Cemâdâtın «Kün ol» Emrine Boyun Eğmesi: Yâsîn 36/82 ve Allâh Katında Bin Yıl-Bir Gün Matematik İhtilâfı
Geçen hafta evet der ama yürekten değil kendisine münâfık demesinler diye, tasdik edenlere uyar zahire tasdik eder. Münafıklarla alakalı bir şey değil. O münâfıklar işin batın tarafını görmezler. İşin hakîkat tarafını görmezler. Münâfıklar işlerine gelirse îmân ederler. İşlerine gelmezlerse kendi içlerinden îmân etmezler. Îmân etmeleri de onları yüzeyseldir. Müslümânların içerisinde bulunurlar. Müslümanca gibi davranırlar. Ama asla ve asla îmânları kemale ermemiştir. Ve bunlar bazı konular da akıllarına uyarlar kendilerince ve normalde müslümanların yanında inanmış gibi davranırlar. Bununla alakalıdır. Ve Cenâb-ı Hak ilm-i ilâhîsinde hiç daha ilim varlık sahasına çıkmamış, kendi Zât-ı Ulûhiyyetinde olan o ilm-i ilâhîsindeki varlıklara tün ol emri verir.
Ve o varlıklar ilm-i ilâhîden zuhûr eder. İlm-i İlâhîden zuhûr eder deyince biz Allâh’ın kendi zatından zuhûr eden bir şeydir bu ilim olarak. Ve onlar varlık âlemine sudûr ederler, varlık âlemine çıkarlar ve onların varlık âlemine çıkmaları Cenâb-ı Hakk’ın «kün ol» emrine tabi olmalarındandır. Ve Yâsîn 36/82’de de Cenâb-ı Hak buyurur ki bir şeyin olmasını dilediği zaman onun emri o şeye sadece ol demesidir, o da hemen oluverir. Cenâb-ı Hak bir şeye ol der, o da hemen olma sürecine girer. Varlığın derecesiyle varlığın herhangi bir kategorisine göre onların olma süreçleri vardır. Mesela dünyaya ol dedi, dünyanın bir yaratılma süreci var. Veyahut da anne karnında bebeğe ol dedi, normalde o bebeğin bir olma süreci var. o bazen ol dediğimizde oluverildiğinde hemen olacakmış gibi o kimseye kemalermiş bir şekilde olacakmış gibi geliyor.
Öyle değil. Onun matematiği hazır, onun matematiği hazır olunca Cenâb-ı Hak ona «kün» dedi, ol dedi. Onun için olma süreci başladı. Bu varlığın derecelerine göre dediğim şey mesela dünyayla alakalı dünyanın kendi içerisinde bir zaman birimi var. Dünyanın zaman birimine uygun çocuk 9 ayda dünyaya geliyor örneğin. O olma süreci başlamış oluyor. Bizim için 9 ay uzun bir zaman zarfı. Aslında bu normalde matematiksel olarak başka bir matematiğe göre bakacak olsanız bir dakika bile değildir o. Şimdi matematik dersi vermeyeceğiz hocam. Bugün oraya girmeyeceğiz yani. normalde var ya Allâh katında sizin dünyanın bin yılı Allâh katında bir gündür diyor. Öyle değil mi? Öyle olunca tabi Allâh katı dediği yer neresi Allâh zamandan da bilmezse oradaki o zaman birimini mümkün değil.
Ama normalde şimdi bu ayeti kerimeye bakarak siz bin yılı hesaplasanız bin yıl. bunu hesaplamak için bin yıl. Yıl 365 gün 365 günü binle çarpacaksınız. Matematiksel olarak öyle mi gidilecek hocam? 365’i binle çarpacaksınız ona bir güne 24 saate böleceksiniz. Sizin dünyanın bir güne çıkacak ortaya. Ben matematikçi değilim matematikçiler yapsın. 365 çarpı bin bölü 24 yapacak. Değil mi hocam? Dünyanın bir günü. Ahireti de bilmiyoruz hocam o nerenin günü belli değil. 15208 ne? Bunu öyle şey yapacak olursan gün olarak hesaplıyorsun. Dünyanın bir günü kaç saate geliyor o zaman o şeye göre saat bile değil, dakika bile değil o. Kaç? Neyse sizin matematiksel olarak şimdi herkes üniversite mezunları elini kaldırsın.
Kaldırın kaldırın utanmayın ya. Mâşâ’allâh baya üniversite mezunu varmış. Tamam ben kendi kendim utanmayayım ya ben bu matematiği yapamadım diye. Gerek yok yani. Mâşâ’allâh. Matematik de kaldı herkes. Her neyse konumuz bu değil. o ol dediğimde oluyor. Mesela bu. Evet. Buradaki zamansal problemler var. Biz zamanı dünya zamanıyla ölçüyoruz. dünyada güneş sisteminin etrafında. Vallahi matematikçi bak orada uğraşıyor. Uğraş hocam. Tamam gerçekten uğraş ama bilelim o zaman dilimine göre dünya kaç saniyemiş bir günü. 50.000 yıl al. O Îsâ aleyhisselâm’ın göğe çıkmasıyla alakalı. 1000 yıl. Evet. Allâh’ın katına. Allâh’ın katına. Ya 1000 yıl alsan yine ya. Oraya iyice karıştıracağız şimdi biz. Hayır meleklerde oturacaklar ne konuşuyor bunlar diyecekler.
Bilmiyorlar deliler topluluğu var burada. İş eşimiz tasavvuf burada değil mi? Ne işin var matematikle? Hiç ya. Bizimki de olacak bir şey mi ya?
Cansız Varlıkların Hakîkatte Allâh’ı Zikretmesi: Ebû Cehl-Taşlar, Hannâne Kütüğü, Dâvûd AS-Câlût Taşları, Uhud Sevgisi, Hz. Ömer’in Arzâ ve Nîl’e Hitâbı
İşin en inançla alakalı bütün herkesin patinaj ettiği yer burasıdır. «kün ol» derken yokluktan çıkıyor. Yok onun alakalı hiçbir imare yok hiçbir emmâre yok. Hiç herhangi bir şey yok. O normalde «kün» dedi yokluktan çıkardı. Ve o cemâdât dediğimiz biz insanlar tarafından cansız varlık olarak gördüğümüz. bu ağaç cemâdât biz baktığımızda cansız varlık olarak görüyoruz. hiçbir şey Allâh’ın emrini duymamış, görmemiş, bilmemiş hükmünde değil. boyunu eğmemiş olsalar da olmazlardı zaten. Bir şey olduysa o Allâh’ın emrine boyunu eğdi. Emir vaki zaten bu söz. Emir vaki olduğundan o oldu. onun olmama gibi bir şansı yok. Ve boyun eğmiş. İster canlı ister cansız. Her şey onun emrine boyun eğmiştir. Biz ister onu canlı varlık olarak görelim ister cansız varlık olarak görelim.
Bizim görüşümüz cansız varlık. Bu bizim görüşümüz. biz cansız varlık görüyoruz taş değil mi? Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin karşısında Ebû Cehl var. Ebû Cehl dedi ki benim elimde ne var bunu bil dedi sana îmân edeceğim dedi. O da dedi ki senin elindekiler benim kim olduğumu söylemesini istemez misin dedi. Dedi ki isterim bu daha zor bir şey dedi. Bu sefer Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri öyle deyince taşlar dile geldi. Ebû Cehl elinden taşlar attı. Biz şimdi onu cansız varlık olarak görüyoruz ama taşlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğini söylüyor. Veya konu Hannâne Kütü’yü diyen Kütü’yü biz cansız varlık olarak görüyoruz ama Kütük ayrılık acısına dayanamıyor.
Feryat Figanı diyor. Feryat’ın Figan’ın sahâbeler de duyuyor. Cansız varlık halbuki değil mi bize göre? Öyle değil. Kütük aynı şey mesela Dâvûd aleyhisselâm da taşın bir tanesi diyor ya ey Dâvûd beni al alıyor. Yürürken bir taş daha diyor beni de al o da alıyor. Yürürken bir taş daha diyor beni de al. Üçü üç taşın üçünü de alıyor. Diyor ki Câlût’u bununla yeneceksin üç tane taş. Ve sapanın içerisine üç tane taş koyuyor onunla Câlût’u yeniyor. Biz şimdi ona niye olarak bakacağız? Taş mesela dağ kuru dağ Uhud dağ üzerinde ot dahi yok. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki Uhud bizi sever biz de Uhud’u severiz. Ama taş bildiğin dağ demek ki bizim cansız olarak gördüğümüz şeyler cansız değil.
Ve onlar da ister canlı görelim ister cansız görelim. ma’nevî olarak bakarsan her şey canlı. Çünkü yerde ve gökte ne var ise Allâh’ı zikreder ama siz duymazsınız âyet-i kerîme. Yerde ve gökte ne var ise o zaman bütün her şey Allâh’ı zikrediyor biz duymuyoruz onu. Biz fark etmiyoruz. Biz onu cansız görüyoruz ama canlı her şey onu zikrediyor. Her şey onu zikrediyor. O zaman canlı ve yine Âl-i İmrân 3/83 göklerde ve yerde kim varsa ister istemez ona boyun eğmiştir. bütün varlık Allâh’ın irâdesine boyun eğmiştir. Allâh’ın matematiğine boyun eğmiştir. Allâh’ın kaderine boyun eğmiştir. Allâh’ın kudret ve kuvvetine boyun eğmiştir. Bunun bir matematiği var Allâh’a boyun eğmiştir. Allâh’a boyun eğmeyen varlığın herhangi bir noktası yok.
Varlık alemine ister ruhi olarak sudûr etsin ister cemâdât cansız varlık olarak sudûr etsin isterse bitki olarak nebâtât olarak sudûr etsin ne sudûr ederse etsin hepsi de Allâh’ı zikrediyor ve Allâh’a boyun eğiyor. Şimdi Allâh’a boyun eğmesi, Allâh’a teslîm olması onun bu ma’nâda varlıkların iradesinin de Allâh’a ait olduğunu gösteriyor. O zaman varlık bu ma’nâda otomatikman Allâh’ın irâdesi, kudreti, kuvveti, ilmi dairesinde yaşamını devam ettiriyor. Ve yerde ve gökte ne var ise her şey ona boyun eğmiş vaziyette. Bizde şimdi bu inanç, bu îmân oturmuş vaziyette değil. O yüzden Toprak — Hazret-i Ömer Efendimiz’in sözünü dinliyor. Deprem olunca asasını vuruyor. Ey arz diyor sakin ol. Senin bağrında bir peygamber ve onun halifesi yatıyor diyor.
Medîne’de. Tak deprem duruyor. Şimdi buna inanmaz akl-ı perest der ki ya böyle bir şey mi olur der. Deprem Allâh’ın kanunu der. O Allâh’ın kanunu ama o arz da o Nîl de Ömer’in sözünü dinliyor. Mısır fethedilince Nîl yılda bir sefer geriye doğru akarmış. Öyle görünürmüş. Oradan Mısır Vâlîsi mektup yazıyor. Ey emîrü’l-mü’minîn böyle bir şey var. O gün diyor buranın Kıpti’leri bayram ediyorlar. Bununla alakalı. Ne buyursunuz diyor. Hazret-i Ömer Efendimiz bir mektup yazıyor. Enteresandır çok hoşuma gider böyle şeyler benim. Mektup yazıyor. Diyor ki ey Nîl nasıl diyor yıl içerisinde 364 gün akıyorsan o bir günde de öyle ak diyor. Valiyi haber gönderiyor. Bu mektubu Nîl’e at diyor. Tabi Eyyüzzü Besmele var.
Allâh’ın adı var. Allâh’ın adını emrediyorum diyor. Emrediyorum diyor. Nîl’e. Mektup Nîl’e atılıyor. Kıpdiler bekliyorlar. O gün gene Nîl geri akacak diye Nîl doğup sonra akıyor. Oysa yüzyıllardır o hal yaşanırmış oradan. Demek ki bizim canlı cansız olarak gördüğümüz her şey Allâh’ın hükmüne boyun eğmiştir. Şimdi bizde öyle bir imana kemalah ermiş olmadığından bizim îmânlarımız ve biz ma’nâda o kadar söz sahibi olmadığımızda biz onları görmekten uzağız.
Mesnevî 2128: Taklîdî ve Tahkîkî Îmân Ehli — Yüzeysel Îmânın Cüz’î Vehimle Şüpheye Düşmesi
Buna îmân etmekten de uzağız biz. Bitti mi hesap hocam? Dünya hayatı. Saniyenin on binde biri, bir gün. 70 yıllık o zaman dünya hayatı saymış olsan bir dakika falan mı tutacak o zaman? Bir saat veya iki saat. Tamam. Tamam yok. Tamam yok matematik tartışmayacağız tamam. Tamam. Gıyyy. Bütün herkes üniversite mezun dedi mi hepsi de kocundu şimdi. Tamam kocunmayın siz alimsiniz. Hepiniz matematikçisiniz. Bırakın tamam. Biz mesleğimiz sohbetine devam edelim. Söyle Ahmet. Ahmet konuşamadı ya. Tamam Ahmet. Ya deli kendisinden daha deli görünce sopasını saklarmış. Allâh Allâh. Bak yine hesaplıyor. Hesaplı hocam boşver. Ha? Hatta nerede ona bakıyorsun. Tamam. Bilal var ya bir deli bir taş atarmış. Kırtan akıllı çıkartacağım diye uğraşırmış.
Sizinki de o hesap. Ben ortaya bir taş attım. Boyuna millet uğraşıyor çıkartacağım diye. Bırakın ya boşver sohbete devam edelim biz. Yüz binlerce taklît ve istidlâl ehlini pek cüzi bir vehim şüpheye düşürür. Çünkü taklitleri de istidlâlleri de hatta bütün kolları kanatları da zanla kaimdir. Taklît ehli bir şeyi derinlemesini anlamadan bilmeden, sorgulamadan sadece başkalarından gördüğü veya duyduğu şekilde kabul edenlerdir. Bizim normalde namâzlarımızı Hanefî fıkhına göre kılmamız gibi. Rüku’muzu, secdemizi Hanefî fıkhına göre böyle yaparız ki hadîs-i şerifte de Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ibâdetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapınız demiş. Namazın içi değil dışını taklît ediyoruz.
Bu taklît. Taklîdî îmân ve tahkîkî îmân diye ikiye ayrılmışlar. Değil mi hocam öyle ayrılıyorsunuz değil mi? Taklîdî ve tahkîkî îmân. Tahkîkî îmân ne? Tahkîkî îmân sahipleri de araştırıyor, inceliyor. Ondan sonra öyle ya onlar bir de çok biliyorlar. Araştırıyor, inceliyor, doğruluyor onu. O da tahkîkî îmân oluyor. Ama bunların taklîdî de, tahkîkî de yüzeyseldir. kitaplarda yazılan tahkîkî îmân haberi araştırmış, soruşturmuş, bakmış, etmiş. o bilinçli bir Müslümân. Tahkîkî îmân ehli. Bunların her ikisi de kalp olarak sınıfta kalır. Şimdi oraya yavaş yavaş geleceğiz. İstidlâl ehli de, söz konusu olan istidlâl ehli de inancını, bilgisini sadece akıl yürütmeye dayandıran ama az önce dediğim gibi bu da kalben tatmin olmayan kimselerdir.
Akıl yürütüyorlar. o kimsenin aklına uyuyorsa o âyet-i kerimeyi kabul ediyor. Aklına uymazsa böyle orada kınlara bakıyor öyle bir, ben bunu şimdi aklıma uyumadı böyle bir şey olmaz dersem, burada itiraz ederler, su seyin ben bu konuda diyorum, münâfık kalbinden kabul etmiyor. biz îmân ettik, İbrâhîm’e ateş yakmadı. Biz îmân ettik, deniz yarıldı, Mûsâ aleyhisselâm yürüdü. Biz îmân ettik buna. Biz îmân ettik. Eyyûb aleyhisselâm çok hastaydı, ayağını vur dedim, vurdu. Oradan su çıktı, onunla yıkandı, iyileşti, gençleşti. Bir de çocuk sahibi oldu, hanımı da aynı oldu. Bunlara îmân ediyoruz biz. Ama burada istidlâl ehli buna aklı almadı ya. Buna aklı almayınca kalbim buna îmân etmedi. Kalbim bunu kabul etmedi.
Meryem annemize Allâh dedi ki o hurma dalını kendine çek, silkele dedi. Hurma dalını kendine çekti silkeledi. Mescidin içinde hiç dışarı çıkmıyor, her gün taze meyveler yiyor ondan. Biz buna îmân ettik. Eğer ki bu konuda imanımız bizim taklididen, tahkikiden de geçti. Kalbi ise Meryem annemizin o hurma dalını çekip yediği estantaneyi gördük. O estantaneyi görünce biz buna aynel-yakîn olduk. Gözümüzle gördük onu. Yok. O meyveden sen de yediysen hakka’l-yakîn oldu iş. İş değişti. İşin mahiyeti de değişti. O yüzden o taklitçi, o zanna, zannî inancı olan insanlarla alakalı çok âyet kerime var. Çünkü Cenâb-ı Hak o zandan ve taklitçilikten Müslümanları uzak tutmaya çalışıyor. Ama bu demek değildir ki taklîdî îmân ehli kabul edilmeyecek.
Bütün ulema toplanmış, bu konuda ehli sünnet taklîdî îmânı kabul etmişler. Bu konuda ehli sünnet düşüncesinin içindeyiz. Biz kimin taklîdî olduğunu, kimin tahkîkî olduğunu, kimin kalbî olduğuna hükmetmemiz mümkün değil.
Çoğunluk Zanna Tâbidir: Yûnus 10/36, En’âm 6/116, Necm 53/28 — Vahye Tâbi’iyyet Esastır, Çoğunluk Cehenneme Yol Alır
Yûnus 10/36’ı, onların çoğu ancak zanna uyarlar. Halbuki zan hakîkati yerini tutmaz. Bu taklîdî imancılar ve kalbî çalışmamış, kalbî harekete geçmemiş olanlar ancak zanlarıyla hareket ederler. Zan üzerinedir ve zan bu ma’nâda bir tek Allâh’ın üzerine hüsn-i zan beslenir diye meselelerde zan seni doğru yola götürmez. Sen o konuda çünkü hakîkate ermemişsin daha. En’âm 6/116, eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allâh yolundan sattırırlar. Çünkü onlar sadece zanna uyarlar ve sadece tahmin yürütürler. O zaman siz kalabalıklara bakarsanız, çoğunluğa bakarsanız siz sınıfta kalırsınız. Çünkü başka bir ayeti kerimede çok azınız îmân etmiştir der. Neden çok azınız îmân etmiştir der. Yeryüzündekiler çoğunluk çünkü zana tabi olurlar ve tahmini yürürler her şeyde.
Zan ve tahminleri öndedir. böyle bir din üzerinde de zanna tabidirler, din üzerinde de tahmini yürütürler. der ya, bence bu böyle olması lazım. Ya âyet var, hadîs var. Zahirse âyet ve hadise göre davran. Yok o kendi zanını koyar oraya. Kendi tahminini koyar. Ve bunlar taklît ehli zan üzerine yürüyen insanlardır. Oysa onların bu hususta Necm 53/28. Oysa onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece asılsız bir kuruntunun peşine düşmüş gidiyorlar. Halbuki kuruntu gerçek karşısında hiçbir şey ifade etmez. onların kendi kendilerinin kuruntuları vardır. Kendi kendine dogmatik doğruları vardır. O kuruntularının üzerine giderler. Ve bunun bir hakîkate, bir ilme dayalı değildir bu. Hakikate ve ilme dayalı değildir.
Hakikate ve ilme dayalı olmadan yeryüzündeki çoğunluk o taklitten ve o kuruntudan ve o heva heveslerinden dolayı gider. O yüzden Cenâb-ı Hak Peygamberine der ki sen onların çoğu seni helaka götürür. O zaman bir kısım çok olması onun doğru olduğunu göstermez. Bazen bu tarikatlarda da vardır. O çok kalabalık orası. Onun doğru olduğunu göstermez. Veya Hristiyanlar çok kalabalık doğru olduğunu göstermez. Çünkü yeryüzünde insanların çoğu, Âyet-i Kerim öyle diyor. Onların çoğu ancak zannetme uyarlar. Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allâh yolundan saptırırlar. Burada çoğunluğa uymak yoktur. Burada vahye tâbi olmak vardır. Sen Kur’ân ve Sünnet’e tabi olacaksın. İmamların ictihâdına tabi olacaksın.
Çoğunluk cehenneme gidiyor çünkü. çoğunuz cehennemliksiniz der Âyet-i Kerim’e de. Çoğunluğa bakarsan çoğunluk cehenneme doğru yol alıyor. Sen onları doğru kabul edersen sen de cehenneme doğru yol alacaksın. Çoğunluğa değil. O zaman vahye tâbi olmak söz konusu. Vahyin ister zâhirine tabi ol, ister bâtınına tabi ol. Vahye tabi ol. Birinci derecede zâhirine tabi olacaksın ki kendini muhafaza edesin. Kendini koruyasın. Ya ben bu taklitten çıkamıyorum deme. Sana önce taklît lazım. Sen o taklide de uymak zorundasın ha. O taklît ömür boyunca senin önünde. Namazın farzı, vâcib-i sünneti değişmeyecek. Namazın rikusu, secdesi, oturuşu değişmeyecek. Değişmeyecek bu. Evet bu taklît ama bu doğru taklît. Doğru taklitle peygambere tabi olmak.
Biz Peygamber’in hem ibâdetlerinin zahir kısmına uyuyabildiğimiz kadar da batın kısmına uymaya çalışırız. Batın çünkü kısım işin imaniyat giriyor işin içerisine. Rabbim bizleri de onları uyanlardan eylesin.
Tahkîkî Îmândan Kalbî Îmâna Geçiş: İlk Kıyâm-Secde-Rükû-Zikr ve Eşhedü En Lâ İlâhe İlla’llâh — Hz. Muhammed Mustafâ Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Rûhâniyet ve Nûrâniyetinin İlk Yaratılışı
Tahkîkî îmân ehli, akli ve dini delillerle güçlendirerek taklît seviyesinden tahkîk seviyesine çıkar. normalde o kimseler de ne yapıyorlar? Din-i delillere bakıyorlar. Din-i delil dediğinizde Kur’ân ve Hadîs-i Şerifler. O kimseler Kur’ân’a ve Hadîs-i Şeriflere bakaraktan imanlarını bu ma’nâda kuvvetlendiriyorlar, olgunlaştırıyorlar ve taklitten tahkîk noktasına çıkıyor. Ama normalde bu fıkıh kitaplarında geçer bu. Bütün Müslümânlar taklîdî imandan tahkîkî imana geçmekle mükelleftirler. Ama normalde bunu böyle söylenir ama bütün Müslümânlar bu konuda gayret gösterip tahkîkî imana geçelim. Din-i delillerine bakalım namazın secdesi, rükusu, kıyamı, sebebi neymiş, delil neymiş buna bakmazlar. Buna bakmadıkları için tahkikte kalırlar.
Sufîler de meselenin kalbî tarafına eğilmezler. Kalbi tarafına eğilmedikleri için onun da rükunun manası ne, secdenin manası ne, kıyamın manası ne? Bu ne? İlk kıyâm eden kim, ilk secde eden kim? İlk rükû eden kim, ilk namâz kılan kim? Ben söyleyeyim, rükû edenler için bir kısım melekler vardır, onlar rükû hâlindedirler, Allâh’ı zikrederler. Duymuşunuzdur bunu, öyle değil mi? Evet, ilk kim kıldı öyle? İyi melekler Allâh’ın emrini tuttu, öyle kıldı. Tamam, ilk kim kıldı? İlk rükû eden kim, ilk secde eden kim, ilk zikreden kim, ilk kıyâm eden kim? Kim? Hz. Muhammed Mustafâ. Tahkîk îmân ehli de diyor ki melekler bunu böyle böyle yaptılar, bunu duymuşunuzdur, bana o lazım değil, bana ilk yapan lazım.
Bana o lazım. Melekler kimden öğrendi onu? Bana o lazım. Tabi Diyanetçilerin, ilahiyatçıların burada matematikleri gitti. Gitti mi? Gitti. Burada kalbî îmân ehlidir. Bu literatürde yok kalbî îmân ehli. Literatürde iki tane var, taklîdî var, tahkîkî var, kalbî olan yok. Oysa tahkîk olan kimse de akla dayanmıştır, kalbe dayanmamıştır. Kalbi değildir o. Diyeceksin ki ya nereden çıkardın olmayan bir şey, kitaplarda yazmıyor. Yazmıyor evet. Bir kimse bütün okuduğu, bütün hadîsleri de okuduğu, bütün ayetleri de okuduğu, tahkîk îmân sahibine verdi. Bilgi olarak. Evet doğru. Herhangi bir konuda, onun kalbî olarak onu öğrendi mi? Basit bir şeydi sordum. Kıyam-ı meleklerden öğrenmedik. Ama kitaplarda ne yazıyor?
Bir kısım melekler kıyâm halinde Allâh’ı zikrederler. Bir kısmı secdete zikrederler. Bir kısmı rükuda secde ederler. Bir kısmı tahiyyatta oturarak secde ederler. Bunlara kim öğretti bunu? Bunların ilk öğrenme numunesi kimlere ait? Kime ait? Melekler akılsız varlıklar çünkü. Bunların ilk icra eden Hz. Muhammed Mustafâ’nın rûhâniyeti ve nuraniyetidir. İlk zikreden odur. İlk hamdeden odur. İlk şükreden odur. O yüzden diyorum Hz. Muhammed Mustafâ’ya ümmet olmanın sevincini ve kıymetini bilelim. İlk Allâh’ı zikreden, yaratıldığı anda zikreden Hz. Muhammed Mustafâ’dır. Yaratıldığı anda hamdeden, şükreden, rükû eden, secdeden, kıyamda duran, oturan Hz. Muhammed Mustafâ’dır. Aslında Âyet-i Kerimelerin bu ibadetle alakalı, taatle alakalı bütün kısımlarının ilk numunesi Muhammed Mustafâ’dır sallallâhu aleyhi ve sellem.
Ayaktayken, otururken, yanlarınız üzerine yatarken Allâh’ı zikredin Âyet-i Kerîme. Bu Hz. Muhammed Mustafâ’nın üzerinde tecelli etmiştir. İlk onun üzerinde, daha henüz dünyaya gelmezden önce. İlk yaratıldığında tecelli etmiştir onun üzerinde. Çünkü ilk onun rûhâniyeti ve nûrâniyeti yaratılmıştır. Ve ilk orada rûhâniyeti ve nûrâniyeti yaratıldığında, Hemen eşhedü en lâ ilâhe illa’llâh demiştir. Anladın mı? İlk sözü odur. İlk kelâm odur. Cenâb-ı Hak da ona cevap vermiştir. Muhammedün Resûlullâh diye. İlk varlık alemindeki kelâm budur. İlk kelâm eşhedü en lâ ilâhe illa’llâh’dır. Bu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin kelamıdır. Kelama cevap veren Cenâb-ı Hak’tır Muhammedün Resûlullâh der.
İlk diyalektik konuşma, ilk varlık aleminde budur. İlk konuşma. O yüzden başınıza bir sıkıntı geldi eşhedü en lâ ilâhe illa’llâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû deseniz, Cenâb-ı Hak kalbinize bir ferahlık verir. Kalbinize bir genişlik verir. Kalbinize bir derinlik verir. Tabi Ümmet-i Muhammed’e bunları unutturdular. Biz de şöyle, ah kalbime bir darlık geldi, daraldım. Zikret diyorum ben, ben zikrediyorum diyor bana. Sen gerçekten lâ ilâhe illa’llâh desen, lâ ilâhe illa’llâh kelime-i tevhîd benim kalandır. O ne güçlü bir kalandır, ne metin bir kalandır. Oraya sığınana Allâh korur muhafaza eder. Ben diyorum ki tevhîd çek, ben çekiyorum zaten diyor. Ya sen çekiyorsun, dilinle çekiyorsun işte.
Kalbinle inanarak da o tevhîd içecek. Kalbin genişleyecek, derinleşecek. Sen o meseleye karşı sende bir güç kuvvet oluşacak sende. Ma’nevî bu. Ama yok biz bu duaya zikre inancımızı kaybettik. Allâh bizi affetsin. Ve öyle ki bugün geçtikçe insanlar tahkîkî îmânı da bıraktı.
Modern Çağda Îmânın Tahrîfi: İbrâhîm AS Ateşinin İnkârı, Darwin Teorisi Tenkîdi, 20 Bin Yıllık Kazılar, Piramitlerin Saklanması ve Maymuna Çevrilenler Âyet-i Kerîmesi
Önce kalbî îmânı bıraktılar. inceledi araştırdı baktı. Neyin delilini bakacak ki? Ateşi İbrâhîm’i yakmadı. Bunun akli delili yok. Mütholojik hikayedir. Olup olmadığı hakkında elimizde bir bilgi yok. Hatta İbrâhîm’in olup olmadığı ile alakalı elimizde bir bilgi yok. Sümerler tarafından olmuş olabilir. Akkadlar tarafından da olmuştur. Tarihi bir bilgi yok elimizde. Zaten ondan öncesi maymunduk ya. Şimdi sustular. Ondan öncesi maymunduk zaten. Şimdi bakıyorlar 20 bin yıllık bulguları çıkarıyorlar. Diyorlar ki bu normal bir bilgi değil. Adamların uçan dairesi var, bilgisayarı var, eletekli arabaları var. Ama kendileri buluyorlar kazılarda. Kaç bin yıllık 20 bin yıllık, 13 bin yıllık, 14 bin yıllık adam taşı oymuş.
Taşa oymuş oymuş. Ve bugünkü teknoloji ile o taşa sen o oyuntuyu veremiyorsun. Kaç yıllık 20 bin yıllık. Daha siz Musul piramitlerini çözememişsiniz. Piramitlerin içini zaten çözememişsiniz. Hala da piramitler tam olarak meydana çıkmış değil. Çıkarmıyorlar. Sebep? Sebep? Maymundan geldiğini inandıracak ya sana. Bir teori atmışlar yıllardır da büyük ülkenin çocuklarına Darwin teorisi öğretiliyor. Kalmadı şimdi Darwin teorisi. Kalmadı. Maymundan gelmemişiz. Sizin atalarınız maymuna çevrilmiş olabilir yalnız. Neden? Âyet-i Kerîme’de maymuna çevrilmiş olanlar var. Âyet-i Kerîme. Bir topluluğu komple maymuna çevrildi. Bir topluluğu komple timsaha çevrildi. Kertenkeleye çevrildi. Âyet var. Hadi akli olarak bunun içinden çık sen.
Tahkîk îmân ehlisin. Evet inceledin, araştırdın ama orada bu âyet-i kerimeye geldin. Bir kısım insanları biz maymun olarak maymun hâline getirdik. Hadi. İnsandan maymuna çevrildi. Tahkîk îmân ehli baksın buna. Şunu diyecek. Biz bunun böyle olduğuna îmân ettik. sen delilciydin, delil arıyordun. Bunun delili nerede? Yok. Bunun delili nerede biliyor musun? Kalbi imanda. Bu ne? Sen o perdeyi izliyorsun. Kalbi olarak Cenâb-ı Hak sana o perdeyi izletiyor. O insanların an ve an nasıl maymuna çevrildiğini görüyorsun. Birbirleriyle olan o aslında diğer insanların onların dillerini anlamadığı bir anda onların dillerinin değiştiğini görüyorsun. Bir anda onların renklerinin değiştiğini görüyorsun. Sonra onların bir müddet ibretlik için yaşatıldığını bütün çevre il ilçe diyelim, toplulukların toplanıp onları seyrettiğini izlediğini ve dehşete düştüğünü, dehşete düşüp oradan hızlıca uzaklaştıklarını görüyorsun.
Hızlıca uzaklaştıklarını, dağlara çekildiklerini, çünkü büyük bir helakın, büyük bir vahşetin kendilerine geleceğinden, korktuklarından dolayı o maymuna çevrilmiş olanları orada bırakıp bir kısım akrabaları hem onların hızla dağlara çekildiklerini, o bölgeyi terk ettiklerini görüyorsun. Bu kalbî ilim. Ve onlar öyle yükseklere çıkılınca sonra bir müddet sonra o maymuna çevrilmiş olanların ibretliklerini alındıktan sonra kendi kendilerini öldüklerini görüyorsun. Sonra öldüklerini gördükten sonra Cenâb-ı Hak onların vücutlarından öyle bir kurt oluşturuyor. O kurtlar onları bir günde iki günde yerle yeksân ediyor. Sonra kurtlar ölüyor. Sonra bir rüzgar esiyor, kurdun hiçbir hesamesi kalmıyor. Evler düzgün, dükkanlar duruyor, şehir duruyor, içeride yaşayan yok.
Bir rüzgar o kurtların sıyırıntı kalan kuruntularını da alıp götürüyor. Bu kalbî îmân. Çünkü tahkîk ehli de yıkılır. Taklît ehli yıkılır, tahkîk ehli de yıkılır. Onun da güveneceği yoktur. O da güven vermez. O da yıkılır. O çünkü bir akli delil bulamazsa akl-ı perestler gibidir. Akıl perestlerin daha böyle şeyi makul olanı o da yıkılır. Tahkîk ehli de yıkılır. Ancak kalbî emmâre levvâme mülhime mutmainneye geldiyse o kimse şüpheden kurtulur. Her türlü şüpheden kurtulur. O çünkü hiçbir şey olmasa da aynı halki derecesinde görür. O zaman o kurtuluş yer arar. O yüzden o taklît ehli de, tahkîk ehli de yıkılır bir anda. Sûfîlik, sûfîlik, kalbî imanın tecelli ettirilmesidir. Kalbi hakikatlerin tecelli etmesidir sûfîlik.
O kalbî hakîkatler o kimse de tecelli etmezse tecelli edenlerin yüzü sürmetine o da orada kurtulur.
Bediüzzâmân Saîd Nursî’nin Tedrîsi ve Mesnevî 2128-2129: Mürşid-i Kâmil-Silsile Bağlılığı Olmayan Mütefennin Âlim Bile Zındıka Karşısında Yıkılır — Sebe’ 34/20, Şeytân Vesvesesi ve İhlâs Sûresi; İstidlâlcilerin Tahta Ayağı (Bayındır’ın Tahta Ayaklı Palyaço Hâtırası)
Bediüzzâmân Saîd Nursî Hazretleri’nin dediği gibi diyor ki, bir veli, bir mürşid-i Kâmil, bir diyor üstadlar silsileye bağlandıysa onları sevdiyse onlardan ümidini kesmezse bugünkü zındıkanın karşısında îmânını kuvvetlendirmiş olur. İmanını muhafaza eder. Ama diyor yok, mütefennin bir âlim de olsa, tahkîkî îmân sahibi de olsa, kalbî harekete geçmemiş ise, kalbî harekete geçmemiş. Bir mürşid-i Kâmil’den intisâb etmedi, oradan ders almamış ise de, almadıysa o zaman diyor bugünkü zındıkanın karşısında kendisini muhafaza etmesi müşkülleşmiştir. Oysa o tahkîkî îmân ehli. Ama kendisini diyor muhafaza edemez. Sebep? Çünkü her şey akıl değildir. Kalbi aklın çalışması, kalbî perdenin açılması gerekir.
Eğer öyle değilse o da sıkıntıda. Allâh bizi muhafaza eylesin. O aşağılık şeytan, bir şüphe meydana getirir. Bütün bu körler tepe taklak düşerler. İstidlâlcilerin ayakları tahtadır. Tahta ayak ise pek kudretsiz ve pek kararsızdır. Hz. Pîr böyle akılcılara da çarpıyor o gün için. Akıl perestere de çarpıyor, hepsine de çarpıyor. Şeytan, Sebe’ 34/20’de şöyle anlatılıyor. Gerçekten de İblîs’in insanlar hakkındaki zan ve temennisi doğru çıktı. Çünkü bir kısım mü’minler dışında herkes ona uyup gitti. Ne dediydi İblîs? İnsan yaratacağı zaman ben onları azlarıp saptıracağım dedi. Onları doğru yoldan ayıracağım. Ben onlara dedi heva ve heveslerini ilah edindireceğim. Onlar dedi heva ve heveslerini ilah edecekler, fıtratlarını bozacaklar.
Hem bâtınî fıtratlarını bozacaklar hem zâhirî fıtratlarını bozacaklar. Fıtrat bozmada yarış var şimdi. O orasını kestiriyor kadın oluyor, o arasını büyüttürüyor erkek oluyor, o arasını bilmem ne yapıyor. Fıtrat bozuyor. Haydi kadınlar bir orasını gerdiriyor, bir burasını gerdiriyor. Bir bakıyorsun herhangi bir sanatçı dedikleri kimse. Ulan 20 yaşına bakıyorsun, 80 yaşına bakıyorsun. 20 yaşında daha iyi ihtiyarmış kadın. Fıtrat bozuyor herkes. Her şeyin fıtratı bozuluyor. Kadınlar hanımefendiliğini bozuyor, fıtratlarını bozuyor. Erkekler adamlıklarını bozuyor, fıtratlarını bozuyor. Tümlük kişilik fıtratlar bozuyor. Şeytanın peşinde çünkü insanlar. Ama bir de bu işin akāid tarafı var, îmân tarafı var.
Akayit tarafında şeytan onlara bir vesvese veriyor, o vesveseyle tepe taklak gidiyorlar. meşhur ya, işte her şeyi Allâh yarattı. Eee, arkından gelecek olan soruyu biliyorum ben. Allâh’ı ne yarattı? Tabii. Bu diyorum insan değil ki Allâh zaten var idi diyorum. Ezeldi. Onu anlamak istemiyor. İhlâs Suresini oku diyorum. Şeytan ona vesvese verdi, adı şerif var. Şeytan böyle bir size vesvese verirse, İhlâs Suresini okun diyor. Okumuyor. Şeytan vesvese veriyor. Öyle olunca şeytan insanların kalbine vesvese vererek onları şüpheye düşürüyor. Şeytan ne yapıyormuş? Kalbe vesvese veriyor. Kalbe. Kalp önemli çünkü. Ve ne yapıyor? bütün körlerde tepe taklak düşüyorlar. Kör önünü görmüyor ama sağını görmüyor, solunu görmüyor.
Önünde hendek mi var, yokuş mu var, tepe mi var bilmiyorum. Ya körün yanına birisini vereceksin, gören birini vereceksin, gören birini. O ona yol gösterecek. Elinden tutacak, götürecek. Ya da eline bir değnek vereceksin, o değnekle yürüyecek. Öyle değil mi? Ve o yüzden taklitçi olanlar kördürler. Benim zaman benim anlayışıma göre tahkîk ehli de kördür. Taklît ehli de, tahkîk ehli de kördür. Ve o yüzden o istidlâlcı olan o yüzeysel akl-ı perestler de onlar zaten körün körüdür. Taklît ehli kördür ama onun elinde değnek var. Taklît ehli de kördür. Onun yanında da birisi vardır veya o da değnekle dolaşır. Ama bu istidlâlcı olanlarda diyor, onlarda diyor şeydir, ne o? Tahtadan ayak vardır. İstidlâlcilerin ayakları tahtadır.
Onlar sadece mantık ve akıl delillerine göre bir inanç sergiliyorlar orta yerde. Bu normalde şey Beyit okuyunca benim çocukluğum aklıma geldi. Bizim çocukluğumuzda böyle tahtadan ayakları olan böyle palyaço gibi giyinenler vardı. Bayramlarda gelirlerdi. Şimdi insanlar onları da göremiyorlar. Böyle gelirler bir bayram yeri kurulurdu Bayındır’da. Bir de bayram yeri denilen meydanlık da vardı. Onlar gelirler kurulurlardı, çadırlar filan kurarlardı onlara. Gerçekten o tahta ayaklı palyaço gibi dolaşa böyle dolaşırdı o. Ayaklarını uzun mesela bir metre iki metre ayak takarlardı. Onlarla yürürdü o böyle. Tahta ayaklı. Uzun pantolon giyiyorlar ayaklarını onlar. Şimdi herkes çocukça uzun görüyor onu.
Oysa tahta ayaklı. Ayakları tahta ve onun dengede kalması çok zordur. Sağlam değildir çünkü. O sağlam değildir. bu istidlâlciler de kendi mantıklarında dayandıklarından dolayı sağlam değildir. O tahta ayaklılar kudretsizdir, kuvvetsizdir. Bir rüzgar hızlı ise düşer o. bunlar normalde şeytanın vesvesesinden çabuk yıkılırlar. Şeytan onlara bir vesvese verir bir bakmış, yıkılmış o. Çünkü onda taklîdî olmadığı gibi, tahkîkî olmadığı gibi kalbî de yok. Zaten taklîdî de olsa, tahkîkî de olsa kalbî harekete geçmemiş ise bir rüzgar esninde gidecek, yuvarlanacak gidecek. Çünkü kör. Dünyada kör olanlar âhirette de kör olarak haşrolunlar. Bu normal körlük değil. Allâh bizi affetsin.
Mesnevî 2130: Sebâtıyla Dağları Hayrân Eden ve Basîret Sahibi Zamanın Kutbu — İbn-i Hacer Fetâvâsı’nda Ebdâl-Kutub Hadîsleri
Sebâtıyla dağları bile hayran eden ve basîret sahip olan zamanın kutbu ise böyle değildir. Zamanın kutupları böyle değillerdir. Onlar ne taklîdî noktada dururlar ne de tahkîkî noktada dururlar. Onların îmânları kalbidir. Onların duruşları da kalbidir. Onlar da kalbî akıl harekete geçer. O yüzden ne taklitçiler ne tahkikçiler ne de istidlâlciler onları anlamaktan uzaktır. Çünkü onların durumları farklı bir şeydir. O zamanın kutupları, çünkü kutub dendiği zaman İbn-i Hacer Fetâvâsı’nda bahsediyor. Eddallı hakkında kimisi sahîh kimisi gayrı sahîh birçok hadîs gelmiştir. Ebdâl dediği veliler. Bunlarla alakalı çokça hadîs gelmiştir. İbn-i Hacer Fetâvâsı’nda bahsediyor bunu. Kutupun zikri bazı eserlerde gelmiştir.
Kutub kelimesi bazı eserlerde gelmiştir. Sufîler arasında meşhur olan evsafıyla gavs hakkında hiç bir rivâyet sâbit değildir. Yarın yine bana mesaj atacaklar, sen bizim gavsımıza lahmı söylersin. Sen gavslara lahmı söylüyorsun. İbn-i Hacer’in Fetâvâsı’nda var bu. Bunu kaynak aldığım yerde Kutub-i Sitte ebdâllık bahsi. Kutub-i Sitte girin, ebdâl yazın. Oradan aldım bunu. Kaynak söylüyorum. Demek ki Kutub kelimesi ve ebdâl velilik kelimesi zaten ait de var. Bu konuda hadisler de var. Kutub ile de alakalı eserlerde Kutub olarak da geçmiş. Zaten orayı iyice incelerseniz Kutub sözünü orada da bulabilirsiniz. Ve bunlar yok değillerdir. Bunu zaman zaman bu hadîs-i şerîfi naklediyorum, tekrar nakledeyim.
Çünkü bu zamanda da veli var mı, yok bu zamanda da Kutub var mı, yok bu zamanda da evliya var mı? Sanki onlar zamana bağlı. Hilyetü’l-Evliyâ’da Ebû Nuaym’ın İbn-i Ömer’den rivâyeti şöyle. Her nesilde ümmetimin en hayırlıları 500 kişidir. Eddallah da 40 kişidir. Ne 500ler için ne de 40lar için eksilme vardır. Bunlardan bir kimse ölünce Allâh yerine 50’den birini alır. 40’lara koyar. Yanındakiler, ey Allâh’ın Resûlü bize onların amellerini söyle dediler. Buyurdu ki onlar kendilerine zulmedenleri affederler, kendilerine kötülük yapanlara iyilik yaparlar, Allâh’ın kendilerine verdiği şeylerden başkalarına pek cömert davranırlar. Tirmizî bu konuda bir beyanda bulunuyor. İmâm Tirmizî. Ebû Derdâ’dan kaydettiği rivayette şu ziyâdesi vardır. fazlalığı var.
Tirmizî de bunu nakletmiş. Ebû Derdâ’dan olan nakilde fazlası var ziyâdesi dedi o. Tabii İmâm Tirmizî, siz sadece hadîsçi olarak bilirsiniz. O zamanın velilerinden birisidir. Sırf hadîsçi değildir, aynı zamanda iyi bir fıkıhçıdır ve aynı zamanda iyi bir sufidir. Sürgünden sürgüne gönderilmiş. En son ellerin elinde bir yazılı kağıt almışlar. Demişler ki aşktan bahsetmeyeceksin. Koca İmâm Tirmizî’ye zamanın devlet başkanı, zamanın güç, otorite sahipleri, aşktan rahatsız olmuşlar. Şimdikilerin rahatsız olduğu gibi. bu yol böyle eskiden de çileli. Koca İmâm Tirmizî’den zamanın devlet başkanı yazılı ahidnâme alıyor. Aşktan bahsetmeyeceksin niye? Yoksa sürgünden sürgüne gidiyor, ceza günlerine giriyor, tutuklanıyor, işkenceye maruz kalıyor.
İmâm Tirmizî’den bahsediyorum. İmâm Tirmizî’den. Şimdi hala da onun hâdislerine rivâyet ettiği şeylere laf atmak isteyenler sûfî düşmanlarıdır. Onlar aşk düşmanıdır. İmâm Tirmizî aşk ehlidir. Evet, Buhârî onların en önderidir, önüdür, doğru ama ben Tirmizî’ye kıymet veririm. Evet, onun ziyadesini okuyacağım. Onlar insanları ne çok namâz kılar, ne de çok oruç tutarak, ne de çok tesbîh çekerek geçmiş değillerdir. Fakat onları öne geçiren husus güzel ahlâk, verâ’, takvâda sıdk, hâdis niyet, iş temizliği gibi ahlakî distürlardır. Bunlara uyanlar Hizbullâh’tır. Bu etdallara, bu velilere uyanlar Hizbullâh’tır. Allâh’ın taraftarıdır. Bu kutuplara, bu velilere, bu evliyâlara uyan insanlar Hizbullâh’tır.
Hizmullahdır, Allâh’ın taraftarıdır. Hizbullâh olanlar kurtuluşa erecek olanlardır. Mücâdele âyet 22. Hizbullâh olanlar kurtuluşa erecekler. o velilere tabi olan, o velilerin, o velileri kendisine akdaf, büyük kabul edenler kurtuluşa erecekler. İmâm Tirmizî’nin, Hazret-i Ömer Efendimiz’in oğlu Abdullâh’tan nakli bu.
Ebdâl Hadîsi: Hilyetü’l-Evliyâ (Ebû Nuaym-İbn Ömer) ve Tirmizî (Ebû Derdâ Ziyâdesi) — İmâm Tirmizî’nin Sûfî Yönü, Sürgünü ve Aşk Yasağı Ahidnâmesi; Pîrin Vefât Anında Ahmet Duran ve Mustafa Şeyhlerin İlânı (Adnan Hoca Şâhitliği)
Bunlara ebdâl denmiştir. Çünkü onlar önceki yerlerinde kendilerine benzeyen bir başkasını bedel bırakarak başka bir yere göçerler. Bunlar normalde kendi hayatları biterken yerlerine birisini ta’yîn ederler. Yerine birisi ta’yîn olunur. Bizim üstadımız öldü, biz o yüzden başka bir kimseye intisâb etmedik. Ha sen körlerdensin. Sebep? Çünkü onların yerine birisi ta’yîn edilir. Ya o önceki yerlerinde kendilerine benzeyen bir başkasını bedel bırakarak göçer giderler. birisini ilân eder, birisini ta’yîn eder göçüp giderken. Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi ne dedi? Hüseyin’in kayınpederini söyledi. Bana bizatihi dedi. Oğlumu, Ahmet Duran’a söyledim dedi. Şehriyi açıkla diye dedi. Sana da söylüyorum.
Şehriyi açıkla dedi. Ben dedim, efendim ben bunu söyleyemem. Hakkınızı helâl edin. Ben söyletirim dedi. Ben de sonra Adnan’ı aramış. Burada mı Adnan geldi mi? Adnan seni mi aradı aynı gün? Verin Adnan’a bir mikrofon. Ne olmuş o da anlatsın. Ben de su içeyim. Efendim, Üstâd beni aradı. Oğlum dedi. Mustafâ abiniz ve Ahmet Duran abiniz şeyhtir. Onu ilân edin dedi. Ben de o gün Adnan’daydım. Efendim ben şu anda Adnan’dayım dedim. Tamam o zaman dedi. Kapattı. Bu kadar. Allâh razı olsun. Sonra bizim başka bir kardeşi aramış. Allâh razı olsun. Adnan Hoca. Neyse o arkadaş da ilân etti. Demek ki bunlar giderlerken yerlerine birilerini bırakıp da gidiyorlar. İbn Ömer’den nakil bu. Allâh rahmet eylesin.
Benim şeyhim de vazifesini yaptı, göçtü. İnananı, tanıyanı. İnanmıyorsa inanmayacak o kimse. Kendince bir bahane bulacak. Ve bunlar kim? Bunlar ebdâl. Türkçesi veli kullar. Allâh’ın velileri. Ancak diyor bunlar kalpleri sağlamdır. Bunlar tahkikten, tahkikten kalbe geçmişlerdir. Bunlar şeytan vesveseyle çeviremez. Eviremez, deviremez. Şeytan bunları yenemez. Çünkü bu kimseler hakîkatin hakîkatinin hakîkatine ermişlerdir. Bunların akli delillere ihtiyacı yoktur. Tahkîk ehli akli delil arar. Bunların akli delillere de ihtiyacı yoktur. Bunlar çünkü sebâtlarıyla dağları bile hayran eden sebât etmek. Kur’ân ve Sünnetin hakikatinde sıradağlar gibi durma hassasiyeti ve özellikleri vardır. Öyle onlar esen yele göre evrilip çevrilmezler.
Öyle baskıydı, güçtü, kuvvetti. O tarafa dönelim, bu tarafa dönelim. Yok hükümetten şunu alırız, yok belediden bunu alırız. Bunu konuşmayalım, bunu edelim. Şuna yalakalık yapalım, şuna yalamalık yapalım. Bunlardan bulamazsın. Bunlar çünkü gerçek ma’nâda ma’nevî kemale ermiş. Allâh’a teslîmiyetle tam bağlı bir kimsedir bunlar.
Kalbî Îmân Ehlinin Direkt Allâh’a Tâbi’iyyeti — Basîret-i Kalbiyye, Aynel-Yakîn ve Tasavvuf Hiyerarşisi (Üçler-Beşler-Yediler-Kırklar-Seksenler-Yüz Altmışlar)
Tâbir câ’iz ise, tâbirimi hoş görün, direkt Allâh’a tabidirler. Direkt. Çünkü hakîkatin hakîkatinin hakîkatine tabidir onlar. Ve Hz. Pîr’in dediği gibi basîret sahibi olan zamanın kutbu. onlar basîret sahibidir. Kalbi, gözleri ve kalpleri ilhama açıktır. Kalpleri ilhâma açık olduğu için kutub dediğinde zaten tasavvufta veyahut da bu sûfîlik dalında normalde bir kimsenin gelebileceği son makamdır. Kutupluk makamı. Bunlar beş tanedir. Aslında bunlar yedi tanedir, yedi kutub vardır. Bunların en önemli üçlerdir. Üçlerden birisi ve vaat edince beşlerden bir tanesi oraya geçer. Yedilerden bir tanesi beşlere geçer. Kırtlardan bir tanesi kırtlara girer. Sonra seksenlerden bir tanesi kırtlara girer. Sonra yüz altmışlardan bir tanesi seksenlere girer.
Bunlar o yüzden basîret ehlidir. Kalpleri harekete geçmiş, kalpleri ilhâm alandır. O yüzden onlar asla sarsılmazlar. O yüzden onları bir rüzgar devirmez. O yüzden onları bir çakıl taşı devirmez. O yüzden yok yokuş aşamış, yok yokuş yukarıymış. Yok orada zorluk varmış, yok orada darlık varmış. Onlar akça kavak yaprağı gibi dönmezler. Onlar istidlâle değer vermez. Hazreti Ebu Hürriyye öyle diyor. O yüzden onlar istidlâle değer vermezler. akıl yürütmeye, delil arayıp bulmaya, delillerle uğraşmak bunlarla işleri yoktur. Kalbi olarak o ilhamı alırlar. Kalbi harekete geçmiştir. Onların çünkü otururken yatarken ne herhalde Allâh’ı zikirle uğraşırlar. Allâh namazdan namaza atıra gelmez. Her dâim onların hatırında kalır.
Çünkü böylece onlar bu hali yakalarlar. Onlarda zâhirî ilim halkın içerisinde, halkın içerisinde zâhirî ilme uyarlar. Ama normalde hakikatleri nedir? Kalbidir. Onlar tavır ve davranışlarında, sözlerinde Allâh’ı bilme noktasında kalibi bir yol yürürler. Onlar kalbî ayaklarıyla gider. Çünkü onların basîret gözleri açılmıştır. O yüzden ebdaldırlar. o yüzden velidirler. Mürşid-i Kamillerdir. Allâh bizi onlardan eylesin cümlemize.
Kaynakça
- Cemâdâtın «Kün ol» Emrine Boyun Eğmesi — Yâsîn 36/82 ve Allâh Katında Bin Yıl-Bir Gün: «innemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehû kün fe-yekûn» — Yâsîn 36/82; Bakara 2/117; Âl-i İmrân 3/47, 59; En’âm 6/73; Nahl 16/40; Meryem 19/35; Mü’min 40/68; Hac 22/47 («ve inne yevmen ‘inde Rabbike ke-elfi sene mimmâ te’uddûn»); Secde 32/5; Me’âric 70/4 («fî yevmin kâne mikdâruhû hamsîne elfe sene»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî 12/21-25; Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl; «Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ilâhîsinden zuhûr» — klasik akāid: Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; İmâm Rabbânî, Mektûbât; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Cansız Varlıkların Allâh’ı Zikretmesi — Ebû Cehl-Taşlar, Hannâne Kütüğü, Dâvûd AS-Câlût, Uhud Sevgisi, Hz. Ömer-Arz ve Nîl: «yerde ve gökte ne var ise her şey Allâh’ı zikreder» — İsrâ 17/44 («yusebbihu lehu’s-semâvâtü’s-seb’u ve’l-arzu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdihi»); Cum’a 62/1; Saff 61/1; Haşr 59/1, 24; Tegābün 64/1; Hadîd 57/1; klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; Kurtubî 10/263-269; «Ebû Cehl’in elindeki taşların Hz. Peygamber’in peygamberliğine şehâdeti» — Müslim, “Mu’cizât” 2 (Hadîs no: 2277); Tirmizî, “Menâkıb” 6 (Hadîs no: 3624); Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve 2/76-79; klasik şerh — Nevevî; klasik şemâ’il — Kādî ‘İyâz, eş-Şifâ; «Hannâne Kütüğü mu’cizesi» — Buhârî, “Cum’a” 26 (Hadîs no: 918); Tirmizî, “Cum’a” 10 (Hadîs no: 505); İbn Mâce, “İkāmet” 199; Dârimî, “Mukaddime” 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/249-251; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; «Dâvûd aleyhisselâm-Câlût ve üç taş» — Bakara 2/249-251 («fe-hezemûhüm bi-iznillâh, ve katele Dâvûdü Câlûte»); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr, Kasasü’l-Enbiyâ; «Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz» — Buhârî, “Megāzî” 27 (Hadîs no: 4083); Müslim, “Hac” 462-463 (Hadîs no: 1392); «Hz. Ömer’in arzâ “sakin ol” demesi» — klasik menâkıb: İbn Sa’d, et-Tabakātü’l-Kübrâ; «Hz. Ömer’in Nîl’e mektubu» — klasik târîh: İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 7/96-98; İbn Abdilhakem, Fütûhu Mısr; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Mesnevî 2128: Taklîdî ve Tahkîkî Îmân Ehli — Cüz’î Vehimle Şüpheye Düşmek: Mesnevî beyit 2128 («Yüz binlerce taklît ve istidlâl ehlini pek cüz’î bir vehim şüpheye düşürür, çünkü taklîtleri de istidlâlleri de — hattâ bütün kolları kanatları da — zann ile kā’imdir») — Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, I. cilt; klasik şerh — Sarı Abdullâh Efendi, Cevâhirü’l-Bevâhir; İsmâ’îl Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Mesnevî; Ankaravî, Mecmû’atü’l-Letâ’if; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; «taklîdî-tahkîkî îmân ayrımı» — klasik akāid: Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûli’d-Dîn; klasik fıkh — Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân; «îmân-ı taklîdî hükmü» — Hanefî fıkhı: Serahsî, el-Mebsût; Kâsânî, Bedâ’i’; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/132-160 (“Kavâ’idü’l-Akā’id”); Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Çoğunluk Zanna Tâbidir — Yûnus 10/36, En’âm 6/116, Necm 53/28; Vahye Tâbi’iyyet Esâstır: Yûnus 10/36 («ve mâ yettebi’u ekserühüm illâ zannâ, inne’z-zanne lâ yuğnî mine’l-hakkı şey’â»); En’âm 6/116 («ve in tüti’ ekserâ men fî’l-arzı yudillûke ‘an sebîlillâh, in yettebi’ûne illâ’z-zanne ve in hüm illâ yahrusûn»); Necm 53/28 («ve mâ lehüm bihî min ‘ilm, in yettebi’ûne illâ’z-zann»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî 8/336-340 (Yûnus); 7/76-80 (En’âm); 17/97-103 (Necm); Beydâvî; «zann ile amel etmek küfre düşürmesi» — klasik akāid: Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; klasik tasavvuf — Kuşeyrî, er-Risâle; «vahyin zâhirine ve bâtınına tâbi’iyyet» — klasik usûl: Şâtıbî, el-Muvâfakāt; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/293; «çoğunluk cehenneme gider — kıllet-i âbidîn» — Buhârî, “Rikāk” 45 (Hadîs no: 6529); Müslim, “Îmân” 379 (Hadîs no: 222); klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Tahkîkî Îmândan Kalbî Îmâna — Hz. Muhammed Mustafâ’nın Rûhâniyetinin İlk Yaratılışı; «Eşhedü en Lâ İlâhe İlla’llâh-Muhammedün Resûlullâh» İlk Diyalektik Kelâm: «evvelü mâ haleka’llâhu nûru nebiyyik» — Beyhakî, Delâ’ilü’n-Nübüvve 1/77; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1/265-266; klasik şemâ’il — Kādî ‘İyâz, eş-Şifâ; klasik delâ’il — Suyûtî, el-Hasâ’isü’l-Kübrâ; «Resûlullâh’ın yaratılışında ilk eşhedü kelâmı» — klasik tasavvuf: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; klasik dervîşlik — İmâm Rabbânî, Mektûbât; «meleklerin kıyâm-secde-rükû ile zikri» — Sâffât 37/164-166 («ve mâ minnâ illâ lehû makāmün ma’lûm»); Enbiyâ 21/19-20; «yatarken-otururken Allâh’ı zikretmek» — Âl-i İmrân 3/190-191 («elleziyne yezkürûnallâhe kıyâmen ve ku’ûden ve ‘alâ cünûbihim»); Nisâ’ 4/103; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 1/315-330; İbn Kayyim, el-Vâbilü’s-Sayyib; «kelime-i tevhîd kalandır» — klasik tasavvuf: İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/293; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Modern Çağda Îmânın Tahrîfi — İbrâhîm AS Ateşi, Darwin Tenkîdi, Maymuna Çevrilenler: «İbrâhîm AS’ın ateşten kurtarılması» — Enbiyâ 21/68-71 («kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen ‘alâ İbrâhîm»); Sâffât 37/97-98; Ankebût 29/24; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr, Kasasü’l-Enbiyâ; «Mûsâ AS-deniz yarılması» — Bakara 2/50; Şu’arâ 26/63-66; Tâhâ 20/77-79; «Eyyûb AS şifâsı» — Sād 38/41-44; «Meryem annemiz hurma dalı» — Meryem 19/22-26 («ve hüzzî ileyki bi-cizzi’n-nahleti tüsâkıt ‘aleyki rutaben ceniyyâ»); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; «maymuna çevrilenler — ashâbu’s-sebt» — Bakara 2/65 («fe-kulnâ lehüm kûnû kıredeten hâsi’în»); A’râf 7/163-166; Mâ’ide 5/60 («kıredeten ve hanâzîr»); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; Kurtubî; «Darwin teorisi tenkîdi» — modern okuma: Necmeddin Erbakan, Adâlet; Harun Yahyâ, Evrim Aldatmacası; klasik akāid — Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; «Sümer-Akkad medeniyetleri öncesi peygamberî asıl» — klasik tarîh: İbn Haldûn, el-Mukaddime; «modern Türkiye eğitimindeki evrim tedrîsinin tenkîdi» — modern Karabaş Mustafa Özbağ Efendi’nin doğrudan teşhîri, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
- Bediüzzâmân Saîd Nursî ve Mesnevî 2128-2129 — Mürşid-i Kâmil-Silsile Olmadan Mütefennin Âlim Bile Yıkılır; Sebe’ 34/20, Şeytân Vesvesesi ve İstidlâlcilerin Tahta Ayağı: Mesnevî beyit 2129 («İstidlâlcilerin ayakları tahtadır, tahta ayak ise pek kudretsiz ve pek kararsızdır») — Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, I. cilt; klasik şerh — Sarı Abdullâh Efendi; İsmâ’îl Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Mesnevî; Ankaravî; Tâhirü’l-Mevlevî; «Bediüzzâmân: Mürşid-i Kâmil-silsile bağlılığı zındıka karşısında muhâfazadır» — Bediüzzâmân Saîd Nursî, Risâle-i Nûr Külliyâtı, “Mektûbât” 26. Mektûb; “Lemalar” 4. Lema; “Sözler” 12. Söz; klasik mukābele — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; «Sebe’ 34/20 — İblîs’in zannı» — Sebe’ 34/20-21 («ve le-kad saddaka ‘aleyhim İblîsü zannehû fettebe’ûhü illâ ferîkan mine’l-mü’minîn»); klasik tefsîr — Râzî; İbn Kesîr; Kurtubî 14/280-285; «şeytânın insanlara vesvesesi» — A’râf 7/16-17; Hicr 15/39-43; Sād 38/82-83; Nâs 114/4-6; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/26-50 (“Acâ’ibü’l-Kalb”); klasik mukābele — İbn Kayyim, İğâsetü’l-Lehfân; «şeytânın vesvesesinden İhlâs Sûresi’yle korunma» — Tirmizî, “Da’avât” 49 (Hadîs no: 3470); klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Mesnevî 2130: Sebâtıyla Dağları Hayrân Eden Zamanın Kutbu — İbn-i Hacer Fetâvâsı’nda Ebdâl-Kutub Hadîsleri: Mesnevî beyit 2130 («Sebâtıyla dağları bile hayrân eden ve basîret sahibi olan zamanın kutbu ise böyle değildir») — Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Şerîf, I. cilt; klasik şerh — Sarı Abdullâh Efendi; İsmâ’îl Hakkı Bursevî; Ankaravî; Tâhirü’l-Mevlevî; «Ebdâl ve Kutub hadîsleri» — İbn-i Hacer el-Heytemî, el-Fetâvâ’l-Hadîsiyye, “Bahsü’l-Ebdâl” — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1/45-50; klasik şerh — Suyûtî, el-Le’âliü’l-Masnû’a; klasik delâ’il — İbn Hacer, el-Esrâr-ı Merfû’a; «Allâh’ın velîleri-Ebdâl tabakātı» — Yûnus 10/62-64 («elâ inne evliyâ’allâhi lâ havfün ‘aleyhim ve lâ hüm yahzenûn»); klasik tasavvuf — İmâm Kuşeyrî, er-Risâle; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; Sülemî, Tabakātu’s-Sûfiyye; İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; «kutub-gavs-evtâd-ricâlü’l-gayb tabakātı» — klasik tasavvuf: Şa’rânî, et-Tabakātü’l-Kübrâ; klasik akāid — Beyâzîzâde; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
- Ebdâl Hadîsi — Hilyetü’l-Evliyâ (Ebû Nuaym-İbn Ömer) ve Tirmizî (Ebû Derdâ Ziyâdesi); İmâm Tirmizî’nin Sûfî Yönü ve Sürgünü: «her nesilde ümmetimin en hayırlıları 500 kişidir, ebdâl da 40 kişidir» — Ebû Nuaym el-Isfehânî, Hilyetü’l-Evliyâ 1/8-10 (“Bahsü’l-Ebdâl”); İbn Ömer rivâyeti — Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/112; 5/322; Hâkim, el-Müstedrek 4/553; klasik delâ’il — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ; klasik tasavvuf — Sülemî, Tabakāt; Hücvîrî, Keşf; «zulmedeni affetmek-kötülük yapana iyilik-cömertlik özellikleri» — Tirmizî (Ebû Derdâ ziyâdesi); klasik şerh — Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî; «İmâm Tirmizî’nin sûfî yönü» — Hakîm Tirmizî (öl. 320 H.), Hatmü’l-Evliyâ; Beyânü’l-Fark beyne’s-Sadr ve’l-Kalb ve’l-Fü’âd ve’l-Lübb; «İmâm Tirmizî’nin Tirmiz’den sürgünü ve aşk yasağı ahidnâmesi» — klasik biyografya: Sülemî, Tabakātu’s-Sûfiyye; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; Câmî, Nefehâtü’l-Üns; klasik tasavvuf — İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; «hadîsçi-fıkıhçı-sûfî üçlü ihtisâsı» — modern okuma: Bayraktar Bayraklı, İmâm Tirmizî’nin Hadîs Şerhleri; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Kalbî Îmân Ehlinin Direkt Allâh’a Tâbi’iyyeti — Pîrin Vefât Anı, Ahmet Duran ve Mustafa Şeyhlerin İlânı (Adnan Hoca Şâhitliği), Tasavvuf Hiyerarşisi: «kalbî îmân — direkt Allâh’a tâbi’iyyet» — klasik tasavvuf: İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/293; «basîret-i kalbiyye» — Hac 22/46 («fe-innehâ lâ ta’ma’l-ebsâru ve lâkin ta’ma’l-kulûbe’lletî fî’s-sudûr»); İsrâ 17/72; Tâhâ 20/124-125; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye; «emmâre-levvâme-mülhime-mutmainne-râziye-mardiyye-kâmile nefs derecâtı» — Yûsuf 12/53; Kıyâme 75/1-2; Şems 91/7-10; Fecr 89/27-30; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-50; İmâm Rabbânî, Mektûbât; klasik akāid — Aclûnî; «üçler-beşler-yediler-kırklar-seksenler-yüzaltmışlar tabakātı» — klasik tasavvuf: Şa’rânî, et-Tabakātü’l-Kübrâ; İbn Arabî, Fütûhât; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Tarîkat; Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde irşâd icâzeti — Mustafa Özbağ Efendi’nin pîri Şeyh Efendi’nin vefât anında Ahmet Duran ile Mustafa Özbağ’ı şeyh olarak ilân etmesi (Adnan Hoca’nın doğrudan şâhitliği), İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com); aynel-yakîn ve hakka’l-yakîn — klasik tasavvuf: Tekâsür 102/5-7; klasik tasavvuf — İmâm Kuşeyrî, er-Risâle.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Nefs, Ruh, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı