. Bütün sihirlerini orta yere dökünce bütün o sihirler birden harekete geçiyormuş gibi oldu. Ejderhalar, büyük varlıklar, hepsi de hareket ediyor ve Musa(a.s.) bir anda irkildi. Musa(a.s.) önünde kırk tane sihirbazın birden sihirlerini görünce bir ürperdi. Ürpermekle korkmak farklı bir şeydir. Ürperdi, bunlara karşı nasıl bir hareket edeceğim, birden böyle ürperti haline geldi. Mesela şimdi hiç şeytanı görmemiş bir kimse gerçek sureti olmasa dahi rüyada değil böyle bir yakaza halinde şeytanın suretini görse, bir irkilip ürperir insan, bir böyle bir titrer, bir bu nasıl bir şey der veyahut da kafir cinliler genel olarak böyle çirkin surette görünürler. O kimse bu yakazada, zikrullah halindeyken onu bir görse bir irkilir, bir çekinir böyle çünkü ürperti gelir insana ama mümin cinliler insana böyle bir ürperti vermez. Daha mülayim, daha böyle size şimdi böyle sevgi pıtırcığı gibi gelmesin de daha mülayim görünür ve insan ondan bu sefer bir ürperti değil, bir hayret yaşar, aaa bunlar böyleymiş der. Bu hayret olur ama öbür türlü bir ürperti olur. O ayrıdır. Bu şeytanla kafir cinlilerde böyle olur. işte böyle, normalde
onlar bütün sihirlerini, bütün maharetlerini kırkı birden orta yere atınca Musa(a.s.) da bir ürperdi, bir irkildi. Onun karşısında ne yapacağı ile alakalı bir durdu ve bütün bunu böyle attıklarında Musa(a.s.) tabiri caizse hani böyle bir peygamber üzerinde konuşmamız gerekirse hani böyle hayrette kaldı. O sihirbazların öyle olmasına.
Tabii Hz. Pir bu meseleyi anlatırken hani diyor ki sihirbazlar Musa’ya taltif ettiler, gizliden bir taltif. Yani gizliden taltif şuydu, yani bizim oranın tabiriyle önü ona vermek, ona ön vermek yani buyur, sen büyüksün yani ne yapman ne yapman gerekiyorsa istersen önce sen yap. Hz.Pir bu meseleye bu taraftan bakıyor. Diyor ki hani sihirbazlar Musa aleyhisselama böyle bir hani taltif ettiler. Ona karşı böyle bir incelikte bulundular. Eğer taltif etme düşüncesi incelikte bulunmamış olsaydı onlar, Musa(a.s.)’a böyle bir şey teklif etmezler, kendi yapacaklarını yaparlar, geçerlerdi ama kibirlilik yapmadılar. Hani Musa(a.s.)’ı büyük saydılar, buyur önce ne sen yapmak istiyorsan sen yap dediler. Hani islam ahlakında da böyle bir edep vardır ya, hani derler ya söz büyüğündür diye, yani orda bir kendinden büyük bir kimse varsa söze atılmazsın, o büyük konuşur. O büyüğe göre hareket edersin. Ailede bu babadır. Baba sözü açar, baba sözü kapatır. Baba söze başlamadan orda söze başlanılmaması gerekir veya karı koca ilişkisinde önce erkektir, evin reisi odur, önce o söze başlar, önce evin erkeği yemeğe başlar. Yemeye önce baba başlar, sofrada, önce koca başlar sofrada, bu böyle büyükten küçüğedir, bir gelenektir, bir görenektir, bir örftür. Küçüğün büyüğünü büyüğün küçüğünü görmesi, saymasıdır. Yoksa mesela baba orda otururken herkes böyle kalkıp da hani babayı saysınlamadan ne bileyim işte büyüğü saysınlamadan böyle kakara, kukara, muhabbet etmez veyahut da bir dergahta, bir tarikatta üstadın bulunduğu yerde herkes lambur lumbur konuşmaz. Bir adap, erkan olur veyahut da orada bir diyelim ki diğer zakirler var, zakirlerin yanında böyle langur lungur konuşulmaz, bir adap, bir erkan olur. Ondan izin alınaraktan konuşulur. Bu böyle, edep adap budur. Böyle olunca veyahut da mesela bana birisi üstadımın yanında bir şey sorsa ben cevap bile vermezdim. Yani üstadımın yanında bana ne soruyorsun, sorma bir şey. Ben cevap bile vermezdim veya ordaki hizmetle yapılacak işlerle alakalı. Böyle bizim o eski arkadaşların hepsinden Allah razı olsun, bakışımdan anlarlardı neyi ne demek istediğimi. Kaldı ki şeyh efendi derdi ki oğlum sen hizmet ediyorsun, o esnada sen konuşabilirsin, sen görüşebilirsin telefonunu açabilirsin derdi, ben şeyhimin yanında telefon açmazdım. Açamazdım. Telefonu alırdım sessize, açamazdım ben. O derdi ki aç görüş, o zaman açar görüşürdüm. Bir insan büyüğünün yanında büyüğünden izinsiz konuşamaz, büyüğünden izinsiz müdahale edemez. O büyüğe saygıyı gösterecek. Ne dedi
hadisi şerifte, ‘büyüğümüze saygı duymayan küçüklerimize şefkat ve merhamet etmeyen bizden değildir.’
O yüzden biz büyüklerimize karşı saygılı davranmakla emrolunmuş bir ümmetiz. Küçüklerimize sevgiyle, merhametle, şefkatle davranmakla emrolunmuş bir ümmetiz. Küçüklerimize sevgiyle, merhametle şefkatle yaklaşacağız. Büyüklerimize de saygıyla yaklaşacağız. Bu bizim ümmetin şiarıdır. Büyüğümüzü büyük olarak görür, büyüğümüzü büyük olarak bilir, öyle saygılı davranırız. Küçüğümüzü de küçük olarak bilir, şefkatli ve merhametli davranırız. işte firavunun avanesi de Musa(a.s.)’a saygılı davrandı. Ona fırsat verdiler, ön verdiler. Dediler ki ne yapmak istiyorsan önce sen yap dilersen. Musa(a.s.)’da onlara ayeti kerimede dedi ki ‘hayır, siz ortaya koyun’ dedi. Ondan sonra onlar da ne yaptılar? Bir anda ne ortaya koyuyorlarsa hepsini ortaya attılar.
“Musa(a.s.)’a karşı gösterdikleri o kadarcık hürmet, din sahibi olma-
larına sebep oldu. İnat yüzünden de elleri ayakları kesildi.”
işte Musa(a.s.)’a karşı böyle gösterince onlara, Cenab-ı Hak onların kalplerindeki hidayet nurunu bir peygambere hürmet gösterdikleri için hareketlendirdi. O hidayet nuru, tabiri caizse kodlanmış olan o hidayet nuru, koddan bir harf, bir numara, neyse, açılaraktan o kod açıldı. O kalplerindeki o zincir kırıldı. Kalplerindeki o kilit kırıldı. Kalplerindeki o kilit, o zincir kırılınca teker teker iman etmeye başladılar. Tabii bunu böyle bu kıssayı az bir şey daha gireyim, tamamlayayım, geriye döneyim. Tabi Musa aleyhisselam onların komple o sihirlerini görünce ürperdi, irkildi. Allah onun kalbine ilham etti. Dedi ki ‘besmeleyi çek asayı yere at.’ Besmeleyi çek, asayı yere at. Bu sefer Musa aleyhisselam önce ‘Euzubillahimineşşeytanirracimbismillahirrahmanirrahim’ dedi, asayı orta yere, tam asayı elinde tutarken tutma ve atma aralığı çok az bir aralık o, yani asanın uç tarafı büyük bir yılan, ejderha olmaya başlarken elinde de tahta vardı. O esnada o böyle nasıl söyleyeyim, şöyle bir direk düşünün, o direkten yukarısı ejderha olmaya başlıyor hızla ama aşağıdan Musa(a.s.), eliyle tutuyordu ve yukardan ejderha olmaya başlarken ürperti ayrı ürperti, hayrete dönüyor. Sihirbazların sihrinden ürperen irkilen Musa, elindeki asanın birden ejderhaya dönmesiyle hayrete geçti. Allah onun irkilmesini hayrete döndürdü hemen. Onun ürpermesini hayrete döndürdü hemen. Tabiri caizse elinde ejderha olmaya başlayan bir asa var. Musa(a.s.) ‘bismillahirrahmanirrahim dedi, asayı elinden attı çünkü asa hızla, tabiri caizse böyle an içerisinde ejderhaya dönüyor.
Bunu böyle tefekkür edin. O yüzden teferruatlı anlattım size. Bir anda böyle Musa aleyhisselam hayrete geçti, irkilmeden hayrete geçti. Attı asayı elinden, asa elinden daha çıkarken sanki böyle devasa bir şey, hapsolmuş
bir şey sanki hapsinden dışarı çıkmış gibi böyle kocaman bir ejderha oldu, hüppp diye yutuverdi büyük bir gürültüyle ne varsa. Bir gürültü! Bir şeyi vakumlarsın, böyle gürültü çıkar ya, öyle bir gürültü, her şey uçuştu böyle, büyük bir vakumla çekti. Ne kadar sihir, büyü varsa ve firavunun ve müneccimlerin, o sihirbazların üzerindeki elbiseler böyle uçacakmış gibi o vakuma doğru yürüdü böyle. Her birisinin elbiseleri bol, böyle o tarafa doğru gitti, neredeyse elbiselerde yutulacak. Onlar da yutulacakmış gibi, onlar da bir anda bu vakum, bu çekiş, bizi de götürecek diye korktular. Onlar da büyük bir korkuya büründüler. O esnada bu ne muhteşem bir an, hüpp çekiverdi ve aniden tekrar yerde Musa’nın asası oldu. Asanın yaptığına tabiri caizse Musa’da hayrette kaldı ama firavun ve avanesinde korku hakim oldu ve o korku, o korkuyla dediler ki firavunun sihirbazları, evet, bu bir peygamber. Nerden hükmettiler? Sihirbazlar kendi aralarında istişare ettiler, dediler ki bu Musa’nın Rabbisinin işi. Bu, bu Musa’nın işi değil. Asanın yaptığına Musa da hayrette kaldı. Musa da şaştı dediler. Onlar kendi sihirlerini biliyorlar. Kendi sihirleri oluştuğunda normal geldi o onlara. Kendi sihirleri çünkü, hepsi de sihirlerine inanıyorlar, hepsi de sihirlerine iman etmişler.
Bakın bir kimse sihire, büyüye inanır, kendi yaptığı kötü sihire, büyüye inanırsa küfre düşmüş olur. Bir kimse de sihirbaza gitse, büyücüye gitse sihirbazın ve büyücünün dediklerini kabul etse o da küfre düşer. Bir kimse kahve falına baksa günahı kebair işler. Kahve falında söylenilenlere söyleyen kendisi iman eder inanırsa kahve falına bakan küfre düşer. Tecdidi iman, tecdidi nikah gerekli. Onu dinleyen de onu kabul eder, onu kabul eder, doğru söylüyor derse ona da tecdidi iman tecdidi nikah gerekli. Bir kimse bir büyücüye gitse büyücü büyüsünü iman üzerine yapamaz çünkü büyücü en son noktada şeytanla ahitleşir. Yani şeytanı ilah olarak tanır öyle büyü yapmaya başlar ve o büyüyü yapan kimse, küfre düşmüştür artık imansızdır. O büyüyü yapmaya devam ettiği müddetçe o kimse imansız olarak ölür. Bir kimse gitse büyücüye, o büyüyü yaptırsa buna da inansa o da imansız gider. Allah muhafaza eylesin ve sihir bazlar bu işi biliyorlar. Bu işleri bildikleri için baktılar onlar da böyle büyük bir korkuyla beraber hayret içinde kaldılar ve kendi aralarında istişare ettiler. Dediler ki evet, bu bir peygamber, biz bunun peygamberliğini kabul edelim. Onun peygamberliğini kabul edince firavun da ne dedi onlara? Sizleri cezalandıracağım dedi. Siz bu halde durursanız sizin el ve ayak parmaklarınızı çaprazlama kestireceğim dedi ve firavunlar bu konu noktada iman ettim diyenlere çaprazlama, çaprazlama parmaklarını her gün kestirmeye başladı. Bir gün sağ serçe parmağı, ayak serçe parmağıyla, işte sol serçe el parmağını kestiriyor. Ertesi gün onun yanındakini, ertesi gün onun yanındaki çaprazlama kestiriyor.
Bunları ne yaptı? Firavun yapmaya başladı ama o Hz. Pir diyor ki Musa’ya böyle işte onlar ihtimam gösterince, Musa’ya böyle tevazulu davranınca Allah onları islam’la şereflendirdi diyor. Bakın, bir kafir insan bir Müslümana, bir iman eden mümine tevazulu davranırsa Cenab-ı Hak ona iman nasip ediyor ama bir Müslüman’a içinde kin beslediysen içinde düşmanlık beslediysen bil ki o Müslümana dininden dolayı beslemiş olduğun kin ve nefret seni cehennemlik edecek. Allah muhafaza eylesin. Bin altı yüz yirminci beyit:
“Sihirbazlar Musa’nın hakkını anladıklarından evvelce işledikleri suça
karşılık olarak ellerini ayaklarını feda eylediler.”
Yani o firavunlar Musa(a.s.)’ın peygamberliğini ve büyüklüğünü kabul edince, tanıyınca artık normalde onlar o el ve el parmaklarını feda ettiler, kendilerini feda ettiler. Demek ki firavunun sihirbazları Musa’ya kendini denk tutmadılar. Kendilerini denk tutmuş olsalardı ne yazık ki iman da nasip olmayacaktı. Ey, buraya not düşmüşüm, ey sufi kardeş, bundan ibret al da kendini mürşidi kamillerle kendini denk tutup münakaşaya girme demişim. Demek ki ne yapacaksın? Kendini bir mürşidi kamille denk tutup onunla münakaşa etmeyeceksin. Kendini büyük sufilerle denk tutup onlarla münakaşa yapmayacaksın. Onlarla tartışmayacaksın. Kendini onlardan üstün görmeyeceksin. Büyüğünü büyük olarak tanıyacaksın ki o zaman Allah sana merhametiyle, şefkatiyle sana muamelede bulunsun. Cümlemize inşallah.
“Yemek yemek ve nükte söylemek, kamile helaldir. Madem ki sen ka-
mil değilsin yeme ve sükut et.”
Demek ki yemek yemek ve nükte söylemek yani yemek yemek, normal yemek. Nükte, malum şiir veyahut da vaaz etmek veya nasihat etmek. Bu kamile helaldir. Madem ki sen kamil değilsin yeme ve sükut et. Sen kamil değilsen riyazat et, önüne geleni yeme ve ağzına geleni, diline geleni söyleme.
Bir gün bu meşhurdur kıssa, kadıncağızın birisi Abdülkadir Geylani hazretlerine illaki görüşmek için ısrar etti. Ona dediler ki yemek yiyor, müsait değil ama o illaki ısrar etti. Benim görüşmem lazım dedi. Bu sefer pire söylediler, illaki görüşmek istiyor dediler. Alın dedi içeri. Aldılar. Abdülkadir Geylani hazretleri de kızarmış tavuk yiyordu. Kadın girdi içeri, bir baktı, koca pir tavuk yiyor, kızarmış tavuk. Söyleyeceğinden vazgeçti. Dedi ki efendim bu ne haldir! Bizim çocuklara riyazat yaptırıyorsun, çocuklar aç sefil bir şekilde duruyor. Yani az yediriyorsun, kendine gelince diyor, gözünün önünde kızarmış tavuğu çatır çutur yiyor tabii Geylani hazretleri. Yani sen diyor burda çatır çutur habire habire tavuğu yiyorsun! Tabi Geylani hazretleri hiç oralı değil. Tavuğu yemeye devam ediyor. Çatır çutur patır kütür yiyor. Kemiklerini topluyor bir araya. Kadın hâlâ daha tabi onu
irdeliyor böyle, eleştiriyor. O artık kemikleri toplayınca ‘küntü bi iznillah’ diyor kemiklere. Cenab-ı Hak hemen o kemiklerden bir tavuk daha oluşturuyor, gıt gıt gıt gıt gıt gidiyor tavuk. Senin oğlun da bu hale gelince o da yesin diyor. Senin oğlun da bu hale gelince o da yesin diyor.
Bir kıssa da Hz. Mevlana’dan. Bir zat, işte Hz. Mevlana ile kendisini bir tutuyor. Hatta üstün tutuyor. Diyor ki birer tane kuzu yiyeceğiz, itikafa gireceğiz ama destek çıkmayacağız diyor. Hz. Pir de olur diyor. Birer tane kuzu kızartıyorlar. Her ikisi de birer kuzuyu yiyor. Ondan sonra itikafa giriyorlar. itikafa girince o böyle küstahlık yapan zat, bütün geceyi tuvalette geçiriyor. Git gel, git gel, git gel, git gel…Hiç bir zikir yapamıyor. Bakıyor öbür tarafta hazreti Mevlana çatır çatır, çat çat çat çat tevhit sesi geliyor. Tuvalete çıkan yok, hiç bir şey yok. Sabah oluyor. Diyor ki o zat, ‘efendi diyor, hakkını helal et. Sen haklıymışsın, biz daha kemale erememişiz ama diyor şunu merak ettim diyor. Hani onca kuzuyu sen de yedin ben de yedim. Ben diyor sabaha kadar tuvalete taşındım. Sen ise diyor hiç tuvalete gitmedin. Ona cevap veriyor. Ben her lokmamda sana niyet ettim diyor. Nuru bana geldi diyor posası sana gitti. Her lokmada diyor ben diyor sana niyet ettim. Nuru bana geldi, posası sana gitti. Çok affedersiniz hani büyük abdesti sana gitti nuru bende, büyük abdesti sende diyor. Tabi o zat sabaha kadar tuvalete gidip geliyor. Allah affetsin.
Tabii böyle büyüklerin kıssaları çoktur muhakkak. Daha birkaç kıssa eklerim de şimdi laf uzamasın. Şimdi yemek yemek kamilin işi. O daha önce riyazatını yapmış. Yapmış yapacağını. O daha önce susmuş. Susmuş susacağı kadar. Sen onun yanına gittiğinde, onun yemesine içmesine bakma. Aldanırsın. Onun misafiri gelir, misafiri yesin diye yer. O herkes kendisi gibi görsün diye yer. O yiyecek, içecek, insanlar arasında, uyuyacak. Yani öyle görünecek, öyle bilinecek. Herkes diyecek ki o da bizim gibi yiyor işte, bir kuzuyu yer. Ben bir kuzuyu yerim. ismail, o yüzden beni yemeğe davet etme bak. Allah rahmet eylesin, şeyh efendi de böyle dışarı çıktığında mesela o seyahat ederdi, seyahate çıkardık, ondan sonra, o böyle hiç şey yapmaz, bir şey demez. Hep böyle yanı başında benim ya, Mustafa efendi, sen ye de ben yedim zannetsinler. Emredersiniz efendim. O hemen benim önüme böyle bir şeyi koyar. Ben ondan pat pat pat bir kaç kaşık alırım. O eksilir ya, ev sahibi mutlu oluyor. Hani benim yemeğimi yedi, beğendi. Şeyh efendinin hiç şikayet ettiğine şahit değilim. Oooo, çok güzel olmuş, harika, maşallah! Gelinnn, sen bunu yapmak için ne eziyetler çektin. Hakkını helal et. Ben ilk zamanlar bir mana veremezdim, ondan sonra, hani derdim ki ya bu ne ya yemek mi bu! Ondan sonra, hani derdim ki serçe parmağıma bu yemeği yaptırırım ben. Hiç şikayet yok. Alır birkaç kaşık, Allah razı olsun,
çok güzel olmuş der. Halbuki at duvara kaç kenara, ya başını yaracak, ya gözünü yaracak. Onun normalde bir de dişleri takma. Sert bir şey yiyemez. Hani böyle ısıramaz, dişler takmaydı çünkü Allah rahmet eylesin. Ödemiş’te bütün dişlerini sökmüşler. iki zakir başına geçmiş, söktür efendim, sökülsün efendim…Onun sağlam dişlerini bile sökmüşler.
Bana telefon açtı, Mustafa Efendi, Mustafa Efendi! Sensiz bir iş yaptım ben dedi ilk defa, beni perişan ettiler oğlum ya dedi. Dedim efendim, ne oldu? Dedi filancayla filanca benim başıma geçti, söktürelim efendim dediler. Oğlum sağlam dişlerimi bile söktüler benim dedi. Ben sensiz ne yapmaya gittim böyle bir şeye dedi. Dedim efendim hakkınızı helal edin. Keşke dedim hani Bursa’da yaptırsaydık böyle bir şeyi, ondan sonra, bunu Ödemiş’te götürmüşler, ordaki diş doktoru da artık bizim Oktay’ın kız kardeşi Olcay da diş doktoru ya, onun tabirini söyleyeyim. Bir de şeyh efendinin yanında rahat konuşuyor o. Baktı, ondan sonra, böyle muayene etti. Döndü bana, abi bu doktor değil, resmen kazmaymış, bu cellatmış ya dedi. Bunu şeyh efendi de duydu mu! Allahımm! Söyleyecek laf yok! Bu abi vallahi cellatmış bu dedi ya, bu doktor moktor değilmiş bu dedi, cellat olaymış dedi. Ya dedi ağzı perişan etmiş, dedi. Yetti şeyh efendiye! Gördün mü Mustafa efendi! Oğlum ne yapmışlar. Efendim işte, toparlayamıyoruz biz ortalığı. Toparlanacak gibi de değil gerçekten. Bir insanın dişi sallanmadığı halde çekilir mi? Çekmişler, çektirmişler. Başında da iki tane nakibi nükebba, onlar da çektir baba. Birinin damadı burda. ikisi de çektir Allah çektir, çektir Allah çektir! Çektirmişler o dişleri. Perişan ağzı! Şimdi şeyh efendiye ondan sonra o dişi yaptırıyoruz tutmuyor, bu dişi yaptırıyoruz tutmuyor. Ankaralara gittik Olcay’ın yanına, orda bir diş yaptırdık. işte konuşurken çok güzel. Ondan sonra iyi, işte yemek yemede sıkıntı yaşıyor ama konuşurken çok güzel. Onu da hacı anne, böyle peçetenin içine koymuş, şeyh efendi onu, hacı anne de bu peçete de, sobaya at! Hadiiii, bir daha dişsiz kaldı! Çileye bak! Ondan sonra bir daha diş yaptırdık yine olmadı. Şeyh efendinin elinde diş, boyna törpülüyor. En sonunda Hatay’a gitti. O zaman Hatay’da böyle dişçiler meşhurmuş. Kırıkhan’a, oraya gitti. Ordan bir adres vermişler ona, ordan komple bir diş, takma diş yaptılar, damak, şeyh efendi onu da biraz törpüledi ama onunla idare etti artık, bir müddet sonra.
Şimdi şeyh efendide aslında diş yok. Öyle her şeyi yiyemiyor, ondan sonra ama yiyormuş gibi görüntü veriyor. Herkes de onun yediğine inanıyor. işin enteresanı da bu. Ben yanı başındayım. Çorbayı alıyor, karıştırıyor, çorbayı yiyor mesela. Bu çorbayı alıyor, karıştırıyor, arada bir kaşık alıyor, arada bir kaşık daha alıyor. Biz onun çorbasına domatesi rendeliyoruz, soğanı rendeliyoruz, salatalığı rendeliyoruz çorbasına. Şimdi gittiğim
yerlere ben önceden talimat veriyorum. Çorbayı şöyle rendeleyeceksiniz, şunu yapacaksınız, bunu yapacaksınız, et yemeği yaparsanız çok iyi haşlanacak. Bak et yemeğini kavurmayın, kavurunca sert kavuruyorsunuz, haşlayın, yumuşak olacak, iyice pişecek, yiyemiyor…E şimdi böyle bazen de işte oranın zakiri bir yere yemeği vermiş. Ona ses çıkaramıyorsun tabi, ondan sonra, halbuki oranın zakiri onu düşünmesi lazım. Onun söylemesi lazım. O zakir işte orda yemek bir yerde yenecekse bak işte şeyh efendi baharatlı yemez. Allah rahmet eylesin. Diyecek ki baharatlı yapma, acı yapma, fazla tuzlu yapma, tuzlu da yapma. E bir sürü hastalık vardı şeyh efendinin üzerinde, Allah rahmet eylesin. O yüzden baharattır, tuzdur, ekşidir, ondan sonra sert yiyecekler, bunların hepsi de şeyh efendi için olumsuz şeyler ama o yiyormuş gibi yapardı böyle. Normalde herkes de yiyormuş diye düşünürdü ama o kamil yemek de yese, onun hakkıdır. Ona sakın bir laf söyleme. O orda herkesin içerisinde yer, sonra iki gün yemez. Sen o yemeğin ondaki neyse kefareti onu öder ama sen ödeyemezsin. O konuşmanın kefaretini öder, sen ödeyemezsin. O konuşur, onun konuşması sana boş konuşma gibi gelir. O boşa konuşmaz. Allah onun boşunu da dolu eder ama sen dolu konuştum zannedersin. Seninki boşa çıkar. O yüzden dilini tut. Dilini koru. Sen mürşidi kamil değilsin. Sen onun huzurunda az konuşanlardan eyle. böyle bir kıssa anlatacağım diye uğraşma. Şeyh efendinin zamanında bunları hep görürdük. Efendim, bir şey anlatmak istiyorum, sohbet ediyor ya. işte konu ne? Yemekle alakalı, konuşmakla alakalı. Hemen ordan birisi kalkıyor, efendim bir şey anlatabilir miyim? O da bakıyor ona. Anlat da demiyor, anlatma da demiyor, ona bakıyor, hani sen ne diyorsun, sen ne yapıyorsun diye. O oralı değil.
Efendim ben yolda giderken şöyle başıma geldi de böyle oldu da şöyle oldu da şu oldu da…Hani onun başına gelen mucizevi bir hali anlatıyor. Çok önemli bir şahsiyet! Şeyh efendi böyle bakardı, kafa sallıyor. Oranın zakiri ona müdahale etmesi lazım. Ordaki bir büyük ona müdahale etmesi lazım, işaret etmesi lazım. Konuşma, sus, üstadın sözü böyle kesilmez, üstadın sözünü böyle kesip de efendim bir şey anlatabilir miyim diye. O gün ilk defa gelenler onu söyler. Bir derviş bunu söylemez. Efendim bir şey anlatabilir miyim demez. Varsa bir sorusu bu konu hakkında şunu sormak istiyordum der. Ona da müsaade edilirse sorar. Müsaade edilmezse kendi kendine soru sormaz. Bu böyle miydi! Orası hacı baba tekkesi değil, kahve değil, kıraathane değil, orası kadınların gün yaptığı pasta yediği, börek yediği yer de değil. Orası bir mürşidi kamil sohbeti. Herkes oturur, edebiyle sohbetini dinler. Ben bunu anlatabilir miyim, bunu konuşabilir miyim demez. Var mı sorusu olan, denmedikçe o kendi kafasından soru da sormaz, dinler. O
hiç konuşmazsa kimsede hiç konuşmaz, oturur Allah’ı zikreder. Sufi adabı budur. Geldi üstat, oturdu değil mi, oraya kendi yerine oturdu, senin muhabbetin biter. Senin konuşman biter. Senin yanındakiyle her şeyin biter. Bir sufi toplantısında uğultu yoktur. Uğultu ne? Herkes birbiriyle konuşuyor vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı… Bu yoktur sufi toplantısında. Üstad geldi, oraya oturdu, sohbete başladı mı uğultu biter. Var mı bir sorunuz derse o kimseler, varsa sorusu olanlar sorar. Var mı sorusu, yok. Denmiyorsa ordaki hiç kimse ben bir şey sorabilir miyim demez. Ama ilk defa gelenler bunu söylerler, onlar da mazur karşılanır.
işte yemek yemek bu manada kâmile caizdir ama kâmil olmayana yemek, fazla yemek yemek caiz değildir. Neydi? Az yemek, az uyumak, az konuşmak. Hadisi şerif mucibince şiarımızdır. Sufî, şişman değildir. Kadın erkek şişmanlık insana uyku verir. Hadisi şerifte Allah Resulü sallallahu ve sellem hazretleri şişmanlık, uykuya düşkünlük, tembellik ve iman zayıflığı dedi, ümmetimin üzerinden dedi bu konularda korkuyorum. Ümmetimin üzerinde en çok bunlardan korkuyorum dedi. Birincisi ne? Şişmanlık. Bu neyle mümkün? Bu çok yemekle mümkün. Abur cubur, abur cubur, hadsiz hudutsuz yiyor. Bugünkü dünya toplumu abur cubur yiyor, ne varsa yiyor, ne varsa yiyor! Obez. Bu ne? Nu fastfoodlar bilmem neler, onlar bunlar çıktıktan sonra iyice iş çığrından çıktı. Kadınlar hamur işleri hınkallar, ondan sonra, börekler, çörekler, kadınlar da çığırından çıktı. Sonra sabah namazından sonra çık, bir de o bu belediyeler bir de bu parklara onlar için böyle spor, ne o, aletleri koydular ya, Allah Allah Allah Allah Allah! Belediyeler iyilik mi yaptı kötülük mü yaptı belli değil. Kocaman kocaman kocaman anneler, teyzeler, her taraflarını çalkalaya çalkalaya, hoplata zıplata orda spor yapacağız diye uğraşıyorlar. Ya mübarek insanlar, yani hiç mi edebiniz adabınız kalmadı! Orayı sanki bir spor salonuymuş gibi kullanmaya çalışıyorlar. Giymişler, daracık eşofmanları kimisi, oralarda böyle spor yapacağım, o aletlerde diye uğraşıyorlar. Normalde sabah namazından sonra yapıyorlardı, şimdi gece gündüz devamlı, Allah muhafaza eylesin! Bu kadınlar bu konuda buna dikkat edecekler. Tesettüre riayet edecekler. Vücut hatları belli olmayacak. Daracık giymeyecekler. Nereye gidiyorlarsa gitsinler, içleri görünmeyecek, tesettürlü tesettürlerine riayet edecekler ve o şişmanlığına bakmadan kadın daracık kıyafetler giyip de çıkıyor. O zaman şişmanlık, uykuya düşkünlük, ellemesen on beş saat uyuyacak, on saat uyuyacak, yirmi saat uyuyacak herkes. Uyku, uyku, uyku, uyku, uyku! Uyuyor millet! Uyuyor! Dervişi uyuyor, şeyhi uyuyor, nakibi uyuyor, nükebbası uyuyor, zakiri uyuyor, çavuşu uyuyor, paso uyuyor. Orucu uykuya tutuluyorlar, dersi uykuya çektiriyorlar, ders! Ne olacak, dersi çekecek ya, lailahe illallah, lailahe illallah,
lailahe illallah, lailahe illallah…. horultu! Ya daha dur daha, bir tesbih bitirmedin! Bir tesbih bitirmedin, ne çabuk uyku galebe geldi sana! Uyku neden galebe geliyor? Şeytan ona galip geliyor.
Üçüncüsü tembellik. Ümmet tembel, çalışmıyor. Çalış. iş beğenmiyor. işi olsa dahi tembel tembel işe gidip geliyor. Kaçta dükkan açılması lazım? Sekizde. Yedide açması lazım, açmıyor. Ben Lütfü ustayı ayırayım, o erkencidir. Sabah namazından sonra gider dükkanı açar. Sokağın, bütün sokağın temizliği ondan soruluyor. Dükkanların önlerini bir güzel süpürüyor, bir de ıslatıyor, yıkıyor bir de. Ondan başka dükkanı açan yok ama yok değil mi Lütfü usta, senden önce açan yok değil mi? Yok. Benim sokakta da benden önce açan yok zaten. Bizim orda bir kalaycı var, o çelik parlatıcısı, onla yarışıyoruz biz ama bu ara ben onu geçtim. inceden de kulağına üflüyorum, hayırdır hacı abi, geç kalmaya başladın, evden bırakmıyorlar mı seni diyorum. Böyle bir üzülüyor o kendi kendine, hani erken gelemiyorum diye. Tembel! Açmıyorlar Bursa’da gördüm ben bunu. Bursa esnafı açmıyor. Kapalı çarşı bile kaçta, dokuzda mı dokuzbuçukta mı açılıyor? Kaçta açılıyor? Dokuz buçukta! Yani düşünebiliyor musunuz, kapalı çarşı dokuz buçukta açılıyor! Ya bereketi mi olur ya! Koca kapalı çarşı dokuz buçukta açılıyor. Kapalı çarşının hiç kapanmaması lazım. Turisti var yabancısı var, geleni var, gideni var. Gece on ikiye, bire kadar açık olması lazım kapalı çarşının. Sonra diyorlar ki AVM’lere gidiyor herkes. Aç çarşıyı, on bire kadar aç, on ikiye kadar aç. On bire, on ikiye kadar açılsın, iş yapsın esnaf.
Tembellik diz boyu olmuş bizde. Tembeliz. Şikâyet etmeye gelince şikayet ediyoruz. Ben pandemi başladığından beri diyorum ki her şey pahalanacak. Dedim mi? Pandemi başladığından beri söyledim, bütün her şey pahalandı mı? Bu dedim iyi günleriniz. Gidin dedim bağınızı bahçenizi yeniden ekin dedim mi? Bildiğiniz marulu dahi on liraya, on beş liraya alacaksınız dedim mi? Ekin dedim mi? Ya millet şimdi şikayet ediyor. Git kardeşim, bir karış toprağın olsa dahi git oraya ek dedim mi? Git ek ya. Üstadını dinle. Git bir karış toprağı ek. Ha soğan otuz TL, elli TL olsun, sana müstahak. Sana müstahak. Neden? Ya sen evinin bahçesindeki o beş metrekare, on metrekare olan toprağı ekmekten aciz bir tembelsin. Sen şehrinin kenarında babandan kalmış, dedenden kalmış, beş yüz metrekare, bin metrekare, iki bin metrekare, neyse, isterse elli metre kare yeri ekmekten aciz bir toplum haline gelmişsin. Tembelsin ya tembelsin. Beş ağaç zeytinini toplamaya acizsin. Toplamıyorsun, tembelsin. Çocuğun da bilmiyor sen de bilmiyorsun, senin çocuğunun çocuğu da bilmiyor, tembelsin. O zeytini ağaçtan toplayıp dilme yapmak, çürütme yapmak, salamur yapmaktan uzaksın. Tembelsin. Sonra diyeceksin ki ya sofralık zeytinin kilosu yüz lira. Beş yüz
lira olsun sana, müstehak sana. Neden? Ağacın üstünde kalıyor zeytinler, toplamıyor, tembel. Tembelsin. Kendi zeytinine bakmaktan uzaksın kendi zeytinini toplamaktan uzaksın. Kendi tarlanı, bahçeni ekmekten uzaksın. Uzaksın! Gideceksin, nerde yaşıyor arkadaş, istanbul’da yaşıyor. Yetmiyor istanbul’da. Ulan yeter mi istanbul’da? Elli milyon maaş alsan da yetmez. Sendeki o lüks sevdasıyla şimdi bu sohbeti alacaklar, Mevlevi şeyhi, ondan sonra, ak partili oldu bak, yine böyle söyledi diyecekler.
Evet, tembeliz biz, ekmiyoruz. Bahçelerimiz öyle duruyor. Tarlalarımız öyle duruyor, zeytinlerimiz öyle duruyor, meyvelerimiz öyle duruyor, toplamıyoruz. Ekmiyoruz, dikmiyoruz. Tutturmuşuz biz hafta sonları birisi asgari ücret alacak, on lira, eşi de askeri ücret alacak, on lira, yirmi lira, değme keyiflerine! Gidecekler hafta sonu o alışveriş merkezlerinde dolaştıracaklar kendilerini. Orda bir köfte ekmek yiyecekler, orda bir hamburger yiyecekler, amanın, çok medeni oldular! Medeniyet aktı paçalarından hepsinin de! Anası babası köyde. Hafta sonu gideyim anamın babamın köyüne de ya orda bir yer var. Ben ordan beş yüz metre kare bir yer ayırayım. Baba, ben burayı ekeceğim, dikeceğim. Kendime ait. Anne, ben burayı ekeceğim, dikeceğim. Kendime ait. Domatesini ek, biberini patlıcanını ek, fasulyeni ek, bamyanı ek, yazlık sebzeni ek, kışlık sebzeni ek. Ek ya, ek yetiştir orda ya. Bunun tadını al. Eşine, dostuna da faydalı ol. Pazar günü git, topla. Gelirken de arkadaşına, kardeşine hediye et veya sat. Tembellere sen sat. Tembellere sen sat. E ümmet tembel. Çalışmıyor, yapmıyor! Çalışmıyor, yapmıyor. Ben örnek olsun diye terastan fotoğraf paylaşıyorum. Terasta, ben saksıların içerisinde işte bir şeyler yetiştiriyorum kendimce. Bizim muhtarla fatih geliyorlar arada bir, işte buna bu lazım, şuna şu lazım…
Tamam, boş kaldığımda bir terapi oluyor benim içim. Açıyor çünkü birisi telefon Mustafa Özbağ’la mı görüşüyorum? Evet. Efendim, hakkınızı helal edin bir şey görüşmek istiyorum. Buyur? Ben on bir yaşında ilk önce babamın tacizine uğradım, on üç yaşında dayım taciz etmeye başladı, ondan sonra on beş, on altı yaşıma gelince önce dayım tecavüz etti, sonra amcam tecavüz etti, sonra ben böyle aile içerisinde tecavüzler devam ederken sonra beni bir adama sattılar. O adamdan para aldılar. O adam ondan sonra beni satmaya kalktı. Benim şu anda bilmem kaç tane çocuğum var, ben şu duruma geldim, bu duruma geldim, ben ne yapayım? Gittim ben! Telefonu kapattım, evet söyleyin bana, kime konuşursunuz? Bitti ya! Gün, ay, yıl kalmadı. Bu gün günlerden neydi bilmiyorsun, saat kaç bilmiyorsun, gece mi gündüz mü bilmiyorsun. Bitti! Bu toplumda yaşıyoruz biz. Ben orda çiçeğin dibini karıştırıyorum, hem ağlıyorum, nasıl bir dünya bu, nasıl bir hayat diye. Bu, ayrı bir dünya.
E şimdi daldan dala geçtik. Yani ordan fotoğraf çekip paylaşıyorum. Yani bak ya, orda saksının içerisinde nane var. Hoş muhtar yetiştirip getirmiş ama Allah razı olsun, saksının içinde nane, iki yaprak kopar, ye, saksının içinde! Ben aralığa kadar saksıdan domates yedim orda. Tembellik yapma, çalış. Çalış ya, gayret et, mücadele et. Allah yolunda çalış. Kendi işinde çalış, çalıştığın iş yerinde çalış. Tembellik yapma. Sonra ne? imansızlık, iman zayıflığı. Hepimizi iman ettik ama burda iman kemale ermiyor. Sıkıntı bu. iman olgunlaşmıyor. Bu ahir zaman hastalığı. Allah muhafaza eylesin. Böyle olunca işte o kimse halis bir mümin olmuyor. Şişmanlık çok fazla, uyku, tembellik ve iman zayıflığı, Allah muhafaza eylesin. Bu Suiti’de geçiyor. Yine Suiti’den: ‘Sizin Allah’a en sevimli olanınız az yiyip içen ve bedence hafif olandır.’ O zaman biz az yiyip içmeye gayret edeceğiz ve beden olarak hafif bir bedene sahip olacağız. Kadınlar, erkekler, hadisi şeriflere dikkat edin. Allah bizi onlardan eylesin. Evet, susmakla alakalı hadisi şerifler: ‘Hayırlı şeyler konuşmak sükuttan daha iyidir. Sükut da kötü şeyler konuşmaktan daha iyidir! Uzun bir hadis, konuyla alakalı olan kısmı aldım: ‘ Hayırlı şeyler konuşmak, sükuttan daha iyidir.’ Bir toplulukta eğer ki sizi dinleyecekler, siz orda konuştuğunuzda sözünüze itibar edilecek, siz orda hayırlı şeyler konuşun. Orda sukut etmeniz sizin için hayır değildir ama orada seni dinlemeyecek hiç kimse. O zaman kötü şeylere sen de ön ayak olma, katılma, sus.
Hani var ya ‘ya hayır söyle ya sus’ diye hadisi şerif, o zaman sus. Yalnız bu sükut etmeyi, susmayı biz doğru yerde kullanmıyoruz. O yüzden bu uzun hadisi şerifin gerekli olan kısmını aldım. Eğer ki sen bir yerde nasihat edip de nasihatini dinlenecekse orda senin susman doğru değil. Hani ‘haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır’ hadisi şerif. Orda bir haksızlık var. O haksızlığın karşısında sen susarsan gücün varken konuşmaya muktedirken, o zaman sen dilsiz şeytan oldun. Yok sen orda eğer konuşursan sana bir zarar gelecekse senin azalarına bir zarar gelecekse ve sen konuştuğunda senin konuştuğun şeyle alay edecekler ve sen o alayı durduramayacaksan o zaman sen sus. Sükut et. Konuştuğun yerde zenginler var, büyükler var, öf öflü insanlar var, onlar zulmedecekler, zalimler, kötü insanlar, sen de ordasın. Sen de saygınlık kazanırım düşüncesiyle onların kötü konuşmalarına katılma. Sen de kötü konuşma. Bir yerde toplanmışınız, bir yerde akraba cemiyeti, bayramdır, seyrandır, Müslümanlara atıp tutuyorlar. Müslümanlara atıp tutarlarken ya susturacaksın ya susacaksın. Gücün yetmiyor, susacaksın. iyi, sus. Sükut et. Evet ya, onlar da böyle yapıyorlar, şunu şöyle yapıyorlar deyip onlara katılma. Müslümanların aleyhine konuşulan bir yerde susturamıyorsan sükut et, çek git ordan. Daha kötüsü ne? Onlara katılmak.
Ya neden böyle konuştun, onlardanmış gibi davrandın, münafık mısın sen? Ses yok. Evet, bu ümmeti Muhammed’in gözünden kaçan şeylerden birisi. Adam densiz, Müslümanlara saydırıyor. Adam münafık, Müslümanlara saydırıyor! Be kardeşim, hani biz bir Müslüman kardeşimizin aleyhine arkasından konuşulursa kendi namusumuz gibi onun namusunu koyacaktık ya? Hani bir Müslüman kardeşimizin aleyhine birisi konuşuyorsa kendi şerefimizi korur gibi onun da şerefini koyacaktık ya? Nerde kaldı islam’ın şiarı? islam’ın şiarı kalmamış bizde. Allah bizi muhafaza eylesin.
O yüzden ne yapacağız? O zaman kötü bari konuşmayalım, susalım. Rabbim bizi muhafaza eylesin. ibni Mace’ de geçiyor hadisi şerif: ‘insanoğlunun konuşmaları lehine değil aleyhinedir. Ancak iyiliği emretmek veya kötülükten menetmek için yaptığı konuşmalar bunun dışındadır.’ Rabbim iyiliği emreden kötülüğü nehyeden konuşmalar yapan kullarından eylesin inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah. Allah rızası için el fatiha maassalavat. Amin. Önümüzdeki hafta Allah izin verirse: “Çünkü sen kulaksın, o dildir. O senin cinsinden değil. Allah kulaklara ‘Ansitu’ buyurdu.” Allah izin verirse burdan inşallah devam edeceğiz. Haklarımızı helal edin tekrar.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Şeyh, Silsile, Muhabbet, Hayret, Çile, Tesbîh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı