Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Dergah Sohbetleri Serisi ·

351. Dergah Sohbeti — İstişare Adabı, Sarık Sünneti ve Aşkın Mahremiyeti

Mustafa Özbağ Efendi'nin dergah sohbeti: 351. Dergah Sohbeti — İstişare Adabı, Sarık Sünneti ve…. Tasavvuf, ahlâk ve mânevî yol üzerine kapsamlı açıklamalar.

Sarık: Dergah Adabı: İstişare ve İzin Meselesi

Bismillahi r-Rahmani r-Rahim. Allah gecenizi hayır eylesin. Cenab-ı Hak gönüllerimizi hayır eylesin. Hayrınızı, yılınızı, ömrünüzü hayır eylesin inşaAllah.

Dergahtaki arkadaşlarımızla yapmak istediğimiz etkinlikler veya şehir dışı sohbet programlarına katılmak için sorumlu ağabey veya ablalarımızla istişare etmemiz gerekirmiş. Dergahımızın adabına övünebiliriz. Müstahidin programları herkese açıktır. Müstahidin herhangi bir programıyla alakalı herhangi bir yerden izne ihtiyaç yoktur. Ama velâkin, edepli olan istişare etmektir. Edepli olan, istişare etmektir. Bilemediğimiz bir şey olabilir belki de, göremediğimiz bir şey olabilir.

O yüzden mesela erkekler kendi aralarında sorarlar: “Buraya gitmemizde bir sıkıntı var mı?” Genelde bir sıkıntı olmaz. Ama bu zorunlu değildir. Çünkü eğer bir programda bir sıkıntı varsa, arkadaşlar gelmesinler deniliyorsa bu açıkça ilan edilir. Eski adatta bir sufinin başka bir beldeye, bölgeye gitmesi muhakkak izin alınmasını gerektiren bir şeydi. Ama bu benim dervişliğimin ilk yıllarında söz konusu olurdu. Ben arkadaşlarımı bu noktada serbest etmiştim.

Serbest etmenin sebebi de şuydu: Burada bin kişi var. Yarın İstanbul’a gideceğim. Bin kişi telefon açacaklar: “Abi yarın İstanbul’a gidebilir miyiz?” Başındaki kimselere müracaat edecek, İstanbul’a müracaat edecek. Bunlar dönem içerisinde sıkıntılı şeyler. Bu tip meselelere gerek kalmadı.

İstişare ile İzin Arasındaki Fark

Ama bu neyle alakalı? Mesela bir kimse, doktor, üç beş arkadaşıyla beraber İzmir’e gidiyor. Ümuma açık bir sohbet var. Doktor, üç beş arkadaşı demiş ki: “Gidelim mi?” Gidelim. “Doktor Halit’ten izin alsın. İzmir’e gidebilir miyiz?” Gidemezsiniz deyince ne olacak? Sıkıntı. Ama Doktor Halit istişare edebilir: “Abi izinle gidiyoruz ya.” Bu daha hoş. İzin biraz daha işin içerisinde sıkıntı doğurur.

Doktor üç dört arkadaş toplandılar İzmir’e geldiler. Halit’in bana neden haber vermediğini hiç demen yok. Halit’e nefes açıldı şimdi. Bu erkekler için de bayanlar için de geçerlidir. Önceden bu konuda çok ketumluğa düşenler vardı. Ben öyle bir ketumluk yapmadım. Bu evden arkadaşlar memnundular bu noktadan.

O yüzden normalde istişare haklı bir şeydir. İstişare etmek sünnettir. Güzel bir edeptir. Kur’an ile sünnetle sabittir. Harika bir şeydir. Ama “izin” denilince bu sıkıntılıdır. O yüzden kardeşler istişareye açık olsunlar. Birisi istişare etmesin diye ona da kızmasınlar. Bir laf da söylemesinler.

Olabilir, bir kimse istişaresiz gidebilir mi? Gidebilir. Özel bir meselesi vardır, özel bir hali vardır. Hiç kimseye konuşmaması gerekiyordur. Veya hasbel kader üstadıyla bir mevzu olmuştur, görüşmüştür, o da ona “gel” demiştir. Bunların istişaresi olmaz, istişareye açılmaz. Ama mesela dergahla alakalı bir şey, bazen burada arkadaşlara diyoruz ki bu kadar gün herkes gelsin, gelmeye çalışsın. Araç kaldırılıyor, bunlarda o kimsenin kendi şahsına göre hareket etmesi yoktur.


Evlilik Görüşmesinin Edebi

Evlilik görüşmesinin edebi, bunu söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Evlilik görüşmesinin edebi, adabı bellidir. Üç sefer görüşebilir bir kimse, evlenecek olduğu kimseyle. Harama düşmeden, makul dairede, makul bir şekilde üç sefer konuşma hakkı vardır. Bu üç sefer konuştu, üç sefer bir sonuca ulaştıysa ulaştı, ulaşmadıysa artık nasiptir.

Bazen bana telefon atıyorlar veya soruyorlar: “Telefonla konuşsak olmaz mı?” Bir seferden bir şey anlaşılmaz. Dinin hukuku budur. Dinin hukukunun dışında bir şey konuşmam mümkün değildir.


Sarık Sünneti: Tarihi, Renkleri ve Kültürel Boyutu

Sarığın Tarihçesi ve Hz. Peygamber’in Sarık Sarması

Günümüzde sarık çokça kullanılan bir giysi değildir. Sarık hakkında bilgilendirme yapalım. Sarık nasıl sarılır, rengi önemli midir, uzunluğu önemli midir? Sarık, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri döneminde Araplar hepsi aynı kültürden, aynı giysileri giyiyorlardı. Hepsi Kureyşli veya yakınlardan. Kültürleri aynı, kıyafetleri aynı olunca savaş meydanında birbirlerinden ayrışmaları güçtü.

Müslümanların az, kafirlerin çok olduğu dönemlerde -ki her seferinde öyle olmuştur- Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin savaşlarında melekler, Cebrail Aleyhisselam başta olmak üzere, başlarına bir alamet sararak gelirler. Ve Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri bunu tavsiye eder.

Başı örtmek, başa bir örtü koymak zaten Arapların geleneksel kıyafetleriydi. Araplar hâlâ da o geleneksel kıyafetlerine devam ederler. Bu başı örtmek sünnet midir? Evet. Kuvvetli sünnet midir? Evet. Hz. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri başını devamlı örtmüş müdür? Evet.

Melekler başlarında sarıklarla gelince Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri de bu alameti sarar. Müslümanların hepsi de giysilerinden kimisi birer parça koparır, kimisi oradan bir şeyler bulurlar ve herkes başına bu sarığı sarar. Ve sarık sarma sünneti budur. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ondan sonra devamlı sarık sarmıştır. Başı örtmek ayrı sünnettir, sarık sarmak ayrı sünnettir. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ömrünün geri kalan kısmında her namazda sarık sarmış, her cihatta sarık sarmıştır.

Sarığın Renkleri ve Tarikat Gelenekleri

Renkle alakalı rivayet edilir ki üzüntülü, hüzünlü cihat zamanlarında siyah sarardı. Cumalarında siyah sarardı. Beyaz da sardığı olmuş, sarı da sardığı olmuş. Renk noktasında sünnet dairesinde “şu renk sadece sünnettir” demek mümkün değildir. Sonra Kadiriler yeşil sarmışlar, Rufailer siyah sarmışlar. Kimisi pembe sarmış, kimisi sarı sarmış, kimisi mor, kimisi mavi sarmış. Bu noktada her tarikat kendince bir renk oluşturmuştur.

Mesela siyah sarmayı Rufailer kendilerine şiar edinmişler. Ama Sufiler tarikat dairesinin dışında ilk Sufi adabında bir renk yoktur. Herkes renk arıyor. Biz biraz meşrep itibarıyla Sufi meşrep yaşamaya çalıştığımızda ben istemem burası sırf siyah sarık olsun, veya sırf yeşil olsun, veya sırf beyaz olsun. Benim gözüm arzu eder ki burası bahar bahçesi gibi rengarenk olsun.

Böyle insanlar tek tip kıyafete takılırlar. Tek tip kıyafet sanki askeri bir personelmiş gibi veya komünist devletlerdeki tek tip kıyafetler gibidir. Bunlar benim çok hoşuma giden şeyler değildir. Mesela hacca gidenler, ihram, ziyaret tek tip kıyafetleri hepsini tek tip giydirir. Biz komünist ülkeleri tek tipçi diye eleştirirken asıl o düşünce bizim içimizdedir. Okul formalarımız tek tiptir, hacca giderken kıyafetler tek tiptir.

Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin ve ashabının hayatına baktığımızda böyle bir tek tiplilik yoktur. Rengarenk sarık sarmışlar, rengarenk kıyafetler var. Mesela biz şimdi pembe giyinmiyoruz, kendimizce pembeyi kadın rengi gibi görüyoruz. Ama sahabenin içerisinde pembe sarık takan, pembe giyinen ashab vardır. Biz kendimizce renklere cinsiyet atfetmişiz. Sahabe rengarenktir ve insanlar rengarenk takabilirler.

Sünnet olarak hüzünlü zamanlarında siyah, cumalarda siyah; sevinçli bayram günlerinde beyaz, pembe, açık mavi takabilirler. Kırmızı sarık, tek sarık olursa caizdir. Kırmızı haydari takabilirler, giyebilirler. Kırmızı giyinmek caiz değildir, yoksa kırmızı haydaride bir sıkıntı yoktur.

Ben isterim ki burası rengarenk olsun. Yakıştırsınlar insanlar kendilerine. Kendince bir kültürü olsun, kendince bir çeşnisi olsun. Birisi her derste ayrı bir renk sarık, ayrı bir renk takke yapabilir. Rengine göre takke, rengine göre haydari, rengine göre sarık sarabilir.

Sarığın Uzunluğu ve Sarkıtma Adabı

Sarığın uzunluğuyla alakalı bazı hadislerde beline kadar geldiği, bazılarında iki karış olduğu, bazılarında iki kürek kemiğinin bittiği yere kadar geldiği rivayet edilir. Normalde en güzeli, Sufi adabında iki karış olarak belirlenir. Beline kadar sarığı getirmemeye gayret eder. Beline kadar sarık geldiğinde bu hoş olmaz. Bunu bir sararak iki kürek kemiğinin ortasına tekli bırakır. Tayyasan derler, iki tane birden sarkıtabilir, iki tane birden öne de sarkıtabilir. Bunların hepsi de sünnettir.

Arakiye, Takke ve Türk Geleneği

Sarıksız takke takmak Cumhuriyet zamanında mecburiyetten veya baskıların neticesinde olan bir şeydir. Sünnet dairesinde sarıksız takke takmak, sadece takkeyle namaz kılmak yoktur. Başı örtmek vardır ama Hz. Peygamber’in geleneksel örtüyle örtmüştür.

Önceden de insanlar geleneksel örtü örterlerdi. Türklerin kendi gelenekleri vardır. Keçe, arakiye denir, o Türklerin kendi geleneğidir. Arakiye takmak, keçeden başlık takmak, Orta Asya’dan itibaren Türklerin kendi kültürüdür. O soğuk iklim şartlarına göre kafalarına kalpak takmışlar veya keçeden arakiyeler takmışlar. Onlarla beraber Anadolu’ya gelmişler. İslam olunca da bakmışlar ki bununla uğraşacak bir şey yok.

Arakiye normalde sadece tarikata ait değildir. Arakiye Türklerin kendi kültürüdür. Bu arakiye bütün herkesin kafasında vardı. Arakiyenin üzerinde sarık sarmak Türklerin kendi kültür ve geleneğidir. Sufiler böyle arakiye takmışlar, arakiyenin üzerinde sarık sarmışlar. Arakiyenin üzerinde sarıksız Sufi yoktur. Böyle devam etmişler.

Türkler kendi içlerinde alim olanlar beyaz sarmışlar. Nakşibendiler bu noktada beyazı kendilerine tarikat sarık rengi olarak belirlemişler. Nakşibendiler beyaz sarık sararlar. Sonradan Kadiriler, Rufailer, Nakşibendiler, herkes bir rengi almış kendilerine.

Takkeyle Yahudilerin kipası arasında çok fark yoktur. Takkeyle papazların başlarına taktıkları arasında da fark yoktur. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Hristiyanlara ve Yahudilere muhalefet ederdi. Buraya dikkat edin.

Sarıkla Namaz Kılmanın Fazileti ve Devrim Kanunları

Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan otuz üç derece evlâdır, efdaldır derler. Sarık sarmak sünnettir. Dışarıda saramıyoruz, malum Türkiye’de hâlâ devrim kanunları var. Devrim kanunlarına göre bir kimsenin dışarıda sarık sarması, türbanla dolaşması yasaktır. Ancak resmi kimliği olan müftü efendiler gibi veya Diyanet İşleri Başkanı gibi zatların sarabileceklerine dair düzenleme var.

Tabi şu anda hiçbir şey dediği yok ama zaman zaman, mesela 28 Şubat’ta sarık saranları, türbanla dolaşanları topluyorlardı. Devrim kanunlarına, kılık kıyafete aykırılıktan işlem yapılıyordu. Herkesin şapkayla dolaşması lazımdı açık yerlerde. Açık yerlerde şapkasız dolaşma, şapka kanununa muhalefetten işlem yapılabilirdi. Meşhur şehitler var, İskilipli Atıf Hoca gibi. Mahkeme kararları bellidir.


Sakal Sünneti: Mekke ve Medine Dönemi Farkları

Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Hristiyanlara ve Yahudilere muhalefet ederdi. Mesela onlar sakallarını uzattılar, Hz. Peygamber Efendimiz kısalttı. Onlar kısalttılar, Hz. Peygamber Efendimiz uzattı. Medine döneminde bir kavzeden yukarısını kesmeye başladılar.

Bir kavze ne demektir? Bir kimsenin avucu kadardır. Normalde avucundan tutacak, buradan tuttu, şuradan çıkanı kesecek. Bu en uzunudur. Tekrar söylüyorum, bu en uzunudur. Bazı kardeşleri görürsünüz sakalları çok uzundur. O Mekke döneminde Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri müşriklere muhalefet ederdi. Medine’de ise İslam oturmuştur, yerleşmiştir. Medine’de artık müşriklere muhalefet değil, kendi dinini, kendi kültürünü oturtmak vardır. Orada sakal bir avuç olur, bir kavze olur.

Tabi bu kavzenin üzerinde tartışmalar vardır. Kimisi dört parmak der çeneden sonra. Kimisi bunu en uzunudur derler. Önemli olan şudur: bir kimsenin jilet vurmamakla bir kavze arasıdır. O kimse kendi haline göre, kendi konumuna göre sakalını kısaltabilir, uzaltabilir. Kendi durumuna göre hükmünü verebilir. Sakın birisine “sakalın neden kısa, sen neden böyle sakal bıraktın?” demeyin. Böyle bir söz söyleme lüksü hiç kimsenin yoktur.

Sakal bırakmak da sünnettir, sarık sarmak da sünnettir. Bu noktada bizim kendi kardeşlerimizin arasında bir sarık rengi dayatmamız veya bir haydari rengi dayatmamız yoktur. Herkes hangi renk haydari, hangi renk sarık, hangi renk takke takıyorsa olabilir.


İnsanlardan Beklenti İçinde Olmamak

İnsanlardan beklenti içinde olmak, insanın kendini terbiye etmediği müddetçe devam eder. Bu beklenti olmazsa o kimse birilerine kızar. Bu beklenti o kimseyi üzer aslında. Meşhur atasözüdür: “Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez.”

Gönül arzu eder ki kimse hiçbir şey beklemesin. Gönül arzu eder ki herkes kendince kendisine yetebilsin. Bu noktada kendini böyle dizayn etsin. Asla yetinmesin veya o haliyle yetinmesin. O halini iyi şekilde geçirmesi gereken bir şeyse geçirmeye gayret etsin. Gönül arzu eder ki insanlar beklenti çukuruna düşmesinler. Çünkü gerçekten çukur bir şeydir.

Gönül arzu eder ki insanlar kendi işlerini kendileri görsünler. Kendi işlerini görebileceği kadar bir şeyler yapsınlar. Kendi kendilerine yetebileceği kadar bir şey yapsınlar. Ama insanın dili sürçüyor, kalbi sürçüyor, kendisi sürçüyor. Böyle bir beklenti içerisine girebiliyor.

O beklenti karşılık bulmazsa üzülüyor. Üzülmekle kalmıyor, o beklentide bulunduğu kimseye canı sıkılıyor. Ona karşı morali bozuluyor. “Neden yapmadı, neden etmedi” muhabbetini yapıyor. Bu hoş şeyler değildir. Bu noktada beklentisiz olmalı. İstemek zaten yasaktır. Bir de kendi içinden beklemek, o gerçekten insanın iç hastalığıdır.

Mesela bir kimse düşünür: “Adnan beni yanına götürür.” Bu beklenti içerisinde olmaktır. Allah muhafaza eylesin. Bu Sülük için zor bir noktadır. Bu noktaya hiç kimsenin düşmesini istemem. Çünkü eğer o kimse götürmezse, ona karşı burukluk oluşur. “Oraya gideriz, orada bize bir şekilde bir şey yaparlar” demek, o beklentinin içerisine girmektir. İnsanı hep başkalarının eline, dudağına baktırır.

Böyle olmaktansa bir kimsenin beklentisiz yaşaması, o kimseyi özgür eder, hür eder. O özgürlüğün, o hürriyetin tadını alırsa o kimse insanlar arasında beklentiye girmez. Muhakkak ki çok içli dostluklar vardır. O birbirine içli dostlukların arasında bu tip şeylerin muhabbeti olmaması gerekir. Ama insanoğlu bu noktada kimin nerede ne yapacağı belli olmuyor. Bakarsınız dostlukların içerisinde dahi beklentiler oluşabilir, sıkıntılar oluşabilir.

O yüzden dervişin, Sufi dervişinin hadis-i şerifler gereğince hiç kimseden hiçbir şey istememesi, ve aynı zamanda hiç kimseden hiçbir şey beklememesi âlâ bir şey olur. Allah cümlemizi onlardan eylesin.


Aşk ve Aşıklık: Sevenin Dilinde Sevdiği Vardır

Aşk Dile Gelir mi?

Bir kimsenin içinde bir aşk varsa, onun bir tarafından sızar. Onun sızmaması gayrıkabildir. Hz. Peygamber Efendimiz’e doğrudan sorulur: “En çok sevdiğin insanlardan kim Ya Resulallah?” “Aişe” der. “Bunu sormadım Ya Resulallah, erkeklerden?” “Babası” der. Bir kimsenin içerisinde neye karşı bir aşk varsa, ondan sızar.

Normalde edebiyatta derler ki: “Aşk dile gelen değildir, aşk kalpte durandır.” Bunu saklama, bunu söyleme, bunu anlatılmaz derler. Ama bir kimsenin derdi neyse, o dert ondan sudur eder. Bunu o kimse saklayamaz. Derler ya: “Dert inletir.” İnsanın kalbinde ne varsa o diline dökülür. Sonra insan bunu toparlamaya çalışır ama iş işten geçer. O kalbindekini atmıştır bir kere dışarıya.

Aşık, aşıklığını anlatır mı? Anlatır. Anlatmasaydı biz Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin aşıklığını hiç bilemezdik. “Kişi sevdiğiyle beraberdir” onun sözüdür. “Sana hakkıyla kulluk edemedim” onun sözüdür.

Aşıklıktan payı olmayanlar, aşıklık sözlerini duymak istemezler. Onlar o sözlere karşı gelirler. Çünkü aşıklıktan payları yoktur. Birisi “ben onu çok seviyorum” dese, o der ki: “Yalan söylüyor, ben onun sevgisine inanmıyorum.” Oysa onun sevgisine inanmayanın sevgide payesi yoktur. O yüzden sevenin dilinde sevdiği vardır. Çünkü sevenin gönlünde sevdiği olduğu için dilinde de sevdiği vardır.

Birisi bir şeyi çok sever, sevdiği için ona bakar, baktıkça bakası gelir. Dinledikçe dinleyesi gelir. Onun aklına hiçbir şey gelmez. Ve konuşurken o konuşur. Öbürü der ki: “Bunun sırası mı şimdi, neden bunu konuştun?” O “neden bunu konuştun” diye akli olarak bakar meseleye. O sevgi gözüyle bakmaz.

Aşığın ve Akıllının Farkı: Gazali’nin İhya Örneği

Sufiler kendi içlerinde ayrışırlar. Birisi sufidir, üstadını sever sadece. Üstadını sadece sevdiğinden dolayı onun gönlünde, kalbinde, dilinde üstadı vardır. O sevgisini anlatmaya çalışıyor. Öbürü, sevgisi bu kadar kuvvetli değildir, akılla bakıyordur meseleye. Akıyla bakınca, o sevgiyle bakan kimseyi: “Bu deli, bu manyak, bu ölçüsüz, bunun kafası kırık. Bu ne söylediği belli değil” der.

Diyeceksiniz ki akıl önde olanlar eksik midir? Onların da lazım olduğu yerler olacak. Onlar da kötü demiş değilim. Akıl olan mesele de, ona dersin ki: “Hadi bakalım senin aklın buna yeter, akıllısın. Aklını burada çalıştır.” O doğrudan aklını çalıştırır. Akli olan, aklı önde olanlar mesela bir yere götürürsün, orada akıllı akıllı konuşur, akıllı akıllı işleri götürür. Ama öbür gün sevgisi varsa, şeyhini seven böyle yaparlar, yırttırır geçer. Bu sefer öbür günler o akıl ile mesele içinden çıkmak isteyenler develenip durur.

Gazali İhya’sında bunu çok güzel anlatıyor. Gazali der ki: Bir aşığa “hac farz oldu” dendiğinde aşık hemen yola çıkar. Hac farz olmuş ona. O attı: silah, yiyecek, içecek, giyecek. Yolda şu lazım bu lazım diye düşünmüyor. Çıkıyor yola, başlıyor yol almaya.

Öbürü akıllıdır: “Yolda ne lazım? Su lazım, su tedarik et. Su için ne lazım? Tulum lazım. Tulum için tulumcu lazım. Tulumcu bedava vermeyecek ki, para lazım. Binek lazım. Bineğe yiyecek lazım. Kıyafet lazım, kıyafet için para lazım. Yolda harçlanmak için para lazım.” Akıl sahibi bunların hepsini tedarik etmek için uğraşır. Çünkü akıl var bunda. Ona desen ki “yürü”, “yolda su lazım mı kardeşim? Lazım. Susuz yola çıkılmaz. Yemek lazım mı? Lazım. Yemeksiz yola çıkılmaz. Binek lazım mı? Lazım. Bineksiz yola çıkılmaz.” Akli olarak baktığında doğru mu? Her cevap doğru.

Ama aşık öyle değildir. Ne dedi? “Şeyh Efendi gel.” Ne dedi? “Hadi gidelim.” Arkasından doğrudan gidelim. “Oğlum nereye gidiyorsun? Bekle. Yolda yemek lazım, su lazım, at lazım.” Onu düşünmez. Aşık onu düşünmez. O yüzden aşıklar insanlara itici gelir. Aşık, aşıklarla rahat eder. Bunu harmanlamaya çalışsan çatışma çıkar. Çünkü akli olan aşığı algılayamaz. Aşık da akli olana bakar, ona “küfür ehli” gibi gelir. Akli olana da aşık “deli divane” gibi gelir.

Aşıklık Kendi Kendine Gelmez

Aşık anlatılıp dile gelen bir de yavruluk da kendi kendine gelmiyor. Aşıklık kendi kendine gelmiyor. Aşık, kendi kendine aşık olamazsın ki. İstediğin kadar oku, o duyguyu veremezsin ki. İstediğin kadar anlat, onu anlatamazsın ki. Üç gün sonra gelir sana birisi aşktan dem vurur. Sen ezberinden konuşursan kalırsın orada. Bir gün anlatırsın, iki gün anlatırsın, ağlatırsın. Üçüncü gün çuvallarsın.

Bir de aşk öylesine mahrem bir noktada, öylesine temiz bir noktadadır ki kendisiyle aldatılacak olana asla müsamaha göstermez. Aşk asla kendisiyle aldattırmaz hiç kimseyi. Tabiri caizse onun kafasını koparır. Aklınızla aldatırsınız, kendi mantığınızla aldatırsınız, suyun üzerinde gemiyi aklınızla yüzdürmeye çalışabilirsiniz. Aşkla aldatamazsınız. Aşkla aldatma gemisi yüzmez. Öylesine batarsınız, öylesine boğulursunuz ki bir daha temizleyemezsiniz kendinizi.

Aşkla Aldatmanın Diyeti Yoktur

Her şeyle aldatmanın karşılığında bir diyet vardır. Akılla aldatmanın karşılığını akılla yine çözebilirsiniz. Parayla aldatır insan, makamla aldatır, kadınla aldatır. Müslümanlar bunlarla aldanırlar. Ama aşkla aldatamazsınız. Aşkla, aşıklıkla aldatmaya kalkanlar çok kısa zamanda helak olurlar. Yol onu kaldırmaz. Aşıklık onu kaldırmaz. Siz bir kimseyi gözyaşınızla aldatamazsınız.

Allah sizin başınıza öyle bir gayret sarar, size öyle bir ilmek atar, helak olursunuz. Kafanızı dahi kaldıramazsınız. Cenab-ı Hak müminlerin gönlünden o kimsenin sevgisini bir gecede alır. Aşıklar bir anda, böyle ilahi bir haberleşme aracı gibidir. Aşıkların gönülleri bir anda ondan soğur. Gönlünde ona karşı hiçbir muhabbet kalmaz. Neden? O aşıklıkla aldatmıştır. Aşkla aldattın, Allah affetsin.

Her şeyin diyeti vardır, her şeyin içinden çıkılabilir. Ama en çok korktuğum şey budur: insanları aşıklıkla aldatanın diyeti yoktur. Ödeyeceğiniz hiçbir şey yoktur onun karşılığında. Ve siz karşılığında isterseniz o saatten sonra canınızı verin, aşk dönüp bakmaz size. An o andır.

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in Aşıklığı

İsmail’in ve İbrahim’in anı o andır. Sonradan binlerce can feda etmiş olsalardı yine o anı yakalayamazlardı. Onlar öyle bir aşıklık sergilediler ki bu baba oğul, bütün kendilerinden sonra gelen kitaplar ondan bahsediyor. Ve hâlâ da biz onlardan bahsediyoruz. Ve hâlâ da Beytullah tavaf edilirken İbrahim Aleyhisselam’la İsmail Aleyhisselam’ın sünneti için o kurbandır. Onlar öyle bir aşıklık sergilediler ki Cenab-ı Hak onlara milyonlarca, milyarlarca can hediye etmiş. Onlar ardından milyarlarca can hediye etmiş olsalardı yine onun karşılığı olmazdı.

O yüzden İbrahim Aleyhisselam’la İsmail Aleyhisselam’ın aşıklıkları öyle bir noktaya geldi ki karşılığı ancak Allah tarafından olacak olan bir şeydi. Bir an tereddüt edip akıllarına uyup aşıklıklarından vazgeçselerdi, ardından yüz binlerce can bağışlamış olsalardı, milyarlarca can bağışlasalardı aşkın gönlünü alamazlardı. Aşkın gönlü böylesine mahrem, böylesine ince, böylesine süt beyaz, böylesine ihanet kaldırmayan bir şeydir.

Aşka İhanetin Tövbesi Yoktur

Akli noktada sizin her şey için tövbeniz vardır. Zina edersiniz, tövbe edersiniz, Allah affeder. Kumar oynarsınız, tövbe edersiniz, Allah affeder. Allah tövbeleri kabul eder. Ama aşıklık için tövbe edersiniz, onun tövbesi yoktur. Bana deseler ki tövbesi olmayan bir şey biliyor musun? Evet. Ne? Aşka ihanet. O ihanetin tövbesi yoktur.

O yüzden sakın! Aşıklığınızı bir şeye değişmeyin. Aşıklığınızın karşılığı sadece aşk olsun. Sakın başka bir şey olmasın. Sakın sevmekten vazgeçmeyin. Sakın aşıklık yoluna girdiniz mi o yoldan vazgeçmeyin. Ve o yola ihanet etmeyin. Sakın seviyorum dediklerinizi aldatmayın, kandırmayın. Sakın ihanet etmeyin.

Çünkü ola ki karşınızda “seni seviyorum” dediğinizde, aşk oraya tecelli etmiştir. Ben her “seni seviyorum”da aşkın tecelli ettiğine inananlardanım. Bir kimse bir kimseye “seni seviyorum” dese, aşk orada tecelli eder. Ve “seni seviyorum” diyen bir kimsenin karşılığı sadece aşktır.

Eğer “seni seviyorum” derken, onun karşılığını bir dudak, bir yanak, bir şehvet; onun karşılığını karşıdaki kimsenin parasını almak, makamından faydalanmak ise, bilin ki o “seni seviyorum” sözü onun en sesinden çekilir. Ve birisi sizi seviyorum derken siz onun sevgisini kullanır, avlar, kandırırsanız, aşk size öylesine tokat indirir ki nereden geldiğini anlayamazsınız.

İnsanlar İkiye Ayrılır: Allah’a Aşık Olanlar ve Şeytana Aşık Olanlar

Baktığınız, gördüğünüz her şey aşıktır aslında. Baktığınız, gördüğünüz her ne varsa aşıktır. Kimi şeytana aşıktır, kimi Allah’a. Kimi şeytana aşıktır ama aşıktır. Diyeceksiniz ki ortası yok mu? Bence ortası yok. İnsanlar ikiye ayrılırlar: şeytana aşık olanlar, Allah’a aşık olanlar. Üçüncüsünü tanımam.

Aşıklık hem dili deşer, hem yürek deşer, hem gözü deşer, hem aklı deşer. Aşkın deşmediği hiçbir yer yoktur. Kimisi der ki onun dilini deşmiş, öbür gün gönlünü deşmiştir, öbür gün gözünü deşmiştir. Herkes de aynı tecelliyatı bekler, o bekleyen akla aşık olanlardır.


Sevenin Korkusu ve Ümidi

“Seven için korku ve ümit var mıdır?” sorusuna cevap olarak: Hem de hem dik alası vardır. Sevenin bir yanı korkudur, bir yanı ümittir. Sevenin bir gözü korkudur, bir gözü ümittir. Sevenin bir eli ümittir, bir eli korkudur. Sevenin bir ayağı korkudur, bir ayağı da ümittir. Kâh korkudan ümide geçer, kâh ümitten korkuya geçer. Ümit galebe geldiğinde Uludağları yerle yeksan etmek ister. Korku galebe geldiğinde karıncadan daha da küçük hisseder.


Allah’tan Afiyet Dilemek ve Hz. Ali’nin Tövbe Tavsiyesi

Bela Anında Sabır Değil, Afiyet Dileyin

“Bela geldiği an Allah’ım sabır ver demek doğru mudur?” sorusuna Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin cevabı şöyledir: Siz Allah’tan afiyet isteyiniz. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri hastalıkta bulunan bir kimseye veya bela düşen bir kimseye dedi ki: “Siz Allah’tan afiyet isteyin. Siz Allah’tan dünyada da ahirette de afiyet isteyenlerden olunuz. Deyiniz ki: Ya Rabbi bize dünyada da afiyet ve iyilik ver, ahirette de afiyet ve iyilik ver.”

Siz Allah’tan afiyet dileyin, rahmet dileyin, lütuf dileyin, ikram dileyin, ihsan dileyin. Ama muhakkak ki dışarıdan bela ve musibet gibi şeyler görünür. “Sizin hayır dilediğinizde şer, şer dilediğinizde hayır vardır” noktasını göz ardı etmeyin. Hastalığa bakarsanız size şer gibi gelir. Birisi gelir size bir şeyler söyler, şer gibi gelir. Siz afiyet dileyin Allah’tan. “Ben buna sabrediyorum” demeyin. Afiyet dileyin. Allah’a dayanın, Allah’a yaslanın.

Size zorluk çektirenin de arkasında O vardır. Size kolaylık verenin de arkasında O vardır. Size sıkıntı verenin de arkasında O vardır. O sıkıntıyı ortadan kaldıranın da arkasında O vardır. Perdenin gerisinde O oynar. Sufiler bunu açık dille konuşmak isterler: Size her ne geliyorsa size gelen O’ndandır. Sufi kendi iç aleminde bunu öyle idrak eder.

Sıkıntıyla, problemle, hastalıkla uğraşmamak değildir. Çünkü uğraşmak da sevaptır. Sıkıntıyı def etmek sevaptır. Hastalıkla mücadele etmek sevaptır. Bir problemi aşmaya çalışmak sevaptır. Bir kardeşine nasihat etmek, belasını, musibetini, sıkıntısını def etmeye uğraşmak sevaptır. O yüzden siz hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden olun. Ama kendiniz bilin ki her ne gelirse başınıza O’ndandır.

Hz. Ali’nin Tövbe Tavsiyesi: Sır İlminden

Hz. Ali Radıyallahu Anh Hazretleri hasta olan kimseye tövbeyi tavsiye ederdi. Musibetli, sıkıntı yaşayan kimseye tövbe nasihat ederdi. Yokluk çeken kimseye tövbe nasihat ederdi. Hz. Ali Efendimiz’in muhakkak bütün sahabelerinin söyledikleri bize hüccettir, delildir. Hz. Ali Efendimiz’in söyledikleri sır ilmindendir. Onun nasihatlerine dikkat edin.

İnsanlar başka bir şeyle uğraşırlarken ve herkes o noktaya başka türlü cevazlar, başka türlü akıllar yürütürken, Hz. Ali Radıyallahu Anh Hazretleri öylesine enteresan girip, insana anlamsız gibi gelen şeyler söylemiştir. Ama sonradan onun manevi alemden geldiği anlaşılmıştır.

Bir yerde kıtlık olacak. Hz. Ali Radıyallahu Anh Hazretleri o yere “tövbe edin” diyecek. “Yağmur duasına çıkın” demiyor, “tövbe edin” diyor. Nerede yalan, zina, gıybet, dedikodu fazlalaştı, Allah oraya darlıkla terbiye eder. Geçim sıkıntısı yaşıyorsun, tövbe et. Günahlardan arınmaya çalış. Bir ağacın kalbini mi kırdın? Bir dervişin gönlünü mü incittin? Bir annenin kabristanını okumadan mı geçtin? Bir velinin gönlünü mü incittin? Tövbe et, helallik al.

Allah imtihan eder insanı. Ama sebepsiz imtihan etmez. Sen avlanınca düşün: “Muhakkak benim bir kusurum olmuştur da o yüzden bu benim başıma gelmiştir.” Sakın büyükler gibi düşünme. “İmtihan büyüklere gelirmiş” deyip de kendini büyüklendirme. Şeytan büyüklenip helak oldu. Sen büyüklenme.

Sen avlanınca de ki: “Ya Rabbi, muhakkak ben bir yerde senin dostunun gönlünü incitmişimdir. Muhakkak ben bir yerde bir dervişin kalbini kırmışımdır. Muhakkak ben dergahtaki büyük ağabeylerimden birisini incitmişimdir. O benden önce dergaha gelmiş, benden çok fazla zikri var, o benden önce üstadın elini tutmuş, muhakkak benden faziletlidir. Ben edep ile mi baktım, kendi gözle mi baktım?”

Muhakkak bir şey vardır. Muhakkak adabı, erkanı hakkıyla yerine getirmemişimdir. Büyüklük nerede? Allah muhafaza eylesin. Tövbe etmek gereklidir. Muhakkak bir yanlışlık, bir eksiklik, bir noksanlık olmuştur. Bu noktada kendini yükseklerde görmemek, kendini belli bir dairede tutmak ve muhakkak ki aşıklık yoluna zarar getirecek bir şey yapmışımdır demek önemlidir. “Ya Rabbi beni affeyle.”


Kaynakça

  • Kur’an-ı Kerim, Şûrâ Suresi (42:38) — “Onların işleri aralarında istişare iledir” (istişarenin Kur’an’daki temeli)
  • Kur’an-ı Kerim, Âl-i İmrân Suresi (3:159) — “İş hakkında onlarla istişare et” (istişare emri)
  • Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi (2:216) — “Sizin hayır dediğinizde şer, şer dediğinizde hayır vardır”
  • Kur’an-ı Kerim, Asr Suresi (103:1-3) — “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler”
  • Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, Hadis No: 2639 — “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisi
  • Sahih-i Buhari, Kitabu Fezaili’l-Ashab, Hadis No: 3662 — Hz. Peygamber’in en çok sevdiği kişi sorusu (Aişe ve Ebu Bekir cevabı)
  • Sünen-i Tirmizi, Kitabu’d-Deavat, Hadis No: 3514 — “Allah’tan afiyet isteyiniz” hadisi
  • Sünen-i İbn Mace, Kitabu’z-Zühd, Hadis No: 4032 — “Allah’tan dünyada ve ahirette afiyet dileyin” hadisi
  • Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Libas, Hadis No: 4024 — Sarıkla kılınan namazın fazileti hakkında rivayet
  • Sünen-i Tirmizi, Kitabu’l-Libas, Hadis No: 1784 — Hz. Peygamber’in sarık sarması ve sarığın sünnet oluşu
  • Sahih-i Buhari, Kitabu’l-Libas — Hz. Peygamber’in kıyafetleri ve sakal sünneti hakkında rivayetler
  • Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahare — “Bıyıkları kısaltın, sakalları bırakın” hadisi
  • İmam Gazali, İhyâu Ulûmi’d-Din — Aşığın ve akıllının hacca gidiş örneği (aşk ile akıl mukayesesi)
  • Kur’an-ı Kerim, Saffat Suresi (37:102-107) — Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in kurban kıssası (aşıklık örneği)
  • Hz. Ali (r.a.)’nin rivayetleri — Hasta olana, kıtlık çekene ve sıkıntı yaşayana tövbe tavsiyesi (sır ilminden nasihatler)
  • Devrim Kanunları — Şapka Kanunu (25 Kasım 1925, Kanun No: 671) ve İskilipli Atıf Hoca meselesi
  • Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü — Arakiye, haydari, sarık ve Sufi kıyafetleri terminolojisi

Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri

Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Aşk, Sabır. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı