Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1075-1081. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1075-1081. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 4 • 5/36

Mesnevî-i Şerîf 1075-1081. Beyitler Şerhi Hakkında

1075-1081. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Burda sohbete başlayacağız deyince, tekrar Mesnevi okumalarına geri dönmek istedim. Bendeki kayıtlara göre 1075. beyitte kalmışız. Hiç olmazsa bu 1075. beyite geldik. ismail Hakkı Bursevi Hazretleri, Mesnevi’nin1800 beyitini şerh etmiş, bundan sonrasına gerek yok demiş, bırakmış. Bu kadarı yeter demiş, Mesnevi şerh etmekle alakalı. Öyle bir şeyim yok, yani bin sekiz yüzde bırakacağım diye bir kaide yok bizde. Böyle işte hani meşhur bir laf var ya nerde kalmıştık diye, biz de kaldığımız yerden devam edelim istedik. inşallah her şeye kaldığımız yerden ama yenilenerek ama gelişerek ama derinleşerek inşallah ama kendimizi de biraz geliştirerek, derinleştirerek devam edeceğiz inşallah. O yüzden pandemiden de herkes nasibini almıştır muhakkak bütün. Biz de kendimizce dersimizi aldık. Biz de kendimizce nasibimizi aldık. Demek ki böyle bir sıkıntı anında neler yapılabiliyor, neler yapılmıyor, ne nereye kadar sağlam duruyor, ne nereye kadar çürük duruyor, onları da gördük hamdolsun. inşallah bunlardan ders alaraktan hayatımıza, yolumuza devam edeceğiz, Allah’tan bir şey gelmezse inşallah. Evet, 1075. beyitten inşallah okumaya başlıyoruz:

“Şimdiye kadar padişahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı,

bundan sonra askere ferman verir!

Şimdiye kadar talih yıldızı ona tesir ederken bundan sonra o zat yıl-

dızı üzerine emredici olur.

Eğer sen bundan şüphelenirsen o halde “Şakk-ı Kamer” den de şüp-

Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse! Mananı tazele, ama yal-

nız dille olmasın.

Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü heva,

îman kapısının kilididir.

Bakir sözü tevil etmişsin; sen kendini tevil et, Kur’an’ı değil. İsteğine göre Kuran’ı tevil ediyorsun. Yüce mâna, senin tevilinden aşağılandı, aykırı bir şekle girdi!

Sonra da “sineğin gevşek tevilinin değersizliği” babı var. Oraya kadar inşallah bu akşam okumaya gayret edeceğiz, Allah izin verirse inşallah. ‘Şimdiye kadar padişahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı. Bundan sonra askere ferman verir.’ Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, dinin tüm emirlerine uyardı ve Cenab-ı Hak onun gönlüne ne ilham ettiyse, ne vahiy ettiyse, onları harfiyen de yerine getirirdi ve Cenab-ı Hak’tan gelecek olan her fermana boyun eğer ve ondan gelecek olan o fermanı kabul eder ve yaşardı. Hani bu Hz. Zeynep annemizi nikâhına alması, onun için çok zor bir şeydi ya, bütün adet, gelenek, görenek, örf hepsine aykırı bir şeydi azatlığının eşini, yani o boşadıktan sonra onu kendisine nikâhladı. Bu böyle Arap kültüründe her nefsin kaldırabileceği bir şey değildi ve Cenabı Hak ona ferman edince, o nefsinin sesine bakmadan hiç, heva ve hevese düşmeden, Allah’ın o emrini yerine getirmişti veya hicret ile de alakalı, o Cenab-ı Hak ona hicret emri verince, Mekke’de neyi var, nesi yok, hepsini bırakıp, Hz. Allah’ın sözüne itaat edip Medine’ye doğru yola çıkmıştı. O yüzden o padişah fermanını harfiyen yerine getiren bir peygamberdi ve o fermana uyardı ve ona uyduğundan dolayı peygamberliğini hakkıyla yerine getirdiğinden dolayı artık o etrafına da ferman etmeye başlamıştı. ‘Şimdiye kadar talih yıldızı ona tesir ederken, ondan sonra o zat yıldızı üzerine emredici olur.’ Eğer sen bundan şüphelenirsen, o halde Şakk-ı Kamer’den şüphelisin. O güne kadar bütün varlık âlemi ona tesir ederken, o peygamberlikle müjdelendikten sonra ve Cenâb-ı Hakkın emrini yerine getirdikten sonra, artık bütün varlık ona itaat etmeye başladı. Varlık ona öyle itaat ediyordu ki artık onun söylediğini harfiyen yerine getiriyordu. Hani bir hurma kütüğünün onun yanına kadar gelmesi gibi veyahut da elindeki taşların dile gelmesi gibi veyahut da işte hayvanların onun yanında dile gelmesi gibi veyahut da hurma kütüğünün onun üzerine artık çıkıp hutbe okumayacak diye ağlaması gibi. Bunlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizeleri. Bu mucizelerin içerisinde en büyüğü de ne?

Ayın ikiye bölünmesi, Şakk-ı Kamer vakası. Kamer Suresi ayet 1,2,3: “Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı, kafirler bir mucize görünce yüz çevirirler. Bu devam ede gelen bir sihirdir, derler. Onlar yalanladılar, heva ve heveslerine uydular

ve her iş kararlaştırılmıştır.” Yine bu zamanla alakalı, kıyametin yaklaştığı ile alakalı: “İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı fakat onlar hala gaflet içinde yüz çeviriyorlar.” (Enbiya 1) Ayın yarılması, ikiye bölünmesi ve ayın böyle bir tarafı doğu tarafında, bir tarafı da batı tarafında olması, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Mekke’de müşriklere gösterilmiş olan en büyük mucizelerinden, en parlak mucizelerinden birisi. Çünkü Mekkeliler Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinden, kendilerine bir mucize gösterilmesini istediler. Bir rivayet var, doğrudur değildir, bir şey diyemem, meşhur, Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinin amcası Ebu Cehil kuyuya düşer. Kuyuya düşünce bir türlü onu ordan çıkaramazlar. Haber gönderirler, der ki benim yeğenim beni burdan çıkarır, ona haber verin. Hz.Muhammed i Mustafa’ya haber verirler onu kuyudan dışarı çıkarmak için ve Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri iki rekât namaz kılar. Bismillahirrahmanirrahim der, elini uzatır ve amcası Ebu Cehil’i kuyudan çıkarır. Ebu Cehil söz vermiştir, eğer beni kuyudan kurtarırsan senin dinine iman edeceğim diye ama Ebu Cehil iman etmez ve der ki ayı da ikiye bölersen o zaman inanacağım der. Bu Şakk-ı Kamer ile alakalı bir de böyle bir rivayet var.

işte o Mekkeliler, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin kendilerine bir mucize göstermelerini istediler. Çünkü Mekkeliler, geçmiş peygamberlerin mucizelerini biliyorlardı. Bir kısmı ibrahimiydi. ibrahimi olduğu için işte isa Aleyhisselam, Musa Aleyhisselam gibi peygamber mucizelerinden, ibrahim Aleyhisselam’ın ateşten kurtulması gibi peygamber mucizelerinden haberleri var idi. Öyle olunca Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinden mucize istediler. Hani sufilerin üstadlarından keramet istedikleri gibi veya sufilerin üstadından bir buhran, bir delil istedikleri gibi. Hani Cenab-ı Hak’tan ibrahim Aleyhisselam da biliyorum, sen yeniden dirilteceksin ama kalbim mutmain olmak istiyor. Bunu bana bir göster deyince üç tane kuşun çağrılması gibi. işte Mekkeliler de Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinden böyle bir mucize istediler. Böyle bir mucize istenilince onlar da Cenabı Hak da peygamberine vahyetti ve Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri ayın ikiye bölünmesine Şakk-ı Kamer de Hira Dağı’nın bir tarafına, ondan sonra bir ayın yarısı, bir tarafına da ayın yarısı bölünmüş oldu ve böylece yarıldı, ikiye bölündü ama o yarıp ikiye bölünürse dahi, Müşrikler dediler ki evet bizi gerçekten büyüledi bu ama bizi büyüledi ama bütün insanları büyüleyemez. E bekleyelim o zaman, işte kervancılar gelir gider, Mekke’nin dışındaki kimseler gelir giderler. Beklediler, o bölgeden gelecek olan müşrikleri beklediler, onlara sordular. Onlar da ayın ikiye bölündüğünü görünce yine yalanladılar. Bilgisizlikleri,

beyinsizlikleri, heva hevesleri, arzuları, onları kendi görüşlerinin doğrultusunda götürdü. Hatta bazı böyle rivayetler var, kayıtlar var. Bu ayın ikiye bölünmesinin Çin’den dahi görüldüğüne dair, Hindistan’dan görüldüğüne dair. Doğrudur yanlıştır burası farklı bir şey. Ben görüldüğüne inanıyorum. O ayrı ama ilmi olarak, bir bilim olarak bunu ispat ederiz edemeyiz bu ayrı bir mesele ve o müşrikler geldiler ve o müşrikler geldiklerinde ayın ikiye bölünmesini kabul ettiler. Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler, islam dünyasının içinde dahi bir kısım Müslüman görünümündeki kimseler, bu Şakk-ı Kamer meselesini, yani ayın ikiye bölünme meselesini kabul etmek istemezler. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin ve geçmiş peygamberlerin mucizelerini reddeden bir anlayış çıktı. Şimdi hani böyle bir sürü yetmiş üç fırka, bunun yetmiş ikisi dahilede olacak, birisi Fırka-i Naciye’de olacak. Ya Resulallah, o Fırkayı Naciye kim ki? Nasıl tanıyalım? ‘Kim benim Kur’an ve sünnetime sımsıkı yapıştı, işte o Fırkayı Naciye’dedir. Yani kurtuluştadır. Eğer Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışmadıysa, o delalettedir. O sapıklıktadır.’

Şimdi böyle sapkınlar, böyle sapıklıklar artmaya başladı. Birileri Kuran’ın ayetlerini inkâr ediyor, birileri hadisi şerifleri komple inkâr ediyor, birileri ne yazık ki işte hadisi şeriflerin içlerinde geçen bu tip mucizevî meseleleri ne yazık ki reddediyor. O yüzden bu Şakk-ı Kamer meselesi de islam dünyasında böyle işte adamın aklı almıyor ya. Aklı kısa. Aklı kısa olunca onu bir akli değerler manzumesinde değerlendiremiyor. Değerlendiremeyince reddediyor. Büyük bir kısmında da kalbi akıl yok. Büyük bir kısmında da kalbi akıl olmayınca kalbi akılsız olanlar da zaten her an için münafıklığa, müşrikliğe kâfirliğe düşme ihtimalleri çok fazla. Öyle olunca ayakları kayıp gidiyor. Allah muhafaza eylesin ve Şakk-ı Kamer, birçok sahabenin naklettiği, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin çok önemli, çok parlak mucizelerinden birisidir ve onun o parlaklığını göremeyenler, o parlaklığını örtmeye çalışan müşrikler var mı? Ne yazık ki var. Münafıklar var mı? Ne yazık ki var. Kâfirler var mı? Ne yazık ki var. işte o eğer diyor Hz. Pir, sen diyor Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin üzerinde yani o varlığa tesir ile alakalı şüphen var ise o zaman diyor sen Şakk-ı Kamer meselesine de inanmıyorsun. Çünkü varlığa tesir etti. Varlık onun emrine girdi. Hani meşhur ya, Ebu Cehil diyor ya, benim elimdekilerini söyle. Senin Rabbine iman edeceğim diyor. Ebu Cehil’e diyor ki Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem , ben diyor elindekileri söylemeyeyim, elindekiler benim kim olduğumu söylesin. Öyle olunca Ebu Cehil’in daha çok hoşuna gidiyor. Çünkü bu daha zor bir şey. O zaman olur diyor kardeşimin oğlu, elimdekiler senin kim olduğunu söylesin. Bu sefer Hz. Peygamber sallallahu

aleyhi ve sellem hazretleri, Ebu Cehil’in elindeki taşlara emrediyor ben kimim diye. Ben kimim deyince taşlar Allah’ın izniyle dile geliyor. Eşhedü Enla ilahe illallah Ve Eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu deyince, elinden taşları atıyor.

Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri varlığa bu manada tabiri caizse hükmü açıktı. Örneğin işte Hendek kazasında hendek kazılırken, bir tas sütün bütün sahabeye yetmesi gibi veyahut da bir cılız keçinin, bütün sahabeye yemekte yetmesi gibi ve doyup artırmaları gibi. Şimdi bunlar Peygamber sallallahu ve sellem Hazretlerinin büyük mucizeleri veyahut da ellerini uzatıp bütün sahabenin elinden akan suyla içmesi, onunla kanması, abdestlerini alması gibi ve eğer diyor sen buna inanmıyorsan, o zaman onları Hz. Pir farklı bir yere götürüyor. Diyor ki siz, onlara tarif ediyor, ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse, mananı tazele ama yalnız dille olmasın. Heva ve heves tazeliğini korudukça iman taze değildir. Çünkü heva iman kapısının kilididir. işte bunlar heva ve heveslerine uydukları için bunlar şeytanın desiselerine kandıkları için, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizelerini kabul etmiyorlar. Bu mucizelerini kabul etmeyenler, heva ve heveslerini tazeleyen ve iman dairesinden dışarı çıkan kimselerdir. Allah muhafaza eylesin. Ona mananı tazele yani imanını tazele derken dil ile değil. Ya? Kalp ile tasdik. iman neydi? Dil ile ikrar etmek yani eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu deyip kalp ile de ne yapmak? Tasdik etmek. imanın en önemli meselesi kalp ile alakalı zaten. O iman kalbe yerleşmedikçe, iman dilde kaldığı müddetçe, bizi kurtaracak olan şey değil. imanın kalbe de yerleşmesi lazım. iman kalbe yerleşirse, Kuran’ın bütün hükümlerini, Kuran’ın bütün ayetlerini o kimse alır kabul eder ve o kimsede iman yerleşti ise Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin sünnetlerini ve yolunu kabul eder ama o kimse kendi iç âleminde heva ve hevese kandıysa, kendi iç âleminde şeytanlaştıysa, kendi iç âleminde küfre düştüyse, şirke düştüyse, o hiçbir şey kabul etmeyecektir. Kıymetli Dostlar! islam dünyası ne çekiyorsa, Müslüman görünümlü münafıklardan, Müslüman görünümlü kâfirlerden çekiyor ve ne çekiyorsak biz Müslüman görünümlü münafıklardan ve Müslüman görünümlü kâfirlerden çekiyoruz. Onlar gizlice çünkü önceden gizleyiciymiş, şimdi açıktan heva ve heveslerine uyuyorlar, açıktan. Şimdi açıktan insanlar ayeti kerimeleri ne yapıyorlar? Reddediyorlar. Açıktan reddediyorlar.

Hani geçen derslerde bazılarından bahsetmiştim. Nasıl söyleyeyim, Kur’an, sünnet dairesinden dışarı çıkan, Kur’an sünnet dairesinden uzaklaşanların bir kısmını sizi anlatmıştım, nerelerde hataya düşüyorlar, nerelerde yanlışlıklara düşüyorlar diye hatırladıysanız. E şimdi insanlar öyle bir

noktaya geldi ki ne yazık ki bu iman dairesinden dışarlara çıkıyorlar, iman dairesinden. (Bir şey aklıma geldi de ona bakacaktım.) Bu gizlice heva ve hevesine uyanlar, çok popüler insanlar. Çok popüler insanlar oldukları için biz onların böyle heva ve hevese düşebileceklerine ihtimal vermiyoruz. Hani var ya, kim var mesela işte televizyonlarda dolaşan Caner Taslaman gibi. Bütün hadislere uydurma deyip çıkıyor ya işin içinden! Yani düşünebiliyor musunuz? Yani hadis düşmanı, reformist bir kimse, bütün hadisleri inkâr edip çıkıyor. Bir gün böyle müthiş ya hadis tartışmaları falan yapıyorlar ya televizyonlarda, bunun gibi. Veyahut da işte bir kimse ehlisünnet olmadığını ifade ediyor. Ben ehlisünnet değilim diyor veyahut da işte vardı ya bir tane şey, neydi onun adı? Ebu Hanzala mı diyorlardı? Ebu Hanzala diyorlardı. Ne o, Allah göktedir diye iddiası vardı ya onun. Onun normalde bu kasetlerini cd’lerini bana gönderiyorlardı, onun öyle bir sohbetini. işte Allah’ın eli ayağı vardır, gözü kulağı vardır diye böyle bir şey vardı, ne o bir kimse vardı. Veyahut da işte işid’e islam Devleti diyordu, örneğin. (Ne oldu? Ses gitmiyor muymuş? Gayet iyi, anladım.) Bunlar mesela böyle heva ve heveslerine gizlice veya açıktan düşen insanlar ama bunlar ne yazık ki bunlar da Kuranı Kerimi yorumluyorlar, dini yorumluyorlar kendilerince veyahut da işte mesela bir tanesi yine Amerika’da ya? Kim mesela? Çok onun da Türkiye’de şeyleri var, müritleri var veyahut da takip edenleri. Ahmet Hulusi örneğin. Yani ayetleri hiç hadislere bakmaksızın, hadislere itibar etmeksizin kendi kafasına göre hani manalandıran, meal yazan kimselerden birisi. Veyahut da şimdi ortalık ayağa kalkacak, herkesin çok sevdiği, herkesin böyle çok şey yaptığı, methettiği, hatta milli görüşün ülkemize getirdiği Seyyid Kutup örneğin mesela. Ehlisünnet olduğundan dahi şüphemiz var bizim. Benim kendimce var. O yüzden bunun gibi bunlar böyle tabii bizim insanlarımız böyle bunlara bakarken, gerçekten sağlam bir bilgi birikimimiz olmadığından dolayı dini meselelerde, biz onları ehlisünnet vel cemaat olarak görüyoruz veya birisi mesela işte Muhammed Eset adı da güzel ya ama dinler arası diyalogcunun tekidir kendisi. Ali Şeriati, bunlar aynı tabaktan su içenler veya Muhammed Abduh.

Bunları söylüyorum ya zaman zaman, bunlar aynı silsile, aynı yolun yolcusu bunlar. ingiliz ajanı, masonun tekidir Muhammed Abduh mesela. Ama Abduh’un birçok böyle ortalıkta eserleri dolaşır mı? Evet. Veyahut da işte Cemalettin Afgani. Bunlar böyle birbirlerinin izinde giderler, birbirlerinin talebesi bunlar. O da ingiliz ajanı masonun tekidir mesela veya Reşit Rıza. Bu da Afgani’nin ve Muhammed’in ondan sonra Abduh’un mason öğrencisidir. Bunlar böyle, bakın bu isimleri artık açıktan açıktan sıralıyorum. Bunların izini takip eden, bunları takip eden, Türkiye’de ilahiyat profesörleri var. Bu

ilahiyat profesörleri bunların fikirlerini, sapıklıklarını, fikir de demiyorum onlara, fikre çünkü hakaret olmuş olur. Bunların sapıklıklarını bizim ülkemizde yaşayan insanlar var. Mesela işte televizyonlarda çıkıyor ya, neydi o? Şeyi de vardı onun böyle kitapları falan da var onun. Hayri Kırbaşoğlu muydu? Hayri Kırbaşoğlu. Evet evet, Hayri Kırbaşoğlu. Mesela o mütevatir hadisleri inkâr edenlerden birisidir. Ondan sonra, Mehdi’nin geleceğini inkâr eder, isa’nın geleceğini inkâr eder. Böyle bir bidat ehli bir kimse, Allah muhafaza eylesin. Ondan sonra veya işte bu şeyler çok takip ediyorlar onu, Vahhabi o kimse. O Vahhabi şey, Ubeydullah Arslan mesela. Ehli sufiye düşman, tasavvufa düşman Vahhabi bir kimsedir ama millet normalde onu da takip ediyor mu? Takip ediyor. Bunlar bakın heva ve heveslerine uyan insanlar bunlar. Gizlice veya açıktan ve bunlar şimdi bunları söylüyorum, Hz. Pir’in bundan sonraki beyiti çok önemli çünkü veya işte yine Muhammet Nur Doğan var. Bu da meşhurlardan.

Aklıma geldikçe söylüyorum. O da mesela cinleri reddeder örneğin, ayetlerin bir kısmını reddeder. Ayetle sabit olan cinni tarifesini reddeder. Böyle işte gözümün önüne geliyor şimdi o kimse de ondan sonra bir ara 28 Şubat’ın televizyonlardan hiç kalkmayan ismail Nacar’ı vardı yani araştırmacı işte yazar filan. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin sakalı şerifine hürmet etmeyen, ondan sonra Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine, normal helal hadi bir insanmış gibi gören sapığın tekiydi. Mesela şey, onun bir de o mezhepleri de inkâr eder o ismail Nacar. Bu böyle mezhep inkârcısı bir kimsedir. Ondan sonra işte kim o, diyalogcu vardı? Reşit Haylamaz mı? Neydi Haylamaz mı? Haylamaz mı ne? O da diyalogcuydu mesela. Dinler arası diyalogcuydu. Bu dinler arası diyalogcuları kuranlar, onu savunanlar, onların hepsi de hepsi de sapkındır onların. Tövbe etmedilerse ve bunlar böyle üniversite çevresinde, yazar çevresinde, ilahiyat çevresinde çok önemli kişilerdir veyahut da yine televizyonlarda meşhur ya ne Karataştı o? Mustafa Karataş, Mustafa Karataş. Evet, televizyonlarda program yapıyor ya, ya normalde mesela mütevatir hadisleri reddetme noktasında olan bir kimsedir. Mütevatir hadisleri reddeder. Yani bu meşhurdur ya böyle, işte o da mesela isa Aleyhisselam’ın geleceğine inanmaz. isa aleyhisselam öldü der. Bir daha gelmeyecek der. O da öyle bir şey, öyle bir kimse. Veyahut da işte şimdi çok kızacaksınız arkadan, sizler değil de takipçileri kızacak, Nurettin Yıldız değil mi? Ülkenin bir entelektüel, herkesin islam âlimi olarak gördüğü bir kimse. Allah gökte midir yoksa mekândan münezzeh midir belli değil, diyen bir kimse. Tövbe ettiyse, geri döndüyse bunlar bu söylediklerinden, bir şey diyemem ama tövbe edip geri döndüklerine dair elimde benim bir belge yok. Böyle bir a bunlar tövbe etmişler diye böyle bir

şey yok. Allah her şeyden münezzehtir ama normalde o böyle o münezzehliği de reddeden bir noktada o. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sahabenin bir kısmına dahi dil uzatan bir kimse Nurettin Yıldız. Allah muhafaza eylesin. Şimdi burdan milli görüşçü kardeşleri de onları eleştirmek için söylemiyorum ama hani Abdurrahman El Hümeysi var ya, o da milli görüşçülerin içinde. O da bir Vahabi. O da bir ne yazık ki ehl-i sünnetin dışında bir kimse. Allah muhafaza eylesin. Mesela bizim gençliğimizin, neydi onun yazdığı, yazarı ya, şey Minyeli Abdullah’ı yazan? Emine Şenlikoğlu. Mustafa islamoğlu’nu çok metheder mesela. Ondan sonra sahih hadisleri inkâr eder, ondan sonra Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin bir şeyi haram etme yetkisini ortadan kaldırır. Ondan sonra işte Ali Bardakoğlu, Hayrettin Karaman… Bunlar diyanetle beraber, dinler arası diyalogculardan birileri. Bunun gibi. Allah muhafaza eylesin.

işte bunlar böyle heva ve heveslerine uyup heva ve heveslerine uyup ama bunu saklayan gizleyen kimseler ve bununla alakalı Hz. Pir diyor ki hemen ardından beyit: “Bakir sözü tevil etmişsin. Sen kendini tevil et, Kuran’ı değil” diyor bunlarla alakalı. Çünkü neden? Bunlar heva ve heveslerine tabi olanlar ve Furkan Suresi ayet 43: “Ey Resulüm! Nefsanî arzularını kendisine ilah edinen kimseyi gördün mü? Artık ona sen mi vekil olacaksın?” işte bu kimse nefsini ilahlaştıran insanlar, Allah’ın emirlerini bırakıyorlar, kendi nefsanî arzularını yerine getiriyorlar, heva ve heveslerini yerine getiriyorlar. Şeytanın vesvesesine kanıyorlar. Bir meselede Kur’an belli, sünnet belli, imamların içtihadı belli. Onların üzerinde onlar ne yapıyorlar? Hala daha heva ve heveslerine uyuyorlar. Allah muhafaza eylesin. Yine işte bu Hz. Pir diyor ya, “sen heva ve hevesini tazeliyorsun, mananı tazele ama dil ile değil” diyor. işte mananı tazele, dil ile değil. O “Ey iman edenler, iman edin. Allah’a, peygamberine, peygamberinin indirdiğine.” Ya o kimse iman etmiş ama Cenab-ı Hak onu Nisa 136’da ona tekrar diyor. Diyor ki: “Ey iman edenler, dikkat edin. Allah’a, peygamberine, peygamberlerine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa düşer.” E şimdi o iman etmişti ama Cenab-ı Hak onları tekrar bir imana davet ediyor. Bu ne demek? Senin dil ile imandan çık Ya? Kalp ile onu tasdik et. Sen onu îmânın en önemli noktası olan kalbi imanı tesis eyle. Tesis eylemezsen, dil ile olan imanın seni kurtarmaya yetmez.

Dil ile iman, dünyalık işler için geçerlidir. Bir kimse iman ettim der Müslüman hukukuna ve hükmüne uymuş olur. Biz? Bizi ilgilendirmez geri kalan. Biz zahiren onu Müslüman olarak görürüz ama o kimse içinden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizelerini reddettiyse, bütün

hadisi şerifleri reddettiyse, Mütevatir hadisleri reddettiyse, o kimse heva ve hevesine uydu. O yüzden Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği Kur’an’a ve öbür diğer peygamberlere ve onlara indirilene ve meleklere ve kitaplara, bütün ahiret gününe imanı kâmil olarak iman etmesi lazım. Allah muhafaza eylesin ve normalde o iman eden kullarını, o imanın şartlarına çağırıyor tekrar Cenab-ı Hak. Diyor ki siz iman ettiniz ama o imanın şartları var ya, hani Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, din gününe, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, kaderin var olduğuna, kaderi de inkâr ediyorlar sapıklar. Kaderi de inkâr ediyorlar Allah muhafaza eylesin ve kaderi, imanın bir şubesi olarak görmüyor. Kim? Mustafa islamoğlu. işte kabirde sorguya suale itiraz eden sapıklar var. Kabirde sorgu morgu yok. Sorgu sual yok, kabir azabı da yok diyenler var. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Tirmizi’de de hadisi şerifte Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri ve ibni Mace’de de geçiyor hadis-i şerif: “Akıllı kişi, nefsine hâkim olup, onu hesaba çekerek, ölüm ötesi için çalışandır. Ahmak, ahmak da nefsini hevasına tabi kıldığı halde, Allah’tan hayır umandır.” O zaman bir kimse heva ve hevesine uyuyaraktan, Allah’tan hayır ummayacak. Sen heva ve hevesini terk et. Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapış. Kur’an ve sünneti seniyyenin dışına çıkma hiç. Hem düşünce olarak, fikir olarak, felsefe olarak hem de fiiliyat olarak, hareket olarak, Kur’an ve sünnetin dışına çıkma. Kur’an ve sünnetin dışına çıktığında da sapkınlığa gittin. Bütün ibadetlerin heba oldu. Kur’an ve sünneti seniyyenin dışına çıktığında, imanını kaybettin. Her şeyini kaybettin. O yüzden yap yapma, bu ayrı mesele ama sen iman et. Kur’an ve sünnete tabi ol ve Kur’an ve sünnetin her hangi bir emrini reddetme. Ahmaklardan olma. Ahmak kimmiş? Nefsini, hevasına tabi tutanlar. E şimdi münafığa, kâfire ahmak diyoruz biz, vay nasıl ahmak dersin veya Kur’an ve sünnetin dışında düşünen, davranan bir kimseye ahmak diyorsun, ya nasıl, sen insanlara hakaret etmiyor musun? Ben hakaret etmiyorum canım kardeşim. Kur’an ve sünnetin dışına çıkan bir kimse, ahmağın ta kendisidir. Kur’an ve sünneti kendisine düstur etmeyen, ahmağın ta kendisidir. Kur’an ve sünnet çizgisinde, dairesinde durmayan bir kimse, ahmağın ta kendisidir. Sebep? Üç günlük dünya için ebedi hayatını perişan ediyor. O ahmak değil de kim ahmak? Allah muhafaza eylesin.

Yine Suuiti’den hadisi şerif: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey, nefislerinin hevalarına uymalarıdır.” Bakın kıymetli dostlar, bugünkü Müslümanların en büyük handikapları bu. Bana göre bu haram olmamalı, bana göre şöyle olmalı, bana göre böyle olmalı! Ya sana göre bir din mi olacak! Din belli, Kur’an sünnet. Bana göre eşcinsellik haram olmamalı. Ya Allah haram etmiş, Resul’ü haram etmiş, sana göre özel bir din mi oluşacak? Bana

göre böyle olmalı! Ayet-i kerimeleri hiçbir tane hadisi şerife bakmadan, hiç bir hadisi şerifi ölçü almadan adam kendince tefsir ediyor. Bana göre böyle olmalı! Sabah erken kalktı uykusuz kaldı herhalde. Bana göre öyle olacak. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu tip davrananlar, bu tip hareket edenler, bu tip böyle dini ben böyle anlıyorum diyenler, heva ve heveslerini ilahlaştırmış, heva ve heveslerini putlaştırmış kimseler. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bunlarla alakalı Hz. Pir diyor ki ‘bakir sözü tevil etmişsin’ Bakir ne demek? Yani hiç daha dokunulmamış, taptaze daha. Sen kendini tevil et. Kuran’ı değil. Yani ey heva ve hevesine, şeytana uyan kimseler. Siz Kuran’ı tevil etmeye kalkmışsınız! Siz kendinizi tevil ediyorsunuz. Kendinizi tevil edin, Kuran’ı değil. isteğine göre Kuran’ı tevil ediyorsun. Yüce mana senin tevilinden aşağılandı. Aykırı bir şekle girdi. işte yani normalde bu heva ve hevesine uyanlar, kendilerince tefsir yazıyorlar. Kendilerince ayeti kerimeyi tevil etmeye çalışıyorlar. Bana göre böyle olması lazım, buna göre şöyle olması lazım! Allah muhafaza eylesin.

Ali imran, ayet 7: “Sana kitabı indiren odur. Onun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve tevile yeltenmek için müteşabih olanlara uyar. Hâlbuki onun gerçek tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, ‘biz ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.” O yüzden yine Tirmizi’de: “Kim bilgisi olmadığı halde Kuran’la ilgili söz söylerse yani Kuran’ı tefsir ederse, ateşte, cehennemdeki yerini hazırlasın’ der. Demek ki biz Kuran’ı, biz dini, kendi kafamızdan yorumlamayacağız. Kendi kafamızdan tevil getirmeyeceğiz. Kur’an belli, sünnet-i seniyye belli, imamların içtihatları belli. Biz bunun içersinde daha da derinleşti isek bu çerçevede, buna söylenecek bir söz yok. Herhangi bir delile dayanmayan, yani bir kimsenin aklına dayanaraktan, Kur’an-ı Kerim’i tefsir eden kimseler var ülkede. Bakın bir delile dayanmadan ve normalde sırf kendi aklına dayanıyor. Hadisleri reddediyor ya arkadaşlar, hadisleri reddedince peygamberden daha iyi bilmiş oluyor. Herkesten fazla iyi biliyor o. işte o büyük bir sıkıntı. Allah muhafaza eylesin. Allah’ım korusun inşallah ve bu normalde bu kendi heva ve heveslerine uyarak hazırladıkları bu Kur’an mealleri, bu tefsirler, insanlara yol gösteren bir şey değil.

Ben o yüzden hep arkadaşlara derim eskilerin, ilklerin yolundan gidin diye. ilklerin yolundan gidin. Sahabelerin yolundan gidin. Tabiinin yolundan gidin. Bu sonradan çıkarılmışların yolundan değil. Allah muhafaza eylesin ama tabii bu konuda, konusunda uzmanlaşmış, konusunda derinleşmiş yani böyle düşünerekten Kur’an ve sünnetin üzerinde ilim yapılmayacak mı? Yapılacak ama konularında derinleşmiş, uzmanlaşmış kimseler olursa bunda

söyleyecek bir şey yok ve öyle kimseler hata yaparlarsa o zaman bir sevap alıyorlar. Hata yapmazlarsa iki sevap alıyorlar. Hadisle sabit. Allah muhafaza eylesin. Böyle kısacık ben böyle madde madde size bir şeyler hazırladıydım. Kuran’ı hakkıyla anlamak ve ondan hüküm için insanda gerekli olan ilimler olarak. Yani bakın bunları sıralayacağım böyle okuyacağım. Sebebi şu. Yani karşınızdaki kimseyi iyi değerlendirin. Yani karşınızda birisi işte Kur’an-ı Kerim’den hükümler çıkarmaya, kendince Kuran’ı tevil etmeye, tefsir etmeye çalışıyor veyahut da hadisleri reddediyor. Kendince hadisleri normalde işte böyle hadis olmaz diyenler var. işte bilin bunları da bir kimsede ne gibi ilim olursa Kuran’ı tefsir eder. Önce lügat ilmi olması lazım o kimseye. Yani lügat ilmi neden lazım? Lügat dediğimiz zaman o kimsenin yani dilbilgisi lazım o kimseye. Eğer o kimse, mesela o kimse Arap diline o kadar hâkim olması lazım ki onun Arap dilinde çünkü çok böyle bir okunuş değilse dahi mana değişir. Onu iyi hâkim olması lazım. Gramer bilgisi, dil bilgisi lazım o kimseye. O gramer bilgisi ile normalde o kimse dil bilgisi ile o ayeti kerimelerde, hadis-i şeriflerde geçen kelimeleri, onların manalarını çıkarabilmesi için muhakkak grameri bilmesi lazım. Ayriyeten o kimsenin böyle belâgat ilmini de bilmesi lazım. Çünkü belagat ilmi derken Arap dilinde belâgat ilmini bilmesi lazım. Eğer Arap dilinde belâgat ilmini bilmezse, o yine eksik kalır. Bir de şey, Kur’an-ı Kerim’in okunuşunu yani kıraat ilmini bilmesi lazım. Hani yedi kıraat var ya. Yedi aylı kıraat olunca, böyle eski tefsirleri okurken mesela Taberi’yi falan incelerseniz veyahut da işte Hadislerle Kur’an Tefsiri’ni incelerseniz mesela o eski tefsirlerde şöyle der. işte Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretlerinin oğlu Abdullah, bu ayeti böyle okurdu veyahut da ibni Abbas bu ayeti böyle okurdu. Kıraat farkı var çünkü. Bu kıraat farklarını iyi bilmesi lazım bakın. O iyi bir tefsirciyse o kimse, tefsir edecekse, o kıraat farklarını iyi bilmesi lazım. Ayriyeten akaidi ve kelamı iyi bilecek. Akaidi çok iyi bilmesi lazım. Yani akaid ilmi dediğimiz; insanlar nerde harama düşer nerde harama düşmez, Allah’ın zatı ve sıfatları ile alakalı akaid ilmi. Bunu iyi bilmesi lazım. E millet şimdi akaitten uzak. Yani Allah rüyada görülür deyince kıyamet kopuyor. Akidevi bir mesele ama bilmiyor insanlar. Diyanet dahi bilmiyor. Diyanetteki müftüler bilmiyor, haberleri yok bir şeyden. Oysa akait ilimleri olsa en azından Sabuni’yi okusalar, en azından işte imam Nesefi’yi okusalar, en azından imam Maturidi’yi okusalar, yine en azından imamı Azam’ı okusalar, akaidi okusalar, Fıkh-ı Ekber’i okusalar yetecek. Ama yok!

Adamın Fıkh-ı Ekber’den dahi haberi yok. Adam Kur’an tevil ediyor. Ayet tevil ediyor. Ayet tefsir ediyor. Allah muhafaza eylesin. Kelam ilmini bilmeleri lazım. Eğer o kimse kelam ilminden de uzaksa, o kimse yine ayeti

kerimeleri tefsir edemez ancak tefsir edeni nakledebilir mi? El-cevap nakledebilir. Fıkıh ilmini zaten bilmesi lazım. Fıkıhı bilmeyen bir kimse nereye tefsir edecek! Fıkıh bilmiyorlar hatta böyle sadece Hanefi’ye göre değil, Şafii’ye ve Maliki’ye, Hambeli’ye, imam Züfer’e ve Serasi’ye, hepsini de bunların üç aşağı beş yukarı bilmeleri lazım. En azından kendilerince böyle usulü fıkıh denilen o ilmi bilmeleri lazım ama yok. Yani bakın, yani bunların böyle büyük bir çoğunluğu, bu son dönem tefsir yazanların büyük bir çoğunluğunda bu ilimler yok ama bunlar tefsir yazıyorlar mı? Evet. Adam tefsir yazmış. Adam diyorum artık ona böyle, diyor ki ben bu tefsiri yazdım ve ben bu tefsiri yazarken hiçbir nakle, bir şeye dayanmadım. Yani bir hadis nakletmedim. Bakın tefsir yazıyor, bu Türkiye’de ilahiyatta profesör, tefsir yazıyor ve bununla övünüyor. Bir ramazan programında dinlemiştim, tefsirini o kadar çok yüceltiyor ki ve şununla övünüyor Türkiye’de, ben diyor bu tefsiri yazarken hiçbir nakle dayanmadım. Yani bir hadisi kendime ölçü almadım. Ya tefsir yapacak olan kimsenin en önemli aranılan özelliklerden birisi, onun hadis ilmine vakıf olması. Bütün hadisleri ezbere bilecek diye bir kaide yok ama hadis ilmini bilmesi lazım. Ama yok! Bunlar heva hevesine normalde uymuş insanlar.

Örneğin bugün için bir kimse tefsir yazacaksa bakın dünkü tefsirciler yani ilk tefsirciler, ondan sonrakiler, ondan sonrakiler, ondan sonrakiler, tarih biliyorlar tarih! insanlık tarihini biliyorlar. Âdem’den itibaren tarih okumuşlar. Sadece Arabî kaynaklardan değil, var olan bütün kaynaklardan tarih okumuşlar. O yüzden tefsir yapacak olan bir kimsenin, tarih bilgisi olması lazım. Tefsir yapacak olan bir kimse beşeri toplulukların maruz kaldıkları; savaştır, kıtlıktır, yokluktur, hastalıktır, önemli olaylardır, bunların hepsinden bilgisinin olması lazım. Eğer o bilgi olmazsa yine tam bir tefsir meydana getiremez ve o kimse bütün insanlığın, Kuran’ın hidayeti ile hidayetleneceğine inanması lazım ve bu, buna inanmıyor ki adam! Allah muhafaza eylesin. Çıkmış ondan sonra o hala daha tefsir edeceğim diye uğraşıyor. Örneğin o kimse bugünkü, bugünkü matematiktir, fiziktir, kimyadır, astrolojidir, tıptır, bu tip bilgilere haiz olması lazım. Bu tip ilme haiz olması lazım. Neden? Bir ayet-i kerimeye bakarken bu açıdan da bakması lazım ve normalde en önemlisi de o kimse ilmiyle amil olması lazım. ilmiyle amil değilse ne söylesem boş. Allah muhafaza eylesin. ilmiyle amil olmayana ne dersen de. Rabbim muhafaza eylesin.

O yüzden kıymetli dostlar! Kalbinde bidat olan, kalbinde kibir olan, kalbinde hevaya uyma, dünya sevgisine kapılma, bir günahta ısrar etme, ondan sonra, işte bizim tahkiki imandan uzaksa bir kimse onun normalde bir şey tefsir etmesi, Kur’an ve Sünnet dairesinde bir şey yapması mümkün değildir.

Allah muhafaza eylesin. O yüzden biraz böyle Hz. Pir’i anlamaya çalıştık. inşallah Rabbim bizi anlayanlardan eylesin. inşallah anlatanlardan eylesin. Önümüzdeki cumartesi Allah izin verirse inşallah Cenab-ı Hak bize hayırlı nefes verirse Rabbim inşallah önümüzdeki hafta konu başlığından devam edeceğiz. Konu başlığımız da ne? Hemen şimdi oraya doğru geldim. Konu başlığımız: “Sineğin gevşek tevilinin değersizliği.” Konu başlığımız bu inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse, evet, herhalde 1082 falan olacak, evet, not düşelim şuraya inşallah. Önümüzdeki hafta inşallah canlı yayında yine ‘sineğin gevşek tevilinin değersizliği’ babından devam edeceğiz inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse kıymetli dostlar. Önümüzdeki hafta çünkü neden, sonrası bayram haftası olacak inşallah. Cenabı Hak bize nasip eylesin. Evet, inşallah hızla sorularınıza geçeceğiz. Bu akşam inşallah sema da yapacağız Allah’tan bir şey gelmezse. O yüzden sorularınızı biraz hızlı geçeyim inşallah.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 4 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-7-6 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Silsile, Rızâ. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı