«Ruhumdan Üfledim» (Hicr 15/29) — İnsanın Konuşan Bir Varlık Olmasının Ötesindeki Hakîkat
Âmîn. Âmîn. Kaldığımız yerden devam ediyoruz. 1971. Beyteyiz. Ne şaşılacak şey, cihana sığmayan Ademoğlu, gizlice bir dikenin başında dolaşıp durmakta. Ademoğlu cihana sığmaz, insan cihana sığmaz, sufi cihana sığmaz. normalde genel olarak baktığımızda Ademoğlu cihana sığmaz. dünyaya sığmaz. Veya da varlığa tamamiyetle, varlığı da içine alsak varlığa sığmaz. Bunu genelde evet bu böyle Ademoğlu şeklinde söylenir. Sufiler de kendilerince, kendi lisanlarınca bir sufi, bir cihana sığmaz derler. Aslında bu bir cihana sığmaz deyince bu maddi bir mesele olarak görmemek lazım. bunu böyle fiziki olarak görürsek doğru noktada durmayız. ne olacak ki bizim cürmümüz ne? Ama insanoğlu, asıl insan bu manada manevi olarak meseleye baktığımızda onun ruhsal derinliği, ruhsal yüksekliği, ruhsal hükümeti, onun ruhsal derinliği, ruhsal yüksekliği, ruhsal genişliği, işin metafizik boyutuna gittiğimizde bugünkü modern dille konuşalım, metafizik diyelim.
Normalde Hakkında
Aslında manevi olarak meseleye baktığımızda evet insanoğlu kapasitesi bu manada ölçülemeyecek. ölçmeye kalkarsak son nokta neydi? Hz. Muhammed Mustafa’nın miracıydı. Bu normalde bir insanın tırnak içerisinde insanın ulaşabileceği ve ondan sonrasına da ne aklın ne kalbin ne ruhun ictihâd edemeyeceği bir nokta. Mirac. Biz miracda Hazret-i Peygamber’in nasıl bir manevi hal yaşadı, ne oldu, ne gitti? Bizim ve bununla alakalı elimizde bir bilgi yok. Miracla alakalı var ama sadece bir bilgi niteliğinde bu fakirin kendince düşüncesi o miracdaki urucun veya miracın bittiğine inananlardan değilim. o mirac bitmedi. O manevi yükseliş devam ettiği kanısındayım. Şimdi meseleyi bu gözle baktığımızda o zaman Ademoğlu cihana sığmaz derken Hz.
Pîr bunu bir mürşid-i kâmil veya bir peygamber noktasında bakıldığında evet bu cihana sığmaz. Bu tabi işin içerisine muhakkak ki sufilik gözüyle bakmamız lazım. Sufilik gözüyle baktığımızda bu normalde insanın tabiri caizse manevi boyutuna sınır koymayan, manevi boyutuna bir ölçü koymayan bir tabir. Çünkü Ademoğlu cihana sığmaz dediğimizde insanın Allâh ile olan bağlantısını, içsel dünyasını, ruhsal deniz derinliğini, genişliğini, yüksekliğini ölçebilmek anlatmak mümkün değil. Bunu tabi ruhun kendince kendi dereceleri ve hatta ruhun kendi seyri sülükü ile alakalı mertebelerine baktığımızda bu mertebelerin neticesinde insanoğlunu belli bir kategorize etme, belli bir ölçü koyma manevi olarak biraz zor.
Belki de derecelendirmek mümkün, derecelenebilir. Nasıl bazı peygamberler bazı peygamberlerden üstün? Normalde mesela biz veliliğe kadar derecelendiririz. Velilikten sonra nebilik gelir, nebillikten sonra resulük gelir. Resulden sonra normalde Hazret-i Peygamber Salulü Aleyhi ve Selam Hazretleri’nin makamı gelir. Bunları böyle derecelendirdiğimizde bu kendi bildiğimiz kadar ve hatta idrak edebildiğimiz kadar derecelendiririz. O yüzden normalde Ademoğlu cihana sığmaz sözü Hz. Piri’nin öbür beyitlerin söyleyecek olduğu beyitlerin özü gibi. Bu böyle meselenin ehemmiyetine vakıf olmayan bir kimse için söylenmiş bir söz ama meselenin ehemmiyetine vakıf olma yolunda bir kimse için çok derinlemesine bir söz.
Bunun altından kalkılacak bir söz değil. Allâh bizi affetsin. Bu resmen ben öyle tanımlıyım. Allâh beni affetsin. Burada bir sınırsızlık var çünkü. Burada o sınırsızlık derken peygamberlerin üstünde değil, haşa Allâh muhâfaza eylesin ama Ademoğlunun manevi derinliği ve manevi yüksekliğini ölçebilecek bir derece yok. Ve insan buralara ulaşabilir mi? El cevap ulaşabilir. Ulaşanlar olmuş. Mustafa peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için söylüyor. Bir hemdem elde etmek için geldi. Hemdem, Farisiçe bir kelime. Farisiçeden bize geçmiş. Birlikte zaman geçirilen dost, arkadaş, haldeş, dildeş. Bu normalde hemdem denilince arkadaşı, dostu, dildeşi, haldeşi bütün hepsini içine alıyor. Bizim dilimizde genelde dost diyoruz ya.
Bu mesela arkadaştan daha derin dost. Bu normalde bizim dilimize dost olarak geçmiş. Ama Farisiçe’de baktığımızda daha geniş, muhtevalı bir nokta. Dost dediğimizde de aynı. normalde konuşmak kelime de iki kişinin anlaşabilmesi. Biz insanız ya. insanla alakalı eskiler nefs-i natika konuşan bir varlık olarak nitelendirmişler. Ben ona katılmıyorum. bizi hayvandan ayıran sadece konuşmak değil yani. İnsanı tanımlamaya kalktığımızda, bunu fiziksel olarak değil manevi olarak tanımlamaya kalktığımızda konuşma yetisi insanı anlatabilecek kelime değil. konuşmayla insanı tanımlamaya kalkmak, insanı tanımlamak. İnsanı tanıyan bir kimse sadece konuşmakla insanı tanımlayamaz. İnsan, haşa Allâh hariç Allâh’tan sonra en mükemmel varlığın birisi varlık.
Allâh’ın yarattığı en mükemmel varlık. insan, Cenâb-ı Hak Ahsen-i Takvim üzerine yarattım diyor ya. Ahsen-i Takvim en mükemmel, her şeyiyle mükemmel yaratılmış bir varlık. Ve biz onu sadece konuşmakla nitelendirirsek Cenâb-ı Hak’ın fiziken Adem’i yarattıktan sonra ruhumdan üfledim. Bu ayeti kerimesini koyabilecek bir yer yok. Öyle olunca insan, Cenâb-ı Hak’ın ruhumdan üfledim dediği bir varlık. Başka bir varlık yok ruhumdan üfledim dediği. Melekler yok. Diğer canlı varlıklar var. Bize bütün her şey canlı da ama insan değil, melek de değil. Örneğin cinni taifesi var, şeytan taifesi var. Ve hatta semanın değişik katmanlarında yaşayan varlıklar var. Cenâb-ı Hak hiçbir varlığa ruhumdan üfledim dememiş.
İnsan için diyor ki ruhumdan üfledim.
Manevî Tecelliyât ve İş Hayâtının Birleştirilmesi — «Patronsun Ama Sen Kulsun» Çelişkisi
Öyle denilince insanı sadece konuşan bir varlık olarak tanımlamak eksik, yetmez buna. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Adem cihana sığmaz, o manevi derinliklerden, o manevi tecelliyatlardan bir an için kurtulmak demeyelim de biz bunu. Bir vazifesi var, peygamberlik vazifesi var. Ağır bir vazife. O vazifeyi hakkıyla yapabilmesi için o manevi tecelliyatlardan bir an için çıkması gerekiyor ki. Çıkaraktan din tebliği gibi Allâh’ı tanıtmak, Allâh’ı bildirmek, Allâh’ı anlatmak gibi yüce bir vazifesi var. O yüce vazifesini hakkıyla yerine getirebilmesi için o manevi tecelliyatların bir an için dışına çıkması lazım. Öyle olunca Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Ayşe annemize benimle konuş ey Hümeyra diyor.
Benimle konuş. benimle konuş ki ben bu manevi tecelliyatlardan bir an olsun sıyrılayım. Bunlardan çıkayım ki benim peygamberlik vazifesi gibi ülvi bir vazifem var. O vazifeyi yerine getirmem lazım diyerekten o Hümeyra biliyorsunuz böyle pembeye çalan renk. Tabiri caizse Türkçedeki karşılığı elman yanaklı gibi ve hatta pembemsiz bir cilde sahip Hazreti Ayşe annemiz. şimdi farklı bir cenaha gidecek Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin cildi Arap değil, esmer değil. biz böyle Arap deyince bize böyle Arap bir ırkın adı, rengin adı değil. biz Arap denilince bizde kapkara bir şeymiş gibi oluşuyor kafamızda. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri böyle esmer de değil, daha açık tenni.
Hazreti Ayşe annemizin tenni daha da açık. normalde manevi hal olarak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’nin eşlerinin yüzünü göremezsiniz. Mesela Hazreti Fatıma annemizi bir erkek manevi hal olarak yüzünü göremez. Bir bayan görebilir bunu ama bir erkek onların mübarek yüzlerini göremez manevi hal olarak. Rüyalarında da göremez. Yüzleri peçelidir. Ehlibeyit komple yüzleri peçelidir. Hazreti Ayşe annemiz, diğer annelerimiz, Hazreti Fatıma annemiz ve arkasından gelen diğer annelerimiz, Ehlibeyit olarak yüzlerinin hepsi de peçelidir. bir manevi hal olarak görünür ama peçesiz değildir hiçbirisi de. Mesela bugünkü bu bayanların giydiği adına çarşaf, cilbap dedikleri şey gibi de değil kıyafetleri.
Vücut hatları hiç belli değil, hiç belli değil. Asla vücut hatlarını göremezsiniz. Erkekler olarak söylüyorum. Saçlarının, telinin, tozunu dahi göremezsiniz. Yüzlerini hiç göremezsiniz. Gözleri de dahili buna. Bu tabi bir peygamber eşinin tesettürüdür. Bir peygamber kızının tesettürüdür. Bir peygamber torunun Ehlibeyit’in tesettürüdür bu. Şimdi öyle olunca o böyle kızılakaçan rengi, pembeye kaçan rengini müfessirler ve hatta Hümeyra kelimesi ne manaya gelir? Arapça da bu manaya gelir. Biz rengini öyle tespit ediyoruz. Öyle Hazreti Ayşe annemizin mübarek yüzlerini gören bir kimse olarak değil. Ben görüldüğüne de bu manada bir erkeğin görüldüğüne de şahit değilim. Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi ile de bunun birkaç sefer böyle konuşulduğu bu mesele.
Allâh rahmet eylesin. O da böyle teyit etti. Görülmez Mustafa Efendi dedi. Dedim efendim yüzleri hiç görünmüyor hiçbirisinin. O da görülmez Mustafa Efendi dedi. Sonra Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi vefat ettikten sonra da bazı haller zuhur ettiğinde yüzleri görülmüyor. biz Hazreti Ayşe annemizin Hümeyra lakabını Hazret-i Peygamber öyle dediği için ne manaya geldi bunu baktığımızda bazıları elma renginde tene, bazıları böyle daha kızıla çalan, bazıları daha kırmızıya çalan bir renk olarak tarif etmişler. O yüzden normalde bu tip tecelliyatlar ağır geldiğinde konuş benimle ya Hümeyra diyerekten o tecelliyattan çıkmak istiyor. Ama bazen de bunun zıttı olarak mesela Bilal-i Habeşiye de ezan okutuyor.
Diyor ki bizi ruhumuzu bizim güzelleştir, rahatlaştır. Veyahut da bazı sahâbeler güzel Kur’ân-ı Kerîm okuyan sahâbeler var. Onlara da Kur’ân-ı Kerîm okutuyor mesela. Bu da normalde manevi tecelliyatlara geri dönüyor tekrar. Bunun gibi. O yüzden o sufilerin üzerinde seyri sülük zamanında da olur bu. Bazen küstahça olmazsa bazen çünkü derviş böyle büyük taslar. Bu büyük taslar, hayır rüya görmek istemiyorum artık, yok hal görmek istemiyorum. Bu küstahlıktır, bu edepsizliktir. Bu Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimeti nimete küfrandır. Kapatıverirler insana. Allâh muhâfaza eylesin. Bu normalde çünkü seyri sülük esnasında Cenab-ı Hakk’ın zati ve sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olanların üzerinde de bu tip haller yaşanır. tabiri caizse böyle bir bıkmak demeyelim de onun yorgunluğu olur.
Şimdi o yorgunluktan yorgun olur insan. Şimdi o tecelliyatları yaşamayan bir kimse o yorgunluğu bilmez. Öyle bir zamanlarda o kimse mesela hiç dünyaya dönmek istemez. Örneğin bir işti, açtı, eşti, çocuktu. Dönmek istemez bunlara. Orada kalmak ister. Bir vazifesi var ise vazifesinden dolayı dönmek zorundadır. O zaman da o kimse böyle farklı kendince yollar arar. bir sufi, bir veli, bir mürşid-i kâmil, peygamber değil konuş benim diyecek birisine o kadar şey olacak. Ama herkesin kendince manevi kendisine ağır gelen tarafları vardır. bu böyle x derecedeki bir kimseye 50 ton geliyorsa öbürküne de 1 ton gelir. Ama 1 ton ona ağır gelir örneğin. Ona 50 ton ağır gelmez öbürküne 1 ton ağır gelir. Ağırlık gelir ona.
O da normalde bu tecelliyatlara mazhar olduğunda bu ağırlığın altında ezilir. Ama sufi böyle gelişir. Sufi böyle derinleşir. O normalde Allâh’ı zikrederken veya bir şey yaparken bir tecelliyat mazhar olduğunda korkar, çekinir, ağırlık gelir, ağır gelir. O esnada o halden çıkmak ister ama onun tadı da onda kalır. O tekrar geriye dönmek ister aynı hali yakalayayım diye. Aynı hali yakalayamaz. Bunlar böyle seyri sülük esnasında yaşanan şeylerdir. Zaman zaman ben o yüzden derim bir mürşidi Kamil’den ders aldıysan senin seyri sülükün başlamıştır. Sen bir dersi dahi bazen zor çekersin. Ağır gelir sana. Sen o dersi çekmeye ben burada konuşurken nefsine ağır geldi derim. Nefsine ağır geldi dememin sebebi sen onunla mücadele et, gayret et.
Oradan geri dönme, orada yavaşlama, orada frene basma, orada korkma, orada çekinme, orada bir herhangi başka bir şey yapma. Yürü devam et. Öyle gelişeceksin. Ağır gelecek, zor gelecek, uykun gelecek dersi çekerken esniyeceksin. Olmadık bir iş çıkacak, birisi bir iş buyuracak, kadın, kocan iş buyuracak, adamsın. Olmadık bir şey soracak hanımın. Bunların hepsi de yaşanacak. Ve sen hepsini de beraber götürmekle mükellefsin. Çalışıyorsun bir yerde, o esnada bir tecelliyat oldu.
Hz. Pîr Mevlânâ’dan Rûh Tasvîri — «Ruh Kadın-Erkekten Önce Geliyor» Mâhiyetin Esâsı
Sen işini de götürmek zorundasın. Ama patronsun ama işçisin. Ama hiç önemli değil. Ne iş yaptığın da önemli değil. Gündüzmüş, geceymiş bunlar yaşanacak. Yaşanırken de ağır gelecek sana. Yaşanırken böyle seni zorlayacak. Seni zorladığında da, sana ağır geldiğinde de sen devam edeceksin onu. Nasıl Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri konuş benimle yahu meira dedi. Ona ağır geldi çünkü. Ağır geldi demek tabesi olur da, vazifesi icabı geri dönmek zorunda. sen gece ne yaşadıysan yaşadın sabah dükkan açacaksın. Sen ne yaşadıysan yaşadın gece. Ertesinin ödemelerin var senin. Öyle ya. İş yapıyorsun. Geri dönmek zorundasın. Sen bu gece ben halden hale geçtim. Tecelliyattan tecelliyata geçtim.
Ben yarın dükkanı açmayayım. Böyle bir şey yok. Sen sabahleyin gene herkesden evvel dükkanı açacaksın. Ve hatta çalışıyorsun bir yerde çalışmaya devam edeceksin. Patrona diyemezsin. Ya benim gece tecelliyatlar oldu. O yüzden uyanamadım, gelemedim. Böyle bir şey yok. Allâh bizi affetsin. O yüzden derviş de sufi de böyle yetişir. zorlanacak, sıkıntıya gelecek, ayağını taş alacak, ne bileyim boynunu bükcek, beli kopacak, gözü yorulacak. Hepsi de yaşanacak bunların. Öyle armut piş, ağzıma düş, öyle bir dervişlik yok. Öyle bir sufilik yok. Benim bildiğim yok. Allâh bizi affetsin. Ey Hümeyra! Nalı ateşe koy da bu da lal hâline gelsin buyurdu. Nalı ateşe koymak bizim orada Allâh affetsin. Anadolu’da da bu tabiri çok kullanırlar.
Bizim Bayanır’da da kullanırlar bunu. böyle hayvancılık yapanlar, böyle binek hayvan filan kullananlar ve hatta onunla ilgilenenler bilirler. Önceden nal bantlar vardı. atlara, beygirlere, katırlara, eşeklere hayvanın yapacak olduğu işe göre nal çakarlar. Hayvan dağda mı dolaşacak, ova da mı dolaşacak, asfaltça mı dolaşacak, taşlık yerde mi dolaşacak, çift mi sürecek, harman mı dövecek, hayvanı ona göre nal çakarlardı. Demirtaşlar biliyordur herhalde son döneme kadar demirtaşta da vardır. Vardı değil mi? Evet. Şimdi nal eğer ki sağlamsa, onun sağlamlığı ateşe dayanın kılığından belli olur. Nal bant ne yapar? O nalı yaparken, ben metal işlerinin okudum. Normalde demir dövülerekten, kızdırılaraktan sağlamlaşır ve çelikleşir.
Siz demiri ateşe koyarsınız, kızdırırsınız, sonra ona bir şekil verirsiniz. Sonra onun şekil verilmesi bitince en son ama suya ama yağa batırıp çelikle etirsiniz onu. Kullanılacağı yere göre ona su veya yağ çeliği yaparsınız. Suyu verirken de kullanılacağı yere göre su verir, yağı verirken de kullanılacağı yere göre yağ verirsiniz. Bazen yumuşak çelik yapmak gerekir, o zaman ona göre az suda hemen daldırır çıkarırsınız. Veya hatta yağ çeliği daha farklı yerlerde kullanılır, ona göre daldırır çıkarırsınız. Bak meslek lisesinde okumamda da hikmet varmış. Maşallah. Bölüm ne? Maşallah senin bölüm. Maşallah. Motor bölümü iyi, yüksek bölüm. Bizimki demircilik, bizimki son. Maşallah subhanallah. Ay maşallah subhanallah.
Çok güzel. Böyle normalde nalı ateşe koymakta bir şeyin sağlamlığını, dayanıklılığını test etmek. Bir şey ne kadar mücadeleci, ne kadar dayanıklı, ne kadar bir şeye dayanacak. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri de Hazret-i Âişe annemizin üzerinden diyor ki, nalı ateşe koy, dağılal olsun. biz normalde bunlara dayanırız, bizim özümüz, aslımız sağlam ateşe de dayanırız. Manevi tecelliyatlar arada dayanırız manasında söylüyor. Hümeyra kelimesi müennesdir. Can da müennesi, semaydır. Araplar cana müennes demişlerdir. Araplar cana, nefse, ruha müennes derler. Müennes dişil demek, dişi demek. Hümeyra da dişil ya. Mesela aslında Hümeyra bir renk ama dişil, mastar olarak dişil. Geçen içeride bir mevzu duyduğu bayanların kısmında normalde Arapça enteresan bir dil.
Çok zengin dil bu manada. Bir şeyi anlatmak için, bir şeyi anlatmak için tefaratlı tarif edebilmek Arapça’da daha zengin. Çok zengin. Arapça’da mesela müennes dedikleri kelimeler var. Dişil. Bu dişil dediğimizde artık bunu üretken. Mesela Arapça’da ruh da dişil. Müennes. Mesela bayanın isimleri olduğu gibi, mesela Arapça’da kâinât karşılığı da o da dişil. Varlık dişil Arapça’da. Mesela varlık dişil dediğimizde Allâh affetsin. Dişil kadın gibi yani. Genel olarak Arap dilinde hemen hemen varlıkla alakalı isimlendirmelerin büyük bir çoğunluğu dişil. Bir de müennes-i semai Hz. Pîr onu da diyor, can da müennes-i semaydır. Araplar cana müennes demişlerdir. Müennes-i semai de doğuştan dişil demek. cana da doğuştan dişil olarak bakmışlar Araplar.
Kelime kökleri olarak. Doğuştan dişil. Bu manada nefis de ruh da Arapça da doğuştan dişil kelimeler. Hz. Pîr buradan bir giriş yapıyor çünkü girdiği yer tehlikeli bir yer. Girdiği konu tehlikeli. O tehlikeli konuyu anlatacak. Devam ediyor. Fakat canın müenneslikten pervası yok. Çünkü ruhun ne erkekle bir alakası var ne de kadınla. Bakın bunu normalde İslâm’ın dışındaki bütün din felsefecileri ve din alimleri bunu tartışmışlar. Ruh erkek mi dişi mi diye. Araplar ruhu dişil bir isim taktıklarından dolayı onlar da bir tartışma yok. Müennes çünkü. dişil onlar için. Bugün biz normalde Katolik kilisesinin teologlarına baktığımızda onlar ruhu erkeksil olarak görüyorlar. enteresan bir şey. Ama bu manada İslam dünyasını ata erkil gören düşünce Avrupa’da ruhu erkeksil görüyor.
Bu manada Avrupa aslında kendince dişilsel görmesi gerekirken İslam dünyası bilhassa Araplar ruhu dişi görüyor. Canı dişi görüyor. Ama enteresan bir şey Hazret-iPir hem erkeklikten hem dişilikten çıkıyor. Diyor ki canın müenneslikten pervası yok çünkü ruhun ne erkekle ne de kadınla alakası var diyor. Doğru mu? Âyet-i Kerîme’ye baktığımızda doğru. Çünkü Cenâb-ı Hak hicr süresi âyet 29’da diyor ki Adem’in yaratılışı tamamlayıp yaratılışını tamamlayıp ruhumdan ona üflediğim zaman. Demek ki Cenâb-ı Hak Adem’i yarattı fiziki olarak. Adem’i fizik olarak yarattıktan sonra ruhumdan üfledi. Ruhumdan üflediğim zaman melekleri onu demişti ya. Ruhumdan ona üflediğim zaman ona secde edin. Ruhumdan üflediğim zaman.
Şimdi biz bunu normalde İslam dininde ruh kavramına baktığımızda yaratılış insanın yaratılışının merkezi hükmündedir ruh. Ve insanın her şeyiyle ilgili ve alakalıdır. Bunu normalde Âyet-i Kerîme’yle de Cenâb-ı Hak’ın üflediği bir şeydir. Biz onun çünkü ne olduğunu bilmiyoruz. Bunu Avrupalı felsefeciler kimisi cevher demiş. Kimisi maddeye benzetmiş, kimisi bir şeye benzetmiş. Ruhu bir şeye benzetmek mümkün değil. Bakın bunun altını çiziyorum. Ruhu bir şeye benzetmek mümkün değil. Ruhu bu manada Hz.
Hâtem Makâmını Bilmeyenler — «Kendini Âlim Sayan ama Hâtem Makâmı’nı Bilmiyor» Hâli
Pir’in deyimiyle kadınlaştırıcı veya erkekleştirici görmemiz de mümkün değil. Şu da mümkün değil. Kadının ruhu kadına göre erkeğin ruhu erkeğe göre. Bu da değil. Bunu da bilmiyoruz. Bakın biz bunu da bilmiyoruz. O yüzden Hz. Pîr burada tartışmayı sonlandırmış. Demiş ki ruhun kadınla veya erkekle ilgi ve alakası yoktur. Çünkü İsra âyet 85’te de ey Muhammed sana ruhtan soruyorlar. De ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. İsra 85. Demek ruhla alakalı o günkü Yahudilere az bir bilgi verilmiş. Yahudiler gelip soruyorlar çünkü bu soruyu. Sana ruhtan sorarlar. De ki o Rabbinin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. Size diyor. Size Yahudilere. Bize değil.
Çünkü âyet Yahudilere hitaben geliyor. Soruyu soran da Yahudiler. E şimdi böyle baktığımızda ruh dediğimizde Allâh’ın insana üflediği kendisinden üflediği bir şey. sufiler ruhumdan ona ruh üfledim der. Çünkü Hadîs-i Şerîflerde ruhumdan ruh üfledim. İlk yarattığı şeyi kendi nurumdan ve ruhumdan yarattım der. İlk yarattığı. İlk yaratılan da kimdir? Hz. Muhammed’in Mustafa’dır sanallahu aleyhi ve sellem. Ruhundan ve nurundan yarattım da. O zaman normalde şimdi bu bir eski bir bilgi. Bazen derim derslerde nesefiye göre ruhun kademeleri vardır. Dereceleri vardır. insanın üzerinde bu tecelli eder. Bitkisel ruh insanın üzerindedir. hayvani ruh insanın üzerindedir. İnsani ruh insanın üzerindedir. Bu kadarlık söyleyeyim.
Burada bitmez ruhun dereceleri. Bakın burada bitmez insani ruh. Sonra o insan kelime-i şahadet getirir. Müslüman olur. Müslüman olunca o ruh müminleşir. Mümin ruhu olur. Ondan sonra o ruh ibadet etmeye başlar. İbadet etmeye başlayınca ruh yükselmeye başlıyor. Artık derecesi artıyor. Tecelliyatı değişiyor. O ruh abit bir ruh olur. Abitliği artar. ibadet eden. Bakın ibadet eden. İbadet ederken haramı helalı dünya sevgisini, şehveti törpüleme, haramdan uzaklaşma bu sefer o kimse zahit bir kimse olur. Zahit bir kimse olunca ruhun derecesi değişti. O zahit bir ruh oldu. Şimdi zahitken devam ederken o kimse Allâh’ı bilme noktasına doğru yürüdü. Arif bir kul oldu. Veli bir kul oldu. Biraz daha yürüdü.
Veli bir kul oldu. O’nun ruhunun derecesi de değişti. Veli bir kul oldu. Ruhunun derecesi değişti. Ardından veli kullukta yürüdü. Allâh’ı bilme noktasında gitti. Bu sefer o kimse mürşid-i kâmil oldu. Mürşidi kâmilin ruhuyla müminin ruhu aynı derecede değil. E mürşid-i kâmillikte kaldı. Ama o eğer ki peygamberlik verildi ise onu o zaman o biçit üste çıktı. Biç üst üste nebi oldu. Bakın insanın derecesi. O yüzden insanı sadece konuşan bir varlık olarak nitelendirmemiz mümkün değil. O nebi kul oldu. Nebiler de kendi aralarında farkları var. Ona kitap verildi. Ona kitap verilince resul oldu. E ona resul dendi. Ardından onun daha büyüğü geldi. Kim? Hz. Muhammed Mustafa’a geldi. Hz. Muhammed Mustafa gelince ne oldu?
Hatem oldu. Hatemi enbiyâ oldu. Hatemi enbiyanın ruhi tecelliyatı derinliği genişliği ile nebi olanın ruhi derinliği genişliği derecesi aynı değil. Bunlar seyr-i sülük sohbeti. E mürşid-i kâmil evet mürşid-i kâmilin içerisinde zamanının kutbunun ruhi derecesi ile kutup olmayanın ruhi derecesi aynı değil. Ruhi olarak. Bunlar ruhun seyr-i sülükü diyebiliriz bunu. Ruhun tecelliyatları, ruhun yürüdüğü katmanlar öyle olunca biz şimdi insanı konuşan bir varlık dediğimizde olmaz ya hakaret ediyorsunuz. Allâh’ın yarattığı muhteşem mükemmel yarattığı, mükemmel yarattığı melekler üstü, bütün varlık üstü insanı küçültüyorsunuz. Değil. E insan kendini tanımaktan uzak. İnsan kendini tanımaktan uzak olunca ne yazık ki manevi olarak ne tarafa evrildiği devrildiği ne tarafa yürüdüğünü de bilmiyor.
E böyle olunca insan ne? ruhu olan, hayvanlardan farklı olan hatta ne diyor? İnsan neymiş? Konuşan hayvanmış. Allâh senin müstahakını versin. Bir de kalkıyorlar bunlar İslam alemi bunlar. Bir de bunlar profesör. Bunlar ilahiyatta profesör. İnsan konuşan hayvanmış. Sebeb kendisini tanımaktan uzak. Allâh’ın yarattığı nefsini bilen Rabbini bildi. Tabi bu hadîs-i şerîfi de onlar reddediyorlar. Yok böyle bir hadîs diyorlar. Yok böyle bir hadîs deyip çıkıyorlar. Neden? Çünkü seyri sülükleri yok. Çünkü bir şeyhin dizinin dibinde oturmamışlar. Oturdukları şeyhler de zaten atanmış şeyh. üç kişi beş kişi toplanmışlar. Biz bundan sonra filancayı şeyh bildik demişler. Seyri sülükleri yok. İcazetleri yok, seyri sülükleri yok, dervişlikleri yok, sufilikleri yok.
Whiskey içerekten dervişlik yapacaklar. Deniz kenarında baldırı çıplak dolaşarak dervişlik yapacaklar, şeyhlik yapacaklar. Lüks içinde, şatahat içinde, şatafat içinde dervişlik yapacaklar, şeyhlik yapacaklar. Nereden bilecek ki? Ruhun yükselişini nereden bilecek? Hatemi enbiyan ne demek olduğunu bilmiyor. Hatem makamını bilmiyor çünkü. Hatem makamını bilmiyor. Nereden bilecek? Mümkün değil. Mümkün değil o. Yol göstericisi yok, iz göstericisi yok. Allâh bizi affetsin. Öyle olunca insan küçümselecek bir varlık değil. Aynı insan hayvandan daha aşağı noktaya gidiyor mu? Evet. Aynı insan. Ama burada hayvandan aşağı giden insanın bu ruhu tekamül etmeyen insan. Tekamül demeyelim de uruc etmeyen. Orada artık nefis var işin içerisinde.
Çünkü ruhla beraber nefis de var işin içerisinde. Nefsin de bir ismi ruh. E Cebrâîl’in de bir ismi ruh. Meleklerin de bir ismi ruh. Tabi tefsir edenler ruh kelimesini bazen de, Cebrâîl olarak nitelendirmişler, bazen melek olarak nitelendirmişler. Diyeceksiniz ki ya ellerinde böyle bir delil var mı? Yok. Ruhun içinden çıkamıyorlar ya. İşin içinden çıkamayınca kolayına geliyor. Buradaki ruh Cebrâîl’dir diyor. Çünkü miraç meselesinde de aynı söylüyor. biz ben inatla diyorum ki miraç’ı Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri hem fiziken hem ruhen gitti. Allâh’ı da fiziken ve ruhen gördü diyorum. Bunu tabi idrak edemiyor ya. Bunu idrak edemeyenler. Cebrâîl yaklaştı ona diyor. Canım kardeşim, Cebrâîl kim ki Hz.
Muhammed Mustafa’nın yanında? Hz. Muhammed Mustafa Hatemi Enbiya, Hatem Makamında. Ondan daha yüksek bir makam yok. Cebrâîl aleyhisselâm o yüzden durdu orada. Dedi ki ya Resulallah, bundan sonrasını yalnız gideceksin. Çünkü Hatem Makamı sadece ve sadece Muhammed Mustafa’ya sallallâhu aleyhi ve sellem’e tahsil edilmiş. Oraya bir meleğin yanaşması mümkün değil. Cebrâîl dahil buna. Meleğin yanaşması mümkün değil. Ancak Cebrâîl aleyhisselâm Muhammed Mustafa’nın tabiri caizse içine girmesi lazım. Ona da müsaade yok. Cebrâîl aleyhisselamın böyle bir aklı da yok zaten.
«Ruhlar Âleminde Dost Olan Burada Da Dost Olur» Hadîsi — Manevî Akrabâlığın Sırrı
Ama Hâtem Makâmı’nı bilmeyen bir kendisini alim gören kimse, evet öyle diyecek. Cebrâîl ona yaklaştıracak. Allâh muhâfaza eylesin. E normalde tabi o insan ruhunun en önemli özelliği ne? Akıl. İkinci büyük özelliği ne? Biz ona vicdan diyoruz ya, vicdan. İkinci büyük özelliği. Bunlar ayrı ayrı sohbet konuları tabi. Akıl dediğimizde normalde bir şeyi düşünen, almış olduğu bilgilere göre yorumlayan, bu rüha verilmiş bir hizmetçi akıl. Bakın tekrar söylüyorum. Akıl rüha verilmiş bir hizmetçidir. Ama biz şimdi aklı padişah yaptık. Biz akıl perest olduk. Akıl ruhun elemanıdır. Ruhun elemanı. Akılsız olur mu? Olmaz. Akılsız insan yaşıyor mu? Yaşıyor. Bir işe yaramıyor, aramıyor. O yüzden düşünen, düşündüklerini yargılayan, normalde bilgileri ama okuyaraktan ama yaşayaraktan kazanan, bunları normalde idrak eden, bunları idrak ettikten sonra bir daha hatırlayan, öyle ya, bunları hafızaya alan her şeyi.
Mesela bakıyorsunuz sima olarak hafızaya alıyorsunuz. Ses olarak hafızaya alıyorsunuz. Bunların hepsi akılla alakalı. Bu ruhun en önemli, en etkin elemanlarından birisi akıl. İkinci etkin eleman ne? Biz ona normalde genelde halk arasında vicdan diyoruz ya. Vicdan. Her şey ölür, insanda vicdan ölmez derler ya. Vicdan, ruhun en önemli elemanlarından birisi. Çünkü o vicdanın içerisinde de kendi elemanları var, altı elemanları. İrade gibi. Altı eleman. Anlatsana. Zihin gibi. Veya da şimdi insanların arasında diyor ya, 6. hissi çalıştı. Var ya Mesur, his dediğimiz şey. Bu da normalde vicdanın elemanı. Ve en önemli, eskiler buna böyle, deyim tam aklıma gelmedi de, Latife-i Rabbani dedikleri. bu vicdanın içerisindedir bu.
Cenâb-ı Hak’ın Rabbani bir ühlemesi, Rabbani bir sesi. Allâh’ın sesi öyle diyelim. Bu da normalde ruhun içindedir bu da. Kaybolmaz bunlar. Kafirde de vardır, müminde de vardır. Kafirdeki çalışmaz. Kafir kafirliğinden dolayı küfür örtmüştür. İyi bir sufide çalışır. Latife-i Rabbani. Bu da normalde vicdanla alakalıdır. Vicdanın içindedir bunlar. Bakın ruhla beraber akıl, akılla beraber bu vicdan dediğimiz olgu, ruhun içerisinde. Nefis de var içerisinde. Can da var içerisinde. Bitkisel ruh da var içerisinde. Hayvani ruh da var içerisinde. Hepsi de bu vücut aleminin içinde. Vücut aleminin içinde. Sen buna kalk şimdi konuşan hayvan da çık. Ben de sana ahmaksın diyeceğim. Sebep tanımıyorsun. Kendini tanımıyorsun.
Allâh’a ve affeylesin. Tabi bunu normalde anlayabilmesi için o kimsenin ya doğru eserler okuyacak ucundan öğrenecek ya da sevsülük olacak o kimsenin öyle öğrenecek. o zihin ne demek, his ne demek. Evet mesela bir kimse hisleri çalışmazsa bu manevi kalp gözü dediğimiz şey bu. Manevi kalp gözü. Latife-i Rabbaniye dediğimiz manevi kalp gözü. E bunlar ruhla beraber var olan şeyler. Ve ruhun tabiri caizse ruhun kendi elemanları. Nasıl vücudun kendi elemanları var. Beş duyu var ya. Beş duyu. Ruhun elemanları. Can ruhun elemanı. Ama uyuyunca bir tek o insani ruh dediğimiz ruh bizden ayrılıyor. Nefis duruyor. Candırıyor. Bitkisel ruh, hayvansal ruh bedende. Onlar çalışıyor bedende. Hizmete devam ediyor.
Bakın hizmete devam ediyor. O hayvani ruh, bitkisel ruh bedende çalışıyor. Kan devaran ediyor. Kalp çalışıyor. Ciğerler çalışıyor. Böbrekler çalışıyor. Vücudundaki hücreler çalışıyor. Bütün her şey çalışıyor. Akıl çalışıyor. Bir rüya görüyor, hıfs ediyor onu. O çalışıyor. Rüyayı hıfseden ne akıl? Sen o pasa uyuyorsun. Sonra kalkıyor. Rüya gördüm. Nereden gördün? Gösterebildi de. Çalışarak mı gördün? Tarlada çapa mı kazdın? Ne yaptın? Fosur fosur uyudun. Yanında öksür, tensir, ayağa kalk, fırla, top at, uyanmıyor adam. Uyanmıyor. Kalkıyor rüya gördüm diyor. Bizim Gürcan diyor ki namaz kılan benim, haramdan uzak duran benim diyor. Ben rüya göreceğimi hanım rüya görüyor diyor. Demiş yerde sıkıntı var.
Sen bu tarafta yatacaksın bundan sonra ben bu tarafta yatacağım. Neden? İbadet eden benim rüya gören sensin demiş. Oğlum nereden aklına yarın böyle bir şey? Vallahi öyle dedi. İbadet eden benim dedi. Rüya gören o dedi. O yüzden yer değiştirdik dedi. Değişmedi bir şey dedi. bu normalde kendince ben görüyorum veya sen görüyorsun diyorsun. Allâh bizi affetsin. O yüzden ruh bu manada Hazret-iPir erkekliği ve dişiliği yok derken, ruhun da biraz serüveninden bahsettik şimdi. Size az bilgi verilmiştir demiş. Biz de az bilgi verdik çoğuna kaçmadık. Hadi bilmiyoruz diyelim çıkalım işin içerisinden. Allâh bizi affetsin. E tabi bir de böyle ruh olunca mesele bir şey daha bu normalde şey çok hoşuma gider bu hadîs-i şerîf benim.
İki tane hadîs-i şerîf aldım. Bu konunun dışında. Benim böyle oldum olası derviş olduğumdan beri ilgimi çeken iki tane hadîs-i şerîf. Hoşuma gider böyle dervişlerin tam böyle hali-i ruhu yesini anlatan bir şey. Böyle onu cücük diye oturuyor. Ruhlar bir araya getirilmiş çeşitli topluluklar gibidir. Ruhlar aleminde birbirleriyle tanışanlar dünyada da birbirlerini tanırlar ve severler. Birbirlerini ruhlar aleminde tanımayanlar, sevmeyenler birbirlerini tanıyıp sevmezler. Şimdi bazen böyle yıllardan beri dervişlik anlatıyoruz, sufilik anlatıyoruz, din anlatmaya çalışıyoruz. bir içi görür. Ben seni nereden gördüm ya? Ben içimden derim ki ruhlar aleminden gördüm. Nereden göreceksin? Ben Bayındır’da doğmuş büyümüş bir insanım.
Sen neredesin bilmem neredesin. Nereden göreceksin beni görmen mümkündeyim. Sizlerde de oluyordur şimdi. Ben seni bir yerden gördüm ya tanıdım ya. Evet gördün tanıdın nereden? Ruhlar aleminden başka bir yerden değil. Ve ruhlar aleminde birbirleriyle tanışanlar hatta bir hadîs-i şerîfin metni birbirleriyle tanışıp sevişenler der. Böyle erotiklik aklınıza gelmesine. Birbirini sevmek, muhabbet beslemek bu manada. Bu dünyada da birbirlerini tanırlar, severler. Muhteşem bir şey. Ben hatta beni eleştirirler biraz neden gidenin arkasından bakmıyorsun diye. Ben içimden öyle derim. Ruhlar aleminde o kadar tanışmışız. Demek ki orada birbirimizle çok fazla sevişememişiz. Bir müntes sona ayrılmışız. Ben oraya bağlarım derim ki ayrılmışız biz orada bir müntes sona.
O da ayrıldı benim yolum belli, yordamım belli. Ben yoldan ayrılmadığıma göre yoldan kim ayrıldı? Sen ayrıldın. Demek ki senle oraya kadarmış yolumuz. O kadar tanışmışız. Ruhlar alemindeki bizim orada artık milyonda kaç saniye ise buraya tecelliyeti sene olarak gider de böyle pıs teğet olarak geçmiş. O yüzden burada da teğet olarak geçiyor. Ben yoldayım ben bazen öyle diyorum. Ben buradayım, yoldayım ben. Sen neredesin? Sen bırakıp gitmişsin kardeşim ne yapayım?
«Bu Can Ekmekten Kuvvetlenen Bir Şey Değil, Hayvânî Değildir» — Sufî Ruh Anlayışı; Mesnevî Devamı
Ruhlar aleminde bu kadarmış nasibimiz. Ruhlar aleminin iz düşümü burası ise nasibimiz o kadarmış. O kadar bilmişsin, o kadar sevmişsin, o kadar tanımışsın. Bu kadarmış ya da önemli değil ben seni o kadar sevmişim o kadar tanımışım. sevilecek bir insan değilmişsin demek ki ne yapayım? Nasıl oluyordun? Basmaya canım kardeşim. Allâh Allâh herkes herkesi sevecek diye bir kaydı yok. Ben de seni bu kadar sevmişim o zaman. Suç benim olsun. Ruhlar aleminde ben seni az sevmişim o yüzden gitmişsin sen. Ne yapayım yani? Ne olacak ki? Ne olacak ki? Şimdi bu aslında insanın hayatının özü gibi. sen sufileri gördüğünde seviyorsun. Ruhlar aleminde sufi bir topluluğun içinde imişsin sen. Çünkü adı şerif var şimdi bir tane daha ikinciyi söyleyeceğim size.
Bu birinci okudum bu haride Müslüm’de keşfü lafada da geçiyor. Bu ikinci okudum şimdi. Mümin bir adam bin münafık arasına sadece bir müminin bulunduğu bir şehre girecek olsa onun ruhu o bir tek müminin ruhunun kokusunu alır. Bunun aksi de böyledir. Deylemi ve keşfü lafı. Bu Deylemi’den ilk önce bunu okudum. Bu ara keşfü lafı’yı da bakıyorum ya. Böyle ayıp söylemesi sanki çok kitap okuyormuşum gibi masanın üzerinde keşfü lafı. Şimdi mümin bir adam bin tane münafık arasına girse bir tane orada mümin olsa o müminle anlaşır buluşurlar o bin münafığın içinde. Ama bin tane Müslüman olsa orada mümin olsa içinden bir tane kafir olsa kafir gider o kafiri bulur. Okta’yı anayım biraz ya. Okta’yı bir şey olduğunda şimdi birisine şey yapacak.
Ne olacak diyor. Aynı onlar diyor. Gidiyor diyor. Onca insanın içerisinden onu buluyor diyor. Bozuk oluyor. Bozuk bozuğu buluyor gibisinden. Gerçekten de öyledir. Gerçekten de öyledir. gevşek gevşeyi bulur. Dedikoducu dedikoducuyu bulur. Gıybetçi gıybetçiyi bulur. Dikkat edin bak gıybet eden bir kimseye kardeş gıybet etmedi. Senden ilişkisini keser. Gıybetçi o. Kadınlarda da erkeklerde de. Bir kadın gıybeti seviyor değil mi? Gıybeti dinleyecek bir kadın bulur o. O anlatacak ona. Gelcek ona abla sorma ne oldu? Ne oldu? Şöyle oldu da böyle oldu da şu oldu da bu oldu da. Evet gıybetçi gıybetçiyi sever. Mesela zikreden zikredeni sever. O devamlı zikrediyor. La ilâhe illallah. O birisi olsa ona bir tespih veriyor şimdi.
Zikretsin diye tespih veriyor. Ben seyrediyorum şimdi. Kapaşı yaptı bunu. Adam konuşsam diye uğraşıyor. Ona bir baktı böyle hiç konuşmadı. Yanında bir başkasıyla konuşsam diye uğraşıyor. Ben de böyle seyrediyorum. Ne yapacak şimdi diyorum ben. O böyle bir bakış fırlattı anlamadı. Böyle bir baktı anlamadı. Onun bakışları çok muhteşem. Seyrediyorum ona tespih verdi. Allâh’a zikret diye. Elinden hiç tespih etse eksik olmaz onun. Devamlı elinde tespih var. Devamlı. Şimdi herkesin böyle bir bağlantı kurduğu bir yer vardır mesela. Ben onun mesela sırf zikirle bağlantı kurduğuna inanıyorum. Öyle bir sohbet etmesi falan yok fazla. Kıskanç değil mi? Ne yaptıydı mühendisine birlikte? Bir tanıştık. Onunla da samimi olduk.
Bir mühendis var orada. Mühendis diyoruz da müteahhit kendisi. Mühendis mi aynı zamanda? İnşaat mühendisi mi? Başka bir şeyhi intisablı bizi de çok seviyor. Otele geldi davet etti geliriz dedik. Tabi Kappayşi’yi de davet etti. Aynı zamanda o şeyhini de davet etmiş. Onun kardeşi geldi. Kappayşi bir ara abdest almaya çıktı. Öbür o kardeşi de o da şeyhi aradı. Değil mi Erdoğan? Şeyh mi o? O da şey. O böyle bir zikir başlattı. Hiç unutmuyorum onun tavrını. Abdest aldı geldi böyle kollarını indirdi böyle bir bakındı etrafa siz nasıl kimsiniz? Zikrullâh’a başlatıyorsunuz böyle ne oluyor? Meydanı boş mu buldunuz yani? Bu meydanın sahibi var. Hemen böyle amin. El-Fâtihâ dedi. Ha bitti her şey. Dedim ya hiç dedim paylaşımcı değil.
Hiç değil. Sert. Kapattı gitti muhabbeti. Haydi dedi bana. Tamam bitti gidiyoruz biz. Şimdi o mesela zikirle şey yapmış. Etrafında herkes zikretcek onun. Herkes zikretcek. Mesela kimisi vardır hiç konuşturmaz etrafında hiç kimseyi. Öyle bir yol bulmuş. Kimisi vardır bana. Dereden tepeden konuşur. Ona dereden tepeden konuşan lazım. Gıybetçi gıybetçi lazım. İftiracı iftiracı lazım. Boş muhabbetçi lazım. Dünyayı seven ahireti seveni sevmez. Ona dünya lazım çünkü. Kadına ki git bir kadın alışverişi seviyor. Nerede ne var ona sor. Başka bir şey sormana gerek yok. Hangi marka indirime girmiş hangi marka nerede satılıyor ona sor. Neden? O bir de övünüyor alışveriş kurdu o. Öyle olarak görüyor. Bunun gibi bütün topluluklar birbirlerini severler.
Ve birbirlerini bulurlar. Birbirlerini bulurlar. Bunların haricinde bir şeyle adamın canı rahat durmaz çünkü. Allâh bizi affetsin. Bunlar da ruhlar aleminle alakalı. ayağını sabitede. Ayağını sabitede sen nereye gittin? Ayağını sabitede. Ruhlar aleminden önce. Ben işi ayağını sabitede bağladım. Ruhlar aleminden önce çünkü o. Ayağını sabitede kim kimle dost olduysa ruhlar aleminde de onlar onunla dost oldu. Devam edeceğiz. Saat on bir on var çünkü. Çünkü müzekkerden da yükselir müennesten de.
Kaynakça ve Referanslar
- «Ruhumdan Üfledim» (Hicr 15/29): «fe-izâ sevveytuhû ve nefahtu fîhi min rûhî fe-keû lehû sâcidîn» (Hicr 15/29; Sa’d 38/72) — Taberî, Câmiu’l-Beyân 14/24; İbn Kesîr, Tefsîr 4/441; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 19/164; «rûh-i kuds» — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; insan = halîfetü’llâh — Bakara 2/30; Sa’d 38/26; «rûh ve nefs ayrımı» — İbn Kayyim, er-Rûh; Bediuzzaman, Sözler 23. Söz.
- Manevî Tecelliyât ve Mü’minin İş Hayâtı: «el-müslimu lâ yağfilu fî mua’mâlâtihî» (Müslim ticaretinde gâfil olmaz) — Buhârî, Buyû’ 2; Müslim, Müsâkât 130; «patron-kul ayrımı» — modern aile ve iş hayâtı — Hayrettin Karaman, Helâl ve Harâm; Ahmed Akgündüz, İslâm Hukûku; Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
- Hz. Pîr Mevlânâ’dan Rûh Tasvîri: Mevlânâ’nın rûh anlayışı — Mesnevî 1. Defter; Fîhi mâ Fîh; «müzekker-müennes ötesi rûh» — sûfî tâbiri; «hayvânî nefs ve insânî rûh ayrımı» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. cilt 31. mektûb; «rûh-i Muhammedî» — İmâm Rabbânî, Mektûbât; modern Rûh felsefesi — Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi; Bediuzzaman, Lemalar 27. Lema.
- Hâtem Makâmı (Hâtemiyyet Sırrı): Hz. Peygamber’in «hâtemu’l-enbiyâ» (sonuncu peygamber) ve «hâtemu’l-velâye» (sonuncu velâyet) tâbiri — Ahzâb 33/40; İbn Arabî, Fütûhât 1/186, 2/49; Sadrüddîn Konevî, Miftâhu’l-Gayb; «hâtemiyyet» tartışması — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 233. mektûb; modern hâtemiyyet — Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri.
- «Ruhlar Âleminde Dost Olanlar» Hadîsi: «el-ervâhu cunûdun mücennedetün, fe-mâ teârefe minhâ i’telefe ve mâ tenâkere minhâ ihteleff» (Ruhlar düzenli askerler gibidir; tanışanlar uyuşur, tanışmayanlar ihtilâf eder) — Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159 (2638); Ebû Dâvûd, Edeb 16; «ezel-i mîsâk» — A’râf 7/172; «kâlü’l-belâ» — Bakara 2/40; «ruhlar âlemi» — İbn Atâullah, el-Hikem; Ahmed Sirhindî, Mektûbât; modern arkadaşlık ahlâkı — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
- Sufî Rûh Anlayışı: «Hayvânî Değil, İlâhî Rûh»: Sufî kozmolojisinde rûh mertebeleri (rûh-i nebâtî, rûh-i hayvânî, rûh-i nâtık) — İbn Sînâ, Şifâ; Gazzâlî, İhyâ, Acâibü’l-Kalb; Bediuzzaman, Sözler 29. Söz; «rûh ekmekten kuvvetlenen değildir» — sufî tâbiri — İbn Atâullah, el-Hikem; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; modern psikoloji ile karşılaştırma — Seyyid Hüseyin Nasr, Religion and the Order of Nature; Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi.
- Karabaş Silsilesi ve Mesnevî Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsile zinciri — İrşâd Dergisi hâtırâtı; Mesnevî tedrîs üslûbu — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; modern Mesnevî okuması — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Mürşid, Hakîkat, Zikir, Nefs, Ruh, Velâyet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı