İnsan-ı Kâmil ve Halifelik Makamı
Allah Adem’i, ancak şereflendirmek için iki eli arasında birleştirdi. Halifelik, ancak insan-ı kâmil için gerçekleşmiştir. Bunun sebebi şudur: İnsan-ı kâmil, kendisine ihtiyaç gösteren her şeyle kâim olmak durumundadır; aksi takdirde halife sayılamaz. Bütün âlem ona muhtaçtır; hiçbir varlık ondan müstağnî değildir.
Cenâb-ı Hak, İblîs’e şöyle sordu: ‘İki elimle yarattığım bu mahlûka secde etmekten seni alıkoyan nedir?’ (Sâd 75) İbn Arabî bu iki eli Cemâl ve Celâl sıfatlarının tecelliyâtı olarak değerlendirir. Cemâl sıfatı Adem’in üzerinde, Celâl sıfatı ise genel olarak âlemin üzerinde tecellî eder. Adem’de ise her iki sıfat da bir arada toplanmıştır.
Cenâb-ı Hak, Adem’i yaratırken bir avucunda âlemi, diğer avucunda Adem’i tutmuştur. Bu iki kutbu Adem’de birleştirmiş; onu hem esfel-i sâfilîne kadar indirecek hem de ‘kavs-i kavseyni ev ednâ’ya yükselecek bir kapasiteyle donatmıştır. İşte bu sebeple iş, halife olma mazhariyeti yalnızca Adem’e verilmiştir.
Adem’in Sûreti Meselesi
Hadîs-i şerifler, Allah’ın Adem’i kendi sûreti üzere yarattığını bildirir. Bu mesele İslâm dünyasında kelâmcılar, hadisçiler ve fıkıhçılar arasında uzun tartışmalara konu olmuştur. İbn Arabî, bu tartışmaya şöyle bir çözüm getirir: ‘Kendi sûretinde yarattı’ ifadesinde kastedilen, Allah’ın zâtî sûreti değil, sıfat boyutlarının sûretidir.
Adem’in ilm-i ilâhîde nasıl bilinmekteyse, o surette yaratıldığı anlaşılmaktadır. Cenâb-ı Hak, bütün sıfatlarının tecelliyâtını Adem’in üzerine yüklemiş; hem âlemin sûretini hem de Hakk’ın sıfat sûretini Adem’de cem etmiştir. Bu yüzden Adem, hem âlemin nüvesi olmuş hem de Hakk’ın mazharı olmuştur.
Bu meseleyi şöyle anlayabiliriz: Nasıl ki bir mühendise inşaat edilecek yapının planı verilir ve mühendis o plana uygun bina yaparsa, Cenâb-ı Hak da ilm-i ilâhîsindeki Adem’in sûretine uygun olarak onu yaratmıştır. O sûrete yüklenen her sıfat Allah’a aittir; bu yüzden ‘kendi sûretinde’ ifadesi, sıfatların kendisine ait olduğunu anlatır.
Vücûdun İki Suretinin Adem’de Toplanması
İbn Arabî şunu açıklar: Cenâb-ı Hak, hem âlemin hakikatinin sûretini hem de kendi bâtın çehresini Adem’in üzerinde inşa etmiştir. Bu sebeple onun hakkında ‘Ben onun işitme duygusu olurum, görme duygusu olurum’ buyurulmuştur. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: ‘Onun gözü ve kulağı olurum’ değil, ‘işitme ve görme duygusu olurum’ buyurulmuştur. Bu iki suretin arasındaki ayrım burada ortaya çıkmaktadır.
Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyurulur: ‘Kulum farz ibadetleri yerine getirir, nafilelerle yaklaşmaya devam ederse nihâyet onu severim. Onu sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.’ Bu ifade, bedenin organlarıyla ilgili değil; sıfatların tecelliyâtıyla ilgilidir. Âlemin sureti vücûdumuzdan; Hakk’ın sûreti ise kalbimizden zuhûr eder.
Vücûdumuz bu dünyanın unsurlarından oluşmaktadır; topraktan gelmiş, toprağa dönecektir. Bu âleme ait olan boyutumuz âlemde kalacaktır. Ancak üzerimizdeki sıfatlar Allah’a aittir; bunlar yok olmaz, Allah’a döndürülür. ‘Hepiniz Allah’a döndürüleceksiniz’ (Bakara 210) âyeti bu hakikati bildirir.
İblîsin İtirazı ve Halifeliğin Hakikati
İblîsin çatlamasının sebebi, insanoğlundaki halifelik güdüsüdür. İblîs başa geçmek, imam olmak istiyordu; halifelik arzusu onu mahvetti. Oysa Adem’deki en büyük sıfat kulluktur; Hz. Peygamber’in de en büyük sıfatı kulluktur. ‘Kul Peygamber mi padişah Peygamber mi?’ sorusunda Hz. Peygamber kul olmayı tercih etmiştir.
Halifelik, Adem’e verildi; çünkü Adem’de hem Hakk’ın sıfatları hem de âlemin özellikleri cem edilmişti. İblîs ise âlemin sureti olmakla birlikte Hakk’ın sıfatlarını taşıyamıyordu; bu sebeple gerçek anlamda halife olamazdı.
Adem’in kulluktaki mertebesi şöyle anlaşılabilir: Zahir ile bâtını dengede tutmak, iyilikleri Allah’tan bilmek, kötülükleri nefsinden görmek. Nisâ 79. âyette bildirildiği üzere ‘Sana iyilikten bir şey isabet ederse Allah’tandır; fenalıktan bir şey isabet ederse nefsindendir.’ Bu ilkeyi özümsemek, Adem’in yolunu tutmak demektir.
Âlem-i Kebîr Olarak İnsan ve İnsan-ı Kâmilin Vazifesi
İnsan bu âlemin içinde zerre gibi görünse de yaratılışın gayesi olması itibarıyla âlem-i kebîrdir; büyük âlemdir. Cenâb-ı Hak bu âlemlere insan için halife yarattığına göre, insan bu âlemin misafiri değil, hâkimidir. Tüm yaratılmış varlıklar, kendi kategorilerinde ne kadar mükemmel olursa olsun, insan-ı kâmilin taşıdığı hakikatlerin tümünü bir arada taşıyamaz.
Bir melek, kendi sınıfında ve derecesinde ne kadar yücek olursa olsun, insan-ı kâmilin üzerinde toplanan hakikatlerin hepsine sahip olamaz. Bu yüzden bütün varlıklar, sudûr etmiş oldukları andan itibaren Adem’in önünde el pençe durur; insan-ı kâmil hem mânâ âleminin hem de zâhir âlemin kutbudur.
İnsan-ı kâmilin vazifesi, kendi zamanında kendi çevresindeki topluluğa Allah’ın sıfatlarının tecelliyâtını ve Hakk’ın kokusunu tanıtmaktır. Görmeyenlerin gözüne, bilmeyenlerin aklına Hakk’ın gölgesini ve izini göstermek, onun temel vazifesidir. Bu vazife yerine getirilmediğinde, zamanın kutbu tayin edilemez ve kıyamet o zaman kopar.
Velîlik, Peygamberlik ve Bilginin Sınırları
Her Peygamber aynı zamanda velîdir; ancak hiçbir velî Peygamber değildir. Bu ayrımın altını çizmek gerekir. Velîler, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) gözetimi ve mânâ dairesi içinde O’nun izinde ilerler. Allah’ı bilmede her velî, Hz. Muhammed’in izini takip etmekle mükelleftir; bu izden ayrılanlar Allah’ı gerçek anlamda bilemezler.
Gazâlî’ye düşmanlık besleyenin Arabî’ye de düşmanlığı olur; Arabî’ye düşmanlık besleyenin Râbia’ya da düşmanlığı olur. Çünkü bu büyük isimler, birbirini tamamlayan bir zincirin halkaları gibidir; birini reddetmek, hepsini reddetmek anlamına gelir.
İbn Arabî’nin bilgisinin sınırlılığını kendisi de itiraf eder: ‘Bu kitapta ancak görüp anlattığımız şeylerden bahsettik.’ Sufîlerin en büyük açmazı şudur: Kalbe gelen ilhâmların bir kısmı kesin hükmündedir; ancak bir olayın yaşanacağına dair haber geldiğinde, insan kaza anında o bilgiyi kaybedebilir. Çünkü kaza gelince, ne kadar bilirse bilsin gözüne perde düşer.
Soru-Cevap
Soru: Allah’ı bilmek ile bilmediğini bilmek arasındaki fark nedir?
Cevap: Allah’ı bilmek, sonsuza dek süren bir yolculuktur. Allah’ın zâtını tefekkür etmek, ‘Allah nedir?’ diye düşünmek caiz değildir; bu, insan idrakinin ötesindedir. Ancak sıfatlarıyla O’nu tanımak, bilmek ve bu bilgide derinleşmek mümkündür. İnsan bu bilgide koştukça bilgisi artar, aşkı derinleşir ve bu sonsuz koşu ruhun en büyük zevkine dönüşür.
Soru: Allah’ın sıfatlarından gadap ve Celâl sıfatı varsa, bu sıfatlar için zemin oluşturan varlıklar neden yaratılmıştır?
Cevap: Allah’ın tüm sıfatları güzeldir. Gazap sıfatı da Celâl sıfatı da güzel olan Allah’tan sudûr eder. Cennetle cehennem, bu iki sıfatın varlık âlemindeki farklı tecelliyâtlarını taşır. Her varlık kendi istidadına göre bu sıfatların hangi tecellisine zemin olacağını belirlemiştir. Kahhar esmasının tecellisi, Celâl sıfatının tezahürüdür; Rahim ve Cemîl esmasının tecellisi ise Cemâl sıfatının tezahürüdür.
Soru: İnsan-ı kâmil olmadan âlem nasıl ayakta durur?
Cevap: İnsan-ı kâmil varlığın canı hükmündedir. Nasıl ki insan vücudu canı olmadan yere düşerse, âlem de insan-ı kâmilsiz anlamsız kalır. Güzeli görecek bir göz olmadan dünyanın en güzel kadını anlamsız hale gelir; âlemin güzelliğini anlayacak ve halifelik vazifesini yerine getirecek bir insan-ı kâmil olmadan, bu kocaman varlık anlamsız olurdu. İnsan-ı kâmilin zamanının kutbu olarak tayin edilmesiyle, âlem varlığını sürdürür.
Kaynaklar
Âyet: “İki elimle yarattığım bu mahlûka secde etmekten seni alıkoyan nedir?” — Sâd, 75
Hadîs-i Kudsî: “Kulum bana nafilelerle yaklaşmaya devam ederse onu severim; onu sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü olurum.” — Buhârî
Âyet: “Sana iyilikten bir şey isabet ederse Allah’tandır; fenalıktan bir şey isabet ederse nefsindendir.” — Nisâ, 79
Âyet: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” — Bakara, 30
Âyet: “Hepiniz Allah’a döndürüleceksiniz.” — Bakara, 210
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 7. Fusûsü’l-Hikem Okumaları sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=2L6N5FR3yDE
İlgili Sözlük Terimleri: Velâyet, Aşk, Tecellî. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı