Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 505-509. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 505-509. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 2 • 12/53

Mesnevî-i Şerîf 505-509. Beyitler Şerhi Hakkında

505-509. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

“O tertemiz küpte yüz renkli elbis elbise ışık gibi arı duru bir hale ge-

lir tek renge boyanırdı.”

isa’nın küpünden bahsediyoruz ya. Bir, isa’nın küpünden tek renkten, çok renk çıkması, bir de isa’nın küpü, bütün renkler insanın küpünden girip kendi renklerinin parlayaraktan çıkması. iki, bunun biraz böyle geçen derslerde yaptığımdan, konuştuğumuzdan, biraz böyle açmak istedim. Bir dergah düşünün. Bir tasavvufi ekol düşünün. Bu ekole herkes gelir. Sufi ekol tarikatla sufi ekolün arasında fark vardır. Tarikatlar, tarih boyunca sufi ekolden yerleşik düzene geçince oluşmuştur. Sufi ekol, yerleşik bir düzene geçince, fikir olarak, düşünce olarak, aynı zamanda tarz, tavır, mekan olarak, tarikatlaşmıştır islam dünyasında. (Çocuklarınızla ilgilenin, çocukların buraya gelmelerini canı gönülden istiyorum. Ama çocuklardan dolayı işte sohbeti anlayamıyoruz diye şikayetler oluyor. Evet, çocuklarınızı muhakkak getirin. Bu çocuk sesleri de olacak. Bunlardan da çok rahatsız olup bana şikayette bulunmayın. Bu da işin başka vechesi. Bir topluluğun çocukları, o toplulukla beraber yaşamıyorsa, o topluluğun geleceği yoktur. Gönül arzu eder ki herkes camiye, tekkeye, medreseye giderken çocuklarıyla beraber, çocuklarını da götürsün. Çocuklar evde laptoplarda, internetlerde, orda burda dolaşmasınlar veya anne babaları burda, genç çocuklar kafelerde dolaşmasınlar)

Şimdi tarikatlar, sufi hareketlerin yerleşik düzene geçmesinden oluşmuştur, doğmuştur. Önceden ehli tarikatın zikrullah yaptığı özel mekanlar, dergahlar yoktu. Sufiler, seyyahtı, dolaşırlardı ve her sufi, hicret ederdi.

Hatta hicret etmeyen bir sufinin, kemalatı eksiktir denirdi. Çünkü hicret, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin sünnetiydi, aynı zamanda bütün peygamberler de hicret etmişti. Seyahat etmek, hicret etmek, bu manada peygamberlerin sünnetiydi ve seyahat peygamberlerin bu noktada vazgeçilmez sünnetlerinden birisiydi ve müslümanlar muhakkak Allah için seyahat ederler, hicret ederlerdi. Sufiler, bu disturu kendilerine ölçü edip tarih boyunca beldeden beldeye seyahat etmişler, hicret etmişler, insanları Allah ve Resulüne davet etmişler, insanları Allah’ı tanımaya, Allah’ı bilmeye davet etmişler, insanlara bu noktada Allah sevgisini aşılamaya çalışmışlar. Sufi hareketi yaklaşık hicri yüz yıldan sonra islam dünyasında kanlı canlı hayatını devam ettirmiş. Taaa ne zamana kadar, işte dörtyüzlerde, beşyüzlerde sufi hareket dergahlaşıp oturmaya başlamış. Tekkeler kurmaya başlamışlar. Bu ilk yıllarda bu tekkeler yine sufi hareket çok renkli bir şekilde devam etmiş ama son, Osmanlı’nın son ikiyüz yılında sufi hareket ne yazık ki o hareketliliğini kaybetmiş, o seyahati kaybetmiş, o hicreti kaybetmiş, tekke şeyhleri tekkeyi kaptırmamak için tekkenin postuna oturmuşlar, kalkmamışlar, böylece kendilerini yenileyememişler ve çok renkliliklerini koruyamamışlar. Öyle bir hal gelmiş, artık tekkeler çok özür dilerim böyle şey söylemek istemem ama ortodoks bir hale gelmiş. Hiçbir şeyin değişmesi, hiçbir şeyin gelişmesi, hiçbir şeyin kendince dönüşmesi mümkün olmayan bir hal olarak gelmiş ve zaten sonunda da işlevini yitirmiş. Ne zaman zaten bu acı bir tabir, islâmın içerisinde tabiri caizse içtihat kapısı kapanıp, değişmeye yenileşmeye açık olunmadığı zaman, islam dünyası çökmüş. Şu anda çökme sebeplerinden birisi, islam dünyasının ritmik olarak kendisini yenileyememesi. Daha doğrusu, müslümanların ritmik olarak kendilerini yenileyememesi, kendilerini dönüş türememesi, kapitalist deccaliyet sisteminin altında, ne yazık ki ne yazık ki sadece namaz abdest bağlamında kalıp, örtü, sakal, cübbe bağlamında kalıp, kendisini dizayn edip, kendisini yenileyip bu modern dünya denilen köhnemiş, tek dişi kalmış canavarın karşısında, yenilmiştir. Bunu kabul etmemiz gerekir.

Bu yenilginin ana sebeplerinden birisi, islam dünyasının içerisinde her an kendisini yeni, kendisini diri, kendisini rengarenk tutan, sufi hareketin hem düşünsel noktada hem yaşamsal noktada bunu kaybetmesinden kaynaklanır. Sufi hareket, islam dünyasının canı hükmündedir. Sufi hareket, islam dünyasına hayat veren ruh hükmündedir. Ne zaman ki sufi hareket bu işlevini yerine getirmedi, islam dünyası, o canı, o ruhu, o aktiviteyi, o diriliği kaybetti ve yenildi. Zaten islam dünyasını yenmek isteyen gayri islami unsurlar, bundan ikiyüz yıl önce bundan üçyüz yıl önce islam dünyasının iki şeyini, iki noktasını helak ettiler. Bir fıkıhçılarını, iki sufilerini.

Fıkıhçılarının elini kolunu bağladılar. Onlar da bu noktada ne yazık ki ortadokslaştılar bizim işte filanca alim böyle dedi dediler, orda kaldılar. Yeni bir içtihat getiremediler. Sufiler de kendilerini yenileyemediler, cedduke, cedduke, şeyhuke, şeyhuke böyle yaptı, biz de böyle yapıyoruz dediler. Her birinin bir tarafında para keserleri oldu, bir tarafında vakıfların malları oldu. Bunları kaybetmemek için kendilerini yenileyemediler. ‘Ey oğul, ne zamana kadar altına gümüşe bağlı kalacaksın! Bağı çöz, hür ol’ dairesini ne fıkıh dünyası, ne de sufi dünyası kendisine ölçü alıp da bunu beceremedi ve başaramadı. Bunu becermeye başarmaya çalışanları da sufiler ve fıkıhçılar bir olup astılar. Seyyid Nesimi gibi, Hallacı Mansur gibi.

Sufiler ve fıkıhçılar bu noktada kendilerini değiştiremeyen aynileşen sufilerle, kendilerini değiştiremeyen, ortodoks kalan fıkıhçılar toplanıp, Hz. Mevlana’yı çarmıha gerdiler. Yunus Emre’nin şiirlerini atıp tu kaka ilan ettiler. Muhittin Arabi’nin küfrüne fetva verip okutmadılar. Hacı Bektaşi Veli hazretlerini tu kaka ilan edip attılar ve günümüzde, kendi zamanlarında, kendilerince zamanın kutbu hükmünde olan kimseleri sürdüler. Osmanlıda da var, sürülmüş bir sürü şeyh efendi var. Sürülmüş şeyh efendi var ve son dönem sürülmüş bir sürü sufi var. Kendi zamanlarında anlaşılamamış, küfrüne fetfa verilmiş, sürgün yemiş, şehirden şehire dolaşmış, sufiler var. Bu ortadokslaşmış fıkıhçılarla aynileşmiş sufilerin ortak yaptıkları şeyler ve böylece islam dünyası ne yazık ki canlı, çok renkliliğini, canlı çok sesliliğini kaybetti. Kaybedince biz bir mezhebin, bir meşrebin, bir kıliğin esiri olduk. Esiri olduk. Bizim için bağ oldu. Hepimizin kendince bir altını, kendince bir gümüşü oldu. Kendince altını oldu, vazgeçmedi ondan. Kendince bir gümüşü oldu, vazgeçmedi ondan. Adam vefat etmiş, şeyhi altın oldu onun için. Sağlığında altın değildi. Öldükten sonra altın oldu, saplandı kaldı orda. Adam kendince kendisini o şeyden uzaklaştıramadı. Kendince bir alim bir kimse buldu, onun kur’an ve sünnetin dışında herhangi bir şeyine şerh düşemedi veyahut da kendi bağlı bulunduğu mezhebin içerisinde, farklı bir pencere açamadı. Farklı pencere açan kimseyi de kur’an ve sünnet dairesinde söylediğinde onu yine çarmıha gerdi.

Askere giden gençlere, hiç unutmam bunu örnek olarak veririm, kendi dergahımızın içinde, askere giden genç erkek kardeşlere, askere gittiğinizde sabahleyin abdestli bir şekilde botlarınızı geyin. Gün içerisinde botların üzerine mesh edip botlarınızla namazlarınızı muhakkak kılın diye onlara içtihat ettiğimde bu içtihadı gidip şeyhime şikayet eden derviş kardeşler vardı. Ayakkabı ile namaz kılınabilirliğinin hadis-i şerifini okuyamayacak kadar cahil olan kimseler, ayakkabı ile namaz kılınabileceğinin fetvasını verince,

en önce, en önce yanıbaşımızdaki derviş kardeşlerimiz hopladı ve ben onların dükkanında ayakkabı ile namaz kılaraktan bunu fiiliyatını yaşadığım halde yine hopladılar. Bu sufilikte aynileşme, fıkıhtaki aynileşme, islam dünyasını olduğu gibi felçetti. Şu anda islam dünyasındaki kız çocukları okusun diyoruz, üniversitelere gönderiyoruz ve üniversitelere gönderirken biz hanefi fıkıhına göre haram işliyoruz. Çünkü bir kız çocuğunun yanında mahremi olmaksızın seksen kilometre öteye gitmesi hanefilerce caiz değil ve ne yazık ki diyanetimiz dahi evet böyle bir fetva var, bu fetva doğru, böyle bir hadis i şerif var, bu da doğru ama böyle bir de hadis var.

Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin sağlığında bir kadın esir alındı. O, kralın kızıydı. O kralın kızı olması hesabı ile Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, onları esir alanlara kızdı. Siz neden onu esir aldınız dedi. Onun yanına on tane asker vererekten o bayanı babasına geri götürdü, gönderdi. Yanında mahremi yoktu. Nikahlısı yoktu on tane seri, on tane askerle, güvenliğini sağlamak maksadıyla onu yerine gönderdi. Biz şimdi, söz konusu olan yol güvenliğidir. Yolda güvenlik var ise bir bayanın seyahat etmesinde bir sıkıntı yoktur fetvasını veremedik. Buradan fetva çıkaramadık. Çıkaramadık, aynileştik. Yeni bir içtihat getiremedik bu noktada, dinin yaşanabilir olması için. Biz bunu, bu hadisi şerifi analiz edemedik. Bir kimse orucunu bozdu, atmışbir gün gün dedi. Cima etti, ramazan oruçlu bir erkek, cima etti. Geldi, Hz. Peygamber atmışbir gün tutacaksın dedi sallallahü ve sellem . Dedi ki ya Reesulallah, başıma ne geldiyse bu oruçtan geldi dedi. Ben atmışbir gün nasıl tutarım! Dedi ki atmışbir kişiyi doyur o zaman. Dedi ki ben nasıl doyururum! Fukara insanım! Gitti bir tas hurma aldı geldi Hazreti Peygamber Efendimiz(s.a.v.).Dedi ki al bunu dağıt. Bu Medine’de değil, etrafında civarında benden daha fukarası var mı dedi. Hani kime dağıtacağım, ben bunu. Ben yerim önce. Dedi git ehlinle ye, Allah seni affetsin dedi.

Biz buradan hareket ederekten, herhangi bir kimsenin hastalığından, zayıflığından, herhangi bir zayıflığından, bir erkek cimaya karşı zayıf örneğin. Öyle erkek de az kaldı da! Ha işin bir de bu tarafı var. Neden? Yediğimiz hep naylon ya, erkeklik hormonları da çöktü. Bu uluslararası bir kaos sistemi, uluslar arası! Yiyeceklerle insanların kadınlık ve erkeklik hormonlarını sistem altında, düzen altında tutmak. Evet! işe göre, hayatın akışına göre, siz hafta ortası tam bir cinsellik yaşayamazsınız. Ertesi gün sabah işe gideceksiniz çünkü. Böyle giderse filler gibi, onaltı ayda bir olacak o. Uluslararası sistemle alakalı bu. Evet, sömürü sistemi bu. Sizin her şeyinizi zapturapt altına alıyor. Siz özgür düşünemiyorsunuz. Ey oğul, bağı çöz

noktasında değilsiniz. Altın ve gümüş var. Bir yerler, bu altın gümüş para değil. Sakın bunu sadece para olarak görmeyin. işte bu aynileşme. Bunu bu altın ve gümüşü siz tarikatın kendince kaideleri, işte fıkıhın kendince değişmeyen kaideleri olarak da görebilirsiniz. Hani dergaha sema ederken bunlar muhakkak bu adap, bu erkanı şimdi herkes internetten dinliyorlar, hoplayacaklar şimdi, mevlevi kültürüne laf söyledi, zinhar küfür ehli diyecekler. Hani biz böyle üç selam yapmıyoruz ya, biz devr i veled yapmıyoruz ya zinhar biz mevlevi değiliz. Ha, mevlevi onlar. Böyle uşşak makamında, yok işte bilmem ne makamında okunacak, işte şöyle olacak, böyle olacak. Ben bir laf söylüyorum. Hz. Mevlana böyle mi yaptı diyorum ben, susuyor. Şemsettin i Tebrizi böyle mi öğretti ona diyorum, susuyor. Ya Hazreti Mevlana!Ya Mevlana! Evet, sen üç selam yapacaksın. Düm teke düm teke düm teke düm teke… Böyle yapacaksın. Böyle mi dedi diyorum ben, susuyor. Ha sonradan oluşmuş bir ritüeller manzumesi var. Ritüellerden aslını unutmuşuz. Ritüeller bizim neyimiz olmuş? Altın ve gümüşümüz olmuş. Biz diyoruz ki üç çeşit oturma şekli var. Bu ne? Bu Sünnet i Resulullah. Bu üç çeşidin arkasından dördüncü çeşidi yok. Dördüncüsünü oluşturuyorsan, bidat. Bir topluluğa giriş var. Ne? Selamun aleyküm akeyküm selam. Bitti. Müsait olan bir yere otur, kimseyi rahatsız etme. Arkandaki insanları da rahatsız etme, önündekileri de rahatsız etme. Biz onu da ritüele bağlamışız. işte sufi topluluklar, ne zaman ki bu ritüellerin içerisinde boğulup kaldılar, renklerini kaybettiler. Tek renk sarık bağlayacaksın, kaybettiler. Tek renk haydari giyeceksin, kaybettiler. Hepinizin kadiri olduğu belli olacak, hepiniz yeşil sarık saracaksınız. Sizin rufai olduğunuz belli olacak, hepiniz de siyah sarık saracaksınız. Sizin nakşibendi tarikatı dergahına bağlı olduğumuz belli olacak, hepiniz beyaz saracaksınız. Siz işte mevlevi olduğunuz belli olacak, hepiniz havai mavisi bağlayacalacaksınız. Sarıklarınız belli olacak. Biz çok renkliliğimizi kaybettik. Kendi rengimizi kaybettik ve sufilik o kimsenin kendi rengini parlatmak olması gerekirken, onu tek renge bağlamaya çalıştık. Onun rengini tek renge bağlamaya başladık.

Oysa isa’nın küpünden gelen bütün kumaşlar rengarenk çıkıyordu. O bir küpten çok renk çıkıyordu veyahut da bir küpe giren, kendi renginin daha da canlandırmış bir şekilde çıkıyordu. Biz bunu kaybettik. Biz Bunu kaybettik ve hızla bu noktada biz saplantı halinde, saplantı halinde, biz hala da kendi zannımızı, din olarak bütün herkesin üzerinde oturtmak için mücadele ediyoruz. Kendi fıkıhımız din olarak herkesin üzerinde, hem de tek fıkıha bağlamak için mücadele ediyoruz. Kendi sufi algımızı ve anlayışımızı, tek doğru sufi anlayışı ve algılayışı olarak görüp onu herkese empoze

etmeye çalışıyoruz ve çok renkliliğimizi kaybediyoruz. Kendimizin dışındaki renkleri ötekileştiriyoruz. Kendimizin dışındaki anlayışları, ötekileştiriyoruz. Bir evin içerisinde ikinci bir fikre tahammülümüz yok. Bir evin içerisinde, ikinci bir anlayışa tahammülümüz yok. Bir derganın içerisinde, ikinci bir anlayışa tahammülümüz yok. Bir dergahın içerisinde ikinci bir fikre tahammülümüz yok. Birisinin farklı bir görüş getirmesine tahammülümüz yok. Oysa Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, istişare ederdi. istişarenin neticesinde bir karar verildiğinde onu uygulardı. illaki benim fikrim demezdi.

işte bu tertemiz o küpte, yüzlerce renk elbise ışıl ışıl parlıyordu, isa’nın küpünde. isa’nın küpünde bütün renkler, tabiri caizse kendini bulmuş, ışıl ışıl kendi rengini belli ediyordu. Din böyle bir şeydir. ‘Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine sarılırsanız beni bulursunuz.’ Ashap bütün rengi ile ışıl ışıldı. Hangisine sarılırsanız Muhammed i Mustafa’yı bulurdunuz Sallallahu Aleyhi ve sellem i. Çünkü ashabın her noktasında, her dairesinde, Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’nın farklı bir penceresi, veçhesi vardı. Bu demektir ki Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, Allah’ın sıfat, efal ve fiillerinin yoğun olarak tecelli ettiği bir zat ı mukaddestir ve Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine aşık olan, Hz. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’i seven her sahabe, kendi vechesiyle ondan bir şey alıp yıldız haline geldi. Aslında bütün yıldızları topladığımızda bir Muhammed i Mustafa olacaktı sallallahü ve sellem . Ama siz hangi yıldıza baksanız, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in kokusunu sallallahu aleyhi ve sellem in, onun rengini, ondan bir şey görecektiniz ve bugün biz Ashab ı Resulullah’a baktığımızda hepsindeMuhammed i Mustafa’dan sallallahü ve sellem den bir şey görürüz. Ve velilere de baktığınızda her, velinin üzerinde Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’dan bir şey görürsünüz ve velilere de her veliye baksanız, Cenab ı Hakkın sıfatsal boyutlarından bir şey görürsünüz ve her veliyi gören bir kimsenin aklına Allah geliyorsa, Allah’ın herhangi bir sıfatı onun üzerinde fazlaca tecelli etmiş, onu parlatılmış, onu cilalamış, onun rengini meydana getirmiştir ki ona bakan kimsenin aklına Allah gelir. Gerçekten hakikat noktasında duran bir sufi, Cenab-ı Hakkın üzerinde sıfatsal boyutları ve tecelliyatları olduğundan, o sufiye bakan bir kimsenin aklına Allah gelir ve sufi odur ki ona bakıldığında akla Allah gelsin. Bu, o sufinin Allah’ın boyasına boyanmış olması, tek renk boya demek değildir. O sufinin üzerindeki her boya, kendi nefsinden çıkan fırça değil, Allah’ın fırçasıdır. işte o sufiye de bakınca, o sufide Allah’ın kokusu alınır, eğer burun koku alıyorsa. Burnun koku almıyorsa Hazreti Mevlana’nın dediği gibi sen hiçbir kokuyu alamazsın. işte

her sufiye yaklaştığınızda onda bir Allah kokusu bulunur. Sufi de! Sufi de ve Allah kokusu bulunduğunda onu görünce aklınıza Allah gelir. O Allah değildir ama ‘Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine sarılırsanız beni bulursunuz.’ Ashab, peygamber değildir. Ashabın üzerinde tecelli eden, Hz. Muhammed i Mustafa’nın sünnetleridir. O yüzden sufi dergahı, sufiler dediğimizde hepsi de kendi rengi ile vardır ve kendi rengi ile var olması gerekir ve kendi rengini pırıl pırıl parlatması gereklidir, aynı tekkenin içinde. Eğer aynı tekke, geleni tek renge bağlamaya çalışıyorsa, bilin ki o tarikattır. Sufilik değildir. Sufi olanlar, herkesi tek renge bağlamak için mücadele etmezler. Bu insanı yorar zaten. Bu insanı kabz hali yapar. Bu insanın hürriyetini ortadan alır. Bu insanı ‘Ey Oğul!Hür ol. Ne zamana kadar gümüşe ve altına bağlı kalacaksın, bağı çöz.’ hükmünden çıkarmış olur. O yüzden biz bu manada evimizde, işyerimizde, tekkemizde, bahçemizde çok renkliliği isteriz.

Mürşid odur ki müritlerini tek renge bağlamaz. Müritlerin rengini parlatırır. Sufi kuyusu, isa teknesi, isa havuzu odur ki oraya dalan, kendi rengiyde pırıl pırıl çıkmalı. Kendi rengiyle ve kendi rengini parlatmalı.

“Fakat usanç veren tek renk değil, balıkla berrak su gibi hani. Karada

da binlerce renk var; var ama balıkların da karayla savaşları var.”

Önemli olan oranın tek renk olması değil. Dışarıdan görünüşte. Önemli olan o rengin hak rengi olduğunu kabul etmek. Bu noktada balık, berrak suyun içindedir ve berrak suyun içindeyken, kendi rengini gösterir. Siz bakarsınız balıklara berrak suyun içinde, hepsi de rengarenktir ama hepsi de bir suyun içindedir. Hepsi de tek renk suyun içindedir ama hepsi de kendi rengiyle dolaşır içinde. Kırmızısı, mavisi, yeşili, kahverengisi, siyahı. Hepsi de rengarenktir ama hepsi de nedir? Bir suyun içindedir. Karaya bakarsınız, balık kara ile savaşır, çıkmamak için can atar. Neden? Oraya çıkarsa çünkü ölecektir. O yüzden orayla savaşır. O tek renk suyun içerisinde ne yapar? Kalmaya devam eder.

“Örnek olarak söylediğimiz balık da kimdir, deniz de ne ki bu üstün-

ler üstünü bu ulular ulusu padişaha benzesin?”

Hz. Mevlana, müthiş bir teşhis koydu. Dedi ki bu mecaz alemi gördün, bu alem ne ki? Bu varlığı gördün, bu varlık ne ki? Bizi önce varlığın içine attı. Önce tefekküre attı bizi. Dedi ki denize bak. Denize baktınız, denizin içerisinde rengarenk balıkları gördünüz. Kocaman derya, karaya baktırdı bizi. Bir de karaya bak dedi. Bir de karalara baktınız siz, rengarenk. Yeşilin bütün tonları, kahverenginin bütün tonları, karanın hangi parçasına giderseniz gidin, bütün tonları var. Hz. Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri

buradan aldı sıçrattı hepimizi, varlıktan geçirdi. Dedi ki örnek olarak söylediğimiz balık da kimdir. Denizde ne ki? Bu üstünler üstünü bu ulular ulusu, padişaha benzesin. Gördüğün, görmüşlüğün her ne var ise hepsi de ondan gelse de hepsi de onun sıfatlarının tecelliyatı olsa da geç onlardan. Varlıktan da geç. Padişahlar padişahını bul. Bu varlık dediğin ne ki? Gölgeden başka bir şey değil. Bu varlık dediğin ne ki? Hayalden başka bir şey değil. Bu gördüklerin ne ki? Bu gördüklerin hiçbir şey değil. Sen o zat ı uluhiyete doğru yürü. ‘Ey insanlar! Allah’a koşunuz’ ayet i kerimesini söylüyor. Allah’a koş. Allah’a yönüne yönelt. Bu varlığın güzellikleri muhakkak seni Allah’a ulaştırsın. O yıldızlar seni, Allah’a ulaştırsın. Yıldızda kalma, varlıkta kalma, gördüğünde kalma. Geç, yürü. Ya? Onları yaratan, onları var eden, onlara hayat veren Allah’a doğru yönel. Tevhid ve tevhidin özü! Tevhid ve tevhidin özü! Deryadan da geç, balıktan da geç, varlıktan da geç. Geç, yürü! Yolun kestirmesine git. Yolun hakikatine git. Ya? Allah’a koş. Ne zaman ki Allah’a koştun, o zaman kurtuluşa erdin. Ne zaman ki direkt Allah’la irtibatını kurdun, o zaman hür oldun. Ey oğul, hür ol. Hür ol. ilmin ondan gelsin. ilmin ondan gelsin. Rızkın ondan, hayatın ondan, bilgin de ondan, tecelliyatın da ondan. O zaman sen ona koş. Altına gümüşe değil, ona koş. Koşacaksan ona koş ve burda muhteşem bir şey var. Varlığa tecelli eden her ne var ise, o değil. Ne diyor, muhteşem: ‘Deniz de ne ki, bu üstünler üstünü, bu ulular ulusu padişaha benzesin.’ Hiçbir şey ona benzemez. işte tevhid budur. Hiçbir şey ona benzemez, hiçbir şey! Ona benzediğini zannettiğin şey, o değildir. Bu o dediğin, o değildir. O, halden hale, perdeden perdeye, makamdan makama, tecelli eder. O zaman o diye gördüğün her şey, o değildir. Hani bir kısım insanlar Hazreti Mevlana Celaleddin i Rumi hazretlerini işte bu dünyayı tanrılaştırdığına, varlığı tanrılaştırdığına, varlığın her parçasının bir tanrı parçası olduğuna inandırmaya kalkarlar ya, Hazreti Mevlana bu noktada bütün hepsine de cevap veriyor. Deniz ne ki, balık ne ki, gördükleri ne ki, ona hiçbir şey benzemez. Ona hiçbir şey benzemez. Ona hiçbir şey benzemez. Benzettiğin şey, o değildir.

“Varlık âlemindeki yüz binlerce deniz, yüzbinlerce balık, o bağışın, o

cömertliğin tapusunda secde eder.”

Varlık aleminde varlığa dönüşmüş her ne var ise cismaniyete ve unsuriyete dönüşmüş, elbise giymiş her ne var ise ‘kün’ lafzıyla ayağın ı sabiteden sudur eden her ne var ise onun zat ı uluhiyetinden sudur eden her ne var ise her an ona secde etmede. Çünkü hayatı ona bağlı, rızkı ona bağlı, geleceği ona bağlı, her şey ona bağlı. Bütün zerreler ve kürreler secde etmede. Senin secden, senin secden eğer bu secdedense, kurtuluşa erdin ama senin

secden sadece namazdaki secde noktasında kaldıysa ve namazdaki secdeni dahi anlayamadıysan varlığın secdesine münhasır, varlığın secdesine paralel o idrakin yok ise ve varlığın secdesinin üstüne çıkmadıysa secden vallahi taş senden daha kıymetli. Vallahi ağaç senden daha kıymetli. Vallahi denizin içerisindeki küçücük bir yosun senden daha kıymetli. Çünkü o cebri de olsa Allah’a her an secde etmede. Ama sen insansın. Halife olman için, halifeden sayılman için senin idrakin, varlığın idrakinden üstün bir idrake çıkıp her an, her halinle, her zerrenle, fikrinle, düşüncenle, kalbinle, içinde devam eden nefsinle, sırrınla, her an Allah’a secde etmelisin. O zaman varlıktan, varlığın üzerinde bir secde halini yakalarsın. Her an onu zikirle, her an her şeyin ondan geldiğini tefekkürle, her an her şeyi onun yaratıp onun inşa ettiğini görerekten secde etme. Görüyormuşçasına yaşamak bu. Görüyormuşçasına yaşama noktası, her daim secde noktası. Görüyormuşçasına yaşama. O kul, her daim secde halinde. Yürürken de secde ediyor, sohbet ederken de secde ediyor, tebessüm ederken de secde ediyor, yemek yerken de secde ediyor, yolda bakınırken de secde ediyor, aleme bakınırken de secde ediyor. Onun her hali secde hali. O bizim gibi değil. Beş vakit namazın arasında böyle tavukların yem yediği gibi guruk guruk Allahuekber Allahuekber Allahuekber Allahuekber. Öyle değil onun secdesi. O öyle bir secde ediyor ki onun secdesine varlık hayran. O öyle secde ediyor ki melekler onun secdesine hayran.

Hani derler ya işte insanlar devamlı secde eden melekler var, secde halinde melekleri taklit ediyor. Yalan! insan ne ki meleği taklit etsin. Melek ne ki insanın önünde taklit edeceği bir varlık olsun! Bu tefsirciler insan ı kamili tanımıyor. Bu fıkıhçılar insan ı kamili tanımıyor. Melekler, insan ı kamilleri taklid eder çünkü insan ı kamildir makbul olan ve insan ı kamilin en mukaddesi, Muhammed i Mustafa’dır Sallallahu Aleyhi ve sellem . O melek Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in ruhaniyetine muhtaç. O melek Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in nuraniyetine muhtaç. O meleğin üzerinde Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in nuraniyeti olmazsa vallahi de billahi de tillahi de karanlığın dik alası olur, yok olur gider. Arafta bile duramaz. O meleğin üzerinde hayat, hayat, Muhammed Mustafa(s.a.v.)’in ruhâniyetinden ve nuraniyetinden gider. Kimmiş ki onu taklit edeceğim Muhammed i Mustafa(s.a.v.) var iken. Kimmiş ki o melek Muhammed i Mustafa(s.a.v.) ayın ondördü gibi nur gibi önünde dururken kimmiş ki o melek bana yol gösterecek Muhammed i Mustafa(s.a.v.) ayın ondördü gibi her daim gözümün önünde dururken! Hayır, insan meleği taklid etmez. Melekler insanları taklid eder. Çünkü üstün olan insandır. Nefsi natıkadır, insan ı kamildir, halifedir

varlığın üzerinde insan, Allah’ı bilen tek varlıktır, bilme noktasında olan tek varlıktır. En fazla bilen, en büyük varlıktır insan. Nasıl meleği taklit edermiş! O, insanın süprüntüsü olan, bir melekle bir irtibata geçsem diye düşünür. O insanın süprüntüsüdür. O dervişin süprüntüsüdür o. Kalkıp ah bir melek görsem rüyamda der. Sen rüyanda üstadını gör, alemleri seyran et. Sen melekle ne işin var senin! Ne yapabilir sana? Senin elinden tutup götürebilirmi? Ha Cebrail Aleyhisselam geldi ya Muhammed-i Mustafa(s.a.v.)’in önüne. Ona hizmet etti hizmet! Cebrail Aleyhisselam Muhammed-i Mustafa(s.a.v.)’e hizmet etti. Cebrail Aleyhisselam, Muhammed-i Mustafa(s.a.v.)’e yol gösterecek. Muhammed i Mustafa(s.a.v.), ona tırnağını göstersin, Cebrail diye bir şey kalmaz orta yerde. Cebrail diye bir şey kalmaz!

Hazreti Allah Celle Celalühü, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’in üzerini örttürkçe örtü, örttükçe örttü ki melekler yanmasın gök aleminde, semada. Eğer Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’i gerçek manada tecelli ettirseydi göklere, gökte melek diye bir şey kalmazdı ve o ruhaniyetiyle, nuraniyetiyle gerçek manada aleme tecelli etse, alem de ayakta duracak hiçbir şey kalmaz, her şey sarhoş olur, her şey kendinden geçer, her şey! Onu tanımayanlar bunu söylerler. Onun kemalatını, onun hidayetini, onun nuraniyetini, onun bu noktadaki varlığın içerisindeki kıymetini, Allah indindeki kıymetini bilmeyenler, onu söyler. Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’siz bir yol, Muhammed i Mustafa(s.a.v.)’siz bir nefes yoktur. O yüzden Muhammed i Mustafa’(s.a.v.)’in üstünde de bir varlık yoktur. Allah haşa bundan beridir. Her şeyden beri olduğu gibi. O yüzden insan en mükemmel varlık. işte o mükemmelin içerisindeki en mükemmeli, Muhammed i Mustafa Sallallahu aleyhi ve Sellem hazretleri ama Hz. Mevlana bizi aldı, dedi ki bu deniz ne oluyormuş, dedi ki bu balık ne oluyormuş, dediki bu varlık ne oluyormuş. Varlığa tecelli eden, elbise giyen her ne var ise her daim Allah’a secde etmede. Ona muhtaç varlığın her anı. Ey insan! Ey insan! Sen de o secde ile secdelenmeden, göçüp gitme bu dünyadan. Sen de öyle bir secde yakala ki varlıkta kendinden geçsin, sen de kendinden geç. Sen de öyle bir secde yakala ki etrafındaki melekler de kendinden geçsin, sen de kendinden geç. Öyle bir secde yakala ki etrafındaki melekler sarhoş olsunlar, bir daha ayılmasınlar. Öyle secde yakala ki hani demiş ya Süleyman Çelebi: ‘Bir kez aşk ile Allah derse o lisan, dökülür cümle günahlar misli hazan.’ Öyle bir secdede öyle bir Allah de bütün alem senin önünde el pençe dursun. Desin ki öyle Allah dedi ki bu alemde böyle Allah diyen duyulmadı. Bu alemde! işte Hz. Mevlana diyor ki o cömertliğin kapısıdır, o bütün her şeye hayat verendir. Her şeyi dizayn edendir, her şeyi inşa edendir. Her şeyi yeniden var edendir. Her şeyi

yıkar. Yıktığı gibi var eder. Her şeyi yakar, yaktığı gibi yeniden var eder ve bütün varlık ona muhtaçtır ve seni alır Hz. Mevlana Celaleddin i Rumi hazretleri, varlığa secde etmeden, varlığın sahibine secde etmeye götürür. Der ki sakın, la ilahe de. Ondan başka ilah yok. Bütün secde ettiğimiz her ne var ise onun haricinde onlar ona secde etmede. O zaman aklını başına al da şu varlıktan bir şeye secde etme. Şu varlıktan başka bir şey senin altının ve gümüşün olmasın. Ya? Sen ona secde et. Bu varlıktan kurtul. Bu altın ve gümüşten kurtul da bu bağı çöz de hakikate erenlerden ol inşallah. Beşyüzondan devam edeceğiz. Allah bizi affetsin inşallah, haklarınızı helal edin. Geceniz hayırlı olsun.

El Fatiha maassalavat.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Sünnet, Şeyh, Aşk, Kabz. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı