Cenâb-ı Hak’ın Sıfatlarının Tecellîsi ve Yaratılış — Mü’minin Hâlika Bakışı
Bazen bazı sohbetler vardır. Bu benim için geçerli. bir şeyden böyle insanın ayakları geri eve gider ya, ben böyle çok geriye gitmesini bilmem. Ama böyle nasıl toparlayacağız, nasıl anlatacağız diye zaman zaman Mesnevî’den şerler yaparken, pardon özür dilerim, okumalar yaparken, ben kendimce böyle bunun dile dökmekte nasıl bir yol izleyeceğiz diye kendi kendime böyle tabiri caizse biraz teller, ihanarcasına düşünüyor insan. Bu akşamki sohbette öyle bir şey. Kalbimden geçenimi aktarayım, yazdığımı aktarayım, böyle ikisinin arasında diyebilirim ki perşembeden beri gitgerli yaşıyorum. Bir yazıyorum, siliyorum, bir daha yazıyorum, bir daha siliyorum. Bir daha diyorum, yok burası çok fazla şey olmuş, burayı biraz hafifleteyim, yok buraya ağırlaştırayım.
Allah’ın Hakkında
Velhasıl kelam ne gönlümdekini aktarabildim buraya, gönlümün sesi olabildi ne de buradaki yazdıklarımı da içime sindi. Şimdi bu akşam belki de dereden, tepeden gibi gelebilir size. O yüzden ama yazdıklarımdan ama gönlümden ne gelirse bu akşam onu dinleyeceksiniz. Anlaşılmayan bir şey olabilir, baştan söyleyeyim. Ben aktarırken gönlümle aklımın arasında gidip gelebilirim. Bu gönlümle aklımın arasında gidip geldiğim yerleri de öyle bırakacağım. Onun üzerine de gitmeyeceğim. Onu da değiştirmeyi düşünmüyorum, tecelliyat böylemiş diyeceğim çıkacağım. Baştan böyle bir girişi de düşünmedim aslında da. Şimdi içeri girerken nereden başlayayım diye kendi kendime düşünüyordum öyle. Demek ki buradan başlanacakmış.
Geçen hafta gelenin ayak seslerini duydunuz zaten. O 1995. Beyit’ten itibaren okuduyduk. Ayıptan başka bir şey görmeyene ayıptır. Fakat gayb aleminin pak ruhu hiç ayıp görür mü? Ayıp cahil mahluka nisbetle ayıptır. Makbul Allâh’a nisbetle değil. Burayı okumuştuk, buranın içinden çıkmaya çalışmıştık. Buradan devam edecektik daha doğrusu. Fakat gayb aleminin pak ruhu hiç ayıp görür mü? Bu ifade manevi anlamda kemalâ ermiş. Velilerin, velilik yetmez buna artı mürşid-i kâmillerin. Çünkü her veli mürşid-i kâmil değildir. Her veli şehlik yapabilir ama her veli mürşid-i kâmil değildir. Burada kastettiğimiz bu perde mürşid-i kâmillere ait. Bu mürşid-i kâmiller dünyevi gözle baktığımızda kusur ve eksikliklere bakış açıları farklıdır.
Bu bakış açısı normal müslümanların veyahut da zahir âlimlerin bakış açısında değildir. Zaten sufilerle, zahir batınlıktan, sufilikten kalbi harekete nasibi olmayan, kalbi harekete geçmemiş olan, manaça yol yürümeyen zahir âlimlerle sufilerin çatıştığı yerdir burası tarih boyunca. Onlar çünkü manevi kemalen ermediklerinden dolayı zahirle hükmederler. Meselenin hikmetini bilmezler, perde gerisini bilmezler. Sonbahar gelir, sonbaharda yapraklar sararır, dökülür. Onlar nasıl yapraklar sararır, dökülür diye bunu sorgularlar. Kemal ehli sonbahardan sonra baharın geleceğini bildiğinden, niçin sonbahar geldi, yapraklar döküldü diye oturup üzülmezler. Derler ki her sonbaharın arkası bahardır. Çünkü o baharı görmüştür.
Zahir ulema karanlığa bakar, karanlığa göre hükmeder. Ama kemale ermiş bir zat karanlıktan sonra aydınlığın geleceğini görür, aydınlığın geleceğini gördüğü için karanlığı karanlık olarak görmez. Der ki karanlık aydınlığa gebe. O yüzden bu karanlık geçici, aydınlık ise kalıcı da. Burada onların bakış açısı farklı olur. Çünkü onlar gayba müttali olmuşlar. Burası önemli. Gaybden haber alır olmuşlardır. Bu gaybden haber almakta o mürşid-i kâmilin derecesine göredir. Bir kısım mürşid-i kâmiller henüz daha pir seviyesine gelmemiştir. O normalde üç günlük, beş günlük, bir yıllık, iki yıllığı görür. Ama bazı mürşid-i kâmiller vardır. Onlar lef-i mahfuzu görür. Hatta pir seviyesindeki, kutup seviyesindeki zatlar, burası biraz şatahatvari olacak, onun arkasında ilm-i ilâhîye’den haber alır.
İlm-i İlâhîye’den haber almak zamanın kutbu ve üçlere aittir. O beşlerden dahi oradan haber almak yoktur. Ancak zamanın kutbu sağındaki ve solundaki ilm-i ilâhîye’den haber alır. O da zamanın kutbuna verildiği gibi sağındakine, solundakine de verilmez. Şimdi, pak âlemin, âleminin pak ruhu hiç ayıp görür mü dediği bu zatlardır. Bu zatlar, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz hikmet deryasından gönüllerine ama damla ama derya döküldüğü için, onlar meselenin arka yüzüne hakikatin hakikatin hakikatine mahsar oldukları için, onlar için kusur görmezler. Onların kusur görmemesi, Cenab-ı Hakk’ın yaratmasında hiç kusur yoktur çünkü. Çünkü Allâh kusurlu ve ayıp bir şey yaratmaz. Allâh’ın yarattığı her şey zerreden küreye ayıpsız ve kusursuzdur.
O yüzden o pak âleminin, o büyük zatları, dünya âleminin ayıp ve kusurlarını ayıp ve kusur olarak görmezler. Ama bu Kur’ân ve Sünnetin dışına çıkma, Kur’ân ve Sünnetin haramını helal etme, helalini haram etme değildir. Burada bir yanılgı olmaması için bu notu düşüyorum. Haram haramdır, helal helaldir. Ama o zatlar, o zatlar haram işleyende de bir hikmet görürler. Aslında cehennemliklerde bir hikmet doludur. Cehennemlikler nasıl hikmet doludur? Eğer cehennemlikler olmasaydı cennetliklerin kıymeti bilinmezdi. Cennetlik de cehennemlik bir olurdu. Aslında cennet değil de cehennemliğin de amelini fiil olarak yaratan Allâh’tır.
Anne Olmak ve Çocuk Yetiştirme — Tasavvufî Aile Edebi ve Üzülme Hikmeti
Ama onlar böyle her şeyi Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarının noksansız, sıfatsal tecelliyatlarının eksiksiz, tam olarak tecelli ettiğini, bildiklerinden, inandıklarından, gördüklerinden hakkel yakin olarak o yüzden eksiklik veya kusur görmezler. Şeriaten haram haramdır, helal helaldir, eksik eksiktir, noksan noksandır şeriaten. Ama o hale gelen bir zat, o hale gelen bir zat bunu kendi iç dünyasında Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının birer tezahürü, birer tecelliyat olarak görür ve o tezahür, o tecelliyat onda eksik ve noksan görmeme noktasına götürür. O yüzden Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarında ve yaratmasında eksik ve noksan yoktur. Biz sufiler Allâh’ın yaratmasında bir eksiklik görmeyiz, Allâh’ın yaratmasında bir noksanlık görmeyiz.
Neyi yarattıysa haktır, neyi yarattıysa haktır. Yaratıcı çünkü la fa’ili illallah, Allâh’tan başka fa’il yoktur, Allâh’tan başka yaratıcı yoktur. İyinin de fiiliyatını yaratan, kötünün de fiiliyatını yaratan Allâh’tır. O bizim kötü olarak gördüğümüzün de fiiliyatını yaratan Allâh’tır. Ama Allâh nezdinde yaratamada eksik, kusur ve noksan yoktur. Öyle olunca Allâh’ın sıfatlarında fena olan, o zatlar Allâh’ın yaratmasında herhangi bir eksiklik ve noksanlık görmezler, kendi iç aleminde bunun zevkini yaşarlar. Bu şeriatı delmemek, şeriatı garrahi ve şeriatı kıyametini yaratmak, bunun zevkini yaşarlar. Bu şeriatı delmemek, şeriatı garrahi yolundan çıkarmamak için de bu zevklerini paylaşmazlar. O yüzden Allâh’a yakın olan, yakınlaşan değil, Allâh’a yakın olan, Allâh’a yakın olanla yakınlaşanın arasında da fark vardır.
Buradaki tabirim net ve keskin. Allâh’a yakın olan bu zatlar, dünya üzerinde insanların eksik ve kusur gördüğü şeyleri, kendi iç alemlerinde eksik ve kusur gördüğü şeyleri, kendileri görmezler. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarının mükemmelliğinde kendileri hiç olmuşlardır. O yüzden onlarda eksik ve kusur görmezler. Ayıp, cahil mahlukata nisbetle ayıptır. Makbul Allâh’a nisbetle değil. Buradan hareket ederekten insanların kısıtlı, sınırlı bilgi ve anlayışları, Allâh’ın mutlak hikmetini ve tecelliyattaki mükemmelliyetini bilemediklerinden, anlayamadıklarından ayıp görürler. Ama bu ayıp, insanların gördükleri bu ayıp, hatta bazen o kadar cahil insanlar vardır ki, bu ayıbı Allâh’a nisbet ederler. neden deprem oldu?
Nasıl yangın olur? Veyahut da gündemde ya, Allâh bu Filistin’dekileri görmüyor mu? Haşa. Neden böyle Müslümanlar eziyet çekiyor? Bu normalde insanların ayıp ve kusur olarak nitelendirdiği şeyler, aslında o insanların derinlemesine İslami bilgi, derinlemesine Allâh bilgisi, derinlemesine bir Kur’ân Sünnet bilgisinin olmamasından kaynaklanır. Ama normal insanlardan bu bilgiyi beklemek mümkün mü? Değil. Biz normal insanlardan bu bilgiyi, bu anlayışı, bu derinliği beklememiz mümkün değil, hatta kendisini şeyh olarak tanıtanlardan dahi bu bilgiyi, bu anlayışı, bu derinliği bulmamız da mümkün değil. Öyle olunca, bu tabirimi hoş görün, anlaşılması için söylüyorum. Allâh’ın bakış açısını yakalayamamış bir kimse, bakın Allâh’ın bakış açısını, Allâh’ın bu noktadaki hikmetini, ilim noktasındaki hikmetini yakalayamamış.
Ve bu noktada kör olan gönlü, kalbi harekete geçmemiş, harekete geçen de kemala ermemiş olan insanlar, bu noktada mahlukatın ayıbını, kusurunu, mahlukatın ayıbını, kusurunu Allâh’a nispet ederler. Allâh’a atfederler ki, bu aslında gizli şirk’tir. Farkında değildir, şirke düştüğünü, bir kimsenin ayıbını, kusurunu, eksiğini, mahlukatın, cahil insanların eksik ve kusurlarını Allâh’a nispet ederler. Oysa, insanlar bu meselelere bakarken, tabiri caizse, Kur’ân ve Sünnet’in derinlemesine gözlüğüyle baksalar, Kur’ân ve Sünnet’in derinlemesine anlayışıyla baksalar, o zaman bu eksik ve kusurun mahlukata ait olduğunu, ve mahlukata ait olan bu eksik ve kusurun, Allâh’a nispet edilemeyeceğini anlaması gerekir.
Ve bu manada o kemalâ eren, kemalâta ermiş olan o zatlar, o zatlar her fiiliyatta Allâh’ın yaratmasının, Allâh’ın hikmetinin ve sıfatlarının mükemmelliyetini görmekten uzak durlar. Böyle olunca o kısa bilgisiz akıllarıyla, kısa hikmetsiz görüşleriyle, kısa ferasetsizlikleriyle, orta yerde görünen mahlukatın üzerinde görünen ayıp ve kusurları Allâh’a atfederler. Bu normalde oysa mahlukatın üzerindeki bulunan eksik ve kusurlar dahi, mahlukatın üzerinde görünen mahlukata ait olan eksik ve kusurlar dahi, Allâh’ın varlık üzerindeki mükemmel üstü, sıfatsal tecelliyatına aykırı değildir. Cenâb-ı Hak çünkü varlığın üzerinde tam bir hakimiyet kurmuş, varlığın üzerinde tam bir hüküm kurmuş, varlığın üzerinde bütün ilmiyle bütün varlığı kapsamıştır.
Cenâb-ı Hak zat ve sıfatlarıyla bütün varlığı kapsamışken, mahlukatın üzerindeki, yine mahlukat tarafınca eksik ve noksanmış, eksik ve noksan görünen şeyler, tekrar bunu ediyorum, mahlukatın eksik ve noksan görünen yerleri, yine mahlukat tarafından eksik ve noksan görünürken, o kemale ermiş olan zatlar, bunun zevkini yaşayıp Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfat noktasında eksik ve noksan bir şey yaratmadığını idrak edip, bu eksik ve noksanlığı ne mahlukata atfederler, ne mahlukata atfederler, dikkat edin, ne de Allâh’a atfederler. Çünkü mahlukata da atfederse o eksik ve noksanlığı, o eksik ve noksanlık kemaliyet noktasından Allâh’ın sıfat ve zatına gideceğinden dolayı, mahlukatın üzerindeki eksik ve noksanlığı da ayıp görmezler.
Bu ancak bu dediğim kemal noktasına gelenlerin zevkidir. Bu onların halidir, bunları açmak da çok uygun değildir. Ama Hz. İpir madem ki büyük bir cesaretle bunu buraya yazdı, açtı, biz de o cesareti buradan alırız. Ve buradan bu cesareti alarak, alarak yürürüz. Bu normalde bizim şatahatimiz değildir. Bunu bizim şatahatimiz olarak da görmeyelim. Allâh muhâfaza eylesin. Çünkü iş daha da ağırlaşıyor şimdi. Küfür bile, yaratana nisbet de bir hikmettir. Fakat bize nisbet edecek olursan bir afet, bir felakettir. Hay maşallah çocuğa bak ya, mani sıfatı oluyor oradan. Hepinizin aklını, fikrini oraya aldı. Annesine Allâh yardım etsin inşâallâh. Ne kadar şimdi üzülüyordur.
Nâr-ı Nûr ve Nûr-i Nûr Ayrımı — Mü’minin Manevî Görüşünün Mertebeleri
Anne olmak kolay bir şey değildir. Ama insan çocuğunun yaptığından utanmayacak. Rabbim çocuğu da sakinleştirsin inşâallâh. Evet, küfür bile yaratana nisbet de bir hikmettir. Fakat bize nisbet edecek olursan bir afet, bir felakettir. Şimdi, küfür bile yaratana nisbet de bir hikmettir. Küfür, bir kimsenin küfre düşmesi, bir kimsenin küfür ehli olması. Yaratana nisbet de bir hikmettir. O zaman Mülk Sûresi âyet 3. Sen Rahman olan Allâh’ın yarattıklarında bir düzensizlik göremezsin. Bakın bu âyet-i kerîme bizi farklı bir yere götürür. Bu âyet-i kerîme bizi bambaşka bir dünyaya götürür. Hazret-i Pîr, küfür bile yaratana nisbet de bir hikmettir diyor. Ayet-i kerime de diyor ki, sen Rahman olan Allâh’ın yarattıklarında bir düzensizlik göremezsin.
Allâh’ın yarattığında bir düzensizlik yok. Allâh’ın yarattığında bir ilimsizlik, bir hikmetsizlik yok. Allâh’ın yarattığında bir eksiklik yok, bir noksanlık yok. Allâh’ın yarattığında herhangi bir farklılık bir şey yok. O zaman Hazret-i Pîr diyor ki, küfür bile yaratana nisbet de hikmettir. Evet, küfrü de yaratan Allâh’tır. Küfrü yaratmamış olsaydı imanın hakikati, imanın kıymeti, imanın aydınlığı bilinmeyecekti. O zaman küfrün yaratılmasında veya bütün yaratmada, bütün varlıkta, bütün olup biten olaylar, onun bilgisiyle, onun hikmetiyle, onun yaratmasıyla, onun kudret ve kuvvetiyle, onun her şeyi kapsamasıyla olur, biter. Ve o zaman Allâh kendi hükümleriyle yapıp yarattıklarında eksiklik, yanlışlık, haksızlık aramak bu zatlar için abesttir.
Onlar çünkü olup biten hiçbir şeyde, olup biten hiçbir şeyde haksızlık, adaletsizlik, yanlışlık, eksiklik görmezler. Allâh’ın yarattığında hikmet görürler. meşhurdur ya bizde, sizin hayır gördüklerinizde şer, şer gördüklerinizde hayır vardır. Şimdi Allâh’ın yaratmasında hayır vardır her daim. Öyle olunca normalde şimdi küfür de dair, eksiklik ve noksanlık aramak Allâh’ın yaratmasında abest bir şeydir. Küfür ve iman, karanlık ve aydınlık gibi birbirine zıttır. Fakat küfür ve iman da anlaşılması için söylüyorum. Aydınlık ve karanlık da Allâh’ın kudret, kuvvet ve ilmiyle vardır. Küfür de Allâh’ın ilmiyle, kudretiyle, kuvvetiyle vardır. İman da Allâh’ın kudretiyle, kuvvetiyle vardır. Aydınlık da Allâh’ın ilmiyle, kuvvetiyle, kuvvetiyle, hükmüyle vardır.
Karanlık da Allâh’ın hikmetiyle, hükmüyle vardır. İkisi de haktır. Bakın ikisi de haktır. İman bu manada geçici değildir, ebedidir. Ama küfür geçicidir. Küfür ebedi değildir. Küfür bu dünyaya aittir. Burada kalır. Kötülük bu dünyaya aittir. Burada kalır. Karanlık bu dünyaya aittir. Burada kalır. Ama iman bu dünyaya ait değildir. Burada kalmaz. Aydınlık bu dünyaya ait değildir. Burada kalmaz. İyilik bu dünyaya ait değildir. Burada kalmaz. İyiliğin kökü, güzel sözlerin kökü ahirete aittir. Allâh’ın zati tecellillerine aittir. Tekrar söylüyorum. İman, iyilik, güzel sözler Allâh’ın ilm-i ilâhîsine zatına aittir. Zatından kopup gelmiştir onlar. Hakikati, zati tecellidir. Ama sıfatlarının üzerinden gelmiş olsa dahi.
Ama küfür, Allâh’a, yaratma Allâh’a aittir. Ama Allâh’ın zatından çıkıp gelme bir şey değildir. Halka ait bir fiiliattır. Hakka ait bir fiiliat değildir. Karanlık halka ait bir fiiliattır. Allâh’ın zatına ait bir fiiliat değildir. Ama bu fiiliatları yaratan, her ikisinde yaratan Allâh’tır. Her ikisinin varlığı Allâh’ın kudreti ve kuvvetiyle der. Bizim sufilik anlayışımızda Allâh’ın, Allâh her şeyin yaratıcısı olduğu için ve her şey onun takdiri ile gerçekleşti ve her olayın bir hikmete tabi oldu. Ve her olay bir hikmeti takdirdiğine inanırız. Bu bizim derinlemesine inancımızdır. Her yaratılan hadisede, olayda Allâh’ın takdiri, bu manada Allâh’ın bütün o yaratılan olaydaki gerekli olan sıfatsal tecelliyatları vardır.
Ve şuna inanırız. Her yaratılanda hikmet vardır. Her olan olayda ama insanlar menfi ama insanları menfif. İnsanlar gayr-menfi görsün, onda hikmet vardır. bugünkü dille, ister insanlar onu olumlu karşılasın, olumlu görsün, isterse olumsuz görsünler, ister insanlar onu bir rahmet görsün, isterse insanlar onu rahmet değil, zahmet görsün. Biz sufilik anlayışında onda bir hikmet görürüz. O yüzden Allâh’ın katında, Allâh’ın ilminde bir şey gereksiz, anlamsız, boş bir şey değildir. Her yaratılan olayda ve fiiliyatta hikmet vardır. O yüzden Allâh her şeyi hikmetle yaratır. Ve her şey onun ilmi, onun bilgisi dairesinde gerçekleşir. Bu sadece iyi ve güzel şeyler için değildir. Bu aynı zamanda kötü ve çirkin görünen şeyler için de geçerlidir.
Allâh’ın takdiri, Allâh’ın hükmü, Allâh’ın sıfatsal tecelliyatları ve azatî tecelliyatları insanların sınırlı aklıyla, sınırlı aklıyla ve sınırlı bilgisiyle kavramalarını bekleyemeyiz. O yüzden zaten bir sufi anlayışı görüşüyle bilgisiz, bilgisi kıt, aklı kıt, okuması kıt, öğrenmesi kıt, yaşaması kıt, manevi bir yol yürümeyen insanların bunu anlamasını beklememiz de abes olur. O yüzden insanlar küfrü de imanı da nereden geldiğini bilmez, nasıl tecelli ettiğini de bilmez. Ya kaderiyeci olurlar çıkarlar, ya cebriyeci olurlar çıkarlar. O zaman o kulun üzerindeki küfrü Allâh’a nispet edersek biz de cebriyeci oluruz. Biz kulun üzerindeki küfrde hikmet görürüz, onu Allâh’a nispet etmeyiz. Çünkü kul kendi küfrünü ya kendi ayağını sabitesinde nâr-ı nûr görmüştür ya da külli ayağını sabitede nâr-ı nûr görmüştür.
Ama külli ayağını sabitede olsun ama kulun kendi birey ayağını sabitesinde olsun o kul küfre kendi rızasıyla kendi ayaklarıyla koşmuştur. Ve tabiri caizse ayağını sabitesinde kendi küfrünü satın almıştır. Çünkü insan nâr-ı nûr görürse, bakın nur-u nar görürse, nar-ı da nur görürse bu onun kendisine ait bir görüştür. Ayağını sabitesinde kendisine ait bir görüştür. Çünkü o bilinç kulun kendisine aittir. O idrak kulun kendisine aittir. İster külli ayağını sabite dediğim varoluşun dereceleriyle alakalıdır. İster bireyin kendi ayağını sabitesi dediğim bu dünyanın içerisinde minicik ayağını sabitesidir. O kendi ayağını sabitesinde bu aleme ait bu dünyaya ait kendi ayağını sabitesinde nâr-ı nûr görür.
Aybı Açmamak Sünneti ve Müslümanın Müslümanı Koruması — Setrü’l-Uyûb Edebi
Ve nur diye nara koşar, kimisi de nûr-i nûr görür o kemalata yarar. Şimdi Yunus Sûresi âyet 44, Allâh insanlara asla zulmetmez fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler. İnsan kendi fiillerinden sorumlu bir varlıktır. Altını çiziyorum. İnsan bizim inancımıza göre kendi fiillerinden sorumlu bir varlıktır. O zaman küfrü yaratıma, küfrü yaratıma, küfrü yaratıma, küfrü yaratıma, küfrü yaratıma, küfrü yaratıma, yönü ciheti Allâh’a aittir. Küfrü isteme, küfre yönelme insana aittir. Küfr, Hz. Pîr’in dediğine göre yaratana nispetle, yaratana nispetle hikmettir. Nasıl hikmettir? O çünkü o küfre gidenler kendilerine şahitlik ederler. O yüzden yaratana nispetle hikmettir. O insan kendi şehadetini kendisi yapacaktır.
O yüzden yaratana nispet edilince hikmet olur. Çünkü küfr ehli, küfründen dolayı cezaya çarptırıldığında o kendi yolunu kendisi çizmiştir. O yüzden küfr yaratana nispet edilirse hikmet olur. Çünkü küfre giden kimse kendi yolunu çizdi. Çünkü başka bir Ayet-i Kerim’de, Dileyen iman etsin, Dileyen etmesin der Ayet-i Kerim’de. Dileyen bu yolu seçsin, Dilemeyen seçmesin. O zaman küfr yolu kulun kendi isteği, kulun kendi görüşü, kulun kendi anlayışıdır. Allâh insanları zulmetmez, o gitti. Tabri cahise küfr veznesinden küfrü satın aldı. İster kendi ayağını sabitesinde aldı, ister külli ayağını sabitede aldı. Küfrü kendisi satın aldı. Hatayı, yanlışlığı, eksikliği kendisi satın aldı. Günahı kendisi satın aldı.
Bunda Allâh’ın cebri yok. O zaman, normade bizim inancımıza göre, ben sizlerin adına da bunu söylüyorum, bizim derken hepimizin adına konuşuyorum. Bizim inancımıza göre, insan fiilinin üzerinde harici bir fail yoktur. Biz makina değiliz çünkü. Eğer biz harici bir faili kabul edersek, cebriyeye düşeriz. Bunu hep sohbetlerimde anlatmışımdır yıllardır. İnsan fiilinin üzerinde iki kuvvet vardır. Birincisi, Allâh’a aittir ki, yaratmadır. İkincisi, isteme. İkincisi, isteme. Onu elde etme. Onun için uğraş verme. O kula aittir. O zaman böyle olunca, biz cebriyeciler gibi, kulu fethedeceğiz. Biz cebriyeciler gibi, kulun fiilinin üzerinde, fiilinin üzerinde yaratma Allâh’a aittir. Ama o fiiliyatı isteme, kesp etme, eski dilde.
Kesp etme, isteme kula aittir. Öyle olunca küfrü isteyen, küfre koşan kulun kendisidir. Kul kendisi küfrü istemiştir. Ama küfrün yaratılması Allâh’a nisbet edildiğinde, onda hikmet vardır. İnananla inanmayanın belli olması için. Allâh için bu bellidir. Kullar kendi şehadetine koşarlar. Kullar kendi şehadetine koştukları için, kullar ama kendi küfrlerine şahit olurlar, ama kendi imanlarına şahit olurlar. Ama kendi iyiliklerine şahit olurlar, ama kendi kötülüklerine şahit olurlar. Gözünüzü yumduğunuzda, gözünüzü yumduğunuzda, ya önünüze kendi kötülüğünüz gelecektir, ya da önünüze kendi iyiliğiniz gelecektir. İyilikleri Rabbinizden bilirsiniz, tevazu gösterirsiniz. Ben iyiyim, ben iyilik yapıyorum derseniz, Allâh’ın bu konuda size olan yardımını ve lütfunu, lütfuna nankörlük etmiş olursunuz.
Ve bu noktada iman edip, iyi işler yapmak ve itaat etmek, bizim, biz kullara aittir. İman edip, salih ameller işlemek ve Allâh ve Resulüne itaat etmek, bize aittir. Ve emretmek, hükmetmek, bakın emretmek, hükmetmek, Allâh’a aittir. Hükmetmek, Allâh’a aittir. Biz kulluğumuzu yapmakla mütelefiz, mükellefiz ve Allâh bu manada bütün fiillerin yaratıcısıdır. Bütün fiillerin. La fa’ili illallah. Allâh’tan başka fa’il olan, yaratan yoktur. Birisinde yüz binlerce faziliyetle beraber bir de ayıp bulunsa, o ayıp nebadatın sapı mesabesindedir. Terazide her ikisini de birlikte tartarlar. Çünkü nebadat ve sap ikisi de bedenle cam gibi bağdaşmıştır. Elmayı sapıyla tartarlar. Armudu sapıyla tartarlar. Üzümü sapıyla tartarlar.
Doğru mu? Tartılırken ayırt etmezler hiç. Hepsini de tartıya atar tartan kimse. Öyle değil mi? Elmanın sapı ayrı, üzümün çöpü ayrı demezler. O yüzden hepsi de, terazide birdir. bir kimsenin, bu burada Üstad Hz. Pîr hemen buradan kulların ayıbına indiriyor o meseleyi. Aldı zirve çıkardı şimdi kullara indirdi. İnsanların kusurlarına, ayıplarına odaklanmak yerine, Hz. Pîr diyor ki insanların faziletlerine, insanların iyiliklerine odaklanın. Sizin gözünüz ayıpları takip etmesin. Siz ayıpların üzerinden yürümeyin. Siz kusurların üzerinden yürümeyin. İnsanların iyi yönlerini, faziletli yönlerini, insanların doğru yönlerini ölçe alın, onları dillendirin. Kötülüğü dillendirmek kötülüğe fayda eder. İyiliği dillendirmek iyiliği güçlendirir.
Bir kimsenin kötülüğünü mü söyleyelim, iyiliğini mi söyleyelim? şimdi hadîs-i şerîfi metni tam aklımda değil, enteresan bir hadîs-i şerîf var. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bir eve ziyarete gidiyor. Bir eve ziyarete gittiğinde oradaki mahalleli toplanıyor oraya. Medîne-i Münevvere’de. Orada bir zâattan laf açılıyor. Hadîs-i Şerîfin metninde ismi de geçiyor onun. Oradaki insanlar hemen onun işte, tabiri caizse onun İslam’da gevşek davrandığını, hatta böyle münafıkça davrandığına dair laflar söylemeye çalışıyorlar. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, o kardeşiniz lael-lahi ilallah diyenlerdendir. Bu bize örnek tabi. Tekrar onlar lafı dondurup dolaştırıyorlar.
Ben kendi ismimi söyleyeyim, ya Mustafa şöyle şöyledir, böyle böyledir diyorlar. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri tekrar diyor ki, o lael-lahi ilallah diyenlerdendir diyor. Üçüncü de bir daha söylüyor oradaki insanlar. Üçüncü de Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar onu söylüyor. O diyor lael-lahi ilallah diyenlerdendir. Bu sefer ashab susuyor. Şimdi, demek ki oradaki o insanlar o kimsenin cemaatle namaza gelmediğini söylüyor, böyle İslam yolunda koşturmadığını söylüyor, hadîs-i şerîfin metni uzun, ben mana olarak söylüyorum. Metni şu anda tam aklımda değil. İnşallah bir önüme gelirse bir gün tekrar metniyle burada inşâallâh okurum. Tekrar bunu böyle söyleyince her seferinde o kardeşiniz lael-lahi ilallah diyenlerdendir diyor. onun eksik ve kusurunu, onun ayıbını açmıyor orta yere.
Gölgelikte Uyuyakalmak ve Uyanış — Tasavvufî Mecâz: Mü’minin Vurdumduymazlık Aşaması
Onun üzerine gitmiyor ve onun üzerinde gitmemekle o kimsenin bir tek fazileti olan lael-lahi ilallah diyenlerdendir. Çünkü son sözü lael-lahi ilallah olanın akıbeti cennettir. Hadîs-i Şerîfle sabittir, hadîs-i kudsi de vardır. Şimdi o zaman bu insanların hata ve kusurlarını görmek, hata ve kusurlarını dillendirmek, hata ve kusurlarını insan gözünde büyütmek, o insanın yüzlerce erdemli, fazileti, iyiliğini örtmüş demektir. Şimdi bu sufilerin arasında da bir hastalıktır. Bir sufi kardeşinin bir eksikliğinin kusurunu görür bir kimse, onu eksik kusur olarak görür, onu dallanır, budaklandırır, büyütür onu. Oysa onun eksik ve kusurunu örtecek, onun binlerce faziletli bir ameli vardır. Hatta ben daha ileri gideyim.
Onun bir perşembe zikri vardır ki topluca yaptığı veya toplu zikirleri vardır ki onların geçmiş günahları orada hayra çevrilir, onu görmez o kimse, onu görmediği için onun üzerindeki küçük hata ve kusurlarını insanların gözünde büyütmek, küçük hata ve kusurlarını insanların bir de önüne koyar, kendi gözünün önüne koyduğu yetmez, bir de insanların önüne onu serer ki, o onun Allâh muhâfaza eylesin, onun kör olduğunu gösterir. Onun faziletli bir bakışa, erdemli bir bakışa sahip olmadığı görünür. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden bu bakış açısı, sufilin bu bakış açısı, insanların hatalarını, kusurlarını görmemen, onları dillendirmemen, bakış açısı sufileri hoşgörülü olmaya, toleranslı olmaya yönlendirir.
Hazret-iPir’in eksik ve noksanlıkları örtmekte gece gibi ol, demesi gibi, bunun çünkü temeli hem Ayet-i Kerimelerde hem de Hadîs-i Şerîflerde vardır. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki, bir Müslümanın başka bir Müslümanı hakir görmesi, ona yetip artar bile. Ama senin insanların kusurlarını ve kusurlarından dolayı onları küçümsemeni ve o kusurlarından dolayı onu hor-hakir görmenin yanlış olduğunu bize öğretir. O zaman biz insanların üzerindeki eksik ve kusurları gördüğümüzde, onu örtmemiz gerektiğini söyler. Onu açıp yaymamız gerektiğini söylemez. Müslüman çünkü diğer Müslümanın dilinden emin olduğu kimsedir. Biz dilinden emin olmamız gerekir diğer Müslümanların. Müslümanların şu anda ayıplarını, kusurlarını araştırıp, orta yere döküyorlar.
Bu Müslümanca, bu mümince bir hareket değil. Müslüman çünkü bir Müslümanın ayıbını araştırmaz, bir Müslümanın kusurunu araştırmaz, onu araştırıp, onu soruşturup insanların önüne dökmez. Ya biliyor musun, Salih şöyle bir insan, şöyle kusurları var, böyle hataları var, bunu dile dökmez Müslüman. Ama günümüz Müslümanı, anlayışı kıt, bakışı kör, duyuşu sağırdır. Günümüz Müslümanı ne yazık ki, kafire zarar veremez, münafiha zarar veremez, mürtede zarar veremez, dinini oyuncak hale getirenlere zarar veremez, dinini alaşağı edenlere zarar veremez, onlara konuşamaz, ama kalkar, bir Müslümanı kıyasaya eleştirir, bir Mümini kıyasaya eleştirip, ayıbını, günahını orta yara dökmek için can havliyle öyle hareket eder.
Hatta bu hastalık Müslümanların içerisine öyle yerleşmiştir ki, artık başımızdaki kimseye dahi güvenemez hale gelmişiz. o da benim bir açığımı görür de insanlara yayar mı? Bu da benim bir eksiğimi, kusurumu görür de insanlara aktarır mı? noktasına gelmişiz. Çünkü Müslümanlar, Müslümanların dillerinden emin değil, bu da bizim imanımızın temale ermediğini gösteriyor. Bizim gerçek Müminlerimizin temali, bizim gerçek Müminliği yakalayamadığımızı gösteriyor. Ve işin en enteresan noktası, evin içinde anne baba çocuk, bunlar dahi birbirlerinin eksikliğini, kusurluğunu araştırır hale gelip, birbirlerine eksik ve kusurlarıyla ateş eder hale gelmişiz. Aynı evin içinde, sen filanca zaman ama böyle böyle yaptırdın, yok sen de filanca zaman ama böyle böyle dediydin.
Bu İslam ahlakı değil. Bu sufi ahlakı hiç değil zaten. Hacı Nuri yaktın bizi bugün, bol bol su içiyoruz gene içimiz sönmüyor. Hacı Nuri bize bayındı Restel çekti bana. Öyle bayındır Restel’i çekince, onu da garmazsam hiç umurumda olmayacak. Yine başka adet-i şerif, pardon âyet-i kerîme, Zümer Söğrüsü âyet 53. Ey Muhammed, de ki, ey kendilerine kötülük yapıp aşırı giden kullarım, Allâh’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Şurası çok önemli. Buraya dikkat edin. Doğrusu Allâh günahların hepsini bağışlar, çünkü o bağışlayıcıdır, merhametlidir. Tekrar okuyorum burayı. Ey kendilerine kötülük yapıp aşırı giden kullarım, aşırı giden kullarım, Allâh’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allâh günahların hepsini bağışlar.
Allâh günahların hepsini bağışlar. Allâh günahların hepsini bağışlar. Allâh günahların hepsini bağışlar. Allâh günahların hepsini bağışlar. Bağışlar. Sen oturursun orada onu günahkar görürsün, çünkü onun günahına şahit olmuştur senin gözlerin. Ama Allâh senin o günahkar gördüğün kimsenin bütün günahlarını bağışlar. A.Y. İman ettik. Bu ayete de iman ettik. Allâh günahların hepsini bağışlar. Umudunu kesme. Ümidini yok etme. Allâh’a olan imanın, Allâh’a olan imanın, Allâh’a olan imanın, Allâh’a olan güvenin, Allâh’a olan inancın tam olsun. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, Sıdk ile tövbe eden, gerçekten tövbe eden bir kimsenin, annesinden doğduğu gün gibi, saf ve berrak olacağını söylen.
Çünkü, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, bir hadîs şerifinde, kim tövbe ederse, o kimse annesinden doğduğu gün gibi, tertemiz olurdu. O yüzden, sufi virtlerinde muhakkak tövbe vardır. Yetmiş veya yüz kere, hadisle sabittir. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, ben günde yetmiş kez, başka bir rivayette de ben yüz kez Allâh’a tövbe ederim der. Ve kim Allâh’a tövbe ederse, annesinden doğduğu gün gibi, tertemiz olur der. Biz iman ederiz buna. Hem Âyet-i Kerîme, Allâh günahların hepsini, bağışlar Ayet-i Kerimesine, hem de Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerinin, tövbe edenin, tövbe edenin, annesinden doğduğu gün gibi, tertemiz olacağına inanırız.
Ve yine hani, bu çok hoşuma gider benim. hadisi kutsi olması lazım bunun. geçmiş ümmetlerden birisi, çölde devesini kaybediyor ya, devesini kaybedince üzülüyor, ağlıyor, feryat vigan ediyor, bir gün düşüyor, bir gölgelikte uyuyakalıyor.
«Bir Daha Günâh İşleseydim Keşke» Mahşer Pişmanlığı — Mü’minin Tövbe Bilinci ve Mesnevî 2000. Beyt Devamı
Bir gölgelikte uyuyakalınca, kendine geliyor, uyanıyor, bir bakıyor ki devesi başında. Çünkü devenin üstünde suyu var, erza var, gölgeliği var, yiyeceği var, içeceği var, çölü geçecek. Her eşyası o devenin üzerinde. Deve kayboldu çölde. Onu açar, oraya koştu buraya koştu, çölde, devesini göremedi. Uyku bastı, bir yerde uyuyakaldı. Yakaza gibi. Ve bir baktı ki, deve başında uyandığında, kul o sevinçle kalktı, dedi ki, ey Allâh’ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim. Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim, dedi sevinçinden. diyor, o kul, böyle sevinir ya, tövbe eden için de diyor, tövbe eden için de, Allâh böyle sevinir. o kulun sevinci nasılsa diyor, o sevinçinden kul dedi ya, o sevinçinden kul dedi ya, o sevinçinden kul dedi ya, ben senin Allâh’ınım, sen de benim kulumsun, sevinçinden, ne dediğini bilemedi ya, bilerek söyledi aslında da, bilemedi diyelim.
Takdim tehir olur bazen. Yeni nesil takdim tehiri bilmez şimdi. Bazı fena halleri vardır. O fena hallerinde yer değiştirir. Sizin de, siz de, siz de, siz de, siz de, siz de, siz de, seven ile sevilen. Bu da öyle bir haldir. Diyeyim, kapatayım burayı. Allâh, eksik ve kusurlardan, günahlılardan ümidini tesmiş, günahlarından dolayı önünü karanlık gören, o kulları, o insanları, psikolojik olarak şok bir tedaviye geçirir. Şok tedavi bu. Tabiri caizse, onları şoka uğratır. Şoka uğratır. Çünkü Furkan Sûresi, âyet 70 böyle bir şeydir. Der ki, tövbeden, inanıp salih amel işleyenlerin, kötülüklerini iyiye çevirir. Allâh bağışlar ve merhamet eder. Şimdi bu ana kadar, tövbe edenin affolduğunu anlattık. Şimdi, Allâh, tövbeden affetmek de kalmıyor.
Adım adım yürüyoruz. Allâh, tövbe edip salih amel işleyenlerin, kötülüklerini iyiye çeviriyor. Ve burada, günahların silinmesi, yok farz edilmesi söz konusu değil. Dikkat edin buraya. Günahların iyiye çevrilmesi var. Senin günahını sildin, bu tövbe idi. Değil. Günahını, hayra çevirdim. Yani, bu çok böyle, çok psikolojik tedavi. Sen, günah işlemiştin, onu, sevap olarak yazdı. Sen, kötülük yapmıştın, onu, iyiye çevirdi. Bakın burası, şok bir tedavi. Ben bunu, psikolojik şok olarak görüyorum. Ve o, psikolojik şoku, her toplu, zikirde yaşadığıma inanıyorum. Ve o toplu, zikirde yaşanıldığına inanıyorum. Çünkü kim, toplulukta Allâh’ı zikrederse, kötülükleri, iyiye çevrilmiş olarak, kalksın buyurdu.
Dikkat edin buraya. Şimdi böyle olunca, burada günahların, silinmesi değil. Günahların, dikkat edin. Bu sohbeti dinleyenler, buradakiler değil. Kalkıp da, bu günah affolmaz. Otur oturduğun yere Allâh mısın sen? Kısacık bilginle, Allâh’lık yapma. Allâh bütün günahları bağışlar. Allâh, bir de günahları hayra çevirir. O öyle bir Allâh. O yüzden, buradaki, Cenab-ı Hakk’ın, Zatının rahmet tecelliyatı, Zatının, o günahları, hayra çevirdi. Ve, Hadîs-i Şerîfte de, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin, bu manada, bu ayeti kerimeyi şerh eden, açıklayan, tefsir eden, Hadîs-i Şerîfi, Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, bir kısım kimseler, günahlarının çok olmasını, temenni edecekler buyurdu.
Bir kısım insanlar, bakın şoka, diyecekler ki, mahşerde, keşke biraz daha günah işlemiş olsaydım. Ben mahşeri beklemeden, bunu söyleyenlerdenim. Dervişlikten önce işleseymişim daha işleyebildiğim yere kadar. Bayındırı, İzmir’i, Marmara’yı, koltuğumun altına aldığım gibi bütün alabilseymişim, Akderiz, Marmara, Türkiye, neresi varsa, dolaşaymışım. Evet. Bunlar kimlerdir diye sordular. günahlarımız daha çok fazla işleseymişik diye, temenni edenler kimlermiş bunlar? Sahâbe soruyor. Onlar, Allâh’ın seyyadlarını sevaba tebdil ettiği kimselerdir. Onlar kimlermiş? Onlar Allâh’ın günahlarını sevaba çevirdiği kimselermiş. Bunlar feryat edecekler mahşerde. Keşke daha fazla günah işleseymişsiniz diye. Sizin geçti.
Öyle şimdi kalkıp da biraz günah işleyelim söyle. Sakın ha! O Mustafa Özbay. Kendime bir pay çıkarayım şuradan. Sakın ha! Nasıl olsa bir tövbe ediyoruz, bizim günahımız ayrı çevriliyor. Öyle yapmayın. Allâh muhâfaza eylesin. Âmîn. Bir başka adı şerifte de şöyledir. Adamın birine kıyamet günü küçük günahları gösterilir ve hesaba çekilir. Adamcağız, büyük günahlarında ortaya çıkacak mahvolurum diye düşünürken, Allâh, şu kulumun işlediği her kötülüğe karşı bir hasene yazın diyecek. Beklenmeyen bu lütuf karşısında adam tamaha kapılacak. Ve benim büyük günahlarım da vardı, onları göremiyorum. Keşke onlar da ortaya çıksa da karşılığına haseneler verilse diyecek. orada burada kaçak kurban kesmiş. Ama burada kimse görmedi, nasıl olsa kapatayım örteyim demiş.
Kimse görmemiş çünkü. Vardır ya insanların hayatında. Ben kendi hayatımı anlatıyorum. Karanlıktı, bir tek ay ışığı vardı. Sen ve ben ve şahidimiz ay ışığı oldu. O ne kadar güzel. Allâh yok yani. Bir şiir patlat yürü. Öyleydi ya. Vay şiirden may ışığı, sen ve ben ay ışığı. Yıldızların altındaydık. Hiç kimseler görmedi, hiç kimseler işitmedi, duymadı. Allâh da yok sanki, haşa. olur ya insan kaçak kucak bir şey yapmıştır. orada burada bir şeyler yapındırmıştır. Karanlık hali bu. Sizleri tenzih ediyorum, kendim anlatıyorum. Sizler saf temiz çocuklarsınız. Gel de inan şimdi. Ne kadar tatlı tatlı geliyor herkes. Herkes kendini biliyor çünkü. İsmail, biz seninle çok temiziziz. Allâh iyiliğine versin.
Ben seni her perşembe, dersi görüyorum. Sen beni görüyor musun? Tamam. Her perşembe filmi bak oluyor. Hatta hayra çeviriyor. Bu sözleri söylerken hani… Bu sözleri söylerken, hani… Bu sözleri söylerken hani… O karşılığında haseneler verilecek. Keşke daha fazla günahlarım olsaydı. Bunu Hazret-i Peygamber naklederken… Böyle Hazret-i Peygamber dişleri görününce kadar gülmez. Genel olarak. Ama bunu söylerken Hz. Peygamberin o kadar çok hoşuna gitmiş ki… Tabiri caizse, arkada dişleri bile görülmüş benim az önce olmayan dişlerim görüldüğü gibi. Bu çünkü büyük bir müjde, büyük bir psikolojik şok tedavi bu. Bakın psikolojik şok bir tedavi. O kimse kendince ümidini kesiyor. Benim günahım affolur mu?
Ben neler karıştırdım, neler diyor kendince. Şimdi herkesin günahı kendine büyük gelmeli zaten normal bu. Küçük görmemeli. O kendince böyle ben şunları işledim, bunları da yaptım, bunları da yaptım derken… Bu hadîs-i kutsiler, bu âyet-i kerîme, bu hadîs-i şerîfler onu şok bir tedaviye geçiriyor. Dur! Tevbe edersen senin günahlarını hayra çevrilir. Sen bir de mahşerde yakınır dövünürsün biraz daha günah işleseydim keşke diye. Evet, bu gecelik bu kadar yetsin olmaz mı? İnşallah. Mesnevî 2000. beyitten devam edeceğiz. Sürç-i lisân ettiysek affola. Eksiğimiz, yanlışımız, kusurumuz olduysa affola. Cenâb-ı Hak cümlemizi iman edip salih amel işleyip zikredenlerden ve tövbe edenlerden eylesin. Âmîn.
Kaynakça ve Referanslar
- Mesnevî 2000 Civarı Beyitler: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, 2000. beyit civarı; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî 1/660-680; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi 1/410-415; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî Şerhi 1/588-605; «hâlika sıfatlarına atıf» — İmâm Gazzâlî, el-Maksadü’l-Esnâ Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ; «sıfatların yaratılışta tecellîsi» — İbn Arabî, Fütûhât 2/468.
- Cenâb-ı Hak’ın Sıfatları (Sıfatu’s-Subûtiyye ve Sıfatu’s-Selbiyye): Allâh’ın 99 sıfatı tasnîfi — Tirmizî, Daavât 82-83 (3506-3507); İbn Mâce, Duâ 10 (3860); Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, b. es-sıfât; Eş’arî, el-İbâne; «sübûtî-selbî sıfat» ayrımı — Bâkıllânî, İnsâf; Bediuzzaman, Sözler 22, 32. Söz; modern kelâm tartışması — Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi; Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi’ne Giriş.
- Anne Hâline Saygı ve Çocuk Yetiştirme Edebi: «el-cennetü tahte ekdâmi’l-ümmehât» (Cennet annelerin ayakları altındadır) — Nesâî, Cihâd 6 (3104); Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/429; Mâlik, Muvattâ, Cenâiz 38; «vâlideyne ihsân» — İsrâ 17/23-24; Lokman 31/14-15; Ahkaf 46/15-16; «ümmün ümmükellâ ümmükellâ summe ebûke» — Buhârî, Edeb 2 (5971); Müslim, Birr 1 (2548); modern aile âdâbı — Hayrettin Karaman, İslâm’da İnanç İbâdet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi; Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
- Nâr-ı Nûr (Sahte Nûr) ve Nûr-i Nûr (Hakîkî Nûr) Ayrımı: «Allâh nûru’s-semâvâti ve’l-arz» (Nûr 24/35); «zücâcetün ke-ennehâ kevkebün durriyy» (kandil cam camdan inci gibi parlayan); «nûrun alâ nûr» (nûr üzerine nûr) — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 23/220-235; tasavvufî tefsîr — Sühreverdî-i Maktûl, Hikmetü’l-İşrâk; Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; «istidrâc-ı nûr» (sahte nûr aldatması) — İbnü’l-Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân; «nûrların mertebeleri» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 31, 121.
- Setrü’l-Uyûb (Müslümanın Aybını Örtme): «men sefe alâ müslimin yevme’l-kıyâmeti yaşturulhullâh» (Müslimanın aybını örten kıyâmet günü Allâh tarafından örtülecektir) — Buhârî, Mezâlim 3, İkrâh 7; Müslim, Birr 38, 58 (2580); «Müslümanın aybını araştırma» — Hücurât 49/12 («tecesîs»); «Müslümanın gizli günâhını ifşâ etmenin günâhı» — Bediuzzaman, Mektûbât 21. Mektûb; Tirmizî, Birr 75 (1931); İbn Mâce, Edeb 35 (3744); modern sosyal medya’da gıybet/iftirâ — Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe.
- Gaflet ve Uyanış — Tasavvufî Mecâz: «teyak-kaz» (uyanış) — Bakara 2/179 («e fe-lâ tühüllükûn»); A’râf 7/172-173; «ehl-i gaflet ve ehl-i tenbîh» — Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye, bâbu’l-tenbîh; Gazzâlî, İhyâ, Acâibü’l-Kalb; «bir gölgelikte uyuyakalmak» mecâzı — Mevlânâ, Mesnevî (gaflet hâli); «el-mü’min lâ yügafel» (Mü’min gâfil olamaz) — Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân 5/350; Tirmizî, Daavât 73; «Allâh dostlarının uyanıklığı» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara.
- «Keşke Daha Günâh İşleseydim» Mahşer Pişmanlığı (Tövbe Bilinci): «yâ leytenâ kunnâ türâbâ» (Nebe 78/40); Mahşer pişmanlığı tasvîrleri — Sa’d 38/56-58; Mü’min 40/49-50; A’râf 7/53; tövbe bilinci — Tahrîm 66/8 (tevbe-i nasûh); Bakara 2/222; Hûd 11/52; Zümer 39/53-54; «el-müflisü…» (Müslim, Birr 59 — gıybet edenin müflisliği); İbn Atâullah, el-Hikem, hikem-i tevbe; İbn Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn 1/178-220; Mevlânâ, Mesnevî, tövbe kapısı.
- Karabaş İrşâd Geleneğinde Mü’min Eğitimi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsile zinciri — İrşâd Dergisi hâtırâtı; Karabaş halaka tatbîki — Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl; Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı