Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin 5 Ocak 2013 tarihinde Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde gerçekleştirdiği bu sohbet, Îslam’da kelam ve sufi gelenek arasındaki en derin problemleden birine — cüzî irade, kader, cebriye, kaderiye, mütezile, eşariye, maturidiye tartışmasına — “düşünce hürriyeti” kapısından girer. Efendi Hazretleri bu dersi, geçen hafta anlattığı cebriyetciyi ve katı kaderciliği reddetmesinin arkasındaki felsefi gerekçeyi açıklamak, Îbn-i Hümam’ın “düşünce ve idrakin hürriyeti” tespitini derviş’lerinin önüne koymak ve aynı zamanda Beyazıt Bestâmi’nin “Sübhanî” (Gözüme olsun bana!) sözünün, Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hakk”ının ve Vahdet-i Vücut ile Vahdet-i Mevcut akımlarının sufi tefsirini sunmak üzere kurmuştur. Ders, ayrıca Îbn Arabî’nin “varlık hayaldir” öğretisini, Fatih Sultan Mehmet’in Arabî felsefesini resmî tebaa görüşü haline getirmesini, zatullah’ı tefekkür yasağını ve doktorun sonsuzlar hakkındaki sorusunu da kapsayan geniş bir tefekkür halkasına dönüşür. Bu makalede sohbetin her bölümü tek bir özete indirilemez; Efendi’nin “Bu konuyu iyi anlayın ki kaderi ve vahdet-i vücudu sonra daha iyi anlayacaksınız” emrine bağlı kalarak tüm tartışmaları tez kalitesinde aktardık.
Vahdet: Geçen Haftanın Özeti: Cebriye’nin Reddi ve Cüzî Îrade
Sohbet, geçen hafta işlenen konuya atıfla açılır: “Geçen hafta katı kaderciliği kabul etmeyip cüzî iradeyi anlattık.” Efendi Hazretleri bu derste, önceden Amîş Efendi’nin bir özlü sözünü — “Însan görünüşte muhtar, hakikatte mecbûrdur” — cebriyecilik diye kabul etmediğini hatırlatır. “Tanrı’yı güldürmek istiyorsan, ona planlarından söz et” dedi. Bu espri arkasında aslında şu derin mesaj vardır: Kul planlarını Allah’ın muradıyla uyumlu hale getirmek zorundadır; plan kendi tabii zemini olan irade hürriyetinin üstünde bir şey değildir.
Geçen haftaya yapılan atıf bir metodoloji koyar: “Şimdi bir şeyi inkâr ederken veya reddederken, bu mesele kaderden açıldı ya, kader de biz buraya koyduk. Biz kadere iman ettik. Biz kaderin içini bilmiyoruz.” Efendi Hazretleri kelam geleneminin kadere iman zorunluluğunu kabul ederken, kaderin iç işleyişini insan aklının tam anlayamayacağını da kabul eder. Peygamber’in “Ümmetimin ahmakları kaderin üzerine tartışırlar” ikazını hatırlatır. Ancak ahmaklığa düşmeden de konuşulabilecek kısımları vardır.
“Kader bizle alakalı olan kısmı şu olabilir: ‘Kün’ var olduğumuzdan, tekrar buraya dönüşümüze kadar da, hayat akışımızın Allah tarafından bilinmesi olarak görebilirsiniz. Allah’ın bunu bilmesi. çünkü değişik hâdise, insan hayatının sonunda kader böyle denecekmiş, bunun halk arasında söylersiniz.” Yani kader, Allah’ın insanın ne yapacağını önceden bilmesi — cebri bir mekanizma değildir.
Efendi’nin ana merkez sorusu şudur: “Ben burada sohbet ederken, bu sohbeti daha önceden yaratıp dizayn ettiği şekliyle mi sohbet ediyorum? Yoksa ben kendi iradem ile bu sohbeti dizayn ediyor muyum?” Bu soru, bir hocanın öğretmenlik sahnesinde kendi öğrenme özerkliğini sorgulamasıdır. Eğer Allah’ın önce yazdığı biz sadece okuyorsak, bütün söylem sahtedir, bir tiyatroya dönüşür.
Panteizmin Sufi Görünüşü: Yeni Eflatunculuk Etkisi
Sohbetin başında dervişin önceden okuduğu bir paragraf tartışılır: “Yeni Eflatunculuktan etkilenen Îran’ın mutasavvıfları, veya zulestani varlık birliği inancına dayanarak insanın tanrısal bir nitelik taşıdığını, daha ileri giderek ‘Bana şükürler olsun’ dedi.” Bu cümle, Beyazıt Bestamî’nin meşhur “Sübhanî, mâ a’zame şenî” (Beni tenzih ederim, benim şanım ne yüksektir!) sözüne atıf yapar. Efendi Hazretleri burada önemli bir ayrım yapar: Sufi tecrübedeki bu tür şatahiyat — aşırı görünen sözler — panteizm ya da vahdet-i vücut felsefesinin bir tezahürü mü, yoksa bir sufi halin dili mi?
“Allah tanrıdan başka bir varlık olmadığı için yaratılmış nesnelerden söz edilmez dedi.” Bu, aşırı bir panteist okumadır: Varlık yalnızca tanrıdır, geri kalan her şey yalnızca görünüştür. Efendi Hazretleri bu önermenin Arabî’nin “var olanın görüntüsü hayaldir” tespitine benzediğini, ancak arada çok ince bir fark olduğunu vurgular. Arabî varlığı Allah’ın zatının içine koymaz; Allah’ın zatından da ayrı görmez. Bu ölçülü tutum panteizmden ayrılır.
“Şeyh Bedreddin der ki, insan ister, diler. Bunlar da birer görünüştür. Însanda yansıyan Tanrı eylemleridir. Gerçekte isteyen, dileyen Tanrıdır.” Efendi Hazretleri bu görüşü önemli bir sufi düşünür olan Bedreddin’e atfeder. Bu yaklaşım insanın istemesini bir perdeye indirger: Kul kendisi istiyormuş gibi görünürken gerçekte perdenin gerisinde ondan isteyen Allah’tır. Bu sufi düşünce akımı insanın üzerinden bütün sorumluluğu kaldırır.
Efendi Hazretleri, Bedreddin’in bu görüşünü kabul etmediğini açıkça ilan eder ama tartışmayı derinleştirir: “Bu isteme, idrak, bir şeyi tasavvur etmek, bir şeyin üzerinde bir kimsenin idrağıyla onu yönlendirmesi — bu istemeyi istemez de istemeden önceki idrak kime ait?” Yani Bedreddin’in aşamayı istemenin kendisine koyması yerine, Efendi Hazretleri istemeyi sürecin ortasına koyar; arkasında düşünce ve idrak vardır — bu iki süreç kula mı aittir, Allah’a mı?
Mütezile’nin Tarafı: Vasıl bin Ata ve “Yazgı Gerçek Değildir”
Tartışma ehl-i sunnetin kelam mezheplerine doğru genişler: “Düşüncenin, bilginin, bilimin bir akıl ve bilinç işi olduğunu, doğadan kaynaklandığını, bu alanda ön yargılara, akıla bağdaşmayan görüşlere yer bulmadığını ileri süren ilk öğreti Mütezile adını aldı.” Ayrılan anlamına gelen bu çığır, Ümmetin ilk rasyonalist ekolüdür ve öncüsü Vasıl bin Ata’dır.
Mütezile’nin görüşü şudur: “Yazgı gerçek değildir. Însan bir istenç varlığıdır. Bütün eylemlerinde bağımsızdır. Îstencin dışında denetleyici bir güç yoktur. Yazgı, insanın irade özgürlüğünü ortadan kaldırır.” Mütezile kader inancını tam anlamıyla reddeder; insanın tüm eylemlerinin kendi özgür iradesinden doğduğunu kabul eder. Efendi Hazretleri Mütezile’nin tam kabul etmediğini ama günlük olaylar, günlük eylemlerde mütezilenin görüşüne yakın olduğunu ilan eder: “Ben mütezileci değilim, bunu da anlayacaksınız. Ben mütezileci değilim.”
Efendi Hazretleri, mütezilenin bu görüşünü nazari olarak reddetmez, ama pratik olarak düzenler: “Yazgı gerçek değildir — evet, yazgı gerçektir. Şu bir kimsenin ‘kün’ lafından tekrar Allah’a döndürülünceye kadar olan hayat gerçektir, yazgıdır. Fakat bu Allah’ın bilgisidir, cebri değildir. Kimler ne yapacağımızı bildiğinden bildiğini yazmış.” Yani Efendi mütezilenin kader-ret önünde durmaz, ancak kaderi Allah’ın bilgisi olarak tanımlar.
“Bu kendi iradamizi kullanmaktan sonra devam eder. Biz iradamizi ne zaman kullandık? Akıl balığ oluncaya kadar. Însanoğlunun sorumluluğunun akıl balığ olmasından başlangıcının sebebi idrakinde düşüncesinde hür olması. Yoksa eğer öyle olmamış olsaydı üç yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı. Beş yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı. Yedi yaşındaki çocuk da sorumlu olacaktı.” Îşte mütezilenin güçlü noktası buradadır: Teklif mekânı ancak idrakını ve düşüncesini hürce kullanabilen insanlara çıkarır. Bu olmaksızın sorumluluk işlemez.
Îbn-i Hümam’ın Radikal Tespiti: Düşünce Hürriyeti
Efendi Hazretleri bu noktada kendisini heyecanlandıran bir keşif anlatır: Ehl-i sunnet geleneminin içinden, maturidi-nesefi çizgisinden sonra gelen bir büyük âlim, Îbn-i Hümam, kendisinin yıllardır savunduğu bir önermeyi çok radikal bir biçimde dile getirmiştir. “Îbn-i Hümam, kendi zamanında ve kendi zamanından önceki âlimlere ve felsefecilere taş çıkartacak şekilde düşüncenin ve idrakin hür olduğunu söyler. Yalnız düşüncenin ve idrakin hür olduğunu söylediğinde ben yerimden zıplamıştım.”
Efendi Hazretleri bu tespitin arkasındaki duygu yükünü açıkça anlatır: “Bundan dört beş yıl önce, Îbn-i Hümam’ın böyle düşündüğünü gördüğümde oturduğum yerden fırladım, kalktım. Neredeyse bir tavuk zurna getirip bir zeybek çaldırıp, bacak bacak üstüne çalıp keyif edecektim. Bu kendi düşüncemin, adının bir temelinin olduğunu gördüm. Bunu Maturidi’den gördüm tam anlamıyla. Açık açık söylüyorum, isterseniz gidin Maturidi’nin ve Nesefi’nin kitaplarına bakın.” Efendi Hazretleri kendi yıllarca haklı olduğunu bildiği ama metinlerde net olarak bulmadığı bir tespitin, Îbn-i Hümam’ın kütlesinde yer aldığını keşfetmiştir.
Îbn-i Hümam’ın cesaretinin de altı çizilir: “Îbn-i Hümam, öylesine radikal bir tespitte bulunmuş ki, demiş ki idrak etme, düşünme insanın hürriyeti. Tam benim gibi ‘yaratma’ diyememiş o esnada, ama ben yaratma algıladım.” Yani Îbn-i Hümam düşünce ve idrak üzerindeki hürriyeti ilan etmiş, ama Efendi Hazretleri bir adım öteye geçerek bu hürriyeti “yaratma” seviyesinde bile anlar: Allah düşünmeyi yaratır, ama ne düşüneceğimizi kulun hürriyetine bırakır.
“Ben böyle düşünürken, yaklaşık on yıl önce Îbn-i Hümam’ın böyle düşündüğünü gördüğümde… Îbn-i Hümam göçtü gitti. Ben bundan dört beş yıl önce böyle düşünürken” ifadesi, Efendi Hazretleri’nin keşfinin 2008’ler civarında yaşandığını gösterir. Îbn-i Hümam’ı “Maturidi ve Nesefi’den sonra gelen, ırkçılık yapayım kendisi Türk olan” diye de tarif eder — Maturidi, Nesefi ve Îbn-i Hümam’ın Türk olmaları ayrı bir övünç vesilesi olarak zikredilir. Bu detay, Anadolu’nun Maturidi-Nesefi-Îbn Hümam hattı üzerinde durduğunu hatırlatmak içindir.
Fiiliyatın Üzerindeki Îki Kuvvet: Allah’a Ait Yaratma, Kula Ait Îsteme
Efendi Hazretleri’nin sistemi net bir yapıya oturur: “Fiiliyatın üzerinde iki kuvvet var.” Her fiilin arkasında iki kök vardır — yaratma Allah’a ait, isteme kula ait. “Bir şeyin konuşması, benim kol hareketim — bu fiiliyatın üzerinde iki tane kuvvet var.” Efendi geçen hafta bunu tam açıklayamadığını kabul eder ve bu hafta detaylıca açıklamaya girişir.
“O zaman fiiliyatın üzerindeki isteme kudreti Allah’ın insana lütfettiği bir şeydir. Ve bu istemenin arkasındaki düşünme, idrak etme, yaratılış noktasında bir kolu yaratır gibi Allah düşünmeyi de yaratmış ama onu bizde hür bırakmıştır.” Allah iki şey yaratmıştır: Fiili ve fiili üreten istemeyi/düşünmeyi. Ancak istemenin nasıl kullanılacağını ve düşüncenin neyi düşüneceğini kulun hürriyetine bırakmıştır.
“Bu düşünme ve bu kudret bizde hürdür. Düşünmeyi bize yaratmış, ne düşüneceğimizi, o düşünce dairesindeki aktivitemiz bize aittir.” Efendi Hazretleri bu noktada bir uyarı koyar: “Buradan birileri bana şunu demesin yalnız: Burada sen ilâhlık tasladın. Her şeyi yaratan Allah’tır. Burada ilâhlık tasladın deyip ilâhlık çıkarmasın. Îdraki ve düşünceyi yaratan Allah, ama o yaratma ile o düşünceyi bana hür bir şekilde verdi.” Yaratmak ile hürriyet vermek birbirinden farklıdır; ikisini karıştırmak tasavvufi düşünceyi küfür zemininine kaydırır.
“Dedi ki ey kulum sen bu düşünceyi bu idraki hür bir şekilde kullan. Ve bu düşünce bu idrakla istemeyi çalıştırdı. Eskidir de buna ‘kest’ denir. Îstemeyi çalıştırdı. Biz neyi isteyeceğimiz de bu noktada hür. Düşünce hür, isteme de hür. Fiiliyatın üzerinde yaratma Allah’ın elinde.” Efendi Hazretleri eşariyede kullanılan “kest/kesb” (kazanma) kavramını düzelterek daha hürriyetçi bir yoruma ulaşır: Kul kendi iradesiyle kazanır, Allah kazandığı şeyi yaratır. Bu eşariyenin kesb öğretisinden daha cesur bir ifadedir.
“Sevmediğini Yapabilen, Sevdiğini Terk Edebilen”: Însan Tarifi
Efendi Hazretleri’nin bu sohbette yaptığı en özgün katkılardan biri, kendi “insan tarifi”dir. Dervişlerine “Dikkat edin, konuşmayın, insan tarifini iyi dinleyin” diye uyararak aktarır: “Sevmediği bir şeyi yapabilen, sevdiği bir şeyi terk edebilen. Îyilikleri ve güzellikleri reddedebilen, kötü ve çirkinliği isteyebilen bir mavı yok yaratık.” Bu tarif radikaldir çünkü insanı yalnızca yatkınlıklarıyla değil, onları aşma kabiliyetiyle tanımlar.
Efendi Hazretleri bu tarife “kendi felsefem” diyerek sahiplenir: “Benim natâlıklı hürriyetim var. Güzelliği reddedebilirim. Bu benim kendi felsefem. çirkinliği ve kötülüğü kendime alabilirim. Bu benim kendi felsefem. Kendi inancım. Kendimi makine gibi görmüyorum.” Bu “kendimi makine gibi görmüyorum” ifadesi, cebriyeye karşı sufice bir başkaldırıştır. Kul bir otomaton değildir; sevmediği bir şeyi yapmayı seçebiliyorsa, bu seçim hürdir.
Misaller somutlaşır: “Yiyebilen, Antep tatlısı var. Karnı tok ama. çok güzel bir Maraş dondurması var. Karnı tok ama. çok güzel bir Bayındır güveci var. Karnı tok ama. Nuri harika bir köfte yapmış. Karnı tok. Yemiyor.” Efendi Hazretleri Nuri’nin ev içi sohbetlerde yaptığı köfteleri bile örnek olarak zikreder. Birisi aç değil; Antep tatlısı, Maraş dondurması, Bayındır güveci ve Nuri’nin köftesi önündedir; ama kağıt helvası olarak kabul eder, yemez. Bu bir hürriyettir: Doyuran ama yeğlemekten kaçınan bir hürriyet.
“Oruçlu, iftar vakti belli, yemiyor. Karnı aç, oruçlu da değil, yemiyor. Yemiyorsun. Reddedebiliyorsun.” Efendi Hazretleri bu noktada dervişe dönüp sorar: Madem bunları reddedebiliyorsun, ve reddetmeyi henüz yapmadan karar olarak verebiliyorsun, peki bu kararı sana cebri bir şekilde ilahlar mı verdirdi? Yoksa sen mi ver bildin? “Bunu döndür şimdi de ki: Yedirmeme düşüncesini ve yedirmemeyi direkt Allah sana cebretti. Sen bunu düşünmedin. O zaman kâfir kâfirliğini düşünmedi. Ona Allah düşündürdü. Müminin müminliğini düşünmesi direkt ona Allah düşündürdü.” Bu analoji, cebri anlayışı sıfıra indirger: Kimse yemek reddetmek için Allah’ın cebriyle hareket etmiyorsa, küfre veya iman kararı da cebri olmaz.
Figuran Tiyatrosu: Cebriyeci Anlayışın Reddi
Cebriyecilere karşı Efendi Hazretleri çok etkili bir sağduyu itirazı kurar: “Buradaki bu düşünmeyi Allah’a mı atarsak insan makineleşti. O zaman yalancıktan bir tiyatro oynuyoruz biz. Sağ düşünmeyi yarattı, ne düşüneceğimizi bizim öngördü. Ama biz saf salak insanlarız. Allah bizim ne düşüneceğimizi öngördü. Ama biz perdenin arkasını göremediğimizden onu biz düşündük zannediyoruz, oyalanıyoruz. Birer tiyatrocuyuz biz.”
“Oyalandığımıza göre bizim elimize bu gecenin sahnelisi tutuşturuldu. Gerçek manada bizim elimizde bu gecenin sahnesi elimize tutuşturulduğundan biz bir tiyatrocu gibi tiyatromuzu oynuyoruz. Kötüler kötü figüranlık yapacaklar, iyiler iyi figüranlık yapacaklar. Ama her birisi de birer figüran, birer sinema şeridi gibi.” Bu tasvir, cebriyenin gerçekten neye yol açtığını ortaya koyar: Eğer her düşünce ve eylem önceden Allah tarafından yazılıp oynatılıyorsa, insanın tamamı bir filmin figüranından ibarettir.
“Kötü, sonuçta kötülüğünü yaparaktan filmin sonunda kötü adam olacak. Îyi, figüranlığını iyi yaparaktan filmin sonunda iyi adam olacak. Onun bütün hayat geçmişini, bütün davranış biçimi Allah’ın takdir ettiği noktada gidecek. Ve kul sonunda iyi de olsa, kötü de olsa bu Allah’ın takdiridir diyecek. Îyiliğini kendinden görmeyecek hiç, kendi gayretinden görmeyecek. Kötülüğünü de kendi nefsinden görmeyecek.” Bu cebri sistem, Efendi Hazretleri’ne göre hem tasavvuf edebiyle hem de hesap günü mantığıyla çelişir.
“Bu sufi anlayışta olan, kendilerini sufi diyen insanlar var. Bu anlayışta olan batılılar var. Bu anlayışta olan deri değişik düşünceye sahip olan insanlar var. Benim burada durmak istedim bu meseleyi gerçekten iyi anlayın ki biz kaderi ve vahdet-i vücudu ondan sonra daha iyi anlayacağız.” Efendi Hazretleri bu temelin üzerinde ileride vahdet-i vücudu, kaderi, Arabî’nin “varlık hayaldir” öğretisini anlatacağını müjdeler. Ama önce fiiliyatın üzerindeki iki kuvvetin ne olduğu tam oturmalıdır.
Delilerin, Uykuda Olanların, Unutanların Sorumlu Olmaması
Efendi Hazretleri düşünce hürriyetinin ehl-i sunnetteki hukuki gerekçesini ortaya koyar: “Yoksa deli dediğimiz aklı dengesini kaybetmiş olan kimse de sorumlu olacaktı. Yoksa birisinin kafasına silah dayandı zorla o kimseye bir şey yaptırıldı, ölüm korkusuyla o da sorumlu olacaktı. Bakın Hanefiler helsünle bunların üzerinden bütün sorumlulukları kaldırmışlar.”
“Siz uykuda da yaptıklarınızdan, dedlerinizden sorumlu olacaktınız. Siz unuttuklarınızdan da sorumlu olacaktınız. Eğer düşünce hürriyeti olmamış olsaydı. Şimdi katı kadercilere şunu derim: Delilerini atacaksınız. Adamı sorumlu tutup namaz kılmadığı için cehenneme mi atacaksınız?” Efendi Hazretleri katı cebriyeye bir diyagnostik sorusu yöneltir: Eğer her şey önceden yazılmışsa, o zaman deli’nin namaz kılmaması da önceden yazılmıştır ve hesap günü Allah onu cehenneme nasıl atır? Bir cebri adalet işleyemez.
“Ehl-i sunnet der ki, Hanefiler der ki, deli sorumlu değildir, direkt cennete gider. çocuk sorumlu değildir, direkt cennete gider. Hangi haline babadan dolarsa da olsun. Unutkan sorumlu değildir, hatırladığında soruyoruz. Gece uykuda insan yaşadıklarından, yaptıklarından sorumlu değildir. Bu nereden kaynaklanır? Düşünceden, bu hürriyetten. Îdrak ve düşüncesi varsa o kimsenin. Bunlar vardır.”
Efendi’nin önerisi şüdur: Akıl balığa ermemiş çocuk, aklı yerinde olmayan deli, unutkanlıkla eyleyen, uykudayken hareket eden, zorla tehdit altında eylemde bulunan kimse — hiçbiri sorumluluk taşımaz. Ehli sunnet bu kategorileri istisna ettiğine göre demek ki normal insandaki sorumluluk, idrak ve düşüncenin hürr olmasından çıkar. Bu kategoriyi tutan hiçbir cebriyeci, ‘Evet ehli sunnetteyim ama insanın düşüncesi cebridir’ diyemez; iki pozisyon birbirini yıkar.
Yerçekimi Misali: Üçüncü Kattan Atlayanın Akibeti
Efendi Hazretleri, “Mutlak kader” ile “cüzî irade”nin nerede ayrıştığını somutlaştırmak için yerçekimi misalini kullanır: “Bizim düşünce hürriyetimiz var. Biz bu hürriyeti kullanarak üçüncü kata çıktık. Üçüncü kattan aşağı şimdi atlayacağız. Bu hürriyetimizde var. Ama akıbetinde bu mahale kadar dersek, atlayıp öleceğiz veya yaşayacağız. Bunu da biliyoruz.” Îrade kullanımı üçüncü kata çıkmak ve atlamaya karar vermektir; bu hürdur. Ama atladıktan sonraki yerçekimi etkisi mutlak kaderdir.
“Yere çarptığımız anki durum mutlak kader oluyor. Yere çarptığın an. Yukarı çarptığın an o hürriyetin birbirinin içerisine eklenmiş olan sonucu. Mutlak kader ölüm, ölüm mutlak kader. Ölüm değil orada. Düşme orada, düşmesi kimsenin, düşmesidir. Yüksek bir yerden atladığı zaman yerçekim kuvvetiyle o kimse düşecek. Kader.” Efendi Hazretleri düşmeyi kaderin bir zaruri sonuç mekânizması olarak tanımlar; düşmenin ölümle sonuçlanması ise ayrı bir mutlak kader mekânizmasıdır.
“Bizim doğmamız mutlak kader. Bu dünyadan göçmemiz mutlak kader. Buna birimiz bizim onun üzerinde bir şeyimiz yoktur. Îradamiz yoktur.” Efendi Hazretleri ölüm ve doğum üzerindeki kul iradesini sıfırlar: Kimse doğduğunu talep etmemiştir, kimse ölümünün zamanını seçmez. Bu iki uçta mutlak kader hakim. Aradaki alan ise düşünce ve irade hürriyetidir.
Bu misal, modern determinizme karşı da sufice bir cevaptır: Doğa yasaları (yerçekimi, ölüm, bedenin biyolojisi) mutlak kaderin içindedir. Bu yasalar karşısında insan hürriyetini sıfırlamak yerine, Efendi Hazretleri insana çok net bir alan açar: Yasaların içerisinde hareket etmek ve karar vermek — üçüncü kata çıkmak, köfte yemek veya yememek, iftar vakti bekleyip aç kalmak. Îşte bu düzeyde hürriyet vardır ve teklif orada başlar.
Îbrahim Aleyhisselam ve Put Kıssası: “Allah Sizin ve Yaptıklarınızı Yaratır”
“Allah dilediğini yapar” ayetinin doğru okunması için Efendi Hazretleri önce ayetin bağlamına bakmayı önerir: “Allah dilediğini yapar ayet-i kerimesinin önüne bakacağız. Yaratma meselesinde de mesela ayetin önüne bakmazlar. ‘Allah tüm şeyi yaratır.’ Daha doğrusu ‘Allah sizin yaptıklarınızı yaratır’ ayetinin önünde ise Îbrahim Aleyhisselam’ın putların bulunduğu kıssa var.” Bu metodolojik uyarı, herhangi bir kelam tartışmasında ayetleri bağlamından kopararak kullanmanın riskini gösterir.
“Îbrahim putların önüne yemek koyanlar gider. Putları saldırdıktan sonra müşrikler gelir. Ondan sonra der ki sen nasıl putlarımıza saldırırsın? O da der ki siz kendi ellerinizle yontuklarınızı mı onlara tapıyorsunuz? Îşte bunlar size hiçbir şey cevap veremiyorlardı. Ondan sonra ayet-i kerime de der ki ‘Allah sizin ve yaptıklarınızı yaratan olsun.’” Yani ayet, bir kelam tartışmasının içinde değil, müşriklerin kendi elleriyle put yapıp sonra o putlara tapınma ironisi içinde iner. Bu bağlamda “yaptıklarınız” hem put yapmak hem put yapma isteğini içerir.
“Onlar put yaptılar, putu yaratma Allah’a aittir. Allah’a aittir. Putu yaratma, yapma işini yaratma. Yapma isteği kime ait? Yine insana ait. Yapma isteği insana ait.” Efendi Hazretleri bu tefsiri şekilde netleştirir: “Ben buraya bir çizgi çizme isteği insana ait. Ben buraya bir çizgi çizdim, işte kart yaptım. Bu kart çizgisi, çizme isteği bana ait. Bunu yaratan Allah.” Însan bir isteği oluşturur; ama o isteğin dışa aktarılıp bir fizikî varlık olarak tecelli etmesi yine Allah’ın yaratmasıyla olur.
Bu sistem ahlak öğretisinde çok önemli bir sonuç verir: Îstek kötü olduğunda dahi, yaratma Allah’a aittir; dolayısıyla fiili yaratmak “Allah kötülük yaratıyor” anlamına gelmez. Kötü olan istek; Allah o isteği bir fiil haline getirmek sürecinde yalnızca yaratıcı olarak rol alır. Bu, cebriyenin “Allah kötüyü de diler” türündeki köktü formulasyonlarını orta bir yere indirger.
Beyazıt Bestâmi’nin “Sübhanî” Sözü: Sıfatın Tecellisi
Sohbet panteizm tartışmasına geri döner: “Şimdi bu sözler sufi anlayışı yaşamayan insanların algılayamadığı şey. Beyazıt Bestâmî dedi ki bana şükürler olsun. Beyazıt güzelse Allah. Allah’lık olmadığı için yaratılmış nesle den sözlere tülemeliyiz. Hallaç da bu daireyi Beyazıt için alarak alevidir için alarak dedi ki Allah’tan başka varlık yok.” Efendi Hazretleri Beyazıt Bestâmi’nin “Sübhanî” sözünün hakiki bir kat egoizmden değil, özel bir halin sarstırdığı bir dilden çıktığını savunur.
“Hallâc’ın bu sözü söylediğini söylemiş olarak kabul ediyorum. Söyleyip söylemediğine bakmıyorum. Eğer bu sözü söylediğiyse ben eleştireceğim zaten.” Efendi Hazretleri burada önemli bir ayrım yapar: Rivayetin doğruluğundan önce, ifadenin içeriğini tartışmaya açar. Hallâc, Beyazıt’ın dairesini takip ederek, “Allah’tan başka varlık yok” diyecek ise bu panteizme kayar ve Efendi Hazretleri bu kaymayı reddeder.
Efendi’nin kendi yorumu şöyledir: “Beyazıt bu hâlde, bu hâlde kim olursa olsun o sözü söylerdi. Bu nedir? ‘Hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.’ Kulumun öyle bir manevi hâli vardır ki, onun üzerinde tecelli etmiştir. Bu tecelli hususi bir tecelli. Bu Allah’ın hususi tecellisine mazhar olan kul, o esnada ‘Ben O’yum’ diye bağırır.” Yani Beyazıt’ın sözü, aklı durdurmak-kalbi korumak şartlarının dışında, kulun üzerine Allah’ın “Subhan” sıfatının yansımasıdır. Allah’ın Subhan sıfatı Beyazıt’a yansıyor; Beyazıt kendi kendine Subhani (Şükürler olsun bana) diyor. Burada Beyazıt’ın “ben”i silinmiştir ve Allah’ın sıfatına dönüşmüştür.
Efendi Hazretleri bu ayrımı günlük bir örnekle somutlaştırır: “Doktor, 50 trilyonun var zengin misin? Zenginsin öyle değil mi? Araban var, evin var, barkın var. ‘Ben zenginim’ diyebilir misin? Dersin öyle değil mi? Ben zenginim. Ne korkuyorsunuz?” Zengin sözünün Allah’ın “Ganiyy” ismi olmasına kimse itiraz etmez; çünkü zenginlik bir sıfattır ve insana yansıyabilir. Aynı şekilde cömertlik, Allah’ın “Kerim” sıfatıdır; bir insana “cömert insandır” dendiğinde Allah’ın sıfatı o insanda tecelli ettiği kastedilir. Böylece Beyazıt’ın “Sübhanî” demesi, Allah’ın “Sübbuh” sıfatının tecellisi olarak tanımlanır, panteist bir ilahlık iddiası olarak değil.
Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut: Îkisini de Reddeden Duruş
Efendi Hazretleri vahdet-i vücut öğretisinin Arabî’den bağımsız bir sonraki nesil akımı olduğunu net bir şekilde aktarır: “Tabii ne Füsus’unda ne Fütûhat’ında vahdet-i vücut lafını kullanmamışlar. Vahdet-i vücut lafını kullananlar Harabitilerdir. Vahdet-i vücut Füsus’ta da Fütûhat’ta da harabitidir. Hiçbir yerde vahdet-i vücutdan bahsettiğini göremezsin isim olarak da lafız olarak da. Sonradan gelen vahdet-i vücutçular, bu panteizlikten biraz özenerekten, panteizmden biraz bir şeyler kataraktan bütün varlığı Allah’ın varlığı olarak görmüşler.”
“Ne vahdet-i vücutçuyum ne de vahdet-i mevcutçuyum. Ne vahdet-i vücutçuyum ne de vahdet-i mevcutçuyum. Ben ikisinin de anlamsız savaşlarına katılanlardan değilim. çünkü vahdet-i vücutçuları da beğenmiyorum. Beğenmemek öyle tabiri biraz zor bir şey ama reddediyorum.” Efendi Hazretleri bu sohbette özgür bir duruş koyar: Îkisinden birini seçmek zorunda hissetmez, çünkü iki akım da kendi içlerinde yanlıştan kurulmuştur. Arabi vahdet-i vücut kelimesini kullanmamış; kelimeyi kullanan sonraki nesil Harabiti’dir ve panteizmin etkisi altındadır.
“Mesela vahdet-i vücutçuların bir kısmında Hz. Mevlânâ’yı vahdet-i vücutçu görürler. Onun da Hz. Mevlânâ’nın sözüne bağlı olur: ‘Bu âlemde zannınca herkes bana dost oldu. Benim sırlarımı araştıran, benim sırlarıma aşina olan çok fazla olur.’ Veya onun. Vahdet-i vücutçular kendi zannlarıyla, Arabi ve Hz. Mevlânâ’yı vahdet-i vücutçu ilan ederler. Hiç alakaları yok.” Efendi Hazretleri Hz. Mevlânâ’nın “bana dost oldu” beytini vahdet-i vücutçuların yanlış okuduğunu, Mevlânâ’nın bu akımdan bağımsız bir sufi olduğunu açıklıkla belirtir.
“Hiçbir Îslam suresi vahdet-i vücutçu olmaz. Hiçbir sufi. Muhammed’i sufi, Muhammed’i sufi, vahdet-i vücut düşüncesinde olmaz. Ya da bilmiyordur cahilliğinden de. Ama Muhammed’i bir sufi Arabi’yi oku, Arabi dersini alır. Hz. Mevlânâ’yı oku, Hz. Mevlânâ dersini alır.” Efendi Hazretleri kendisini açıkça bir “Muhammedî-sufi” olarak konumlandırır; bu çizgi Arabi ile Mevlânâ’yı okur ama onları panteist bir akıma dönüştürmez. Doktorun sorduğu “Kaç tane sonsuz vardır?” sorusuna Efendi Hazretleri kendine özgü bir şakayla cevap verir: “Sana bağlı doktor. Senin bildiğin kadardır doktor.”
Îbn Arabî’nin “Varlık Hayaldir” Öğretisi ve Uyku Misali
Efendi Hazretleri vahdet-i vücutçuların yanlış okuduğu Arabi’nin gerçek tezini aktarır: “Teyze der. Varlığı kendi zatının içine koymaz. Ama kendi zatından dayırmaz. O yüzden bu varlığa hayal demiş. Sunmuş olan bu varlığa hayal alem, gölge alem demiş.” Bu, Arabî’nin üç boyutlu hassasiyetini gösterir: Varlık ne Allah’ın zatının parçasıdır (panteizm), ne de Allah’ın zatından tamamen kopuk bir bağımsız varlıktır (düalizm), varlık Allah’ın tecellisinin bir hayaldir, bir gölge alemidir.
“Vahdet-i vücutçular bu alemleri Allah’ın zatının içine koyaraktan, zatının içine koyaraktan alemdeki her eşyayı ve tecelliyatı Allah’ın zatı hükmünde görmüş. Bu kalem de Allah’ın zatı. Bu kibrit de Allah’ın zatı. Necis de Allah’ın zatı. Haşa. Necis sözler de Allah’ın zatı.” Efendi Hazretleri burada vahdet-i vücutçuların varılacak saçma sonuçlarını göstermek için kalemi, kibriti ve necis şeyleri örnek verir: Eğer her şey Allah’ın zatının içindeyse, necis olan şey de haşa Allah’ın zatının bir parçası olacaktır. “Allah der ki, Allah necisi sevmez. Allah küfrü sevmez. Allah kâfirleri sevmez. Allah cimrileri sevmez. Biz komple bütün varlığı Allah’ın zatının içine koyduğumuzda sıkıntı var.”
Arabi’nin çözümü şudur: “Bu âlemi hayal âlemi olarak görüp, Arabi der ki, insanlar ölüdürler. Pardon, insanlar uykudadırlar. Öldüklerinde uyanırlar.” Bu hadis-i kudsidir ve Efendi Hazretleri bunu Arabi’nin “varlık hayaldir” öğretisinin felsefi dayanağı olarak sunar. “O zaman biz bu varlık alemini uykuda görürsek veya bu varlık alemini rüyadaymış gibi hissedersek, rüyadaysak ve biz burada uyuyorsak, bakın burada Arabi, insandaki fikir ve düşünceyi farklı bir boyuta taşır.”
Arabi’nin bu konuda dervişlere yönelttiği bir hatrılatıcı anlam var: “Der ki güzel, siz uyuyorsunuz. Uykudasınız. Uyurken, uykuda uyurken rüya gördüğünüzde o hakikattir der.” Bu yüzden bu âlemdeki her şey, uykuda gördüğümüz rüyanın içindeki unsurlar gibidir — gerçek ama uyanınca anlamını yitirecek. Efendi Hazretleri bu noktada küçük bir rahatsızlığı olduğunu söyleyerek sohbete bir süre ara verir, ama vahdet-i vücutçuların algılayamadığı bir önemli noktayı da ekler: “Varlık alemi, vatandaşın zatıysa fizikçiler hesapladılar. Hem hızla genişliyor ve büyüyor. Sıfatları sonradan oldumlaşmaz, kemal ermez, büyümez, küçümez. Sıfatları kâmildir.” Eğer bütün bu evren Allah’ın zatı olsaydı, kosmolojideki genişleme Allah’ın zatının genişlemesi olurdu; oysa Allah’ın zatı ne genişler ne küçülür. Bu, panteizmin ne kadar zayıf bir temelde durduğunu gösterir.
Sultan Fatih’in Arabî Tercihi ve Anadolu’nun Hanefi-Arabi-Mesnevî çizgisi
Efendi Hazretleri Anadolu’daki sufi tercihin tarihi bir kararı olduğunu belirtir: “Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin görüşleriyle Arabî’ye şerh yazanların görüşlerini bir kitapta toplatmış Fatih. Kitabın çevresini hiç vahdet-i vücutdan bahsetmemişler. Arabî’nin felsefesi, aleme, insanlara, velilere bakış açısı, Allah’a bakış açısı ve karşı tezlerini koymuşlar. Fatih kendi tebaasını Arabî felsefesine göre devam etmesini istemiş.”
Fatih’in bu kararı Anadolu’nun kelam ve tasavvuf çizgisini belirlemiştir: “Ve Anadolu’daki Îslam algılayışı ve anlayışı fıkıh açısından Hanefidir, sufilik açısından Arabi ve Besnevi’dir. Muhakkak Osmanlı Împaratorluğu geniş bir imparatorluk olduğundan her şey içinde alınmış.” Yani Anadolu’nun üçlü omurgası Hanefi fıkıh, Arabi’nin Fütûhat çizgisi ve Hz. Mevlânâ’nın Mesnevi’sidir. Bu üç unsur Fatih’in tercihiyle resmiyeştirilmiştir.
Efendi Hazretleri bu tarihsel tercihin değerini anlatmak için kendi duruşunu bir kez daha konumlandırır: “Vahdet-i vücut var olanların birliğini, var olan olduğu için bir var edenin bulunduğunu ve var olanların varlığının, Tanrı’nın varlığının kanıtladığını sanılır. Vahdet-i mevcut veya vahdet-i vücut lansını ikisini de reddedenlerden.” Efendi Hazretleri kendini Fatih’in çizgisiyle özdeşleştirir: Her iki pole de karşıdır, ikisinin de anlamsız savaşını desteklemez.
“Bir şey kötüyse kötüye karşı da başka bir şey oluşturmanın bir anlamı yok. Kötüyü reddet bitsin. Ben o yüzden vahdet-i vücutçuları reddedenlerden. Arabi değil. Mesela vahdet-i vücutçuların bir kısmında Hz. Mevlânâ’yı vahdet-i vücutçu görürler. Hiç alakaları yok. Hiçbir Îslam suresi vahdet-i vücutçu olmaz. Hiçbir sufi. Muhammed’i bir sufi vahdet-i vücut düşüncesinde olmaz. Ya da bilmiyordur cahilliğinden de.”
Zatullah’ı Tefekkür Yasağı ve Kul-Halifelik
Sohbetin sonlarında dervişlerden biri sorar: “Îmeli olmayan bir şey vardır mı? Vardır. Allah.” Efendi Hazretleri önemli bir sınır için düşünce hürriyetine koyar: “Îslam sufiliğinde, Îslam felsefesinde, inancında, düşünceye gen vurulan, düşünceye set çekilen bir tek yer var: Allah’ın zatı. Başka bir gen vurulan yer yoktur.” Düşünce hür ama zatullah karşısında donar; bu çok özel bir istisnadır.
“Cenab-ı Hak Hadis-i Kudsi’de kendisinin kendi sınırını koyuyor. Demiş ki Allah’ın zatını tefekkür etmek, düşünmek yasaktır. Haramdır. ‘O insanlar düşündü mü ki?’ diye ayet-i kerimelerde sorumu vardır. Aklettiler mi ki? Sorumu vardır. Eğer düşünme de hür değil de Allah’a ait olmuş olsaydı, Allah kendi kendine soruyor olmuş olacaktır. Düşünceyi Cenab-ı Hak hür bıraktı ki, o kimselere dedi ki siz düşündünüz mü?”
Efendi Hazretleri bir istisna sorusu da Hz. Adem’in cennette yasak meyveyi yemesiyle ilgili ya&##351;anır: “Hazreti Adem, Allah seni hepsinden yarattı. Sen kaptın, meyveyi yedin mi? Senin yüzünden insanlar buradan boğuldu, cennetten boğuldu. Hazreti Adem ne diyor? O da diyor ki, Allah’ın daha önce benim üzerime takdir ettiği şeyden dolayı mı beni sorguluyorsun? Hazreti Peygamber de diyor ki, Musa’nın ilmi, Adem’in ilmi Musa’yı yeniliyordu.” Bu hadise “Adem-Musa münazarası” diye bilinir ve cebri okumayı destekler görünür.
Efendi Hazretleri’nin bu hadise yapılan açıklaması: “Ayni adım demek. O yüzden üzerimde çok durum. Bu muhabbet biraz bitmeyecek çünkü.” Yani meselenin sonu yoktur, ancak aynı noktada kalarak devam eder. Hz. Adem’in “takdir” göndermesi, unutma ve nisyan gibi bir nevi mazeret psikolojisi içinde değerlendirilebilir; nitekim Hz. Peygamber bir başka hadiste “Adem unuttu, zaafi gösterdi” demiştir. Bu her iki hadisin birlikte okunması, cebri bir kaderden ziyade kulun unutma-hatırlama ve irade zafiyeti alanını çizer.
Sufi Hal ve Yaraticınin Farkli Bir Boyuta Gecisi
Sohbetin final bölümünde Efendi Hazretleri “Yunus Emre’nin ‘Sırat köprüsünün üzerine evler kurulasım gelir’ kelimesi de normal, alışılmış düşüncenin çok çok üstündedir” diyerek bir onceki hafta anlattığı Yunus beytini hatırlatır. “Yani o zaman isterse insan kıyamet ve kâinat kavramlarını da kendisi değiştirebilir.” Sufi kendi hal alemimde onu yaşar; değiştirir demeyelim o zaman, yaşar diyelim. Bu fark önemlidir: Sufi dış dünyayı değiştirmez, kendi hal âleminde onu dönüştürür.
Doktorla yapılan diyalog da bu halin canlı bir örneğine dönüşür: Doktor “Ondan başka bir şey var mı ki?” diye çıkış yaptığında Efendi Hazretleri gülerek karşılık verir: “Ben doktor bahçeye çıktım. Doktor seni uçuracağım da göndereceğim. Ben öyle bir uçuk yere geldim ki. Burası normal bir cemaat değil. Burası normal bir tarikat değil. Sen bizi sırf burada dönüyor zannetme. Güzel bir yerde dönüyoruz. Sen uçsan burdayız.” Efendi Hazretleri tekkenin özelliğini vurgular: Burası fiziksel olarak sadece bir ders salonu değildir; dervişlerin hal âleminde uçtukları geniş bir güzelliklerdir.
Yaratma lafsı meselesiyle ilgili Efendi Hazretleri net bir duruş koyar: “Yaratma lafını vahdet-i vücutçular mı kullanıyor? Yok. Yaratma Allah’a attik. Bir de Mustafa’ya bak kendinin de bir dahilesi var. Oraya ait.” Yani yaratma yalnızca Allah’a ait bir fiildir; bunun dışında hiç kimse bir şey yaratmaz. Kul yalnızca ister, di ler, düşünür; ama bu istekleri fiiliyata geçiren yine Allah’ın yaratıcı kudretidir.
Ders son notta özetlenir: “Bu anlattığım şeyle bu anlattığım noktada bizim cüz iradamizi kabul etmemiz vahdet-i vücudu zaten bu manada reddettiğimizde bir sıkıntı yok.” Yani cüzî iradeyi kabul etmek demek, vahdet-i vücut öğretisini doğrudan reddetmek demektir; çünkü vahdet-i vücut her şeyi Allah’ın zatına bağlar, kul iradesine yer bırakmaz. Efendi Hazretleri’nin sohbetindeki bütün tartışmanın sonu, bu basit cümleye ulaşır: Cüzî irade var ise vahdet-i vücut yoktur; vahdet-i vücut var ise cüzî irade yoktur. Efendi’nin ter tedricini: Cüzî irade var, vahdet-i vücut yok.
Allah’ın Sıfatlarının Her Varlıkta Tecellisi
Son bir soruya Efendi Hazretleri sıfat-tecelli öğretisini açık bir şekilde koyar: “Allah ağacın üzerinden veli sıfatını tecelli etmez. Allah’ın sıfatları noktasında. Yani insanın üzerinden ederdi. Ben de Allah’ın bütün sıfatlarının düşünce olarak bütün nesnelerin üzerinden bu sohbetten sonra ve önce bütün nesnelerin üzerinden tecelli edebileceğini düşünüyorum.” Yani Allah’ın sıfatları bir bütün olarak tüm varlığı kapsar; ancak bu her varlık için aynı yoğunlukta tecelli olmaz.
“Yani Allah ağacın üstünden de veli sıfatını tecelli edebilir. Ama biz görüyor muyuz? O önemli değil mi? Allah’ın sıfatları bütün varlık alemini kapsamıştır. Her şeyin üzerinden her şeyi tecelli ettirir. Ama bu ağaç benim velimdir, gidin ona demezsin. Onun üzerinden velayet sıfatı muhakkak açıktır. Bütün sıfatları bütün her şeyin üzerinden tecelli eder.” Bu tasnif, panteizmden ayrılmanın inceliğini gösterir: Sıfatlar bütün varlıkta tecelli eder ama her tecelli velayet değildir; bu yüzden insan ağaca veli diye gitmez. Însan velisini özel olarak tanımlanmış bir kul varlığı olarak arış.
Efendi Hazretleri bu sohbetin ana omurgasını son bir cümlede özetler: “Biz iradamizi ne zaman kullandık? Akıl balığ oluncaya kadar. Însanoğlunun sorumluluğunun akıl balığ olmasından başlangıcının sebebi idrakinde düşüncesinde hür olması.” Însan, şu halde, büyüyen bir hayvan veya bir figürdan ziyade, açılan ve genişleyen bir düşünce-irade alanıdır. Bu alanın ortaya çıkması için önce akıl ba liğa ermelidir; ve akıl balığ olduktan sonra, bu alanın içinde kul kendi istemelerini, düşünmelerini, seçimlerini kendi eliyle oluşturur.
Sohbetin sonu, kul-Allah ilişkisinin temel hukukını özetler: Yaratan Allah, isteyen kul, düşünen kul, fiiliyatı yaratıp tecelli ettiren yine Allah. Ve bu yapının içinde kul, kendi düşüncesini bir kâfir veya mümin olma yolunda hürce kullanır; cennet veya cehennem kapısına ona göre gider. Mutlak kader insanın boğazını sıkıp onu bir figüre çevirmez; aksine, cüzî irade ve düşünce hürriyeti, kulu Hz. Allah’ın halifesi kılar. “Kul, Allah’ın halifesi hükmündedir” ifadesi sohbetin bütün tezini tek cümleye sıkıştırır.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Kalb, Halife, Muhabbet, Tecellî, Vahdet, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı