Mesnevî 2143. Beyt: Körün Ayağı Sopadır — Asâ-Mürşid Metaforu, “Sopayı Verene Bak” Tedrîsi
Yani istiklâle değer vermez. Buraya okumuştuk. Buradan devam ediyoruz. Çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayağı sopadır, sopa. Malum caddelerde, sokaklarda gözleri görmeyen insanları görürsünüz. Bu insanların ya elinden birisi tutar, bir taraftan bir tarafa giderken onlara yardımcı olur. Ya da mesela körün elinde bir değnek derler ya da ellerinde bir değnek vardır. O değnekle kendilerine yol ararlar. Tâbir câ’iz ise böyle yola vura vura önünde engel var mı yok mu diyerekten öyle yürürler. O yüzden onlar bir kör kimse düşmemek için hele yol çakıllı ise taşlı ise engebeliyse orada düşmemek için bir kör için o değnek çok önemlidir. Eğer elinden değneği alırsanız o kimse yol yürüyemez. Değnek onun için ayak hükmünde, değnek onun için göz hükmünde.
Hatta kulaklarınız duymuyorsa değnek onun için kulak hükmündedir. O yüzden kör bir kimsenin yolda yürüyebilmesi için muhakkak onun bir dayanağı, bir desteği, bir gören kimseye ihtiyaç vardır. O yüzden o normal bir söz konusu olan din ise din yolunda yürümesi için de bir kimseye böyle dayanak, delil lazımdır.
Akıl-Perestlik ve Akıl-Üstü Dîn: Darwin Teorisi Tenkîdi, Yûnus AS Balık Karnında, İbrâhîm AS Ateşte
Bu akıl-perestler kendilerince kendi akıllarını bir dayanak, bir delil olarak koyarlar. o kimsenin âyet aklına uymalı. Aklına uymazsa atar, aklı önde tutuyorlar ya adam âyetleri akılla yorulmayacağım diye uğraşıyor. Veya ne diyorlar bize çok tatlı geliyor değil mi bu sözler? Allâh sana akıl verdi. Bu hadîs-i şerîfe bak senin aklına uygunsa bu hadîs-i şerîfe al. Onun aklına uygunsa hadîs-i şerîfi ölçü olarak alacak. Veya o âyet-i kerîme onun aklına uymadı. Allâh’ın böyle âyetim olurmuş dedi attı kendini. O yüzden bu akıl-perestler kendi mantıklarını kendi akıllarını üstün tuttukları için kalbî akılları da çalışmadığından, basîretleri de açılmadığından zâhirî delîl ve dayanaklara bağlı kalırlar.
O yüzden aklın kabul etmediği herhangi bir şeyi red ederler. Biz bunu İslâm dünyası da bunu batıdan taklit elerekten aldı. o bâtılı materyalistler akla uyacak. Ama öbür taraftan bir Darwin teorisi geliştirdiler. Bu akla uyup uyumadığı önemli değil. Nasıl olsa Darwin teorisinin arkasında bütün dinleri inkâr var. Çünkü bütün dinler insanın Âdem’den geldiğini söylüyor. O zaman Darwin teorisini ortaya koyalım. Akıllı mı, akılsız mı bakmayalım. Dinleri inkâr ettiği için onu dayatalım. Ve bütün dünyaya Darwin teorisi, teori adı üzerine, teori sanki delillenmişmiş gibi, sanki o teoriden çıkmış kesin bir hükümmüş gibi dayattılar. Biz yıllardır çocuklarımıza Darwin teorisi okuttuk. teori ama olsun varsın.
Ya biz Âdem’den geldiğimize inanıyoruz. Yok hayır maymundan geldiğine inanacağız. Âdem’den geldiğine inanınca ne oluyor? Teoriye karşı çıkıyorum. Bir de Âdem’den geldiğine inanmak dini bir mesele. Dini, dini olunca akıl buna kabullenmesi mümkün değil. O zaman reddedeceğiz. Teori akıl kabul edecek ama inancı akıl kabul etmeyecek. O yüzden o akıl-perestler de bu hayatlarını yaşarlarken hayat yollarında önlerine çıkan bütün engelleri, bütün dünyavi sıkıntıları, hayatın ufak tefek sıkıntılarını, imtihanları, hatta belki de ma’nevî engelleri aşmak için zahiri dayanak ararlar hep. Ama gerçek ma’nevî bir yolculuğa çıkan bir kimse yalnızca zâhirî akıl ve mantıya bakmaz. eski dilde istidlâlâta dayalı değildir.
O yüzden o kalp gözüyle, basîret gözüyle yol arar. Din bunun her ikisine de ehemmiyet verir. Biz aklına karşı değiliz. Aklın ilâhlaştırılmasına karşıyız. Ama bunun yanında din ilâhî olma özelliği aklın kabul etmediği hârikulâde mu’cize bir şeyler olur ki akıl onu kabul etmez. Akıl orada o yüzden dine itaat eder. Aklının üstündedir çünkü. Aklının üstünde olduğu için onu kabul eder. Melek akıl-üstü bir şeydir. Kader akıl-üstü bir şeydir. İbrâhîm’i ateşin yakmaması akıl-üstü bir şeydir. Balığın karnında 40 gün yaşamak akıl-üstü bir şeydir. Ya nasıl balığın karnında yaşar? Bugün haber vardı. Botuyla beraber balıyla bir kimseyi yutmuş. Botuyla beraber arar. Sâdece şahıs değil botla beraber yutmuş.
Hoşuna gitmemiş. Dudanın kenarından tükürmüş atmış. şimdi bunu gördüğünde hemen senin aklına gelecek olan şey Yûnus aleyhisselâm gelsin. Balığın karnında 40 gün yaşadı. E tamam aynı ve normalde 40 gün yaşadığı balık içinde yaşadı. Biz buna îmân ediyoruz. Akıl üstü bir şey. Bakın akıl-üstü. Ama bunu akıl-perest bunu normalde değiştireceğim diye uğraşıyor. Allâh muhafaza eylesin.
Gören Pâdişâh — Savaş Meydanı, Otağ ve Mürşid: Sûfînin Dış-Kalb Disiplini, Nefs-Şeytân İçeride Kâfir-Münâfık Dışarıda Muhârebe
Askerin din ehlinin üstünlüğüne sebep olan o binici kimdir? Gören pâdişâh. Askerin din ehlinin üstünlüğüne sebep olan binici kimdir? Gören pâdişâh. Şimdi bir asker düşünün savaşta. Asker o esnada mesela eski komutanlar savaşı idâre edecek olanlar savaş meydanının en yüksek yerine otağını kurarlar. Sebep savaş meydanını görecek çünkü komplesini. Bu Orta Asya’dan itibaren Türklerin genel savaş stratejisi der. Savaşın komutanı, kumandanı veyahut da savaşı idâre eden hakan o otağını en yüksek yere kurar. En yüksek yere kurarak bütün savaş meydanını izler. Düşman saldırıları nereden geliyor? Ona göre sevk ve idâre eder. O zaman gören pâdişâh orduyu dizayn eder. Gören pâdişâh. Eğer pâdişâh görmüyorsa o zaman çok özür dilerim ama kör dövüş olur.
O zaman orduyu sevk ve idâre edemez ve yenilir. Düşmânın nereden geldiğini bilmezse Düşmânın nasıl bir tezgâh kurduğunu nasıl bir oyun içerisinde olduğunu görmezse o pâdişâhın mağlûbiyeti mutlaktır. O askerin mağlûbiyeti mutlaktır. Öyle olunca din ehlinin, burada din ehli o zaman biz kendimizce onu yorumlayacağız. O zaman onlayacağız. Sûfîler. sûfîlerin başarısı dışsal disiplinden ziyade onların üstâdlarının öğrettiği kalbî disiplinle mümkündür. O yüzden o hem dış disiplinini hem kalb disiplinini o kimseye sağlamalı ki sağlayınca da o muhârebeden galip çıkmalı. Kime karşı muhârebe? İçeride nefs ve şeytâna karşı, dışarıda kâfirlere münâfıklara karşı. Bu muhârebe o zaman o kimse savaş meydanında sûfî.
Savaş meydanındaysa o gören padişaha intisâb edecek. Onun emirlerini yerine getirecek. Sen bilmezsin ben bilirim demeyecek. O bu ma’nâda itaat edecek. Sana beş bin tevhîd çek dedilerse, sen beş bin tevhîdi çekeceksin. Sana ne zaman dedilerse, sen o zaman çekeceksin. Sana sen bu dersi çekeceksin dedilerse, sen o dersi çekeceksin. Kendi kafana uymayacaksın, kendi aklına uymayacaksın. Çünkü hakikati gören sana bir ma’nevî göz lazım. O hakikati gören ma’nevî gözü buldun ona itaat lazım. Ona teslîmiyet lazım. Yok, sen hem ma’nevî gözü buldun ama itaat etmiyorsan, o zaman yine sen yenilmeye mahkumsun. O zaman sen yenilmemen için, yenilmemen için muhakkak o ma’nevî göze intisâb edeceksin. Ve o ma’nevî göze intisâb edeceksin ki, sen de bir ma’nevî asker olasın.
Yok, sen o ma’nevî göze intisâb etmiyorsan, sen görüntüde ordudasın, evet. Ama sen iyi bir asker değilsin. Sen disiplinsiz bir askersin. Sen serkeş bir askersin. E ne olacak? Sen muhakkak disiplin edilmen lazım. Muhakkak terbiye edilmen lazım. O yüzden sûfîlik yolunda gören pâdişâh herkesin kendi üstadıdır. Ve o üstâda ne yapacak? Tâbi olup ilâhî aşkın tecelliyatlarına mazhar olacak. O ilâhî yolda yürüyecek, koşacak, orada terbiye olacak. Allâh biz onlardan eylesin. Her ne kadar körler sopa ile yol görmüşlerdir. Ama yine gözlükler sayesinde, dünyada gözlükler ve padişahlar olmasaydı, bütün körler ölürlerdi. Evet, körün elinde bir değnek var, o körün elindeki değneği yapan gören birisi var. Körün elinde bir âsâ var, o âsâyı yapan gören bir kimse.
Kör kendi kendine o âsâyı yapması mümkün değil. Ya gören bir kimse âsâyı yaptı, onu eline verdi. Gören bir kimse o değneğin kırılmasın, hem hafif olsun diye gitti ormandan güzel bir değnek buldu, ona yaptı. Hatta tehlikelerden korunması için belki de ona biraz daha sert ağaçtan yaptı. Hatta biraz daha tehlikelerden korunması için değneğin ucuna sivri metal koydu. Dedi ki bu daha da kendisini korur, muhafaza eder, kendisini savunur dedi. Bunu kim yaptı? Bunu gören bir kimse yaptı. Şimdi aklını, mantığını ilâhlaştıranın önüne delilleri de yine dini olarak kim koydu? Gören birisi koydu. Kör değil, o fıkıhçılar gören insanlar. sen kalktın şimdi tahâretlenmesini bilmiyorsun, mezhebler lâzım değildi, atıyor kenara.
İmâm-ı A’zam’ı, İmâm-ı Şâfi’î, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed b. Hanbel’i attı kenara. 10 sayfa kitap okudu İlâhiyâtta, 20 sayfa kitap okudu. Arkadaş bütün mezheplere kayırış çıkıyor. çok o biliyor ya o ve hatta gitti orada internetten iki araştırma yaptı. Mezhepleri, tarîkatları, hadîs-i şerîfleri reddetti çıktı. O birden o ne oldu? O kimse kendini bir şey zannetti. Halbuki ve hatta iki kitap okudu, kendini zamanın göreni gördü. Ya senin okuduğun kitaplar bir başka görenin. Sen kendi gördüğünü söylesene. Yok hayır. Hem taklit etti, taklit ettiğinin noktalarda kendini pâdişâh zannetti. Ya sen bir başkasının kitabından okuyup da neden pâdişâhlık ilan ediyorsun? Senin pâdişâhlık ilan etmen için senin bir şeyler yapman lazım.
Sen İmâm-ı A’zam’la kendini eş derdi tutuyorsun. Ya hadi bakalım bir İmâm-ı A’zam ol. Kolay mı? Dört yaşında hafızdı. Sen nereden, hangi küslahlıktan öğrendin bunu İmâm-ı A’zam’la eş derdiyim diyorsun? Veyahut da iki hal gördü, Abdülkādir Geylânî Hazretleri’nden yukarıda dolaşıyor arkadaş. Dervişlerde de var bu hal. Veyahut üç beş kişi etrafında toplanıyor. Bir bakıyorsun adam zamanın kavusu olmuş çıkmış. Tabii beş on tane dervîş iki şak şak ediyor onu. Bir bakıyorsun ki oho şeyhi de geçmiş. Ben şeyh olsam diyemem başlamış. Ya hoş geldin ya. Senin eline o değneği veren bir gören, bir gören seni zâkir etti, bir gören seni çavuş etti, bir gören seni nakîb etti. Bir gören sana vazîfe verdi. Sen nereden kendinde o süsü buldun şimdi Hâmen?
Ne oldu? İlk hançerini ona görevi tevdi edene uzattı. O görene uzattı. Allâh muhafaza eylesin. Ve o kendince kendini bir şey zannedenler bir şey zannettirecek. İlmi de görenlerden aldı. Zahirse zâhir ulemânın piri olan, fıkıhsa fıkıhçılardan, kelâmsa kelamcılardan, akāidse akāid ehlinden kendi kendine öğrenmedin ya. O görenlerin kitaplarını okudun. E şimdi o zaman sen kalkıp da onların sayesinde onları aldığın halde neden sen kendi kendine bir süs veriyorsun? Yok. Eğer o körlerin eline değnekleri veren görenler olmasaydı bütün körler helak olurdu. Ve dışarı çıkamazlardı. İçeride dursalar ne olacak? Aç kalırlardı. İçeride kalsan olacak, aç kalacaktı. Yemek pişirebilecek mi? Hayır. Oysa evin içerisinde bulgur da var, yağ da var, su da var, tuz da var.
Her şey var. Görmüyor gözü. Gözü görmeyince ne kadar bulgur ne kadar yağ koydu, ne kadar su koydu, ne kadar salça koydu, biliyor mu görüyor mu? Görmüyor. Aç kalırdı.
Annenin Körlüğü Hikâyesi — Şeker Hastalığı, Bir Işık Görmek için Kurban: Ma’nevî Körlük (İsrâ 17/72)
Ben annemden biliyorum. Şeker hastasından dolayı uzun müddet, on yıldan fazla gözleri hiç görmedi. Üç sefer ameliyat ettirdim ben. Görmüyor o kadının gözü. kaşıyı eline veriyorsun, tabağı da eline veriyorsun. Ondan sonra üstüne başına döküyor kadını. Ağzına götürecek. Ama kaşıyı ters mi tuttu, yüz mü tuttu, bilmiyor. Tabakta ne kadar ne kaldı, ne kalmadı görmüyor. Bu sefer yanına muhakkak bir yardımcı koyduk. O gidiyor onu, o içiriyor, o tuvalete götürüyor, o tahâretlendiriyor. Görmüyor. Bildiğiniz görmüyor. Görmesi sıfır. Hatta bir son ameliyatı dedi bir ışık göreyim dedi. Bir ışık göreyim dedi ya. Bir ışık göreyim kurban keseceğim dedi. Bir insan bir ışık süzmesini gördü diye sevinir mi? Ben ameliyat ettirdim onu dedim.
Tamam anne. Tamam anne. İnşâallâh dedim. Cenâb-ı Hak dedim, göstersin sana. Ya bir şey diyemiyorsun gözlerin açılmayacak diyemiyorsun. Şeker hastaları kendinize dikkat edin. Başta ben. Evet. göz, böbrek gidiyor. Bak orada oturuyor. Kaç tane parmak gitti? İki tane parmak gitti. Şekerden. Böyle bir ağırsızlık. Kanser. normalde en uzunu yaşatır insanı iki yıl iki buçuk yıl. Bizim acı okta iki yıl yaşamadık bile. Şeker hastası kanser. Bildiğiniz tedâvisi yok. Kanser. Ben kanser diyorum şeker hastalığına. Yok. Ne oluyor? Bir müddet sonra kimisinin gözüne vuruyor, kiminin ayağına vuruyor, kiminin böbreklerine vuruyor. Kadın bir ışık görebilmek için ya. Işık göreyim yeter Mustafâ dedi bana. Ameliyat oldu.
Açtılar ameliyat şeylerini. Ege Üniversitesi’nde bir de profesörler yaptı ameliyatı. Açtılar. Anlamsana ışık gördü. Ne sevindi kadın ne sevindi ışık gördüm diye. Dedim beni görüyor musun? Bir karaltı gibi görüyorum dedi. Karaltı. Karaltı gibi görüyorum dedi. Ne böyle sevindi karaltı gibi görüyorum deyince. Şimdi görmeyen bir kimse için görmek bu kadar önemli ama görmeyen bir kimsenin yanını muhakkak gören lazım. Ve muhakkak onun eylem bir değnek lazım. Eğer değnek olmazsa o yine yol yürüyemez. Sûfîler içinde, sûfîler içinde gören üstâd lazım. Eğer gören üstâd yok ise o da yol yürüyemez. O zaman işin içerisinde bir de ma’nevî körlük var ya. Bu işin zâhirî körlüğünden anlatıyoruz. Bir de işin ma’nevî körlüğü var.
E ma’nevî körse bir kimse ona gören bir üstâd lazım. E bu dünyada kör ise ötede de kör olarak haşr olacak. Rabbisini tanımayacak. Çünkü İsrâ 17/72, bu dünyada manen kör olan âhirette de kördür. Hatta daha da sapıktır. Hatta daha da sapıktır. E bu dünyada körsün. Sen normalde yaşamış olduğun dinin ma’neviyâtından uzaksın. Hiç olmazsa bir görenin yanına git. Ona boyun bük, ona diz çök. De ki ya ben bir görene tabiyim de. Nefsine uyma. E sen kör bir şekilde kendine yol aramaya çalışıyorsun. E yol bulamazsın. Hatta daha da sapık olur çıkarsın. Kör olanlar, bakın Âyet-i Kerîme’de hatta daha da sapıktır diyor. Kör olanlar sapkınlıklarını artırırlar. Kör olan bir kimse her an için sapkınlığa düşmeye ihtimali çok büyüktür.
Bediüzzamân Saîd Nûrsî Tedrîsi — “Âdî Bir Ehl-i Tarîkat, Mütefennin Âlimden Daha İyi Îmânını Korur”
O yüzden Bediüzzamân Saîd Nûrsî Hazretleri der ki âdî, samîmî bir ehli tarîkat. Ehli tarîkat, bugünkü diyor mütefennin bir âlimden daha fazla îmânını korur. Sebep çünkü o üstâdı üstâdı üstâdın üstâdı onlara tabidir. O bir görene tabi. E şimdi görene tabi değilse o zaman o kimse nasıl bu dünyada dinini tam bir şekilde yaşayabilecek. Doğruyu eğriyi ayırt edebilecek. İyiyi kötüyi ayırt edebilecek. Bu çok zor bir şey. O zaman öyle olunca normalde bu tip kör insanlar ma’nevî de kör olduklarından dolayı varlık âlemine bakıp varlık âleminde Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarını görüp gözlerini açma noktasında da değiller. Onlar çünkü kör o sıfatsal tecelliyatı da görmüyor. E ma’nevî olarak elinde bir delil yok.
Öyle olunca sapıttıkça sapıtıyorlar. Allâh muhafaza eylesin. Ve bakıyorsunuz gerçekten tam âhir zamân içler acısı bir durum. İnsanlar bilen kimselere de ihtiyaç duymuyorlar. bu şuna benziyor hatta bazen derslerde diyorum ya arabam bozuldu kendi kendine mi tamir ediyorsun? Hayır kime gidiyorsun? Araba tamircisine. birisi gitti arabayı çarptı. Arabayı çarpınca kapartasını kendisi mi yapıyor? Yok. Gidiyor. Lütfü ustanın yanına. Çaresi yok. Yok çarptım ben iyi. Lütfü usta onun neyi değişecekse değiştiriyor. Tamir ediyor, düzeltiyor, çekişliyor, dövüyor onu. Dövüyor bir güzel. Ondan sonra zımparalıyor, cilalıyor. Sonra boyuyor onu bir güzel. Adam diyor ki ya tamam güzel oldu diyor. Dervîşlik de aynı.
Sen acemisin gidiyorsun çarpıyorsun bir tarafa. Ondan sonra kendi kendini tamir edeceğim diye uğraşıyorsun. Edemezsin. Yolda kalırsın. Ee sen gören bir kimseye gideceksin. Ona intisâb etsen, ona bağlanacaksın. Allâh muhafaza eylesin. Ve etrafındaki sıfatsal tecelliyatları görmek için kalbini çalıştıracaksın. Kalbin çalışacak. Yoksa hep şüphe ve zan altında kalacaksın. Allâh muhafaza eylesin. Âmîn. Körlerin elinden ne ekmek gelir ne biçmek. Ne alışveriş gelir ne de kar ve kazanç. hakikati görmeyen, hatta görmediğinin farkına varmayan, ma’nevî olarak basiresiz, ilâhî nûrun tecellilerinden mahrum olan insanlar, gerçek ma’nâda bir işe yaramazlar. Ve maddi ma’nevî üretmek, çalışmak, doğru yolu bulmak hem dünyevi hem uhrevi anlamda başarı ve kar elde etmek onlar için mümkün değildir.
Neden? Kör çünkü. Adam ise ticâret’te kör olursa ticâret’te başarılı olamaz. Ticarette kör. Zan altta kör. Ziraatte kör. Eğitimde kör. Sufilikte kör. Aile yönetmekte kör. Çocuk eğitmekte kör. Bir kimse körse onun bir şey üretmesi mümkün değil. E maneviyatta da kör ise o kimse de bir şey üretmez. Bir de maneviyatta da kör ise o kimsenin dervîşlere verebileceği bir şey de yok. Bir de körlüğünün de farkında değil. Ya da farkında küfrü inadiyle ben kör değilim diyor. Ya körsün ama o diyor ki ben kör değilim. Bu sefer baktığınız zaman insanlar yaptıkları körler. Yaptığı kör. Bilmiyor. Bilmediğini de bilmiyor. Veyahut da kör ya kendi başarısızlığını da görmüyor. Kör ya kendi liyakatsızlığını da görmüyor.
Kör ya olmadan olduğumu zannediyor. Her alanda var bu. Her alanda var. Bu körlük o kadar büyük bir fitnedir ki. Bu körlük o kadar büyük bir sıkıntıdır ki. Körlüğünü bilse o kimse bir görenin tabi olacak. Tabi olacak. Git çek diyecek ya ben bunu bilmiyorum. Bana öğret. Git çek teslim olacak. Ama körlüğünün de farkında değil. Küfrü inadi bir noktada kendisini hala da gören olarak biliyor. Bir bakıyorsunuz. Herkesten fazla biliyor o. Dervişlerde de var öyle. Bir şey anlatacak oluyorsun bakıyorsun. Ben biliyorum onu. Ha iyi biliyorsan devam et. Ya sen ne biliyorsun? Kaç geceni sabah ettin sen? Ne çile çektin? Ne gördün? Ne sıkıntı yaşadın? Ne yaptın? Sen nereden bildiğini iddia ediyorsun? Bu küstahlığı kimden öğrendin?
Bilmediğini de bilmiyor. Bakın kenara çekilin etrafınızı izleyin. Sanatkarlar, zanaatkârlar, ticâret yapanlar. Evet. Adam belli bir seviyeye gelmiş, belli bir tecrübeye gelmiş. Almışsın bir elemân, o senden fazla biliyor. Dinliyorum ben. Oho! Ben diyorum üç sefer battım. Kaç sefer battın? Susuyorum. Ve hatta diyorsun birisine, ticâreten bunu böyle böyle yapmanın daha iyi bir şey. Oho! Senden fazla biliyor adam. Dünyayı senden fazla iyi okuyor. Geleceği de okuyor. Her şeyi okuyor. Ve hatta benim bir san’atım yok. Benim işim ticâret. Ben ticâret yapıyorum. Ben kendimce kendime yetecek kadar ticâret bilirim. Benim san’atım var ilerletmedik. İyi kaynakçıyım. Metalciyim ben. İyi ama ben ilerletmedim orada.
Bana şimdi bu kapıyı yap metal işlerinden deseler ben yapamam. O yüzden Şaban’ı çağırıyorsun. Şaban gel geliyor Şaban. Şaban bunu böyle istiyorum diyor. Ben tamam diyor. O da demircilerle ortak. Beş milimlikten değil on milimlikten yapar sağlam yapar. Kırılacak, dökülecek diye aklına bir şey gelmesin. Yamulacak, fısılacak diye aklına bir şey gelmesin. Ama taşıyamazsın bir taraftan bir tarafa. Sağlamcı. Güzel. Ben ona da zaten sağlamcılık lazım. Estetik lazım değil bunun. Örnek. Abdülhâlim ben tesîsât işini de gördüm ha. Havuşaydı değil mi onun adı? Diş açıyorduk. Çok diş açtık biz. Senin mesleğinde gözlüm yok ha sakın ha. Olmuyor. Şeyle alakalı tesisatla alakalı Abdülhâlim’i arıyoruz. Abdülhâlim şunu şuradan geçir bunu buradan bitir.
Hoş şimdi o da plastiğe döndü değil mi? Artık şey kalmadı. Ne o? Pafda kalmadı artık. Şimdi ısıtıyor, birleştiriyor tamam bitiyor iş. İstediği gibi yamultuyor. İyi iyi tamam yani.
Mesleki Körlük: Lütfü Usta, Şâbân, Abdülhâlim, Sa’îd, Arıcılık — Berber Ahmed Kıssası ve Avrupa Şampiyonu Hüseyin’in Nefs Diyaloğu
Şimdi ben kalkacağım, diyeceğim ki bu işi ben yaparım meslek-i risâleyim. Yok kardeşim ben o mesleğin körüyüm. Bana da o konuda bilgili bir kimse, ehliyetli bir kimse lazım. Sebep? Çünkü ben o işin körüyüm. Ben kendi kendim onu biliyor demeyeceğim. Bakma arıcılık sertifikan var benim. Bak onun sertifikası var. Ha desen ki hiç arı açtın mı baktın mı bakmadın. Hanım o da oradan bakıyor. Tamam. Ben de arılarla fısıldaşırım yalnız yani. Öyle fısıldaşmaz değilim. Her birinin kulağından tutarım bir esmâ çektiririm onlara. Ya orada zıbarır kalır bütün komple kovanı öldürür bu sefer onun acısı. Öyle. Ve el asıl şimdi her şeyin bir ilmi. Onu bilmiyorsan onun körüsün. Bilmiyorsun çünkü. Sûfîlik de aynı.
Sûfîlik tecrübe, kalbi, gözünün kalbi aklının çalışmasıyla alakalı. Sen kalbiyle bir ilmeğin var. Aklının çalışmasıyla alakalı. Sen kendi kendine kalbi aklın çalışıyor hükmüne var mı? O yüzden senin elinden bir şey gelmez. Sen tabi olacaksın. Sen teslim olacaksın. Şimdi ben kalkacağım Lütfü ustaya diyeceğim ki Lütfü usta kaporto şöyle olur. Lütfü usta edebilecek benim yüzüme bir şey demeyecek ama içinden diyecek ya bu benim mesleğim yapma diyecek ya. Hadi bana demesin de başkasına der. Başkasına der. Neden? Mesleğin onun o. İşi onun o. Ben şimdi Sa’îd’e kalkacağım kasaplık yöneteceğim. Olacak iş mi ya? Ben hayvanı deviriyorum deyince kadar Sa’îd kesecek, atacak gene o. Şimdi o da eskisi gibi yapılmıyor.
Gene yaparsın mı? Büyükbaş mı? İndirden. Tosunu indirdin. Kaç kişiydiniz? Tek kişiydin. Ya da biriniz varsa? Tek kişi tosunu indirip kesecek olan. Ali bakma her seferde oğlum ya sen. Bak gönderir misin. Sa’îd’in yanına git tosunu indir hadi tek başına dedim. Güreşmeye kalkar o tosunla. Güreş dedi. Hüseyin’e atmış bizim onun da. Kabullenmiyor ama. Hüseyin kim kimi attı en son? En son sen attın. Kafanı kaldırma bak burada var. Adam şey, Avrupa kaçıncısıydı Hüseyin? Avrupa kaçıncısı. Sen? Bunun nefsini tokatlamazsan ortalığı karman çorman eder çünkü. Sen Avrupa kaçıncısın? Anlamadım duymadım. Sende Avrupa yok. Bak nefs bu işte. Nefs bu. Ben ona Türkiye var. Ondan sonra Bursa var mı diye sordum sordum.
Ben ona Avrupa var. Türkiye sordum mı sormadım. Ben ona ne dedim? Sende Avrupa var mı dedim. Bir tek şey söyleyecek. Bende Avrupa yok. Ne diyor arkasından getiriyor. Bende Bursa var Türkiye var. Bu nefs işte. Nefsin oyunu bu. Şeyh Efendi hacca giderken bir şeyhe uğramış. Oradan bir tane çömez almış yanına vermiş onun yanına. Haç bitmiş dönüyor ya dönüşte sormuş. Evladım senin adın ne demiş? Berber Ahmed derler efendim demiş. Burada mı bizim Berber Ahmed? Gelmedi mi? Demiş bana Berber Ahmed derler efendim demiş. Bu kadar sormuş dönmüş. O çömezin şeyhi demiş ki. Efendim demiş çömezini nasıl buldunuz? Çok gevez elemiş. Nefs böyle bir şeydir. Allâh bizi affetsin. Bunu onu utandırmak için söylemedim.
Örnek olsun diye söyledim. Nefs de mücadele ince iştir çünkü. Allâh bizi o ince işin içinde olanlar eylesin. O yüzden normalde kör olanlar bir şey üretemezler. Ama bu mesleki körlük olsun. Ama bu eğitim körlü olsun. Ama bu sûfî körlü olsun. Ama bu aile körlü olsun. Bir kimse yapmış olduğu kör ise o üretken bir kimse değildir. Kör olan bir şey üretemez çünkü. Allâh bizi affetsin.
Allâh’ın Lütfu — Nahl 16/78: Kulak, Gözler ve Kalpler Verdi; Mürşid Bulmak Allâh’ın İkrâmı, Karabaş Silsilesi
Allâh onlara merhamet ve inayet kılmasaydı onların istiklâl değnekleri hemencicik kırılırdı. Bazı insanlar, bazı dervîşler hakikati olayları ve varlığı sâdece akıl ve mantıkla istiklâl ile anlamaya çalışırlar. Bunlar böyle olmalarına rağmen yine Allâh’ın lütfu ve yardımı olmadan yol yürümeleri mümkün değildir. Yol yürümeleri mümkün değildir. Muhakkak bir sapkınlığa uğrarlar. Cenâb-ı Hak onları lütfederse, ikram ederse, ihsan ederse kör olmalarına rağmen Allâh onları muhafaza eder, korur. Sapkınlığa gitmezler. Ve ma’nevî körlüğe yakalananlar ma’nevî kör. Sufileri ilgilendiren şey ancak Allâh’ın lütfu ihsanı ile ayakta durur yine. O kimse onun sona ma’nevî kör ama o bir üstâda intisâb etmiş. Üstâd onun için âsâ hükmünde, değnek hükmünde.
Bu Cenâb-ı Hakk’ın o ma’nevî kör olan kimselere meccanen kendi katından lütfudur, ikramıdır. O kimse bu lütfu, bu ikramı, bu ihsana nankörlük etmeyecek. Çünkü ona norma de, onun eline âsâyı veren, onun eline değneği veren Allâh verdi ki o sapıtmasın, verdi ki o yolunu kaybetmesin, verdi ki Cenâb-ı Hak onu lütfetmiş, ikram etmiş, o delalete doğru yürümesin. Çünkü bütün bu konuda iyilikler, iyilikler Allâh’ın lütfu ve ikramıdır. Nahl Sûresi âyet 78 Allâh sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkardı. Sonra şükredesiniz diye size kulak, gözler ve kalpler verdi. Ve normalde siz hiçbir şey bilmiyordunuz, biz hiçbir şey bilmiyorduk. Hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyorduk. Ne karnından doğduğumuzda hiçbir şey bilmiyorduk.
Varlığın içerisinde, hayatın içerisinde, Cenâb-ı Hak o çocuğa ne verdi? Önce o çocuğa göz verdi. Ve insan normalde enteresan bir şey, kulak verdi, göz verdi, sonra kalp verdi. Sıralama, doğan çocuk ilk önce gözlere açılır, sonra kulaklara açılır. Ve büyüdükçe o kimsenin kalbinde ilâhî ilimler tecelli etmeye başlar. Ve biz hepimiz de hiçbir şey bilmez bir şekilde anne karnından doğduk. Ve Cenâb-ı Hak biz anne karnından öyle doğduk. Ve sonra biz artık gören gözümüz de etrafa aşina olmaya başladık. Duyan kulaklarımız da etrafındaki sesleri tanımaya başladık. Enteresan bir şey, burada Cenâb-ı Hak akıl verdik demiyor. Bu ayeti kerimeyi o yüzden aldım buraya. Akıl verdik demiyor. Ona diyor ki, kalp verdik, kalp.
Buradaki kalpten kasıt uzuvlar değil, uzuv değil. Evet göz verdi, evet kulak verdi, evet. Ama ardından ayeti kerimede kalpler verdi. Kalpler, çoğul tekil değil, kalp de demedi, kalpler dedi. Kalpler deyince o zaman iş değişti. E iş değişince de o zaman farklı bir şey çıktı bizim önümüze. Karanlıktaydık, hiçbir şey bilmiyorduk. Hiçbir şey bilmiyorduk. Cenâb-ı Hak bize bir mürşid nasip etti. Gören bir mürşid nasip etti. Biz ayrıyetten duyan bir mürşid nasip etti. Aynı zamanda kalbi, aklı çalışan bir mürşid nasip etti. Bizim görmediğimizi gören, duymadığımızı duyan, bilmediğimizi bilen bir mürşid nasip etti. O zaman Cenâb-ı Hak bizi meydanda bırakmadı. Allâh lütfetti, ikram etti, ihsan etti. İkram etti, ihsan etti.
Bizim kör olarak bu dünyadan göçüp gitmemize müsaade etmedi. Bize peygamber gönderdi. Bize o peygamberle beraber bir kitap gönderdi. O peygamberin ardından mürşid-i kâmiller veliler gönderdi. Ve bizi o topluluğun içerisinde halk etti. O topluluğun içerisinde bize ikram etti. Biz bunu çalışıp çabalamakla elde edebileceğimiz bir ni’met değil bu. Bu böyle bizim gayretimizde oluşabilecek bir lütuf değil bu. Bu direkt Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, ihsanı, ikramı, direkt Cenâb-ı Hakk’ın muhafazası. Buna bizim gücümüzün, kuvvetimizin yetmesi mümkün değil. Mustafâ Özbağ kim? Bir mürşid-i kâmil bulmak kim? Mustafâ Özbağ kim? Hidayete ermesine sebep olacak yolu buldurmak kim? Mustafâ Özbağ kim? Abdullâh Efendi’ni nereden bulacak?
Mustafâ Özbağ’ı nereden bulacak Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi’yi? Nereden bulacak Hâcı Haydar Efendi’yi? Nereden bulacak Hâcı Bekîr Efendi’yi? Nereden bulacak geçmiş Pîr Efendileri, geçmiş mürşid-i kâmilleri? O silsileye layık mı ki Mustafâ Özbağ? Bulabilsin onu. Bu Allâh’ın direkt lütfu, ikrama. Sen kimsin ki Ehl-i Beyt’in yolundan gideceksin? Neysin ki sen? Cenâb-ı Hak sana Ehl-i Beyt’in yolunu bahşetmiş. Sen bunun gayretinle, çalışmanla bulman çok zor. Sana göz verdi, sana kulak verdi, sana kalp verdi. Gören bir göz, duyan bir kulak, işleyen bir kalp Ehl-i bir kimseye seni tabi etti. Sen ona intisâb ettin. Sen görmezdin, duymazdın, bilmezdin. Evet, anne karnından doğduğun gibi yaşıyordun. Kör bir şekilde yaşıyordun, bilmez bir şekilde yaşıyordun.
E, sonradan sen onunla buluşunca yolun asan oldu. Yolun asan oldu. Görmeyen gözün görür oldu, duymayan kulağın duyar oldu. Sen kalp sâdece kan basar zannediyordun. Kalbin bir aklı olduğu çıktı meydana. Bir de kalbî akıl çıktı. Kalbi gözü öğrendin, kalbî kulağı öğrendin. Önce zahiren öğrendin. Ne dedi?
Hadîs-i Kudsî: “Kim Velîme Düşmânlık Ederse Bana Harb Îlân Etmiştir” — Farz + Nâfile = Allâh Seveni’n Gözü-Kulağı-Eli Olur
Muharredeki Hadîs-i Kudsî, kim benim bir dostuma düşmânlık ederse, muhakkak bana harb îlân etmiştir. Kim bir Allâh dostuna düşmânlık etti, bak Cenâb-ı Hak o düşmânlığı kendi zahatına aldı. Benim dostuma düşmânlık ettin, bana düşmânlık etmiş gibisindir. Sizin dostunuza birisi yanınızda düşmânlık etti, size düşmânlık etti. Bunu böyle algılıyorsanız, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklandınız. Bunu böyle algılamıyorsanız, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmadınız. Devam ediyor. Kulum ona farz kıldığımı yerine getirmenin bir benzeriyle bana yaklaşmış değildir. Kulu Allâh’a yaklaştıran en önemli hallerden, fiiliatlardan birisi farzları yerine getirmesi. Ondan sonra devam ediyor. Kulum nâfile ile bana yaklaşmaya devam eder de, sonunda onu severim.
Nafilele ile kul ne yaptı? Allâh’a yaklaşmaya devam etti ve Allâh onu sevdi. Burası çok önemli şimdi, konumuzla alakalı. Ben onu sevdiğim zaman işiteceği kulağım. Dikkat edin. Ben onu sevdiğimde işiteceği kulağım, göreceği gözü, tutacağı eli, yürüyeceği ayağı olurum. Şayet benden bir şey isterse ona veririm. Şayet bana duâ ederse duâsına icâbet ederim. Bana sığınırsa onu sığındırırım. İnanan kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm gibi yaptığım bir tereddüde etmedim. O ölümden hoşlanmıyor, ben onun üzülmesinden hoşlanmıyorum. Ölüme karşı onun hiçbir çaresi yoktur. Sen görmezdin, sen bir görene tabi oldun. Allâh’ı sevmeyi öne ver. Sen görmezdin, sen bir görene tabi oldun. Allâh’ı sevmeyi öğrendin.
Allâh’ı sevmeyi öğrenince Allâh senin gören gözün oldu. Allâh senin duyan kulağın oldu. Başka bir rivayette söyleyen dilin oldu. Başka bir rivayette düşünen aklın oldu. Sen anne karnından doğduğun gibi kapkaranlığın içinde yaşıyordun. Îmân ettin. Allâh’a yaklaşmaya başladın ve Allâh seni sevdi. Allâh seni sevince gören gözü oldun. Onunla gördün. Onunla gördün. Duyan kulağı oldu, onunla duydun. Tutan elin oldu, onunla tuttun. Yürüyen ayağın oldu, onunla yürüdün. Gece yattığın yerde ulaşamayacağın yerlere ulaştın. Yürüyen ayağı oldu. Göremeyeceklerini gördün oturduğun yerde. Gören gözü oldu. Duyamayacağın şeyleri duydun. Cehennemin uğultusunu duydun. Cennetin şıkırtısını duydun. Cennetteki hûrîlerin cilvesini duydun.
Cennet halkının işvesini duydun. Duyamayacağın şeyler senin bunlar. Sen cenneti gördün. Göremeyeceğin şeyler bunlar senin. Sen geçmişi gördün. Normalde göremeyeceğin şeyler. Sen geleceği gördün. Normalde göremeyeceğin şeyler senin. Gören gözü oldu çünkü. Senin tutan eli oldu. Sen baktın ki birisi darda. Can havliyle Ya Rabbi dedin. Tuttun onu. Ama o el senin gibi görünüyor. Ama el onun eli. Sen bir anda yürüdün. Bir baktın ki birinci kat semadasın. Halbuki bir adım attın. Sen kendini öyle görüyorsun. Yürüyen ayı oldun senin. Burada artık senin halin senden çıktı. Senden çıktı. O yüzden Âyet-i Kerîme. Sen bilmezdin. O sana bildirdi. Sen görmezdin. O sana gösterdi. Sen duymazdın. O duyurdu sana.
Sen tutmasını bilmezdin. O tutturdu nasıl tutunacağını. O öğretti sana. O yüzden sen körlerdendin. Bir görene tabi oldun. Bir görene tabi olduktan sonra sen yol yürüdün ma’nevî olarak. Ve ma’nevî olarak körler zümresinden çıkıp. Çıktın. Körler zümresinden çıktın. Eee ama vefasızlık edip bunları kendinden görme. Bu sopa nedir? Kıyaslar, deliller. O sopayı onlara kim verdi? Gören Allâh. Eee Allâh dinini yaşatmak için varlığın değişik derecelerini sana gösterdi. Senin önüne deliller sundu. Ve sen zâhir ulemâ size kıyâs ilmini verdi. Size fıkıh ilmini verdi. Bir başkasına hadîs ilmini verdi. Ama işin özü kalbî ilimdi. Kalbi ilmi de sufilere verdi. Ama bunu verirken de, bunu verirken de farklı bir yol izledi.
Allâh’tan Sakınmak ve Fürkan — Enfâl 8/29; Ümmî Şeybân-ı Râ’î ile İmâm-ı Şâfi’î; Dört Mezheb İmâmının Şeyhi
E îmân edenler eğer Allâh’a karşı gelmekten sakınırsanız o size, o size hak ile bâtılı ayrıştıracak bir anlayış verir. Günahlarınızı övter, sizi bağışlar. Allâh büyük lütuf sahibidir. Enfâl Sûresi âyet 29. O sûfîler Allâh’a karşı gelmekten sakındılar. Allâh’a karşı gelmekten sakındılar. Diğerleri ellerindeki kıyâs ilmine baktı. Fıkıh ilmine baktı. Doğruydu. Ama sûfîler Allâh’a karşı bir sakınmanın içerisine girdiler. Ve karşı gelmekten sakındılar. Karşı gelmekten sakınınca, Cenâb-ı Hak onun kalbî aklını çalıştırdı. Ona doğruyu ve yanlışı ayırt edecek bir firâset verdi. Eğer kalbî aklı çalışmadıysa, kalbî ilmi yok ise, onun basîret nuru açılmadıysa, o okuduğunda kaldı. Okuduğunda kaldı. Oysa öbürkü Allâh’tan sakınmayı gördü.
Allâh’ı sevmeyi gördü. O Allâh’a tabi olmayı gördü. Öyle olunca o kimsenin kalbî melekeleri çalıştı. Kalbi aklı çalıştı. Kalbi aklı çalıştı. Cenâb-ı Hak onun kalbine dinini anlama, hak ve bâtılı anlama, doğruyu yanlışı çözme, nûrunu basiretini bahşetti. O kimse Allâh’ı çok zikretti. O kimse çok ağladı, çok sızladı. Allâh’a tabi oldu. Habîbine tabi oldu. Ve sakındı. Ve sakınınca Cenâb-ı Hak onun kalbini ihya etti, açtı. Kalbi aklını çalıştırdı. Kalbi aklını çalıştırınca o kimse ne oldu? O hatta ma’nevî olarak dinde fakir oldu. Şeybân-ı Râ’î ümmî idi. İmâm-ı Şâfi’î, İmâm-ı Ahmed b. Hanbel’e dedi ki onun yanında neden çocuk gibi duruyorsun sen? Dedi sen koca imamsın. O ise ümmî bir çoban. Ben dedi gideceğim bu akşam ona soru soracağım dedi.
Bugün gideceğim soru. Sorma dedi. Hazır cevaptır dedi. İmâm-ı Şâfi’î gitti ona. Bir kimse beş vakit namazından bir vakti dedi, eda etmemiş olsa, unutsa hangi vakit olduğunu bilemezse, hangisini kaza etmesi lazım dedi. Hiç durmadı Şeybân-ı Râ’î. Anında dedi ki onun bütün günü gaflete geçmiş bütün namazını kaza etsin dedi. Ümmü Şeybân-ı Râ’î. Öbür kül büyük mezheb imâmı. Bakın doğru akıl. Hemen Şeybân-ı Râ’î’ye ders aldı intisâb etti. Dervîş oldu. Dört mezheb tâkipçileri, İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Şâfi’î, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed b. Hanbel’e hepsinin de üstatları var. Hanefî misin? Bir üstâdın olacak kardeşim senin. Şâfi’î misin? Bir üstâdın olacak senin. Bir üstâdın olacak senin. Meslep imamının peşinden gidiyorsan, Mâlikî misin?
Bir üstâdın olacak senin. Hanbelî misin? Bir üstâdın olacak senin. Sen kendi kendine ahkab kesme. Eğer ki sen o mezhebin sahibisin, o mezheb yolundan gidiyorsan gitmiyorsan o zaman tabi değilsin. Ya nasıl basmaya? Ya nasıl basmaya? İmâm-ı A’zam’ın şeyhi var, İmâm-ı Mâlik’in şeyhi var, İmâm-ı Ahmed b. Hanbel’in şeyhi var, İmâm-ı Şâfi’î’nin şeyhi var. Evet. Mezheb imamların hepsinin şeyhi var, sûfîliğin şeyhi var. Evet. Var. Sonradan çıktı bu zırzırı bozduk. Allâh bizi affetsin. Âmîn. O yolda yürürsen, Allâh senin dinini iyi anlayabilme kalbine onu verir, kalbine ilhâm eder. Sen dini iyi anlarsın. Âyet okuduğunda işin ilmini senin gönlüne verir. Sen hadîs-i şerîfi okuduğunda onun ilmini gönlüne verir senin.
Evet. Sen herkesin baktığı yerden bakmazsın. Yeter ki sen Allâh’tan sakın. Allâh bizi onlardan eylesin. Âmîn.
Sopayı Allâh’a Vurmak: İlmi Dünyaya Peşkeş Çeken Zâhir Ulemâ — İbn-i Mâce ve Hz. Ömer Oğlunun Hadîsleri
Sopa mademki savaş ve kavga aletidir, ey kör! O sopayı kır paramparça et. O size sopa verdi de öyle meydana çıktınız. Sonra da kızgınlıkla o sopayı yine ona vurdunuz. Müthiş beyit! Sopayı kim verdi? Allâh verdi. O körler ne yaptı? O sopayla Allâh’a vurdu haşa. Neden? Onun dinini ketmettiler. Onun dinini tartışmak için o sopaları ellerinde tuttular. Birbirleriyle dövüşmek için yaptılar onu. Ne yaptılar? Zâhir ulemâ, Allâh’ın kendilerine vermiş olduğu bu delil ve kıyâs ilmini birbirlerini alt etmek için kullandılar. Ne yaptılar? Dünyayı elde etmek için kullandılar. Ne yaptılar? İnsanların paralarını ütmek için yaptılar. Allâh için yapmadılar. İbn-i Mâce’den adı Şerif. Âlimlerle yarışmak ya da câhillere gösteriş yapmak için ilim öğrenmeye kalkışanları belki de insanlar istikbal eder, alkışlarlar fakat onların yeri cehennemdir.
O ilim öğrendi etrafa câhillere ahkâm kesmek için. O ilim öğrendi âlimlerle tartışmak için. Hakkı hakikati anlatmak için değil. O ilim öğrendi insanlar ne kadar âlim desinler alkışlasınlar değilim öğrendi. O ilim öğrendi insanlar bana temennâ etsinler. Birisi ağzımı taşısın, birisi takkemi taşısın, birisi elinde böyle cübbemi taşısın, birisi arabaya bindirsin, gezdirsin, göndersin. Birisi arabaya bindirsin, gezdirsin, göstersin, yedirsin, içirsin, giydirsin. İlmi onun için öğrendi. Kim ilmi sırf âlimlerle tartışmak, alçaklarla münakaşa etmek ve onları mağlup edip insanların teveccühünü kazanmak için öğrenirse Allâh onu cehenneme koyar. Ey etrafındaki insanlara hava atmak için, ahkâm kesmek için.
İki tane hadîs, beş tane fıkıh bilgisi öğrenmeye çalışan kimse. Yerin cehennemlik. Ey dünyalık toplamak için ilim öğrenmeye çalışan kimse. Dini geçim yapmak için ilim öğrenen kimse. Yerin cehennem senin. Din geçim aracı değil. Din dünyalık toplamak için bir nesne değil. Cenâb-ı Hak bu ilmi insanlara bunun için vermedi. Dinlerini yaşasınlar, daha iyi bilsinler diye verdi. Yine Hazret-i Ömer Efendimiz’in oğlundan kim ilmi Allâh’tan başkası için öğrenip onun Allâh’tan başkasının rızasına maçlarsa ateşteki yerine hazırlansın. Sen ilmini için öğrendiğine bir bak. Sen Allâh için öğrendiysen ilmini Allâh yolunda harca. İlmini Allâh için anlat. İlmini Allâh için anlat. İnsanlardan bir şey bekleme. İnsanlardan bir şey isteme.
Ben size sohbet ediyorum deyip de kapının önünde siidini satma. Dergini satma, kitabını satma. Sen Kur’ân-ı Kerîm’e kaç para verdin de Kur’ân-ı Kerîm’den para kazanıyorsun şimdi. Sen Hadîs-i Şerif’lere kaç para verdin de Hadîs-i Şerif’lerden para kazanıyorsun. Sen Kuşehri’ye kaç para verdin de Kuşehri’den para kazanıyorsun. Sen Mesnevî’ye kaç para verdin de Mesnevî’den para kazanıyorsun. Sen Hazret-i Mevlânâ’nın adına para kazanıyorsun. Sen Hazret-i Mevlânâ’ya kaç para verdin ki Mevlânâ’dan para kazanıyorsun. Hiç mi Allâh’tan korkmuyorsun? Hiç mi utanmıyorsun? Hiç mi Allâh’tan sakınmıyorsun? Sen benden iyi biliyorsun Âyet-i Kerim’e ücret istemeyiniz diye. Sen nasıl ücret istiyorsun? Sen nasıl andırıyorsun bunu?
Sen nasıl dine ihanet ediyorsun? Nasıl yoluna ihanet ediyorsun? İmâm-ı A’zam’ın ilmine kaç para verdin? İmâm-ı Şâfi’î’nin, İmâm-ı Mâlik’in, İmâm-ı Ahmed b. Hanbel’in ilmine ne kadar verdin? Buhârî’yi Hadîs topladı diye ne kadar para verdin? Buhârî’den para kazanıyorsun.
Vakıf Arsa Sahtekârları, Tirmizî-Dârimî Hadîsleri ve Şeyhim Diye Gezenler — Üstâdın “Hınzır Gibi Haşr Olur” Tedrîsi
İmâm-ı Mâlik’ten, Tirmizî’den, Ebû Dâvûd’dan, İbn-i Mâce’den para kazanıyorsun. Kaç para verdin? Kaç para verdin? Allâh muhafaza eylesin. Tirmizî’den, Hadîs-i Şerif. Ahir zamanda din vasıtasıyla dünyalık elde etmek isteyen bazı kimseler zuhur edecektir. İnsanlara yumuşak görünmek için koyun postuna bürünecekler. Dilleri baldan tatlı ama kalpleri kurt kalbi olacaktır. Allâh buyuracaktır ki, bana mı güveniyorsunuz yoksa bana karşı cür’et mi gösteriyorsunuz? Zatıma yemin ederim ki onlara öyle bir fitne göndereceğim ki içlerinde halim olan kişi bile şaşırıp kalacaktır. Siz ilminizi neden dünyalık toplamak için uğraşıyorsunuz? Hem ilâhîde diyeceksin ki dervîş dünyamalını ne eder hem de çıkçan elinde makbûz, herkesten para dileneceksin, herkesten pul dileneceksin.
Adamın arsasını diyeceksin ki, sen arsayı bizim vakfımıza ver. Vermezsen başına belâ olur. Bak başına ne tür musîbet gelecek belli olmaz. O saf adamcağız da benim telefonumu bulmuş, beni arıyor. Benim başıma bir belâ gelir mi? Gelmez kardeşim dedim. Ne gelsin dedim. Laf bu dedim. Sen arsanı istediğin yere tasadduk et, tasadduk etmek istersen. Adamın saflığına bak. Hocam ben diyor üçte birini size versem beni beladan korursanız. Hala daha dedim ya. Sen bu kadar safsın, cahilsin dedim ya. Dedim bizi dedi mi perişan edeceksin, şeytân mı seni yönlendirdi bize dedim ya. Git kardeşim dedim bana arsa marsa lazım değil. Ben dedim babamdan kalan malları yiyememişim daha dedim. Ne yapayım senin arsanın paranı pulunu?
Git bak içine. Bu insanlar böyle aldatıyorlar. Böyle kandırıyorlar. Bunlar âlim sözde. Bunlar şey. Bunlar dünyalık avına çıkmışlar. Bunlar yırtıcı hayvan gibi. Bilmiyorlar Allâh bunlardan intikam alacak. İntikam alacak. Kardeşim çalış. Senin en iyi, en güzel, en tatlı, en helâl yol alın terini yemendir. Ne biliyorsa işin neyse. Ticarese, ticâret sanatsa sanat, ziraatsa zirâ’at. Bak işine. Ama yok bunlar dünyalık toplamaya kalkmışlar. Bunlar Allâh bizi affetsin. Ne yaptıklarının farkında değiller. Ya da bile bile yürüyorlar. Ey körler gruhu! Ne iştesiniz? Ne yapıyorsunuz? Aranızda bir gören kişi alın. Ey körler! Siz kör olduğunuzun da farkında değilsiniz. Kendi kendinize ilim sevdâsına düşmüş ama ilim kibriyle yürüyorsunuz.
Ey kör sûfîler! Kendinizi gören gibi gösteriyorsunuz. Ne iş yapıyorsun? Şeyhim diye cartınıyorsun. Mesleğin ne senin? Mesleğin ne senin? Kazancın nereden senin? Şeyhim diye cartınıyorsun. Bir dervîşin rüyasını tevil etmekten uzaksın. Bu ma’nevî ilmin de yok senin. Sen körsün. Kör olduğun halde körlüğünün de farkında değilsin. Zikrullâh halkasında ne olup bittiğinden de haberin yok. Halak-ı zikrullâh’a gelenden giden de haberin yok. Halak-ı zikrullâh da kime kılıç vurulmuş? Ondan da haberin yok. Körsün. Kör olduğun için dervîşlerin elinde oyuncak olmuşum. Dervişler seni ne taraftan sevk ederse o tarafa doğru gidiyorsun. Çünkü körsün. Kör olduğun halde şehlik sevdâsına kapılmışsın. Körsün. Sana bir gören gerek.
Git kendine bir mürşid-i kâmil bul. Git o mürşid-i kâmile intisâb et. Tevbe et. Yoksa Hz. Üstâd’ımın dediği gibi domuz başı gibi haşr olacaksın. Üstâdım öyle dedi. Oğlum bir kimse dedi. Üstâd’ı ona şehlik vermediği halde şeyhim dediyse böyle bir hali olmadığı halde böyle diyorsa dedi kendi kendine mahşer yerinde dedi. hınzır gibi haşr olacak dedi. Üstâd’ımın dedi. Sen ne yapıyorsun? Sen kendi kendine neden öyle süs veriyorsun? Allâh muhafaza eylesin. Eğer gerçekten sen şeyh olsaydın ve gerçek ma’nâda şeyhliğini icra etseydin bulunduğun topluluğunun efendisi olurdun. Sen gerçekten gerçek ma’nâda bir âlim olsaydın bulunduğun topluluğunun efendisi olurdun. Çünkü hadîs de sabittir bu. Bu boş bir söz değildir.
Sen gerçekten bir mürşid olsaydın bulunduğun topluluğun efendisi olmasına hak kazanırdın. Sen gerçek ma’nâda Allâh için âlim olsaydın ve ilmini Allâh için ilmini insanlara saçsaydın bulunduğun topluluğun efendisi olurdun. Çünkü hadîs-i şerifte İbn-i Mes’ûd der dedi ki eğer ilim ehli gerçekten ilimlerini koruyup da hakkıyla yerli yerine koysalardı kendi zamanlarının efendileri olurlardı. Ne var ki onlar ilimlerini dünya ehline, dünyalıklarından bir şeyler elde etmek için yaydılar ve onlara karşı küçük düştüler. Sen insanların dünyalıklarına bakaraktan ilmini yaymaya çalıştın ve küçük dünyalıklara aldandın. Onların önünde küçük düştün. Sen Allâh’ın ilmini sana vermiş olduğu ilmi o dünyalıya değiştin.
Allâh’ın ilmini az pahaya değiştin. Sufiliğini az pahaya değiştin. Sen bir mürşidi Kamil’in dergâhını intisâb ettin. Az bir pahaya üç beş kuruşa beş on kuruşa kendini peşkeş çektin. Gittin onun bunun önünde el-avuç çalıştırdın. Bu hizmetlerin yürümesi için şöyle lazım böyle lazım. Devşirdin parayı cebine koydun. Ondan sonra Allâh seni faç etti. Allâh seni orta yere çıkardı. Abdülkādir Geylânî Hazretleri başını aldı götürdü. Sen sûfîliğini neye harcadın cânım kardeşim benim? Yıllardan beri sana anlattık defalarca. Bu yol ma’nevî burada senin aklın geçmez. Bu yol ma’nevî burada senin kaydırgıp aklın geçmez. Bir bakmışsın ki ası vermişler seni kapıya. Seni oradan indirecek kimse de yok. Sen neden ilmini dünyalıya değiştin?
Maddi ma’nevî. E zâhirleri anladık. Onlar oturuyorlar bir kitap yazıyorlar veriyorlar yayın evine gelsin paralar. İyi. Sufilikte ne arar kardeşim böyle şeyler? Sûfîlik yolu istismâr yolu değildir. Sen dervîş kardeşlerin istismâr edemezsin. Sen sûfîlik yolunu istismâr edemezsin. Sen hem bir görene tabiim diyeceksin hem de her halt diyeceksin. Kim bütün maksat ve gayelerini, dert ve gamlarını tek şeyde âhirette toplarsa Allâh ona dünya derdini göstermez. Kim de dert ve gayelerini dünyanın çeşitli hallerinde dallandırırsa Allâh onun kendisini hangi vadiye sürükleyip helak edeceğine hiç aldırmaz. İbn-i Mâce. Sen dünyayla ne işin var senin? Sen insanların ilmini dünyalıya peşkeş çekiyorsun. Sen sufilini dünyaya peşkeş çekiyorsun.
Sen iki alkışa kanıyorsun. İki eleştiriye boynu övüyorsun. Aman beni eleştirirlerse ben bunu söylemiyorum. Söyle. Sen hakkı gizlersen dilsin şeytansın. Söyle. Kur’ân ne diyorsa anlat. Sünnet-i Seniyye ne diyorsa anlat. Bu yaptığın iş haram kardeşimden. Bu yaptığın lanetlik bir iş ite. Sen ne amma böyle herkese nabza göre şerbet vermeye kalkıyorsun? Sen ilmini peşkeş çektin. O ilmini sana veren Allâh’tır. O sûfîli sana bahşeden Allâh’tır. Sen ona vefasızlık ettin. Allâh muhafaza eylesin. Ortadan kalkmadan ilme sarılmalısınız. Onun ortadan kalkması ilim sahiplerinin yok olup gitmesidir. İlme sarılın. Çünkü hiçbiriniz ona ne zaman muhtaç olacağını bilemez. Öyle insanlarla karşılacaksınız ki, karşılacaksınız ki Kur’ân’ı arkalarına attıkları halde sizi Allâh’ın kitabına çağırdıklarını iddia edeceklerdir.
Dârimî Kur’ân’ı arkalarına attılar ve hadîsleri inkâr edip size diyorlar ki gelin Allâh’ın Kur’ân’ına bağlı kalın. Sünnet-i Seniyye yok. Kur’ân’a herşey yeter. Sana da yeter mi Kur’ân? Sana da yeter. Gel benimle bu konuyu konuş. Kur’ân bana yeter dediğin anda sana âyet-i kerîmeyi söyleyeceğim. Kâfirleri gördüğünüz yerde öldürünüz. Evet. Söyleyeceğim ki kalk öldür. Bu kadar basit. Allâh’ın hükmüyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir. Hükmet. Bu kadar. İki âyet-i kerîme. Evet. Onlar böyle aldatacaklar insanları. İnsanları ifsat edecekler. Dini ayetlerine. Rabbim onların şerrinden bizleri korusun.
Kaynakça
- Mesnevî 2143. Beyit — Körün Ayağı Sopadır, Asâ-Mürşid Metaforu: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter 2143-2160. beyitler («çakıl üstüne baş aşağı düşmemek için körün ayağı sopadır, sopa») — klasik şerh: Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi 1/580-610; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî 1/575-595; Reynold A. Nicholson, The Mathnawí of Jalálu’ddín Rúmí Book I; «mürşidsiz yola çıkma tehlikesi» — Bâyezîd-i Bistâmî tedrîsi: «men lâ şeyhe lehû fe-şeyhuhü’ş-şeytân»; klasik dervîşlik — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Mürşid” bâbı; Necmeddîn-i Kübrâ, Usûl-i Aşere; klasik tasavvuf — İbn Atâullâh, el-Hikemü’l-Atâ’iyye; «istidlâl ve basîret farkı» — klasik tasavvuf: İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-25 (“Acâ’ibü’l-Kalb”); klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Akıl-Perestlik ve Akıl-Üstü Dîn — Darwin Teorisi Tenkîdi, Yûnus AS Balık ve İbrâhîm AS Ateş: «aklın ilâhlaştırılması yasağı» tedrîsi — klasik kelâm: Mâtürîdî, Te’vîlât; İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, el-Fıkhü’l-Ekber; «aklın aczinin sahası — mu’cize, melek, kader, âhiret» — klasik akāid: Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; «Yûnus aleyhisselâm balığın karnında 40 gün» — Sâffât 37/139-148; Enbiyâ 21/87-88; Kalem 68/48-50; klasik kıssa-i enbiyâ — Sa’lebî, Arâisü’l-Mecâlis; Kisâ’î, Kasasu’l-Enbiyâ; «İbrâhîm aleyhisselâm’ın ateşte yanmaması» — Enbiyâ 21/68-70 («kün burâdı ve selâmen alâ İbrâhîm»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; «Darwin teorisi tenkîdi — modern okuma» — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; Adem Tatlı, Evrim ve Yaratılış; «her hâdise akla uyacak diye yasa yok — vahy ve mu’cizenin akla mukabil hücceti» — klasik dervîşlik: Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Gören Pâdişâh — Savaş Meydanı, Otağ ve Mürşid Teşbîhi: Sûfînin İç-Dış Muhârebesi: «sûfînin nefs-şeytân muhârebesi (cihâd-ı ekber)» — Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1/424-425 («raca’nâ mine’l-cihâdi’l-asgar ile’l-cihâdi’l-ekber»); klasik tasavvuf — Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye li-Hukūkillâh; «kâfir-münâfık dış muhârebe» — Tevbe 9/73 («yâ eyyühe’n-nebiyyu câhidi’l-küffâra ve’l-münâfikīne»); klasik tefsîr — Râzî; «otağı en yüksek yere kurmak — Türk savaş ananesi» — modern okuma: İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü; «mürşid-i kâmilin dervîşi sevk-idâre etmesi» tedrîsi — klasik dervîşlik: Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, “Mürîd-Mürşid Bağı” bâbı; Necmeddîn-i Kübrâ, Usûl-i Aşere; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/56-78; «itâat-teslîmiyet — beş bin tevhîd çek dediler ise» — klasik tasavvuf: Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat; «iyi asker-disiplin» — Sâff 61/4 («yuhibbu’l-leziyne yukātilûne fî sebîlihî saffen ke-ennehüm bünyânun mersûs»); klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Annenin Körlüğü Hikâyesi — Şeker Hastalığı ve Ma’nevî Körlük (İsrâ 17/72): «bu dünyada kör olan âhirette de kör» — İsrâ 17/72 («ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe-hüve fi’l-âhireti a’mâ ve edallu sebîlâ»); Bakara 2/7 («hatemellâhü ‘alâ kulûbihim»); A’râf 7/179; Hac 22/46 («fe-innehâ lâ ta’me’l-ebsâru ve lâkin ta’me’l-kulûbü’lletî fi’s-sudûr»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-25 (“Acâ’ibü’l-Kalb”); İbn Atâullâh, el-Hikemü’l-Atâ’iyye; «hastalık imtihandır, tedâvî olunuz emirdir» — Buhârî, “Tıb” 1; Müslim, “Selâm” 92 (Hadîs no: 2204); Tirmizî, “Tıb” 1 (Hadîs no: 2038); Ebû Dâvûd, “Tıb” 1 (Hadîs no: 3855); klasik tıbb-ı nebevî — İbn Kayyim, et-Tıbbü’n-Nebevî; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin annesi Hâcı annenin şeker hastalığı şehâdeti hâtırâtı, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
- Bediüzzamân Saîd Nûrsî Tedrîsi — “Âdî Bir Ehl-i Tarîkat, Mütefennin Âlimden Daha İyi Îmânını Korur”: Said Nursî, Risâle-i Nûr Külliyâtı, Mektûbât, Lem’alar 17. Lem’a-7. Notası; Sözler 26. Söz; Mektûbât 29. Mektûb «tarîkatte âdî bir mü’min, mütefennin bir âlimden daha kuvvetli îmânını muhâfaza eder»; modern okuma — Mehmed Kırkıncı, Hayatım-Hatıralarım; Mustafa Sungur, Hayatından Tesbitler; «modern siyâsî sistem ile âlim-tarîkat çatışması» tedrîsi — Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları; «mürşid silsilesi — şeyhe bağlı kalmanın îmân muhâfazasındaki rolü» — klasik tasavvuf: İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/300-340; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat; «araba tamircisi-Lütfü usta benzetmesi: ehline gitme tedrîsi» — modern Karabaş Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet üslûbu, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com); klasik mukābele — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
- Mesleki Körlük: Lütfü Usta, Şâbân, Abdülhâlim, Sa’îd, Arıcılık — Berber Ahmed Kıssası ve Nefs: «her işin ehli vardır» tedrîsi — klasik fıkh: Serahsî, el-Mebsût, “Şirket”; Kâsânî, Bedâ’i’u’s-Sanâ’i’; «kişi bilmediği işin körüdür» tedrîsi — klasik hikmet: «el-insânu adevvun mâ cehile»; klasik dervîşlik — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; «Berber Ahmed kıssası — şeyhin gevezeliği teşhîs etmesi» klasik dervîşlik kıssası — Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; modern Karabaş tedrîsi — Mustafa Özbağ Efendi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com); «nefs-i emmâre, nefs ile mücâhede» — Yûsuf 12/53; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/40-100 (“Riyâzâtü’n-Nefs”); İbn Atâullâh, el-Hikemü’l-Atâ’iyye; Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye li-Hukūkillâh; «nefsin ince oyunu» tedrîsi — klasik tasavvuf: İmâm Rabbânî, Mektûbât; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat; modern Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Allâh’ın Lütfu — Nahl 16/78: Kulak, Gözler ve Kalpler Verdi: Nahl 16/78 («vallâhu ahrecekum min butûni ümmehâtikum lâ ta’lemûne şey’en ve ce’ale lekümü’s-sem’a ve’l-ebsâra ve’l-ef’idete le’allekum teşkürûn»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî; «kalbî akıl tedrîsi — kalpler çoğul» — Bakara 2/7; Hac 22/46; klasik tefsîr — Râzî; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 3/3-25 (“Acâ’ibü’l-Kalb”); İbn Atâullâh, el-Hikemü’l-Atâ’iyye; «mürşid bulmak Allâh’ın ikrâmı, kulun gayretine bağlı değil» — klasik tasavvuf: İmâm Rabbânî, Mektûbât; «Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesi» — Çorum Hâcı Mustafâ Efendi (Anaç) → Hâcı Haydar Efendi → Hâcı Bekîr Efendi → Mustafa Özbağ Efendi → Şa’bân-ı Velî → Hayreddîn-i Tokâdî → Mahmûd-u Hüdâyî dergâhı tedrîsi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; klasik silsile — Hüsâmeddîn Bursevî, Pendnâme-i Halvetiyye; klasik silsile-i Şa’bâniyye — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Tarîkat; modern Karabaş Mustafa Özbağ Efendi’nin Çorum’dan İskenderpaşa’ya intikāli, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
- Hadîs-i Kudsî: “Kim Velîme Düşmânlık Ederse Bana Harb Îlân Etmiştir” — Farz + Nâfile + Allâh’ın Sevdiği: «kim Benim velîme düşmânlık ederse, Bana harb îlân etmiştir; kulum Bana farzlarla yaklaşır, sonra nâfilelerle yaklaşmaya devam eder ve onu severim; sevdiğimde işiteceği kulağı, göreceği gözü, tutacağı eli, yürüyeceği ayağı olurum» — Buhârî, “Rikāk” 38 (Hadîs no: 6502); İbn Hibbân, Sahîh 347; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân 1/355; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî 11/340-360; Aynî, Umdetü’l-Kārî; Nevevî, el-Erba’în Hadîs 38; klasik şerh — İbn Receb, Câmi’u’l-Ulûmi ve’l-Hikem; klasik akāid — Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akā’id; «velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrâ» — klasik tasavvuf: İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, “Velâyet” bâbı; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; «sen atmadın Allâh attı» — Enfâl 8/17; klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; «cennet-cehennem-hûrî-ezel-ebed işitmek» kerâmeti — klasik akāid: Beyâzîzâde, İşârâtü’l-Merâm; klasik tasavvuf — İmâm Gazzâlî, İhyâ 4/100-160 (“Tevhîd ve Tevekkül”); klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat; modern Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Allâh’tan Sakınmak ve Fürkan — Enfâl 8/29; Ümmî Şeybân-ı Râ’î ile İmâm-ı Şâfi’î: Enfâl 8/29 («yâ eyyühe’lleziyne âmenû in tetteku’llâhe yec’al lekum fürkānen ve yükeffir ‘anküm seyyi’âtikum ve yağfir lekum vallâhu zü’l-fadli’l-azîm»); klasik tefsîr — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; İbn Kesîr; Kurtubî; «takvâ — basîret-fürkan-firâset» tedrîsi — klasik tasavvuf: İbn Atâullâh, el-Hikemü’l-Atâ’iyye; İmâm Kuşeyrî, er-Risâle, “Takvâ” bâbı; «Şeybân-ı Râ’î el-Hâlidî (ümmî veliyyullâh) ile İmâm-ı Şâfi’î ve İmâm-ı Ahmed b. Hanbel hâdisesi: namâz kazâsı su’âli» klasik kıssa — Ebû Nu’aym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ 8/317-330; Atttar, Tezkiretü’l-Evliyâ; Şa’rânî, Tabakātü’l-Kübrâ; «Dört mezheb imâmının şeyhi vardır» tedrîsi — klasik tasavvuf: İmâm Rabbânî, Mektûbât; modern okuma — Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri; «İmâm-ı A’zam-Ca’fer-i Sâdık tedrîsi» — klasik tabakāt: İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân; «İmâm-ı Şâfi’î’nin Vâkı’â b. Hassân, Süfyân-ı Sevrî vs. tedrîsi» — Şa’rânî, Tabakāt; klasik dervîşlik — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi tedrîsi.
- Sopayı Allâh’a Vurmak: İlmi Dünyaya Peşkeş Çeken Zâhir Ulemâ — İbn-i Mâce ve Hz. Ömer Oğlu Hadîsleri: «kim ilmi âlimlerle yarışmak ya da câhillere gösteriş yapmak için öğrenir veya insanların yüzünü kendine çevirmek için öğrenirse Allâh onu cehenneme koyar» — İbn-i Mâce, “Mukaddime” 23 (Hadîs no: 253); Tirmizî, “İlim” 6 (Hadîs no: 2654); klasik şerh — Sindî, Hâşiye ‘alâ İbn Mâce; «kim ilmi Allâh’tan başkası için öğrenirse ateşten yerini hazırlasın» — Hz. Ömer’in oğlu Abdullâh hadîsi — Tirmizî, “İlim” 6 (Hadîs no: 2655); İbn-i Mâce, “Mukaddime” 23; klasik şerh — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ; «ilmi dünyalığa değişmek yasağı» — Buhârî, “İlim” 24 (Hadîs no: 100); Müslim, “İlim”; klasik şerh — İbn Hacer, Fethü’l-Bârî; «Kur’ân-Hadîs ücretle okutma yasağı» — klasik fıkh ihtilâfı: Serahsî, el-Mebsût, “İcâre”; İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr; «istismâr-ücret farkı» tedrîsi — modern Karabaş tedrîsi — Mustafa Özbağ Efendi, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com); «Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce, Dârimî — Kütüb-i Sitte ve oluşması» klasik tarîh — İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat.
- Vakıf Arsa Sahtekârları, Tirmizî-Dârimî Hadîsleri ve Şeyhim Diye Gezenler — Üstâdın “Hınzır Gibi Haşr Olur” Tedrîsi: «âhir zamânda dîn vasıtasıyla dünyalık elde etmek isteyenler — koyun postuna bürünmüş kurt kalbliler» hadîs-i Tirmizî — Tirmizî, “Zühd” 60 (Hadîs no: 2404); Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/293; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân; klasik şerh — İbn Receb, Câmi’u’l-Ulûmi ve’l-Hikem; «Kur’ân’ı arkalarına atıp Kur’ân’a çağıranlar» hadîs-i Dârimî — Dârimî, “Mukaddime” 24 (Hadîs no: 408); klasik şerh — İbn Mehdî, Şerhu Sünenü’d-Dârimî; klasik fıkh — Şâtıbî, el-Muvâfakāt, “Hadîs-Kur’ân ilişkisi”; «Kur’ân’a hadîssiz çağıran ehl-i bid’at» tenkîdi — klasik akāid: İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ; klasik mukābele — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; «vakıf arsa toplama-istismâr — modern Türkiye’de cemâ’at sahtekârlığı» — Karabaş Mustafa Özbağ Efendi’nin doğrudan teşhîr ve i’tirâzı, İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com); «şeyh olmadığı halde şeyhim diyen — domuz/hınzır gibi haşr olur» tedrîsi — Karabaş Halvetî-Şa’bânî silsilesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin Üstâdı Çorum Hâcı Mustafâ Efendi’den naklî; klasik tasavvuf — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs; «kim ilim ehli ilmini gerçek yerine koysaydı zamanın efendisi olurdu» — İbn-i Mes’ûd hadîsi — Hâkim, el-Müstedrek 1/172; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân; klasik dervîşlik — Mustafa Özbağ Efendi Risâle-i Tarîkat; bu sohbet 2024 sonu Mesnevî 2143. beyit dersi — İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Tevhîd, İhsân, Nefs, Velâyet, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı