Giriş: Tasavvuf Çevresinin Konumu ve Gayesi
Bu sohbet, Onsekiz Mart Üniversitesi Tasavvuf Topluluğu’nun 49. programı olarak Muhyiddîn İbn Arabî’nin Fusûsü’l-Hikem eseri üzerine yapılan okumalar çerçevesinde gerçekleştirilmiştir.
Tasavvuf çevrelerinin temel gayesi Allah’ı sevmek, sevenlerini sevmek ve sevenlerle aynı çizgide bulunmaktır. Bu çevreler, ne ilim ne de ibadet ehli olmakla kendilerini öne çıkarmazlar; onların tek silahı samimiyettir. Allah’ı bilen ve seven insanlar, her çağda ve her coğrafyada var olmuştur; o dönemin anlayış ve diline göre bu hakikati aktarmışlardır.
Allah’ın Evveliyeti, Âhiriyeti ve Âlemin Ezelîliği Meselesi
Cenâb-ı Hak Hadîd 3. âyette şöyle buyurur: ‘O evveldir, âhirdir, zâhirdir ve bâtındır; O her şeyi bilendir.’ Bu dört ismin birlikte zikredilmesi son derece mânâlıdır: Evvel demek başlangıcı olmayan demek, âhir demek sonu olmayan demek; zâhir hem görünen hem bölünebilen, bâtın ise hem görünmeyen hem gizlidir. Cenâb-ı Hak bunların tümünü aynı anda taşır.
Hadis-i şerif şöyle buyurur: ‘Allah vardı; onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu.’ Ezel başlangıcı olmayan, ebed sonu olmayan demektir. Allah vardı ve bir şey yaratmayı diledi. Bu dileyişin ne zaman olduğunu bilmiyoruz; ancak şunu biliyoruz: O’nun yaratmayı dilemesi, ezelde Allah ile birlikte başka bir şeyin bulunmadığını göstermektedir.
İbn Arabî, âlemin ezelî olmadığını açıkça ortaya koyar. Âlem, zamanla mevcuttur; Allah ise zamandan münezzehtir. Bir şeyin varlığı için ilm-i ilâhîde yazılı olması, zaman açısından mevcut olması ve bir surette ortaya çıkması gerekir. Eğer ilm-i ilâhîde yazılı değilse, o şey ne geçmişte ne de gelecekte var olabilir.
Allah’ın Sıfatlarının Ezelîliği ve Âlemin Yok Olmayışı
Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları sonsuzdur ve yok olmaz. Allah’ın âyetlerinin yok olması mümkün değildir; Allah’ın sıfatlarının sona ermesi de böyledir. Bu inanç, tevhîdin temel gereğidir. Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları bu âlem üzerinde tecellî ederken, bu âlemi bir gün söndürüp yok etmek mümkün değildir; çünkü O’nun âyetlerini yok edecek hiçbir kuvvet yoktur.
Âlem yok olmaz; dönüşür. Tıpkı suyun buhar, kar ve yağmur olarak farklı haller alması gibi, âlem de farklı suretlere bürünür. Görünüşteki yok oluş aslında bir dönüşümdür; özde var olan şey varlığını sürdürür. Bu yüzden âhiret, sonsuza dek oluşum hâlinde bulunan bir varlık alanıdır.
Hûd 23. âyette şöyle buyurulur: ‘İman edip sâlih amel işleyenler ve Rablerine karşı edepli olanlar cennet ehlidir.’ Cehennem ehli ise ebedî olarak orada kalır; azapları hafifletilmez, göz açtırılmaz. Bu iki hâl de Allah’ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının farklı tecelliyâtından ibarettir.
Allah’ın İki Eliyle Adem’i Yaratması: Cemâl ve Celâl Sıfatları
Cenâb-ı Hak, İblîs’e şöyle sordu: ‘İki elimle yarattığım bu mahlûka secde etmekten seni alıkoyan nedir?’ (Sâd 75) İbn Arabî, buradaki ‘iki el’ ifadesini Cemâl ve Celâl sıfatlarına işaret olarak değerlendirir. Adem, hem Cemâl sıfatının hem de Celâl sıfatının tam anlamıyla üzerine döküldüğü varlıktır.
Bu iki sıfat birlikte ele alındığında, âlem bir taraftan Hakk’a âşık olmuş, diğer taraftan ise şehâdet âlemi karşısında büyülenmiştir. Adem’in üzerinde bu iki kutbun birleşmesi, onu bütün varlıkların üzerinde halife yapmıştır. Hiçbir melek ne Cemâl ne de Celâl sıfatlarını aynı anda bu ölçüde taşıyamaz.
İlginç olan şudur: Allah her şeyi güzel yaratır. Secde 7. âyette bildirildiği üzere ‘Allah yarattığı her şeyi güzel yapar.’ Bu güzellik, yalnızca görsel bir güzellik değil, yaratma sanatının özündeki mükemmeliyeti ifade eder. Güzel olan her tecellî, güzel olan Allah’tan sudûr eder.
Perdeler: Zulmetânî ve Nûrânî Hicâblar
Hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere, Allah ile âlem arasında 70.000 zulmetânî (karanlık) ve 70.000 nûrânî (nurlu) perde bulunmaktadır. Bu perdelerin kaldırılması, sâlikin yolculuğunun özünü oluşturur. Eğer bu nûrânî perdeler kalkacak olsaydı, Allah’ın zâtının nurları bütün varlıkları yakardı.
Kalp günahlarla karardıkça, Allah’ın nuruna karşı duyarsız hale gelir; karanlığa gömülür. Tövbe, sâlih amel ve zikir ile bu perdeler birer birer açılır ve kalpten perdelerin kalkmasıyla beraber kalp aydınlanmaya başlar. Allah’ın nurundan hiç istifade etmeden bu dünyadan göçüp gitmek, en büyük kayıptır.
Zikir, bu perdelerin kalkmasının en temel aracıdır. Lâ ilâhe illallah zikri kendi içinde derinleştikçe, âlemde daha önce fark edilemeyen başka perdeler de ortaya çıkar. Her esma kendi içinde ayrı bir perde katmanı taşır; hakikate uzanan yol bu perdelerin birbiri ardına kalkmasıyla açılır.
Âlemin Allah’ı Bilemeyeceği Hakikati
İbn Arabî’nin en kritik tespitlerinden biri şudur: Âlem, Hakk’ın kendi nefsini bildiği gibi Hakk’ı bilemez. Âlem, Allah’tan sudûr etmiş olsa da Allah’ı kendi nefsini bildiği gibi idrak edemez. Allah’ı en fazla, en güzel bilen, mahlûklar içinde Hz. Muhammed Mustafa’dır; velîler ise O’nun izinde ilerledikleri ölçüde bu bilgiye yaklaşabilirler.
Hakkın tam kendisi olan zâtî varlığın vacip oluşunda âlemin nasîbi yoktur. Zât-ı Bâtın olanı âlem ebediyen kavrayamaz. Bu, bilginin sınırlarını ortaya koyan temel bir gerçektir; ancak bu gerçek umutsuzluğa sürüklemez. Allah, sıfatlarını ve tecelliyâtını kullarına gösterir; bu sayede insan, sonsuza dek O’nu tanıma yolculuğunu sürdürebilir.
Felsefi açıdan Allah’ın hiçbir zaman bilinemeyeceğini ileri sürmek, insanı ümitsizliğe ve koşturmaktan vazgeçmeye sürükler. Oysa Allah, sonsuz tecelliyâtıyla sürekli bilinebilir kılar. İnsan, O’nu tanıma yolunda koştukça bilgisi derinleşir, aşkı artar ve bu sonsuz yolculuk ruhun en büyük zevkine dönüşür.
İrâde, Kader ve Varlığın Sudûru
Varlığın sudûru ile kader meselesi birbiriyle bağlantılıdır. Cenâb-ı Hak âlemi yaratmadan önce ilm-i ilâhîsinde her şeyi biliyordu; ancak bu bilgi, yaratılmış varlıkların iradesini ortadan kaldırmaz. Kadriyye düşüncesinden ayrılan temel nokta şudur: Bizde gücümüzün yetmeyeceği bir işe kalkışmak da, gücümüzün yettiği şeyi yapmamak da kendi irademizle ilgilidir.
Buğdayın suya olan ihtiyacı, onu bulduğunda büyümesi, bulamadığında küçük kalması gibi mekanik bir irade örneği verebiliriz. Ancak insanın iradesi bu seviyenin çok ötesindedir; insan, gücünün yetmeyeceği yükü bile bilerek sırtlamayı tercih edebilir. Bu seçim özgürlüğü, insanı diğer varlıklardan ayıran en temel unsurdur.
Soru-Cevap
Soru: Hallac-ı Mansur’un ‘Ene’l-Hak’ demesi ile küfrün ve şeytanın ‘ene’l-hak’ demesi arasında bir fark var mıdır?
Cevap: Hallac-ı Mansur’un ‘ene’l-hak’ demesi, resmin bir kısmını görüp bütüne ulaşmaya çalışmasıdır. O, yaratılmış olma açısından değil, üzerindeki tecelliyât açısından bunu söylemiştir. Öte yandan küfrün ‘ene’l-hak’ demesiyle şeytanın ‘ene’l-hak’ demesi arasında zaten bir fark yoktur; her ikisi de kendi tecelliyâtlarından bahseder. Ancak İslâm dünyasında aklı başında hiçbir sûfî ‘Ben Allah’ım’ dememiştir; söylenen ‘ene’l-hak’tır, yani ‘Ben Hak’ım.’ Bir kimse zekata sahip olduğunda ona ‘zengin’ deriz; bu ‘Allah’ demek değildir. O kişide Allah’ın Ganî sıfatı tecellî etmektedir.
Soru: Ariflikteki ilim, imanla birleşince mi ortaya çıkar?
Cevap: Ariflik, salt dışarıdaki matematik ve fiziksel bilgiyle değil, bu bilgiyle birlikte derin bir tefekkürle elde edilir. Dışarıdaki sıfatların tecelliyâtına bakarak Allah’ı tanıma, bir boyuttur; içe yönelik tefekkür ise ayrı bir boyuttur. Gerçek ariflik bütüncüldür; hem zahire hem bâtına birlikte yönelmeyi gerektirir.
Soru: ‘Beşer’, ‘Adem’ ve ‘insan’ kavramları arasındaki fark nedir?
Cevap: Beşer, insanın yalnızca kendi nefsine ve bedenine yönelik tipini ifade eder. İnsan ise bütüncül bir kavramdır; hem zahiri hem bâtını, hem âfâkı hem enfüsü kapsar. Adem ise insan nev’inin çekirdeği, bütün insanların kendisinden sudûr ettiği ilk varlıktır.
Kaynaklar
Âyet: “O evveldir, âhirdir, zâhirdir ve bâtındır; O her şeyi bilendir.” — Hadîd, 3
Hadîs: “Allah vardı; onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu.” — Buhârî, Tirmizî
Âyet: “Allah yarattığı her şeyi güzel yapar.” — Secde, 7
Âyet: “İman edip sâlih amel işleyenler ve Rablerine karşı edepli olanlar cennet ehlidir.” — Hûd, 23
Âyet: “Biz onlara âyetlerimizi âfâkta ve kendi nefislerinde göstereceğiz.” — Fussilet, 53
Hadîs: “Allah ile kulum arasında 70.000 zulmetânî ve 70.000 nûrânî perde vardır.” — Hadîs-i kudsî
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 6. Fusûsü’l-Hikem Okumaları sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=jS6mGrg8sgo
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Zikir, Nefs, Sâlik, Aşk, Tecellî. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı