Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2022 ·

2022 Sohbeti #26 — İmâm-ı Mâtürîdî ve Türk Dîn Anlayışı

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2022 Sohbeti #26 — İmâm-ı Mâtürîdî ve Türk Dîn Anlayışı. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Açılış Duâsı ve Mâtürîdî Girişi

Efdalü’z-zikr fe’lem ennehû. Lâ ilâhe illallâh. Hak Muhammeden Resûlullah. Cemî’an e’l-enbiyâi ve’l-mürselîn. ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm. Allâh gecenize hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim gündüzünüze hayırlı eylesin. Âmîn. Cenâb-ı Hakk’ın ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim cümlemizi Hakk’ı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin. Âmîn. Hakk’ı hak bilip Hak yolunda mücâdele edenlerden, bâtılı bâtıl bilip batılı yeryüzünden silip atmak için cihâd eden kullarından eylesin. Âmîn. Cenâb-ı Hak hepimize de Kur’ân ve Sünnet seni sımsıkı yapışmayı nasip eylesin. Âmîn. Allâh râzı olsun. Ejmeyin. Bir müddet herhalde Mesnevî sohbetlerine ara vereceğiz.

Çünkü Hakan geldi mi? Nerede? Nerede? Evet. Bu başa bir sayfa koymuşum. Birinci, ilk önce giriş burada mı? Evet. Tabii Hakan kardeşimiz malum böyle enteresan konular bulup, enteresan konulardan sorular hazırlayıp, o soruların üzerinden sohbet etmemize vesile olan kardeşimiz bir müddet sûfîlikle tasavvufla alakalı sorular sormuştu. O soruların üzerinden nefes bir, nefes iki, şimdi nefes üç çıkacak üç tane eserin çıkmasına sebep oldu. Ardından siyasal İslâm’la alakalı sorular hazırladı. Siyasal İslâm’la sorular hazırladı. Onun da kitabı bitmek üzere. İnşâallâh onu da kitap haline getireceğiz. Onu da basacağız Allah izin verirse. Tabii bu arada İmam Mâtürîdî’yi konuşalım dedi. Biz de konuşalım eyvallâh dedik.

İmam Mâtürîdî ile alakalı sorular hazırladı. Bilmiyorum kaç hafta sürecek. Bu kadar mı sorular? Arkası gelebilir. Evet efendim soruların beşte biri burada. Beşte biri on bir sayfa. Maşallah dokuz on sayfa. İnşâallâh bu akşam oradan başlayacağız. Geçen hafta da öyle kavilleşmiştik dedik. Gelirse inşallah geldiği müddetçe bu sorulara devam edeceğiz. Bir soru vardı. Buna cevaplandırayım sonra konuya girelim. Türkçe yazılı Kur’ân okuyorum. Üç yaprak kaldı. Onu dokunduktan sonra Peygamber efendimiz’e hediye edebilir miyim? Tabii. Neden hediye etmiyorsun? Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçesini dokunmak, Arapçasını dokunmak, Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirini dokunmak, meali dokunmak hepsi de sevaptır. Sevap bizim dinimizin kitaba.

Evet şimdi İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlikle alakalı sohbetin girişi. Kelime olarak gidilen yol anlamına gelen mezhep, dinin ana meselelerindeki farklılaşmanın zamanla sosyal hayatta taraftar bularak kurumsallaşması sonucu oluşan dini, siyasi, fikir akımları olarak tanımlanmakta. Hasan Onat. Hasan Onat Türkiye’deki enteresan kimselerden birisi. Ben çok yakından tanımıyorum ama birkaç konuşmasıyla karşılaşmıştım. Normal, düz bir anlayışa sahip değil, değişik konularda değişik fikirleri olan bir kimse. Ama evet mezhep dediğimizde dini, siyasi, fikir akımı olarak görebiliriz mezhep tanımlamasını. Ama genel anlamda Müslümanların arasında mezhepler konuşulurken, Müslümanların büyük bir kitlesi meseleyi sadece dinin amel noktasındaki farklılıklarını konuşur ve söyler.

Tırnak içerisinde söylüyorum. Bugün İslâm dünyasına baktığınızda mezheplere bakan kimseler, abdesti bozan bozmayan, orucu bozan bozan, bozmayan meselelere indirgerler. dinin ibadetlerinin amelik kısımlarının böyle küçük farklılıklarına takılıp kalırlar. Oysa mezheplere baktığımızda mezheplerin içerisinde kendi zamanının siyasi hareketlerine bir şekilde bakan ışık tutan, kendi zamanının fikirsel hareketlerine ışık tutan bakan ayrılıklar, anlayışlar çıkar. Diyeceksiniz ki mesela dinde fikir ayrılığı olur mu? Bu nereden çıkmıştır? Kur’ân mahluk mu değil mi? Bu mesela mezheplerin ilgilendirdiği hatta belki de ana çatırdayan meselelerden birisi budur. Biz tabi İslâm tarihine geriye doğru dönüp baktığımızda mezhepsel olarak fikri çatışmaların en ağır ve derin olduğu zamanlar bu zamanlardır.


Mezhep Nedir: Fikri ve Siyâsî Yön

İşin bir de siyasi tarafı vardır. Bu da İmâm-ı Âzam ile başlar. Mevcut Emevî Devleti’nin zalimane baskılarının ve davranışlarının neticesinde bir İmâm-ı Âzam hareketi vardır ki İmâm-ı Âzam o günkü devletin yıkılmasına fetvâ veren insandır. Bakın bu böyle dini anlayışın içerisinde uç noktalardır bunlar. O yüzden mezhebe bakarken ben zaman zaman bunları dile getirdiğim şeyler, mezhebe bakarken sadece biz ameli meseleleri konuşuruz. Ve Türkiye’de din konuşulurken sadece amel yönü konuşulur. Dinli anlayışın ne fikirsel yönü mezhepte ne fikirsel yönü ne de siyasi yönü tartışılır. dinde siyaset olmaz deyip işin içinden çıkarlar. Oysa din siyasetin ana merkezinin içindedir. Çünkü din devletin nasıl olması gerektiğini, devlet adamının nasıl olması gerektiğini, tüccarın nasıl olması gerektiğini, işverenin nasıl olması gerektiğini, çalışanın nasıl olması gerektiğini, bürokratın nasıl olması gerektiğini, siyasetçinin nasıl olması gerektiğine karışan bir dindir İslâm dini.

Böyle olunca siyasetin tam ortasındadır İslâm dini. İslâm dinini siyasetten arındırmak, siyasetten uzaklaştırmak isteseniz de mümkün değildir. Rüşvetle alakalı fikri vardır, sözü vardır. Bu sefer siyasetçiyi de bağlar, bürokratı da bağlar, valiyi de bağlar, belediye başkanı da bağlar, hakimi de bağlar, savcıyı da bağlar. Siz onu yok edemezsiniz. Veyahut da adaletten bahseder, adaletten bahsedince der ki adaletsiz devlet başkanına karşı cihâd etmek farz der. Din karışır. Eğer devlet başkanı, devleti ve etrafındakileri hukuksuz yönetiyorsa din ona fetvâ verir. Onun yıkılmasına fetvâ verir din. O yüzden dini, bazen diyorlar ya, dini siyasetten arındırmamız lazım. Nereye arındırıyorsun kardeşim sen?

Bu din Hıristiyan dini değil ki. Papa gelsin şunları şunları şunları attım bunları bunları bunları getirdim desin. Veya bu din Yahudi dini değil ki. Musîvilik değil ki. Hahambası gelsin, helalı harâm etsin, haramı helal etsin. Siz ayrıştırma, bunu ayrıştırmaya çalışanlar dinin bu tarafından rahatsız olanlar. Bakın dinin bu tarafından rahatsız olanlar. Rahatsız olanlar kaldıracaklar dinin bu tarafını, dini sadece ibadet noktasında tutacaklar. ne? Müslümanlar namazını kılsın, orucunu tutsun, ondan sonra zengin olanlar zekâta versin, hacca gitsin, din bitti. Yok, din zalimle mücâdele etmeye emrediyor. Din zulme başkaldırmaya emrediyor. Din haksızlık nerede varsa onunla cihâd etmeye emrediyor. Din zulme kim uğradıysa o esnada dini, dili, ırkı, cinsi, cibilleti ne olursa olsun zulme uğrayanın yanında durmaya emrediyor.

Kim olursa olsun, Müslüman tebaa olması şart değil. Hıristiyan da olsa, dinsiz de olsa zulme uğrayorsa, din bize onun yanında durmamızı emrediyor. Sizin bugüne kadar duymadığınız dini duyuyorsunuz siz benden hep. Değil mi? Yarın mirâc, değil mi? Mirâcı konuşmamız lazım. Herkes miracı konuşacak yarın. Herkes miracı konuşacak. Biz de miracı konuşacağız. Mirâc’dan ne getirdiğini kimse konuşmayacak. Mirâc’da görmüş olduğu esnanteneleri kimse konuşmayacak. Faizciler ne oluyormuş onu konuşmayacaklar. Yarınki konu bu. Harâm işleyenler, zulmedenler ne haldeymiş bunu kimse konuşmayacak. Böyle olunca mezhepler, asıl mezhepler fikri siyasi olarak durduğu yer önemli. Ama bizde o önemli değil. Biz şimdi Şâfiîlerde, Kovay’la da üzerinden kan çıksa abdest bozulmaz.


Mezhep Eşit Değildir Dîn

Hanefîlerde bir damla kan çıksa dağılsa abdest bozulur. Biz ona bakıyoruz. Biz fikri tarafına bakmıyoruz. Bakmıyoruz. Evet. Hiçbir şekilde dini bütün yönleriyle temsil ettiklerini söyleyemeyen mezheplerin, İslâm’la özleştirilmeleri de mümkün değildir. Evet. Bir mezhep, İslâm’ın tamamı değildir. İslâm’ın kendisi de değildir. Din, Kur’ân, Sünnettir. Mezhepler oradan kendi anlayışlarını ve anladıklarını çıkarırlar orta yere. Mezhebin tamamı din değildir. Sebep, o mezhebin görüşü değişebilir zaman içerisinde. O mezhebin iştihadı değişebilir zaman içerisinde. Çünkü mezhepler var olan kat’i, Kur’ân’la sabit olmuş olan hükümlerin üzerinde ictihâd edemezler. Onu değiştirmeleri mümkün değildir. O yüzden mezhep eşittir, din değildir.

Bakın mezhep eşittir, din değildir. Mezhebe tabi olmayı ben kabul ederim. Bir mezhebe tabi olmayı ben kabul ederim. Ama o tabi olduğum mezhebin, bunu derim ya her zaman için, bir hükmü eğer ki yaşanabilir değilse, başka bir mezhebin hükmü yaşanabilirse onu taklit etmek uyguntur. O da değil ise, hakkında hadîs var ise, hadisi uygulayabilir o kimse. Hanefî olup, Hanefî ictihâdına uymadan hadîs-i şerife bir kimse intisap edebilir mi? Evet. Klasik İslâm mezhepleri tarihi eserlerine bakıldığında, mezhebin ortaya çıkışı şartları göz ardı edilmiş ve bir süreçten ziyade bir kişi veya bir fikirle, başlatmışlardır. Eserlerin pek çoğu, karşıt gördüğü mezhep ya da fikre bir reddiye veya kendi görüşlerini savunmak amacı gütmüştür.

Bunda da doğruluk payı var. Çünkü ilk mezhepsel çıkış isimsel olarak İmâm-ı Âzam ile başlar. Tabi İmâm-ı Âzam’ın bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti, bir hizmeti. Tabi İmâm-ı Âzam’ın zamanındaki siyasi, iktisadi ekonomik, kültürel, devlet yönetimi, bunların hepsinin de anlaşılması gerekir. İmâm-ı Âzam’ın hocalarının, İmâm-ı Âzam’ın ilim okuduğu kimselerinin araştırıp anlaşılması gerekir. gerekir ve imam azamın kendince yolunun da araştırılması gerekir ki imam azamı İmâm-ı Âzam eden unsurlar bunlardır ve hatta sonradan gelen Mâlikîlik ondan sonra gelen şafilik ondan sonra gelen Hanbelîlik bunların hepsinde araştırılması lazım ve ondan sonra gelen imam azamla beraber 33 mezhebin çıkış noktaları ve taraftar toplama sebeplerinin araştırılması lazım ki bu çok geniş bir araştırma mezhep dört değildir burada da bir yanlış inanış ve anlayış var 32 tane mezhep vardır İslâm dünyasında 32 mezhebin bir de kendi içlerinden olan çıkmaları vardır onlarla beraber baktığımızda bir hayli mezhep çıkar İslâm dünyasının içerisinde aslında bakarsanız bir İmâm Yûsuf da ayrı bir mezhep imamıdır imam Buhârî da ayrı bir mezhep imamıdır Süyûtî ayrı bir mezhep imamıdır örnekliyorum bunları şimdi Hanefîliğin içerisinden çıkan Kastelânî İsfahânî gibi zatlar bunlar ayrı birer mezhep imamıdır aslında ama bunlar Hanefîliğin içerisinde kalarak tan kendi görüş ve düşüncelerini koymuşlar


Ali Şerî’atı ve Yaşanan Dîn Yanılsaması

orta yere Hanefîliğin dışına çıkmak istememişler biz Hanefî izlemişler mesela İmâm Muhammed İmâm Yûsuf’un ikisinin birlikte olup İmâm-ı Âzam’ın ictihâdlarının dışına çıktıkları çok yerler var veya İmâm Muhammed’in tek başına ne İmâm-ı Âzam’a uyup ne İmâm Yûsuf’a uyup ikisinin de iştahatının dışında ictihâd ettiği yerler vardır veya Serahsî en önemli Hanefî mezhebinin içerisindeki imamlardan bu her üçünün dışına çıkıp yeni ictihâd ettiği alanlar vardır şurada bir şeyi belirtmek istiyorum çünkü konumuz Mâtürîdî burada İmâm-ı Âzam’ın duruş noktası bunu bilmiyorum artık bu sohbetin soruları bilmediğimden bizi nereye götürecek bilmiyorum ama İmâm-ı Âzam’ı götürecek kesin çünkü İmam mağturidinin imamıdır İmâm-ı Âzam İmâm-ı Âzam’da var olan akîde ile alakalı meseleleri benim İmâm-ı Âzam’ın da maddelendirilmiş sıraya koymuş dizayn etmiş bir kimsedir veyahut da açan insandır İmam Mâtürîdî bizim neydi îtikâdda imamımız öyle ayrıştırmışlar ya îtikâd imamımız İmam Mâtürîdî diye ayrıştıranlar böyle ayrıştırmışlar ben katılırsınız katılmazsınız ben bana böyle çok dillendirmem bu meseleyi ben çünkü îtikâd olarak inanç olarak din Kur’ân ve sünnettir diyenlerdenim İmam Mâtürîdî de hata yapabilir İmâm-ı Âzam da hata yapabilir İmam Mâtürîdî’nin de görüşlerine karşı görüş çıkabilir İmâm-ı Âzam’ın da görüşlerine karşı görüş çıkabilir o yüzden benim nazarımda Kur’ân ve sünnetin dışındaki bütün her şey sonradandır o yüzden günün meselelerine birbirlerine karşı tezahürat edin derlerken hata yapabilirler evet ama bu mezheplerin çıkış noktasıyla alakalı birbirlerinin fikirlerini çürütme tezine katılıyorum evet Ali Şerî’atı sizi rahatsız etmeye geldim söz bu Ali Şerî’atı bizden rahatsız oluyordur herhalde o bizi rahatsız etmiyor ama dininizi iyi öğrenin yoksa yaşadığınızı din zannedersiniz Hazret-i Ömer evet bu benim İslâm’la yeni tanıştığım zamanlarda öğrendiğim tabiri caizse böyle klişe sologan halindeki bir sözdür dininizi iyi öğrenin yoksa yaşadığınızı din zannedersiniz insanlar şimdi yaşadıklarını din zannediyorlar büyük bir çoğunluk bunda haklılık payı görüyorum çünkü hepimizde var bu yaşadığımız din ile yaşadığımız din ile yaşanılması gereken dinin arasında dağlar kadar fark var ve yaşanılması gereken dini anlatabilecek babayiğitler yok yaşanılması gereken dini anlatabilecek babayiğitler yok sebep tekrar söylüyorum bunu hep söyleyeceğim bizim önümüzde Türkiye Cumhûriyeti Devleti’nin yasaları var yaşanılacak olan dini anlatamazsınız evet Türkiye’de anlatılan ibadetlerdir siz ibadetlerin dışındaki dinin diğer siyasi ekonomik sosyal kültürel hukuksal yönlerini anlatamazsınız bunları anlatırsanız başınız belaya girer Mustafa Özbağ anlatır bunu böyle söylüyorum ben anlatmayacağım demiyorum bana soru gelirse ben kelimeyi eğip bükmem yutmam Cenâb-ı Hak’a hamd ediyorum bugüne kadar yutmadım eğip bükmedim ben ben bildiğimi aktardım ben o yüzden Allâh’a hesap vereceğim zaman ben çok rahatım şu anda evet Müslümanlar sadece Türkiye ile alakalı değil dünya üzerindeki Müslümanlar yaşadıkları


Emevî Yıkılış Fetvâsı ve Türk İslamı

hayatı din zannediyor yaşadıkları hayatı din zannediyor dinin özüne dinin aslına gitmeye kendisi cesaret edemiyor çünkü dinin özüne dinin aslına giderse kendi hayatının İslâm olmadığını görecek onunla yüzleşecek ben bu yüzleşmeyi yeni İslâm olduğum zaman yaptım ve o gün için cemaatlerin tarîkatların dini topluluklarının toplulukların gerçek dini anlatmadıklarını gördüm ve dedim ki okuduklarımla bunların söyledikleri okuduklarımla bunların yaşadıkların arasında fark var dedim gerçek din bu değil dedim altını çizdim biz şimdi mağturidiyi konuşacağız Mâtürîdî yok ülkede imam azamı konuşacağız İmâm-ı Âzam yok ülkede hanefilik yok gerçek manada mezhep olarak Hanefî mezhebindeniz değil mi Hanefî mezhebini yaşamıyoruz biz şimdi bize öğretmişler ya îtikâdda mezhep imamımız imam Mâtürîdî hadi uytur imam mağturidinin mesinin noktasını bilmiyorsun imam mağturididen bahsediyorsun imam Mâtürîdî ile alakalı dost doğru kitap çevrilmemiş ülkede çevirmezler ki hakan kaç tane kitap bulabildin imam Mâtürîdî ile alakalı 1980 den sonra kaç tane buldun türkiye de basılmış türkiye de yapılmış burda bir kitap var burda bir kitap var burda bir kitap var burda bir kitap var burda bir kitap var bu kitap da yapılmış tam çevirisi 2-3 tane bana geldi dedi ki yabancı kaynaklardan buluyorum hep dedi imam Mâtürîdî ile alakalı öyle dedim bulamazsın dedim neden?

Mâtürîdî iliği öğrenmiş olsa insanların bak tekrar söylüyorum bir Mâtürîdî veya bir Hanefî olarak ben Hanefîyim diyese bir kimse Ben Hanefîli yaşayacağım dese yaşayamazsınız. Bu iş çok su götürür bu. Bu siyasal İslâm’dan daha ağır bir hale gelir. Bakın siyasal İslâm’dan daha ağır bir hale gelir. İmâm-ı Âzam fetvâ verir zalim bir sultanın yıkılmasına diye. Yıkılması için Müslümanları mücâdele etmesi var zayindir der. İmâm-ı Âzam’ın fetvâsı var. O fetvâ veriyor zaten emevinin yıkılmasıyla alakalı. Fetvâ vermek de kalmıyor. Bir de akçe veriyor, para veriyor bir de. Bir zaten hodri meydan koşturuyor. Abbâsîler geliyor bir bakıyor ki Abbâsîler rağbetine onlara da fetvâ veriyor yıkılması için. Siz İmâm-ı Âzam’ı tanımazsınız.

Mesela İslâm’da hükümetin kılıçla değiştirilmesi gerektiğine fetvâ veren İmâm-ı Âzam’dır. darbe. Evet darbe. Evet darbe. İmâm-ı Âzam der ki eğer bir hükümet zalimse, bir devlet başkanı zalimse, halkını Kur’ân ve sünnet doğrultusunu yönetmiyorsa, ihtilâl yapıp darbe yapıp oradaki hükümeti yönetenleri değiştirebilirsiniz. Fetvasını verir. Siz hiç okumamışsınızdır değil mi? Benden duyuyorsunuz hep. Benden duyuyorsunuz hep. Mâtürîdîlik, Ebu Mansur Mâtürîdî’nin Türk kültürü içerisinde ortaya koyduğu ve geliştirdiği inanç sistemine ve din anlayışına verilen bir isimdir. Evet İmam-ı Maturidî, İmâm-ı Âzam gibi Türktür kendisi. Emevîler ve Emevîlerden sonra Abbâsîlerin düşmüş olduğu en büyük hatalardan birisi ırtçılıktır.

Emevîler öylesine ırtçıydı ki Arap olmayanların üzerinde değişik baskılar yapıp onları ikinci, üçüncü sınıf vatandaş hükmünde görürlerdi. İmâm-ı Âzam da bunlardan birisiydi.


Türklerin Kökü ve Gök Tanrı Âdet-i

Türklerin İslâm olmasıyla beraber, burayı biraz daha açayım mı sizin Türkleri Orta Asya’dan? Kim Orta Asya dedi o da ayrı bir şey de. Orta Doğu demişler, Orta Asya demişler, yok Yukarı Asya, yok Aşağı Asya. Böyle bir parçalamış bunu İngilizler söylemiş. Türk illeri, Orta Asya filan değil, Türk illeri, Türkler. Bizim vatanımız, biz oradayken Muhammedî bir İslâm anlayışı yoktu ama biz Müslümandık. O zaman için bölgede Türkler var, Faresiler var, bugünkü İrân, bir de Araplar var. Irk olarak. Din olarak da, biz son beş bin yıl konuşacak olursak Musîvîler var, Hıristiyanlar var, İbrâhîmîler var. Muhammedilik daha yok. Türklerin İslamlığı Nûh’un oğluna dayanır. Nûh’un bir oğlu, o da Türk ırkının başlangıcıdır.

Nûh’un oğlu. Ve Türkler o tarihten itibaren aslında İslâm’dır. Muhammedî İslâm değildir bu ama İslâm’dır. Adem’den beri gelen bütün dinler İslâm olduğu için İslâm’dır. Türklerde Gök Tanrı, yerdanrısı, sultanrısı, yok güzellik tanrısı diye böyle bir tanrı inanışı yoktur Türklerde. Türklerde tek bir tanrı inanışı vardır, Tengri. Onu yüceltmek için gökte durur, Tengri. Veya gökte durması demek onu yüceltmek için gök ismi kullanılır, yüce manasında. Yoksa tanrının yeri göktür manası değildir bu. Bunu destekler Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri. carienin birisine sorar ya Allâh nerededir der, Allâh göktedir der. Allah Resul der ki tamam bu Müslüman olmuşlar bunu Müslümandan sayın.

Çünkü Allâh göktedir demesi Allâh’ı yüceltme manasındadır. Zaman, mekan, atfetme manasında değildir. Bazen şimdi gökte Allah var deriz ya biz insanlara. Bu Allâh’a yer isnat etmek değildir. Yüceltme manasında bizim halkımızın dilinde vardır bu. Bunu Vehhâbîlere menderke sen şirk koştun şöyle böyle. Canım kardeşim bu yüceltme manasındadır. Allâh’a mekan isnat etme manasında değil. Yüceltme manası. Türkler de öyle Gök Tanrı filan yoktur. Allâh’ı yüceltme manasında tanrı göktedir derler. Ama Türklerin tanrı anlayışı o tanrı yere de karışır, suya da karışır, dağa da karışır, insanlara da karışır. Türkler şamanist değildir. Şamanlar Allâh’tan almış oldukları hikmet, bilgiyi insanlara ulaştıran kimselerdir.

Şamanlar bilge insanlardır. Hikmet ehli insanlardır. Onların en yüceleri peygambere yakın hükmündedir. Diğerleri veli hükmündedir. O yüzden şamanlar böyle büyücü değildir. Şimdi böyle aksettiriyorlar değil. Onlar toplumun hikmet ehli, bilge insanlarıdır. Şimdi oradan bu tarafa doğru geliyorum şimdi. Şimdi böyle bir ırk düşünün ve bu ırk zaman zaman bütün ırklar gibi hata kusur işlerler. Tarih boyunca insanlara zulmetmemişler, mazlumun ahını almamışlar, adaletle kendilerini yöneterekten devam edip gelmişler. Ne zaman ki, ne zaman ki emevilerin, emevilerin zalimliğinin zulmünün baskısının altında inim inim inleyen ehli bey dedelerinin, Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın yolundan gidip Türklere sığınınca, o zaman Türkler İslâm’la tanışmışlar.

Neden dedelerinin yolundan diyorum? Hem bu konuda hadîs-i şerîf var, başınıza bir şey gelirse Türklere sığının diye. Hem aynı zamanda Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı, senin koruyucusun biziz, bundan sonra seni hiç kimse korumasın. Âyet-i kerimesi tecelli edinceye kadar Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini koruyan Türk kılıç ustaları var. Türk kılıç ustaları. Bunlar Türk kılıç ustası Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın yanında. Hazret-i Osman efendimizin kılıcına bakın. Size delil olsun. Bu kılıç ustaları Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretinin yanında, onun koruması hükmünde. Ne zaman âyet-i kerime indi, tecelli etti, vahiy geldi, Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri evinin kapısını açtı, bundan sonra dedi beni korumanıza gerek yok dedi. buradan hareket ederekten Ehl-i Beyt kendilerini zalim emevi padişahlarına, sultanlarına vermeyeceğini inandı, Türklere sığındılar.

Ve Türkler onları asla geri vermediler. Mısırlılar gibi yapmadılar, onlar geri vermek istediler. Diğer Arap kabileler gibi yapmadılar, onlar geri vermek istediler. O yüzden Hz.


Ehl-i Beyt’in Türklere Sığınması

Muhammed Mustafa’nın soyu, asıl soyu, bunu böyle üzerine baskılayarak söylüyorum, Türklerin üzerinden geldi. Ve tekrar söylüyorum, bu bölgede Fârisiler var, Araplar var, Türkler var. Şimdi Kürtler de kendi kendilerinden olan Kürtler de var demesin. Sebep? Onlar da Türk. Onlar da Türk. Ve şimdi Ukrayna var ya, Ravaş’ta, Kırım Türk, Ukrayna Türk, Macaristan Türk, Bulgaristan Türk, Arnavutlar Türk, Boşnaklar Türk, Pomaklar Türk. Bunlar yukarı hazardan gelenler. Atillâ’sı gelmiş, Tîmur’u gelmiş, bilmem kimi gelmiş, hepsi de gelmiş. Sakın ha böyle kendi kendinize, ya bunları da Türk yaptı adam filan. Böyle bir üstün ırkçılık anlayışı değil bu. O yüzden bugün dedim, Ukrayna için savaşmak lazım, cihâd-ı ekber etmek lazım, cihâd ilan etmek lazım diye.

Evet, çünkü Müslüman Türk, karakteristik özelliği şudur. Nerede dünya üzerinde mazlum bir insan var ise onun hakkını korur. Dinine, diline, ırkına bakmaz. Şu anda bütün İslâm ülkeleri, İslâm dünyası cihâd ilan etmeli. Demeli ki Ukrayna’nın yanındayız. Hakan’ın canı sıkılacak buna şimdi. İçeride söyleyeceğim dedim, söyleme dedi. Bakın sebep ama dinle alakalı değil bu. Bu zulümle alakalı. Nerede sivil insanlar bombaların altında inim inim iniyor olsa, nerede sana silah doğrultmayan bir kimseye silah doğrultulmuşsa orada zulüm vardır. Müslümanlar o zulme karşı çıkmaları lazım. Şimdi, Türkler böyle İslâm oldular. İslâm olunca Ehl-i Beyt’ten öğrendiler dini. Dini Ehl-i Beyt’ten öğrenince dinin îmân kemal noktasında, ibadet kemal noktasında, dini anlayış fikriyat kemal noktasında, dini siyaset kemal noktasına çıktı.

Ve İmâm-ı Âzam’lar, İmam-ı Maturidiler böyle yetişti. Sebep çünkü onların üzerinde bir baskı söz konusu değildi. Bir, devletten nemalanma söz konusu değildi. İki, korkmak söz konusu değildi. Üç, korkusuzlar. Canını vermekten çekinmiyorlar. Kolay mı o öyle Emevî Sultanlığı’nın yıkılmasına fetvâ vermek? Bakın, Emevî Sultanlığı’nın yıkılmasına fetvâ vermek diyorum. Öyle kolay değil, şimdi buradan baktığında kolay. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Sizin herhangi bir yerde bir ülkede yaşıyorsunuz, o ülke zulmediyor devlet ve devlet başkanları. Oradaki âlim bir kimse, o devlet başkanının yıkılması gerektiğini, dair fetvâ veriyor. Siz denklemini kurarsınız, siz akıllı insanlarsınız. Bu kolay bir fetvâ değildir.

Evet, İmâm-ı Âzam ve onun yolundan gelen İmam-ı Mâtürîdî’nin gelişme, gelişi, yolu bu. Bu yoldan bu izden gelen bir insan da normal olmuyor tabii. Kitab-ül Tevhîd, bir teolojik felsefe klasiği ve diğeri de teolojik tefsir nitelindeki Tevhidatül Kur’ân olmak üzere iki önemli eseri vardır. Evet, Kitab-ül Tevhîd’i okuyup anlayan bir kimsenin bu dünyayı nasıl yaşar bilemem. Nasıl rahat yatağında yatar onu da bilemem. Kitab-ül Tevhîd’i okuyup anlayan bir kimse etrafını nasıl analiz edip nasıl kendince farklılığı tutabilir onu da bilemem. Bu iki eser Türk-İslâm düşüncesinin kendisine has özelliklerini yansıtan iki kültür hazinesidir. Daha doğrusu Müslümanlığı sonradan kabul eden Türk milletinin din anlayışını ve İslamiyet’i nasıl dünya çapında bildiğin haline gelişini ortaya koyan iki Türk din klasiğidir.

Burada bir nefes vermek istiyorum. Şöyle nefes vermek istiyorum. İslâm dini muhakkak ki ayakta duracaktır. Allâh dînini koruyacaktır. Ama bir âyet-i kerime var ya siz dinlerinizden gevşer geri dönerseniz Allah öyle bir kavim getirir ki Allâh onları sever onlar da Allâh’ı sever diye bir âyet-i kerime var ya. Ben bu âyet-i kerimi Türklere yorarım kavim olarak. Ben sizi biraz daha geriye götüreyim. Ne zamana götüreyim?


Alpaslan, Osmanlı ve İki Badîre

Ben sizi Tuğrul Şâh’a kadar götürebilirim geriye. Türklerin ilk İslâm’ı devlet dini olarak kabul etmesine götürebilirim devlet olarak. Din, Kur’ân ve Sünnet burada durur. Onu yaşayacak olan insanlardır. Onu diri tutacak olan da insanlardır. Onu yaşanır hale getirecek olan da insanlardır. İslâm dinini yaşayan insanların çok önemli iki badiresi vardır İslâm tarihi boyunca. Bu iki badireden Müslümanları kurtaran Türklerdir. Bu badireden çıkaran birisi Alpaslan’dır. İkincisi Osmanlı’dır. Alpaslan’dır, şimdi buraya böyle bir den uğrayayım. O esnada bütün Müslümanlar haçlı zihniyetinin altında inim inim inlemekte derler. Dağılmışlardır, yapacakları hiçbir şey yoktur. Haçlı ordularının karşısında lime lime atılmış, ezilmişlerdir.

Herkes İslâm dininden hızla uzaklaşıp kaçmaya başlamıştır. Dinlerini terk etmeye başlamışlardır. Siz şimdi Alpaslan’a farklı bakarsanız ben farklı olacağım. Alpaslan’a farklı bakarsanız ben farklı bakarım belki de. Siz o günün tarihsel olaylarını incelediğinizde Müslümanlar dağılmış, lime lime olmuş, yerle yeksan olmuş. Kanlarının, ırzlarının, mallarının hiçbir anlamı yok. İslâm dünyası batmış vaziyettedir. O esnada o haçlı seferlerini bağrında durduran ve İslâm dünyasına nefes almasına sebep olan Alpaslan’dır. Aslında biraz daha böyle o hal gitmiş olsa Allâhu a’lem Müslüman adına çok az bir insan kalacaktı. Haçlı her şeyi silindir gibi ezip geçecekti. Cenâb-ı Hak Türkleri bu manada tarih arenasına saldı.

Türkler adaletleriyle, adaletleriyle, dine bağlılıklarıyla aşağı mezopotamyadaki din anlayacaklardı. Mezopotamyadaki din anlayışından farklı bir din anlayışıyla tarih sahnesine çıktılar. Bakın aşağı mezopotamyada, orta mezopotamyanın din anlayışıyla hiçbir bağları olmadan dini yeniden ictihâd ederekten, yenileyerekten bir Türk ırkı çıktı orta yere. Müslüman Türk ırkı savaşta düşmana karşı cabbar ve düşmanı ezip geçen ama düşmanın namusuna, ırzına, karısına, kızına, ekili tarlalarına, hayvanlarına, böğürtüsüne, böceğine zulmetmeyen bir anlayış çıktı orta yere. İlim ehline, gerçek ilim ehline saygılı, sûfîli yanına alarak aklı ve sûfîli iki kanadı da yanına alarak yürüyen bir Türk ırkı İslâm dünyasını derledi, toparladı, tarih sahnesine çıkardı.

Bu birinci tarih sahnesine çıkış. İkincisi Osmanlı ile. Yine İslâm dünyası bu arada çürüdü, dağıldı, tabiri caizse karman çorman oldu. Ardından ne oldu? Yeniden… Ne oldu? Yer mi kalmadı? Evet şu kapınlar yolu açıverin. Açık mı? Hadi bu tarafa benim savunma doğru yanaş böyle bakayım. Buraya daha bir bu kadar daha insan aldınız biz. Bayan kardeşler siz de bir derlenip toparlanın bakalım bir. Hadi kardeşlere yol açılsın. Hadi bakalım merdiven de yol açılsın hem. Hadi bakalım. Türkler’in ikinci tarih sahnesine çıkması Osmanlı ile. Osmanlı’da da normalde yine İslâm dini Osmanlı ile beraber tabiri caizse Müslümanlar ayağa kalktı. Yeniden Osmanlı ile beraber tabiri caizse Müslümanlar ayağa kalktı.

Yeniden 3 kıtada at koşturdular ve hizmet ettiler insanlara ve şu anda da yine İslâm dünyası doğmuş vaziyette. Benim inancım bu. Yine Anadolu’dan inşallah yeniden din tecrübederekten dini tecrübederekten yenilenerekten yeni bir uyanış diriliş. İnşâallâh olacağına inanıyorum. Evet şimdi buradan böyle bir giriş yaptım ki Türklerin İslâm’la tanıştıktan sonra genel olarak ahvalini çizmek istedim. Bunların içinden çıktı imam azamlar, imam maturidiler, serahsi gibi zatlar veya Osmanlı’nın ilk kuruluşundaki büyük fakihler, sûfî insanlar. Örneğin Ahmed-i Yesevî öğretisi oradan çıkıp geldiğimizde farklı bir şey. Mâtürîdî Türk din anlayışını oluştururken Ebû Hanîfe’yi adım adım takip etmekte ve sistemin her noktasında ona bağlı kalarak onun görüşlerini rasyonelize etmeye ve felsefi bir zemine oturtmaya çalışmaktadır.

Kemal Işık, Mâtürîdî’nin kelâm sisteminde îmân, Allah ve peygamberlik anlayışı. Evet imam Mâtürîdî tipik bir İmâm-ı Âzam talebesi gibi imam azamın kısa net çizgilerle çizmiş olduğu hatta biz buna Fıkhu’l-Ekber diyebiliriz. ben çok meth ederim ya Fıkhu’l-Ekber’ini. Fıkhu’l-Ekber diyebiliriz.


Fıkhu’l-Ekber ve İmâm-ı Âzam’ın Cesâreti

İmam Mâtürîdî bu Fıkhu’l-Ekber’i tabiri caizse çok küçük bir ishaledir o. Bunun açılımını yapmıştır ve gerçekten de tipik bir İmâm-ı Âzam aşığıdır imam Mâtürîdî ve imam azamın koymuş olduğu çizginin dışına çıkmaz. Çünkü imam azamın en önemli özelliği şudur. İmam azamın özelliğidir bu. İmam azamın ağzından der ki biz bir meseleye bakarken Kur’ân’a bakarız. Bulamazsak Sünnet-i Seniyye’ye bakarız. Bulamazsak ashabın bu meselede ne yaptığına bakarız. Bulamazsak Ahmet şunu dedi. Mehmet şunu dedi demeyiz biz deriz der. İmam azamın beni böyle heyecanlandıran beni böyle tutku halinde imam azamcı yapan en önemli unsurlarından birisi budur. Bakın en önemli onun özelliklerinden birisi budur. Kur’ân’a bakar Sünnet-i Seniyye’ye bakar bazen ashab ne yaptı diye bakmaz.

Mesela mepsutuna bakın onun imam azamın mepsutuna kendisinin fetvaya delil teşkil ettiği hadîs kitabına bakın içerisinde sahâbelerin sözünü az bulursunuz. Sebep imam azamın aklı vahye ve Sünnet-i Seniyye’ye dayalıdır. Çok özür dilerim böyle ilim ehline laf söylemek değil papağan değildir İmâm-ı Âzam. Ahmet şunu demiş ben de şunu diyeyim demez. Filanca hocam şunu şöyle dediydi ben de bunu böyle diyeyim demez kendisi der. Bu belki de egoistçe gelebilir bazılarına ama değildir. Yarın sen gel sende böylece din tecdit olsun yenilensin yaşanabilir hale gelsin. Bu önemli o yüzden İmâm-ı Âzam ve imam Mâtürîdî çizgisi Türkleri gerçekten tarih sahnesinde yer tutmasına ve önder kavim olmasına önder devlet olmasına çok önemli katkıda bulunmuştur.

Çok önemli. Çünkü onlar çoğu yakalamışlar çoğun ilerisini görmüşler çoğu yakaladıklarıyla kalmamışlar çoğun ilerisini görmüşler olmayan bir meseleyi dahi fetvâ vermişler olacak diye. Bakın dikkat edin. Olmayacak bir meseleye dahi olacakmış gibi ictihâd etmişler iştahatı hazır yani. Mesela bir tek imam azamda bulursunuz bir insanın dinin dilini öğreninceye kadar kendi diliyle fatiha okuyup namaz kılabileceğine bunu imam azamdan başka kimsede göremezsiniz. Bunu ilk ictihâd eden imam azamdır. Cesarete bakın. Bu iştahatı yaparken emevi devlet sultasının altındadır. Bu iştahatı orta yere koyarken emevi zulmünün içindedir. Emevi zulmünün altındayken bu fetvayı verir. Emevî zulmü nedir? Tipik bir Arap milliyetçiliğidir.

Hatta bazıları der ki emeviler intikam aldılar Mekke hükûmetinin yıkılmasını diye. Çünkü emevi devletinin başlangıcı Muâviye’nin oğlu Yezîd’e dayanır. Ben o yüzden devlette usulsüzlük yapanlar, haksızlık yapanları, adâletsizlik yapanları Yezîdî diye nitelendiririm. İslâm dünyasında adaletsizliğin, usulsüzlüğün, rüşvetin, kayırmacılığın, ırkçılığın insanları ayrıştırmanın başlandığı yer Yezîdî devlet sisteminde başlamıştır. Evet. Haksızlıklar, adaletsizliklerin İslâm dünyasında başladığı Yezîdî devlet sistemi. Ehli beytin ve sufilerin sürüldüğü öldürüldüğü katledildi. Gerçekten âlimlerin katledildi. İmam azamı kendine rahatmayın. Sonradan gelen abbasiler onu şehîd etti. Evet. O yüzden önemlidir.

Evet. Çünkü Ebû Hanîfe’nin metodu sonradan Müslüman olanlar için dini, anlama ve yorumlamada en uygun metottur. Evet. Zorlaştırmayınız, kolaylaştırınız hadîs-i şerîfini. İmâm-ı Âzam çok iyi uygular. Ve zorlaştırmaz. Ve takvâyı yine hadîs-i şerîf mucibince kolaylaştırmak olarak görür İmâm-ı Âzam. Hanefîler takvâ, Hanefîler’e takvâ deyince Hanefîler şöyle derler. Kolaylaştırmak takvadır, zorlaştırmak değil. Bakın Türklerin din anlayışıyla Aşağı Mezopotamya’nın din anlayışının en önemli farklarından birisidir. Şuna çok üzülüyorum.


Kolaylaştırma Takvâdır: Hanefî Çizgisi

Ve ne yazık ki Aşağı Mezopotamya din anlayışı son 300 yıldır bizim içimize oturdu. ne kadar zorlaştırırsan o kadar takvâ sâhibisin. Ne kadar zorlaştırırsan o kadar iyi bir Müslümansın. Ne kadar zorlaştırırsan iyi bir alimsin. Ne kadar zorlaştırırsan iyi bir şeyhsin. Ha sen günde 33 bin ya Allah çekceksin. Günde 33 bin ya Allah çekmezsen senin dervişlin dervîşlik değil. 33 bin. Bu ne demek biliyor musunuz? 100 bin ya Allah lafse-i celat çekmek bir insanın 19 saatini 20 saatini alıyor. 100 bin lafse-i celat itikafa girip de bizatihi 100 bin lafse-i celat çekenler beni anlarlar. 100 bin ya Allah. Ne kadar hızlı çekersen çek 19 saattir. Benden daha hızlısı çıkabilir 15 saat 16 saat çekebilir. Üçe böl.

Adamın günlük 6 saat ya Allah çekecek. Bana söyler misiniz? Her gün günde 6 saat oturup Allâh’ı zikredecek kaç kişiniz var? Bu Aşağı Mezopotamya sûfî anlayışıdır. Ben daha ileri gideceğim. Bunu bizim içimize Nakşibendîlerle soktular. Şahı nakşibendinin kendisinde yok böyle bir şey. Aşağı Mezopotamya din anlayışı bizim içimize soktu bunu. Zorlaştırdı da zorlaştırdı. Zorlaştırdı da zorlaştırdı. Aşağı Mezopotamya anlayışı ne dedi? Kadınlar çarşaf giyerlerse örtülülerdir. Çarşaf giymeyen kadın çıplak hükmündedir. Al sana Aşağı Mezopotamya fetvâsı. İmâm-ı Âzam kolaylaştırmayı takvâ olarak görür. Hadîs-i şerîf var bu konuda. Ve böylece ne oldu? Ebû Hanîfe dini anlamakta, dini yaşamakta geniş bir alan açtı. hala da bu vardır.

Suûdî Arabistan’da dini en iyi bilenler Araplardır. Dini en iyi yaşayanlar da Araplardır. Gidin oradaki senin Türk olduğunu anlasınlar. Neredesin seni Müslüman kabul etmezler. Hacta da yaşarsınız bunu. Arapların dışındaki bütün ırklar dini bilmiyor, bir tek Araplar biliyor. Değil mi Sâid? Kendilerinden başka dini bilen yok. Suûdîlerden başka din bilen kimse yok. Evet. Bu Emevi’den kalma. Böyle bir ırkçı anlayış var. Onların hiçbir tanesi mesela Hanefî değildir. Hiç hiç bir tane Arap bulamazsınız Suûdî Arabistan’da Hanefî olsun. Ve kendi Mâlikî veya hanbeli mezheplerini Hanefirlikten üstün tutarlar. Böyle bir anlayışları vardır şu anki Suûdîlerin. Ebû Hanîfe’nin getirmiş olduğu ictihâdlar silsilesi, Türklerin kültürel, siyasi, askeri, ailevi, sosyal yaşantılarına çok uygundur.

Bakın çok uygundur. Ve yer etmiştir, tutmuştur yukarı Mezopotamya dinde. Kendi kültürlerini kaybetmeden evet Müslümanlığı benimsemek ve devam ettirmek isteyenler, Müslümanlığı benimsemek ve devam ettirmek isteyenlerin ise yapmaları gereken şey yeni kabul ettikleri dini, eskiden beri sahip oldukları kültür içerisinde eritmekti. Aksi halde iyi bir Müslüman olmak için Araplaşmaları gerekiyordu. Niteki Mısır bunu tercih etti. Hanefî Özcan Türk din anlayışı mı hatır edilecek? Ben bu soruya gelmeden önce Mısırlılar böyle yaptılar dedim ya. İmâm-ı Âzam’ın, Ebû Hanîfe’nin tutum ve davranışları ve ictihâdları bizim kültürümüzde var olan şeylerdi zaten. Dedim ya Orta Asya’dan itibaren biz zaten İslandık diye.

Bakın biz zaten İslandık. Biz o yüzden, mesela bugün gidin Bulgaristan’a gidin Macaristan’a, gidin yukarı normalde yukarı Hazar’dan gelen oradaki Türklerin hayatlarını, yaşantılarına bakın, kendinizden çok farklı bir şey görmezsiniz. Ya Pomaklar’a bakın, çok farklı bir şey görmezsiniz. Yemek kültürleri, içmek kültürleri, misafir davranışı veya Arnavutlar’a bakın veya boşnaklara bakın. Çok farklı bir şey görmezsiniz. Sebep? Hepsi Türk, hepsi de Orta Asya’dan gelmişler, Hazar’ın üstünden geçmişler. Hazar’ın üstünden geçmişler onlar. Ve onlara din tebliğ edildiğinde hemen kabul etmişler zaten İslâm’ı. Savaşmamışlar, hiç karşı gelmemişler. Pomaklar, boşnaklar, Arnavutlar anında İslâm olmuşlar. Ve onlar hiçbir zaman teslîs inancına sahip olmamışlar.

Sebep? Onlar diyorlar ki Allah bir, O doğmaz doğrulmaz. Orta Asya’da da aynı şeyi söylüyorlardı. Allâh’ın çocuğu olmaz diyorlardı Orta Asya’daki din anlayışı. Allâh’a evlat edinmez diyordu Orta Asya’daki din anlayışı. Ve o aynı Orta Asya’daki din anlayışı Hazar’ın üstünden Balkanlar’a geldiğinde onlar Hıristiyan oldu ama İslâm.


Horasân Erleri ve Kapatılan Tekkeler

Onlar Îsâ’yı Allâh’ın oğlu olarak kabul etmiyorlardı. Üstü, teslîs inancı yoktu. Ve onlara Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Allâh’ın peygamberidir dendiğinde onlar şunu dediler. Evet bizim eski kitaplarımızda böyle bir peygamberin geleceği yazılıyordu. Hemen İslâm oldular. Pomaklar, boşnaklar, ondan sonra Arnavutlar hiç savaşmadan, kılıç zoru olmadan İslâm oldular. Sebep, çünkü ta Orta Asya’dan gelen din anlayışları aynı Hanefî, sûfî din anlayışıyla örtüşüyordu birebirdi. Hanefî, sûfî diyorum çünkü İslâm Türklerin içerisinde Hanefî, sûfî olarak gelişti. Biz Hacı Bayrâm-ı Velî’ı nereye koyacağız? Biz Tapduk Emre’yi’yu nereye koyacağız? Biz Kaygısuz Abdal’ı’yu nereye koyacağız? Biz Sarı Saltuk’yu nereye koyacağız?

Biz Horasân erleri nereye koyacağız? Şimdi unutturuluyor bize Horasân erleri. Sebep, sebep. Horasân eri dediğinde ırkçılık yapmaz. Horasân eri dediğinde ırkçılık yapmaz. Orta Asya’nın ırkçılık yapmaz. Horasân eri dediğinde bağnaz din anlayışı yoktur. Horasân eri dediğinde, Horasân eri dediğinde bu içkiciydi, bu kumarbazdı, bu faişiydi, bu şuydu, bu buydu, ayırmaz. Hepsini sevip, hepsini kurtarmaya çalışır. Horasân dîn anlayışı budur. Tekfircilik yoktur, ötelemek yoktur, itelemek yoktur. Yok senin başına çık, çık dışarı. Yok senin sakalın kısa, çık dışarı. Yok sen sakal bırakacaksın, göbeğine kadar bırakmazsan, sünnetin dışındasın, çık dışarı. Horasân din anlayışında yoktur bu. O yüzden Ahmed-i Yesevî’nin öğretisinde 72.5 milletle barışık olmak vardır hakikatin ölçülerinden birisinde.

Sen insanların fiilleriyle yargılayıp asamazsın. Horasân din anlayışıdır. Haramı güp güp yutacaksın, sen sakalın göbeğe kadar olacak diyecek. Yok böyle bir din anlayışı. Horasân erlerinde yok. Sen bir tarafta adâletsizlik var iken, sen milletin çarşafıyla, sakalıyla, sakalının uzunluğuyla uğraşamazsın. Horasân din anlayışında bu yok. Sen açı doyurursun, çıplığa giydirirsin. Kim olursa olsun. Horasân dîn anlayışı budur. Horasân sûfîlik anlayışı da budur. Bakın Horasân sûfîlik anlayışı da budur. Ne yazık ki hep söylüyorum bu toprakları 300 yıldır bozdular. Önce devlet eliyle bozdular. Tor, âlim, umara, şeyhleriyle bozdular. Biz Horasân erlerinin yolunu kaybettik. Biz Horasân erlerinin izini kaybettik.

Kaybettik. Kaybet dediler. Çünkü işlerine gelmiyor ya, âlimlerin, siyasetçilerin işlerine gelmiyor bu. Kaybettirdiler bize. Bizim ayrışmamız için, bizim dövüşmemiz için, bizim parçalanmamız için, bizim yıkılmamız için bu lazımdı çünkü. Biz Horasân sûfî anlayışını, Horasân din anlayışını kaybettik. Evet. 300 yıldır kaybettik biz. Hatta bir daha ileri bir şey söyleyeyim. Ne zaman ki biz böyle Bektaşîlik, Kalenderilik, Celvetîlik, açık açık konuşacağım. Bunların kapılarına kilit vurduk. Bunların kapılarına kilit vurduk. Biz aşağı Mesopotamya sûfî anlayışını devlet eliyle aldık getirdik içimize koyduk. Biz o zaman kaybettik. Bir de o güzelim Bektaşîlik, Kalenderilik, Celvetîlik isimleri vardı onunla.

Bunları bir de sapık ilân ettik. Bir de bunları küfür yaftası koyduk. Biz kaybettik. Bu topraklar kaybetti. Hoşgörüyü kaybetti, toleransı kaybetti, kardeşliği kaybetti, arkadaşlığı kaybetti, dostluğu kaybetti. Ardından biz son 300 yıldır Hanefî çizgisini de kaybettik. Bilmiyoruz ki. Bize birisi dedi ki, ben Türkçe Kur’ân okuyabilir miyim? Okuyamazsın, Zinhar küfür eylesin dedi çıktık. Ben okuyun kardeşim dediğimde beni de küfür ettiler. Küfür iddia mı vurdular? Dediler ki bu da kâfir. Neden? Ya oku kardeşim ya, oku ya oku. Dinini oku. Türkçe oku ya, oku ya. Oku öğren ya. Oku öğren ya, oku ya oku. Otur Kur’ân-ı Kerîm Türkçesinden bir sefer baştan aşağı oku. Şu anda Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm baştan aşağı Türkçe dahi okumuyorlar.

Ellerinden telefonu eksik olmuyor, telefondan bahri oku. Okumuyorlar. Okumuyor, Türkçesini oku ya oku. Sen bırak birisi, yok da sevap olmazmış. Ya oku dinini öğren. Ya oku dinini öğrenmenin sevabı olmaz mı? Hangi dilden olursan ol, dinini öğren. Dininden bir harf öğrensen sevap. Oku ya. Alışmışız biz, din devrimini yaptığı Türk herkesi cahil bıraktı.


Türkçe Kur’ân Oku ve Buhârî Tercemesi

İyi sen kal ama, oku. Oku ya. Okumuyoruz ki biz. Okudum fâizde iştigal edenler mezarlarından şertan çarpmış gibi kalkacaklar. Okudum. Okudum fâiz harâm, fuhuş harâm, dedikodu harâm, gıybet harâm, haksız kazanç harâm, rüşvet harâm, rüşvet almak harâm. İhalelerde bozukluk yapmak, düzenbazlık yapmak harâm, harâm, harâm, harâm, harâm. Ya bu haramların hepsi de var bu ülkede. Okuyorum, okuyorum, okuyorum. Hepsinde Müslümanların içerisinde elini kolunu sallaya dolaşıyor. Bunları yapan bazenler de dolaşıyor. Ya ben okuyorum. Sizin okuduğunuz Kur’anla benim okuduğum Kur’ân ayrı değil. Mustafa Özbağ başka bir Kur’ân okumuyor. Bu fuhuş baranları nereden? Bu üşütürcü baranları nerede? Bu fâiz baranları nerede?

Bu üçgertçi baranlar nerede? Bu ihâle baranları nerede? Bende mi ya? Benim cebimde mi? Bu adâletsizlik baranları nerede? Bende mi kardeşim? Hangi Kur’ân okuyorsunuz? Hangi Kur’ân okuyorsunuz ya? Ben hangi Kur’ân okuduklarını bilmiyorum. Benim okuduğum Kur’ân’a bakıyorum. Ben Türkçesini okuyorum. Benim Arapça’m yok. Türkçe okuyorum ben. Açıyorum Türkçe. Türkçe okuyorum ben. Ben İmâm-Hatib’e gitmedim. Ben yâhya’ya gitmedim. Medrese’ye gitmedim. tekye’ya gitmedim. Kendim okudum. Benim okuduğum Kur’ân’la benim okuduğum Türkçesini okuyorum ben de. Bir de diyorum ya Buhârî Türkçe tercüm ettiren Atatürk zamanında olmuş. Al oku. Yasak kitap değil. Al oku. Al oku ya. Ben Buhârî’nin üzerinde uyuyordum.

Ben başka yerden dini öğrenmedim. Annemiz bizi İmâm-Hatib’e gönderecekti. Babam dedi. İmam mı olacaklar lan dedi. Biz orta okula gittik. Oradan da meslek listesine gittik. Bazen hamd ediyorum ha. Diyom yoksa ben de aynı olacaktım. Oku kardeşim oku. Evet İmâm-ı Âzam o yolu açmış. Oku. Hatta demiş ki Fatihah Arapçasını bilemiyorsa Türkçesini okuyabilir. Farsca okuyabilir. Bakın ileri görüşe bakın. İleri görüşe. bugün gideceksiniz siz. Örneğin Norveç’e. Norveç’teki kimseyi sen Arapça öğren. Ondan sonra mı namaz kıl diyeceksin ona. Ona diyeceksin ki Fatihah Norveç dili neyse. Bundan hemen oku namazını kıl diyeceksin ona. Ben namaz tarif ediyordum. Hiç bir şey okumasını bilmiyordum. Ama o namazı okumak için bir şey okumak için 따�ı durmuyordum.

Hiç bir şey okumasını bilmeyene hala da tarif ediyorum. Hiç bir okuması olmayan ben Müslümanım diyenler Allâhu Ekber Allâhu Ekber Allâhu Ekber deyip istediğiniz sayıda rüku da, secdede, oturuşta Allâhu Ekber deyip Lelehe İllallah deyip namazınızı kılabilirsiniz. Evet. Evet. Bilmiyor. Bilmiyor. Siz kendi kendinize biliyoruz diyorsunuz. Eyvallâh. Gecenin saat ucunda Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûluhu demesini istiyorum bir kadın kardeşten. Banyoda kalmış, tiril tiril titriyor. Cinli taifesi sarmış. Dedim benim telefonuma ulaşmış bir şekilde. Diyorum ki kardeş banyodasın. Banyoda banyoda. Çıplakım diyor. Çıplakım. Çıkamıyorum banyodan diyor. Diyorum ki eşhedü enne ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûluhu.

Bunu diyeceksin diyorum. Bana diyor ki bunu bana öğretmediler. Ben bunu söylemesini bilmiyorum. Hocam ben şimdi ne yapacağım diyor. Gece saat üç buçuk. Ne Fâtiha’sından bahsediyorsunuz? Bu millet dinini bilmiyor. Dinsiz. Müslüman dinsiz. Müslüman dinini bilmiyor. Kelime kelime telefonda tekrar ettirdim. Şimdi iyi misin dedim? İyiyim dedi. Şimdi benim dediklerimi dinle. Telefon açık kalsın mı diyor. Açık kalsın dedim. Şimdi dedim üç sefer ağzına, üç sefer burnuna su getireceksin. Gusle niyet edeceksin. Gusle biliyor musun? Bilmiyorum hocam diyor. Ben gusle ne bilmiyorum. Ona gusle öğrettim. Gece saat üç buçuk. Ona gusül almasını öğrettim. Dedim ki böyle böyle gusül alacaksın. Tamam mı? Dedim ki böyle böyle gusül alacaksın.

Tamam. Aldın mı? Aldım. Telefon açık. Su seslerini duyuyorum. Telefon açık. Dedim çık şimdi banyodan. Çıktı. Ne? Bornozana mı sarıldın? Bornoza sarıldın. Tamam. Geyin, dost doğru. Başına bir örtü at. Ortaya dedim evinde seccâde var mı? O ne ki dedi? Tamam hiç önemli değil. Temiz bir şey koy ortaya dedim. Temiz bir şey ser ortaya.


Banyoda Cinnî Tâifesi ve Dîn Baronları

Ser de kıble ne tarafta biliyor musun dedim. Bursa’da kıblenin ne tarafta olduğunu bilmiyor. Kıbleyi gösterdi ona. Dedim nerede ev? Sâid’in evinin o taraflarda bir yer tarif etti. Dedim tamam. Ben şimdi onun o tarif ettiği yere göre bende tam benim böyle coğrafyam iyi değildir. navigasyonum bozuktur benim. Ben tarif ettim. Kıble senin dedim tahmini bu tarafa doğru. Dön döndü. Otur şimdi dedim. Dedim lâ ilâhe illallâh çek. Ben onu da bilmiyorum dedi. La ilahe illallah, lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh Muhammed’un Rasulullah. Dedim buna devam edeceksin. Ne zamana kadar dedi? Uykum gelinceye kadar dedim. Siz şimdi ona diyeceksiniz ki Fâtiha öğrenmeden sen hiçbir şey yapamazsın.

İmâm-ı Âzam’ın açtığı, Horasân Erlerinin açtığı yol bu. Kolaylaştırın. Evet. Günümüz Türkiye’sinde biz neyi tercih ediyoruz? Vallahi günümüz Türkiye’sinde bizim neyi tercih ettiğimiz öyle değil. Biz günümüz Türkiye’sinde biz ne yazık ki, biz ne Araplaşabildik, açık açık konuşayım, ne Türkleşebildik, ne biz İmâm-ı Âzam’ın yolunu tutabildik, ne de başka bir yol tutabildik. Ne biz Maturi dili akidelerini tutturabildik, ne de başka bir şey. Çok acı, gerçekten dini meselelerde biz ne yediğimiz belirsiz bizim. Evet, biz hangi yoldayız belli değil. Bana birisi dese ki, Hanefiyiz, biz, ben öyle şeyler koyarım ki onun önüne, o kendi kendine der ki biz Hanefiyiz değilmişiz. İtikâdda Maturi değilse öyle şeyler koyarım önüne, siyasi, ekonomik, o kimse der ki biz Maturi değilmişiz.

Ve bir çift daha ileri söyleyeceğim. Gerçek manada bu ülkede İmâm-ı Âzam ve İmam Maturi’de konuşulmuş olsa ve anlaşılmış olsa, Türkiye’deki partiler, siyasiler, cemaatler, tarikatlar, bak cemaatler, tarikatlar, Türkiye’de Müslümanların üzerinden baronluk Kur’ân, dini baronların hepsi de yıkılır. O yüzden hiçbirisi de istemez Türkiye’deki Hanefiyi Maturi diğ çizgisini. Bakın bu ülkede huuş baronları, uyuşturucu baronları, ahlaksızlık baronları, hukuk baronları, adâletsizlik açısından baronları olduğu gibi dîn baronları da var. Onlar istemezler. Bunlar istemezler. Ve bu ülkede din baronlarının istediği noktada isen kabul görürsün. Din baronlarının istediği noktada değil isen kabul görmezsin. Din baronları bütün ülkenin dinamiklerini ayağa kaldırırsak seni boğar.

Evet, bunları da bu ülkede konuşabilecek hiç kimse yoktur. Din baronlarına siz sataşamazsınız ülkede. Din baronlarının pîri de Diyanettir. Evet, Türkiye’nin en zengin vakfı Diyânet vakfıdır. Sonra cemaatler gelir dîn baronları olarak, sonra tarikatlar gelir. Bunlar din baronudur bu ülkede. Ben tarîkat yoktur diye bağırım canları sıkılır. Tarîkat yok aldanmayın. Evet, Türkiye’de tarîkat yok, tarîkat baronluğu var. Türkiye’de cemaat yok, cemaat baronluğu var. Geçiniyorlar, yutuyorlar oradan. Türkiye’de ne tarikatı varmış ya? Baronluk kurmuşlar. Alevî dergâhlarında, tekkelerinde, cemevlerinde de baronluk kurmuşlar. sadece Kadir-i Rufay Nakşibendî olarak görmeyin meseleyi. Bir değişiklik var. sadece Kadir-i Rufay Nakşibendî olarak görmeyin meseleyi.

Bir değişiklik var. git dedenin cebine parayı koy, affol. He? Düşüklükten kurtul. Ne kadar çok para verdin, o kadar düşkünlükten kurtuldun. Nerede? Alevîlerde. E ne olacak? Tarikatlarda da, tarîkatım diyen, basan parayı gidiyor baş köşeye oturuyor. Cemaatlerde de aynı. Bas parayı git, baş köşeye otur. Partilerde de aynı. Bas parayı birinci milletvekili aradığı ol, kim olursan ol. Geçenlerde bir milletvekilini çıkardılar, iki kelimeyi bir araya getiremiyor. Adam milletvekili yapmışlar. Sokaktan tutup götürdün, adamı koysan iki kelimeyi bir araya getirir. Onu nereye koydun? Bas parayı birinci sıraya gir. Baronluk var. Baronlar ele geçirmişler her yere. O zaman Türkiye neyi yaşıyor? Türkiye neredeyse sorusuna cevap.

Türkiye baronların elinde oyuncaklar var. Din olarak, siyasi olarak, ekonomik olarak, kültürel olarak biz baronların elinde oyuncakız. Bizi ilgilendiren, bu gece ilgilendiren şey ne? Din. Dinin içerisinde ne? Hanefî Mâtürîdî çizgisi. Yemin ediyorum yok. Yok. İbadet olarak var. biz o kadar çok böyle titiziz ki Selahattin Vitîr namazı İmâm-ı Âzam’a göre vacip, İmâm Muhammed, İmâm Yûsuf’a göre nafile. Bakın bunu dahi öğretmezler size. Vitîr namazı İmâm Muhammed, İmâm Yûsuf’a göre nafiledir, İmâm-ı Âzam’a göre vaciptir. Eyvallâh. Ve bu namaz o kadar çok önemlidir bizde. Ama rüşvet bu kadar önemli değildir. Bu namaz çok önemlidir bizde. Ama ihâlelerdeki düzenli aletler, bu namazın bir şey değil. İhale edilir.

Bu namazın bir şey değil. Bu namaz çok önemlidir bizde. Ama ihâlelerdeki düzenbazlık önemli değildir bizde. Bu namaz o kadar çok önemlidir. Ama hırsızlık bu kadar önemli değildir bizde. Bu namaz çok önemlidir bizde. Muhakkak bu namazın kılınması lazım. Ama milletvekillerinin bir tane oğlu, kızı, gelini, damadı, dıdımın dıdısı dahi kenardan, yandan, köşeden işe girer. Bir garibanın çocuğu işe giremez. Bu bizde ama çok önemlidir. Vitîr namazını kaçırmayız biz. Hele kulaklarımıza dikkat edelim.


Kulak Memesi, Çocuk İsmi ve Ezan Meselesi

Kulak mememizin arkasına mı değdi, önüne mi değdi? Parmak kuşları nereye değdi? Bakar yandaki kimse, namaza duracak olan genca, parmak kuşları nereydi? Olmadı senin namazın. Ne oldu? Senin kulak memenin arkasına değcekti. Ulan memleketi sayıyorlar. Kulak memesi mi kalmış? Ama o kulak memesine bakar. Evet. Kulak memesi önemli. Ellerini nereye kadar kaldırdın, açtın mı, kapattın mı? Kaç santim derecede açtın kollarını Allâhu Ekber derken? Adam ne demiş? Sizin şeyhiniz demiş, dua ederken, tok açıyor ellerini demiş. Ulan hepsini ben toplamayacağım. Ona dedim, ne dediğimi sor ona. Ne dediğimi sor. Senin ne dediğine bakmıyor. Dua da ellerini böyle açmışsın, ona bakıyor. Biz sünneti terk etmişiz böyle açmakla.

Evet. Açı şeyler. O yüzden ülkem adına üzülüyorum. Ülkemin insanları adına üzülüyorum. Ama ben bunların son bulacağına inanarak tan 35 yıl yaşadım. Hep inandım, dedim bir gün son bulacak. Değişecek dedim, öyle inanarak tan 35 yılı bitirdim. Bizim Hakan kafa sallıyor arkadan. Ümîdini yitirmiş o. İyi bir solcu o, ümidini yitirdiysen. Benim haydi haydi yitirmem lazım ama ben diyeceğim dediğim gibi, ben sizlerden ümitliyim. İnşâallâh. gerçekten bunu samimiyetimle inanın. belki de böyle bir topluluğun içerisinde olmasam ben de bir kıyıya köşeye çekilir, ömrümün son bulmasını beklerdim. Gerçekten din adına söylüyorum bunu. Biz normal şeyler yaşamıyoruz. Kur’ân’ın sünneti karşınıza alın. kendinizi onun karşısına oturtun.

Bu sizler için değil büyük bir çoğunluğu. Sizin dışınızdakiler için. O zaman gerçeklerini görürler. Allâh bizi affetsin. Üçüncü sayfadan devam edeceğiz inşallah. Buyur. Mikrofon verin. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu, herkese ma’lûm Osman Bey, Osman Gâzî. Fakat adamın adı Osman değil. Buradaki bütün arkadaşlar biliyordur. Ataman ya da Tuman. Bence iş oradan başlıyor bozulmaya. Neden biz çocuklarımıza Türk ismi koymuyoruz? Şimdi bak buradaki herkes bir öz eleştiri yapsın. Çoğumuzun çocuğu, torunu hep Arap ismi. Şimdi kızacaksın bana ama. Ben hiç kızmıyorum. bir ırkçı değilim ben biliyorsun tanıyorsun. Milliyetçiliğimiz var ama neden çocuklarımıza Türk ismi koymuyoruz? Bu bir. Bir de ikincisi daha çok kızacaksın bana.

Şimdi Türk lüktan şeyden bahsettik. Kuranı Türkçe okumaktan, siz de Türkçe okuyorsunuz falan. Peki neden ezan Türkçe değil? Evet bu normalde mesela ezan neden Türkçe değil? Bakın bir şeyi Türkçe’ye çevirmek farklı bir şeydir. Bir şeyi normalde şimdi ezan Arapça. Nereye gidersen git Arapça okunur. Türkler de Arapça okumuşlar başlangıcından itibaren. Bu bir çağrı. Nereye giderse gitsin insanlar o çağrıyı duyduklarında namaza koşarlar. Şimdi bir kimse mesela ezanın Arapçasını bilmiyorsa kendi lisanıyla insanları namaza davet edebilir. Böyle bir sistem uygulayabilir. Tekrar çünkü ezanı da bir şey yapmak için. Namaz ezanından evladır. Bir yerde ezan okunmasa da namaz kılarsınız. Bu fetvadan kıyas ederekten yürüyorum bu yolu. namazda Fâtiha’yı Türkçe okuyabiliyorsanız Arapçasını bilmediğinizden dolayı ezanı da siz Türkçe okuyabilirsiniz.

Bilmiyorsanız. Ama ezanı Arapçadan Türkçe’ye çevirmek zulüm. Evet. Bunu zorla devlet baskısıyla yapmak zulüm. Bu bilmeyenler için. Bir kimseye devlet baskısıyla Fâtiha’yı okumak için ezanı okuyabilirsiniz. Evet. Evet. Bu bilmeyenler için. Bir kimseye devlet baskısıyla Fâtiha’yı öğretmek de zulüm. Bir kimseye devlet baskısıyla ezan okutmak da zulüm. Arapça bilmeyen bir kimseye zorla Arapça öğretmek de zulüm. Evet. Evet. Gittiniz Finlandiya’ya gittiniz. Finlandiya’da herkes Fince konuşuyor. Ona birisine deyip de sen Arapça bilmiyorsan ezan okuyamazsın demek de zulüm. Fince ezan okunursun. Eyvallâh. Dini siz bir kimseye zorlayarak bir şey yaptırmanız zulüm. Tırnak içerisinde dini bir şeyi zorla yaptırmak zulüm.

Ne yaparsanız yapın zulüm. İmam Mâtürîdî’nin bu konuda muhafaza duruşu vardır mesela. Ben şimdi diğerleri deyip ötekileştirmek istemiyorum. İmam-ı Mâtürîdî’nin dışındakiler şunu derler. Amelle îmânı birleştirirler. Ama İmâm-ı Âzam birleştirmez. İmâm-ı Âzam der ki bir kimse Müslümanım dediğinde Müslümandır. Velev ki o kimse dini ibadetlerin hiçbirisini de yapmasın. O Müslümanın dediği müddetçe o kimse Müslümandır. Siz ona, bakın altını çiziyorum. Siz ona dini amellilerini birleştirir. Dinli amelleri, dini ibadetleri veya öğretileri zorla yaptıramazsınız. Bakın zorla yaptıramazsınız. Bu Hanefî-Maaturidi çizgisidir. Zorlayamazsınız. Bu çizgi Âyet-i Kerime’ye bağlar. Dinde zorlama yoktur Âyet-i Kerime.

Dinde zorlama yoktur Âyet-i Kerime. O yüzden ben kardeşlerin arasında gönüllülüğü esas tutarım. Bu bir. İkincisi çocuklarımıza isim koyma. Hadîs-i şerîf var. Bu konuda buna uyar insanlar. ne isim koyalım diye. Burada Arap ismi yoktur. Şeylerde. No. Hadîs-i şerifte. Hadîs-i şerifte şu var. Allâh’ın isimleri ve peygamberlerin isimleri. Hadîs-i şerifte nettir. Allâh’ın ve peygamberlerin isimleri. Hayırlı isim olarak nitelendirilir. İyi. İbrahim Aleyhisselâm, İbrahim ismi. Arap ismi değildir. Zekeriyyâ ismi Arap ismi değildir. Mûsâ ismi Arap ismi değildir. Îsâ ismi Arap isim değil, yâhya ismi değil, Ya’kûb Arab ismi değildir. İsmail Arap ismi değildir. Evet. Nûh Arap ismi değildir. Bunlar Arap ismi değildir.

Kur’ân tamamiyetle Arap kelimelerden oluşmaz. Evet. biz onu Arapçayın dedikleri âyet-i kerime de, âyet-i kerimeye karşı geldiğim düşünülmesin. İçersinde Arap dilinin haricinde dillerin olduğunu söylerler. Evet. O yüzden isim meselesine gelince, dinin bir emri değildir Arap ismi kullanacaksın diye. Ben bir çift daha ileri gideyim. Mustafa Arap ismi değildir. Evet. Ama bu son 300 yıl diyorum ya, son 300 yıl çok değişikliklere maruz kaldık. Ama insanlar isim konusunda bu konuda hürler. Üçüncü sayfadan devam edeceğiz. İnşâallâh önümüzdeki hafta sorular gelirse, tamam. Bana soruları vermiyor, sen hop oturup hop kalkacaksın diyor. Ondan sonra anlaşmamız öyle. Soruları sahibine ver. Ondan sonra diyor ki kopyajilik yok diyor.

O yüzden önüne ne gelirse ona bakacaksın diyor. Biz de razıyız. O yüzden önümüzdeki haftanın konusu sohbet bizi nereye götürecek ben de bilmiyorum. Var mı Hakan kardeş başka soru? Bu kadar. Ha çok var. Yok bu akşamlık diyorum var mı? El-Fâtiha. Âmîn. Bir arkadaş buraya herhalde rüya ve soru göndermiş. Kardeş İstanbul’danmış herhalde. Burada rüya okumuyorum yorumlamıyorum inşallah. Bunu içerideki masaya koyun. İçeri masaya koyarken inşallah. Geceniz hayır olsun. Sürçülisan ettiysek hakkınızı helal edin. Selamünaleyküm.


Kaynakça ve Referanslar

  • Açılış Duâsı ve Mâtürîdî Girişi: Sohbet açılışında okunan kelime-i tevhîd ve salavât — Buhârî, Daavât 65; Müslim, Zikir 19 (“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh”); Hakk’ı hak, bâtılı bâtıl bilmek duâsı — Müslim, Duâ 73 (“Allâhümme erine’l-hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ahû, ve erine’l-bâtıla bâtılan ve’rzuknâ ictinâbehû”); Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışma emri — Âl-i İmrân 3/103 (“Hep birlikte Allâh’ın ipine sarılın”); Nisâ 4/59; Mesnevî sohbetlerinden Mâtürîdî sohbetlerine geçiş (3 eser silsilesi: Nefes-1, Nefes-2, Nefes-3); siyasâl İslâm kitabı (Hakan kardeşin soru-hazırlama usulü); Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe tercemesine el sürmenin câiz oluşu — Diyânet İşleri Başkanlığı Dîn İşleri Yüksek Kurulu fetvâları (2010/142); Kâsânî, Bedâyi’u’s-Sanâyi’ (Kur’ân’ın Türkeeli ve tefsîr nezdinde mesh hukmü); Hasan Onat, Türkiye’de Dînî Anlayışta Değişim Süreci — mezheb tanmının dinî-siyâsî-fikrî akımlar oluşu; Ebû Mansur el-Mâtürîdî biyografisi — Kemal Işık, Mâtürîdî’nin Kelâm Sisteminde Îmân, Allâh ve Peygamberlik Anlayışı (AUİF Yay.); Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratu’l-Edille; Sa’düddîn et-Teftağzânî, Şerhu’l-Akâid
  • Mezhep Nedir: Fikri ve Siyâsî Yön: Mezheplerin dinî-siyâsî-fikrî akımlar olarak tanımlanışı — Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn; Bağdâdî, el-Fark beyne’l-Fırak; Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal; İbn-i Hazm, el-Fisal fi’l-Milel; Şâfiî mezhebinde kovâya batırdığı kol kan çıkarsa abdest bozulmaz — Nevevî, el-Mecmû’ 2/60; Hanefî mezhebinde bir damla kan ile abdestin bozuluşu — Mergınânî, el-Hidâye; Kur’ân’ın mahluk olup olmadığı tartışması (Mu’tezile ile Ehl-i Sünnet arasındaki Mihne fırtınası) — Ahmed b. Hanbel, er-Redd ale’l-Cehmiyye; Taberi, Târîhu’l-Ümem, Hârûn Reşîd dönemi; İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin Emevî Devleti’nin yıkılmasına fetvâ vermesi — Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Âsâr; Saraşinî’nin el-Mebsûtında imam Ebû Hanîfe’nin Zeyd b. Ali kıyâmına destek para göndermesi; Ebu Zehra, Ebû Hanîfe; M. Hamdi Yazır çevirisindeki hayat; zalim sultâna karşı cihâd — Tirmizi, Fiten 13 (“En faziletûl-cihâdi kelimetû hakkın inde sultânın câir”); Ebû Dâvûd, Melâhim 17; İbn-i Mâce, Fiten 20; din ve devlet adaleti — Nisâ 4/58-59; Mâide 5/8
  • Mezhep Eşit Değildir Dîn: Dîn Kur’ân ve Sünnet’tir; mezhep bunlardan çıkarılan ictıhâdlardır — Şâfiî, er-Risâle (sünnetin hücciyyeti); Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Harâc; Kat’î nasslar üzerinde ictıhâd cai̇z değildir kuralh — Amidî, el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm; zarûrette mezhep dışı tercih — Karafî, el-Furûk; İmâm Ebû Yûsuf, İmâm Muhammed eş-Şeybânî, Serahsî, Kâsânî gibi Hanefî mezhebinin içinde ayı ictıhâdda bulunan zatlar — Hayreddin Karaman, İslâm Huku Tarihi; Ümmetin 73 fırkaya bölünmesi — Ebû Dâvûd, Sünne 1; Tirmizi, Îmân 18; 32 mezheb sayımı — Yaşar Nuri Öztürk, Din ve Fenomenoloji; İbn-i Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmu’l-Muvakki’în (mezhep taçlılı yasağı); Kâstelânî (İrşâdu’s-Sârî sahibi) ve İsfahânî’nin Hanefî mezhebi içinde özel ekoller oluşu — Kefâvî, el-Külliyyât; Süyûtî (í-Durûru’l-Mensûr sahibi) — Şâfiî ulemâsının en methûru
  • Ali Şerî’atı ve Yaşanan Dîn Yanılsaması: Ali Şerî’atı’nın “Dininizi iyi öğrenin yoksa yaşadığınızı dîn zannedersiniz” sözüne atfedilen Hazret-i Ömer radıyallâhu anh rivayeti; Ali Şerî’atı, Dine Karşı Din ve İslâm Bilimşlikli (Yurdakul Çakırer çevirisi); Mücrîm halkla avamı ayırma — Hucurât 49/13; A’râf 7/179; ibadete indirgenen dîn — Enfal 8/2-4; insanların dînden haberdar olmak üzere kıssâlar — Yûsuf 12/111; Mûnafikun 63/4; Türkiye Cumhûriyeti’nin irticai ile mücâdelesi ve dînî konumlandırması — 1937 Anayâsa şekilinde lâiklik maddesi, Tevhid-i Tedrisât Kanûnu (1924); 28 Şubat döneminde dînî tedrisâtta yasak — Şerif Mardin, Türkiye’de Dîn ve Siyâset; Nilüfer Göle, Modern Mahrem; tarîkatın yasaklılığı — 677 sayılı Tekke ve Zâviye Kanunu (1925)
  • Emevî Yıkılış Fetvâsı ve Türk İslamı: İmâm-ı Âzam’ın Emevî Devleti’nin yıkılmasına fetvâ vermesi; Emevî Arap ırkçılığı ve mevâlî meselesi — Halife Ali b. Ebî Tâlib sonrası Emevî Şceratî: Hugh Kennedy, The Prophet and the Age of the Caliphates; Hayreddin Karaman, Bâşlangıçtan Zamânımıza İslâm İlmihali; İbn-i Haldûn, Mukaddime, asabiyye kurami ile Emevî yapısı tahlili; Mâtürîdî’nin Ebu Hanife talebeler zinciri (semerkand ekolu) — M. Said Yâzcıoğlu, Mâtürîdî Kelâm Ekolü; Hanefi Mezhebi’nin Orta Asya yayılışı — Ahmet Saim Kılavýz, İslâm Akaidi; Hanefi-Mâtürîdî akaid çizgisi — Sa’düddîn et-Teftağzânî, Şerhu’l-Akâid; Ebu’l-Muîn en-Nesefî, et-Temhîd li-Kavâidi’t-Tevhid; İmâm-ı Mâtürîdî’nin Türk kökenli oluşu — Semerkand’ın Maturit köyünden olması — Kemal Işık, a.g.e.; Muhammed Aydın, Mâtürîdî’nin Fikirleri; İmam-ı Âzam’ın Semerkand yolundaki etkisi — Yaşar Kandemir, Hanefi Mezhebi
  • Türklerin Kökü ve Gök Tanrı Âdet-i: Nûh aleyhisselâm’ın oğulları Sam, Ham ve Yafes tasavvuru; Türk soyunun Yafes’e dayandırılması — Taberi, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk; İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye; İbn-i Hurdazbih, el-Mesâlik ve’l-Memâlik; Ahmet Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslâm; Muhammedî İslâm öncesi Orta Asya’da “tek Tengri” inancı — J.-P. Roux, Eski Türk Mitoloji ve Dini; Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi; Şamanların hikmet ehli oluşu — Mircea Eliade, Şamanizm; Türk şamanı vs. “büyücü” yanlış algısı — İlhan Başgöz akademik makaleleri; Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in câriyeye “Allâh nerededir?” sorusu ve “Allâh göktedir” cevabı üzerine Müslüman sayılması — Müslim, Mesâcid 33; Ebû Dâvûd, Eymân 16 (Muâviye b. el-Hakem es-Sülemî rivayeti); Vehhâbîlerin tekfirci usulüne yaklaşım — Şevkânî, Fethu’l-Kadîr; Muhammed b. Abdilvehhâb, Kitâbu’t-Tevhîd eleştirel degerlendirme — Yaşar Nuri Öztürk ile Hayrettin Karaman eleştirileri; testis (teslîs) inancının reddi — Mâide 5/73; Nisâ 4/171
  • Ehl-i Beyt’in Türklere Sığınması: Kerbelâ fâciâsı sonrası Hazret-i Hüseyin radıyallâhu anh soyundan gelen seyyidlerin Horasân ve Orta Asya’ya hîcreti — Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, Mekâtilü’t-Tâlibiyyin; Taberi, Târîh, Kerbelâ ve Muğreblr sonrası Ehl-i Beyt surgünleri; “Başınıza bir şey gelirse Türklere sığının” atfedilen hadîs — Deylemî, el-Firdevs; Fahûddin er-Râzi, tefsîr içi rivayetler; Hazret-i Osman Efendimizin kılıcı (Türk kılıç ustalarının işi) — TSM Kutsal Emanetler Bölümü; Abýelâlî, Kutsal Emanetler; Maide 5/67 (“Senin Rabbinin seni insanlardan koruyacağı” âyeti) — Tirmizi, Tefsîru’l-Kur’ân 5; Muhammed Reza Elsi’nin Türk kılıç ustalığı makalesi; Pomaklar, Boşnaklar, Arnavutların Türk kökeni — Necdet Sakaoğlu, Türk Kültür Tarihi; Kafkas göçleri ve Hazar üstü; Hunlardan Bulgarlara geçen Türk milletleri — İlber Ortaylı, Osmanlı Târihine Giriş; Ukrayna’da sivilerin zulüm altında olması meselesi — Rusya-Ukrayna Savaşı 2022 (insan hakları raporları); Müslümanın mazluma sâhip çıkma fîzi — Buhârî, Mezalim 3 (“El-müslümu ahû’l-müslim, lâ yazlumuhû ve lâ yüslimuhû”); Müslim, Birr 58; Mümtehıne 60/8-9 (zulme uğramışa merhametin mübahlığı); cihâd-ı ekber — Beyhakî, ez-Zühüd
  • Alpaslan, Osmanlı ve İki Badîre: Hacilarn üzerinden İslâm dünyâsı sarsılırken (11. y.y. Haçlı Seferleri’nin ezici etkisi) Selçuklu Tuğrul Şâh ve Alpaslan’ın kurtarıcı rölü — Malazgirt 1071 zaferi; Faruk Sümer, Oğuzlar; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti; Ramazan Şüeşen, Eski Türkler’de Dîn ve Toplum; İslam Dünyasının ikinci badîresi Osmanlı’yla aşılır: Jayne L. Findley, The Turks in World History; Üç kıtada Osmanlı hizmeti — Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ 1300-1600; İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek; İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin mensûb olduğu usul: Kur’ân → Sünnet → Sahâbe ictıhâdı → ray ile ictıhâd — Serahsî’nin el-Mebsûtundan giriş; Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Rasâil; Muhammed eş-Şeybânî, Kitâbu’l-Hucce; Ebû Hanîfe’nin aklmın vahye dayalı oluşu — Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; M. Ebu’l-Muhsin, el-Meezâhibü’l-Ümmâ; dîn dilinin tecedüd mesâlesi — Fazlur Rahman, İslâm ve Modernite
  • Fıkhu’l-Ekber ve İmâm-ı Âzam’ın Cesâreti: Ebû Hanîfe’nin Fıkhu’l-Ekber risâlesi (40 madde halinde akîde ilkesi) — Beyazî’nin el-Uŝsûlu’l-Münîfesi; İmâm-ı Âzam’ın el-Fıkhu’l-Ebsat, el-Âlimu ve’l-Müteallim, el-Vasiyye, er-Risâletu ilâ Osmân el-Bettî risâleleri — M. Zahid el-Kevserî neşri; İmâm Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîdi bu küçücük risâlenin 500+ sayfalık açılımı — F. Kholeif neşri (Beyrût 1970); B. Topaloğlu ve M. Aruaçi çevirisi (İSAM 2003); Te’vîlâtü’l-Kur’ân (Te’vîlâtu Ehlissunne) — 10 ciltlik tefsîr; Bekir Topaloğlu başkanlığında ta’lîk ve tahŝil (İSAM); Muâviye’nin oğlu Yezîd’in saltanını teslim alması, veliahtlık sistemine geçiş — Huşyar el-Hamkânî, el-Hilafe ve’l-Mülk; Yezîdî düzenin zulüm tescili — Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî, el-Hilâfe ve’l-Mülk; Ehl-i Beyt’in Emevî sultısı altında sürüldüğü-katledildiği — Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e.; Abbâsîlerin de İmâm-ı Âzam’ı hapse attırması — İbn-i Kesîr, el-Bidâye 10/107; Ebû Zehra, Ebû Hanîfe, şehitlik bahsi; zorlaştırmayıp kolaylaştırma hadîs-i şerîfi — Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihâd 6 (“Yessırû ve lâ tu’assirû”); Fâtiha’nın zarûrette Farsca okunmasına dair İmâm-ı Âzam fetvâsı — Serahsî, el-Mebsût 1/36-37; Kâsânî, Bedâyi’ 1/112; İbn-i Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr 1/486 (sonradan ric’at)
  • Kolaylaştırma Takvâdır: Hanefî Çizgisi: Hanefîlere göre “takvâ kolaylaştırmaktır, zorlaştırmak değildir” prensibi — İbn-i Abidin, Reddu’l-Muhtâr giriş; Yusuf el-Karadâvî, et-Teysir fi’l-Fetvâ; ruhsat ve azimet bahûsi — Şâtıbî, el-Muvâfakât; Ebû Hanîfe’nin kolaylaştırıcı ictıhâdları — Ebu’l-Vefâ el-Afgânî, Keşşâfu Istilahâti’l-Fûnûn; aşağı Mezopotamya-Arap mezheblerinde (özellikle Hanbelî ve Vehhâbî geleneğinde) zorlaştırmayı takvâ sayma eleştirisi — Hayreddin Karaman, İslâm’da İnç Tesbîtî; İslâm’ın gerçek çizgisinden inkırazı — Abûl Hassan Şazilî, Târih-i İslâm; Suudî Arabistan’daki Vehhâbî ırkçılığı ve Arapların Hanefîlerden uzak durması — Nabil Mouline, The Clerics of Islam; pomaklar-Boşnaklar-Arnavutların Türk-Hanefî kültürüne yakınlığı — Yusuf Halacðlu, Türkler’in Soy Kütüğu; Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki kolaylaştırıcı dîn politikası — İnalcık, a.g.e.; Şâfiî’nin er-Risâlesinde zoru kolaylaştırma ve kolayı zorlaştırmama prensibi; zoraki tedrisât ve mülki yazılanın hataleri — Nisâ 4/19, 28; Hâc 22/78 (“Dînde hiçbir zorluk kılmadı”)
  • Horasân Erleri ve Kapatılan Tekkeler: Ahmed-i Yesevî (öl.1166) ve Horasân meleşi; Dîvân-ı Hikmet‘teki akım ve 72.5 milletle barışık olma prensıpi — Kemal Eraslan, Ahmed-i Yesevî: Hayatı, Eserleri, Fikirleri; Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar; Tapduk Emre ve Yûnus Emre münasebeti — Abdülbaki Gölpınarlı neşri Yûnus Emre Divanı; Hacı Bayrâm-ı Velî ve Bayramiliğin Anadolu’daki yayılışı — Fuat Bayıklı, Hacı Bayrâm-ı Velî; Kaygısuz Abdal — Abdülbaki Gölpınarlı, Kaygısuz Abdal Divanı; Sarı Saltuk ve Balkanlara yayılış — Ahmet Yaşar Ocak, Sarı Saltuk; Bektaşîlik, Celvetîlik ve Kalenderîlik — Necdet Tosun, Bahâüddîn Nakşbend Hayatı Görüşleri Tarîkatı; Osmanlı son dönemi ve Cumhûriyet devri tarîkat kapatılışı — 677 sayılı Tekke ve Zâviyeler Kanûnu (30 Kasım 1925); Bektaşî ve Alevî zulüm tarihi — Baki Öz, Alevîlik Nedir; din baronları eleştirisi — İsmail Kıllıoğlu, Dîn Sosyolojisi; Diyânet Vakfı’nın Türkiye’nin en zengin vakfı oluşu — Vakıflar Genel Müdürlüğü beyanları; tarîkat baronluklarına akademik yaklaşım — Ruşen Çakir, Ayet ve Slogan; 72.5 millet prensibi tevarüf (görüş) — Balım Sultan Buyûruk’u
  • Türkçe Kur’ân Oku ve Buhârî Tercemesi: Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe mealleri (Atatürk döneminden beri Diyanet, Elmalılı Hamdi Yazır, Süleyman Ateş, Hasan Basri Çantay); Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili (9 cilt); 1935-1938 arası Buhârî-i Şerîf’in Türkçe tercemesi (Ahmed Naim ve Kamil Miras neşri); Fâiz hükmü — Bakara 2/275-281 (faiz mutlak harâmdır); mirâc haftası ve mirâcda fâizcilerin durumu — Nesâî, Buyû’ 92; Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/254 (hadislerde faiz yiyenin kabir ve mahşer durumu); fuhuş ba’şvuruşu — İsrâ 17/32; Nûr 24/2-3; dedikodu ve gıybet — Hucurât 49/12 (“Hibbu ehadukum en ye’kula lahme ahihi meyten”); rüşvet — Tirmizi, Ahkâm 9 (“Lânetullâhi ale’r-râşî ve’l-mürteşî”); ihalelerde düzenbazlık — Müslüm, İmâre 15 (emanete hıyânet); bir harfi öğrenmenin sevabı — Tirmizi, İlim 16 (“Men karâe harfen min kitabıllâh felehû bihi hasene”); İmâm-ı Âzam’ın Fâtiha’nın Farsca okunabilmesi fetvâsı — Serahsî, el-Mebsût 1/37; Kâsânî, Bedâyi’ 1/112-113; namazda Arapça dışı lisan okumak — Yaşar Kandemir, Hanefî Mezhebi
  • Banyoda Cinnî Tâifesi ve Dîn Baronları: Gece gecesi cinnî isabâti iddiasıyla başvuran kimseye kelime-i şehâdet ile talkın — Müslim, Îmân 44 (kelime-i şehâdetin ihya ediciliği); Gusul âdâbı — Nisâ 4/43; Maide 5/6; Buhârî, Gusul 1-2; Müslim, Hayz 36 (Hazret-i Âişe annemizin Resûlullah’ın guslünü tâ’rifi); Fatiha’yı bilmeyen Müslümanın Allâhu Ekber ve Lâ ilâhe illallâh ile namâzını kılması ruhsatı — Ebû Dâvûd, Salât 135 (Rifâ’a hadisi); İbn-i Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr 1/462; dîn baronları — dini sermaye, tarîkat/cemaat vakıflarının ticarî yapılanı — Ruşen Çakir, Ayet ve Slogan; İsmail Çağlar, İslâmî STK’lar ve Siyaset; Diyânet Vakfı ve cem-i cemi’a servetlik — 2018 VGM raporu; Alevî dedeleri ve “affol” düzeni eleştirisi — Ali Yaman, Alevîlik ve Dedelik; Vitîr namâzı Hanefî mezhebinde vâcib (İmâm-ı Âzam’a göre), İmâm Muhammed ve İmâm Ebû Yûsuf’a göre nâfile — Serahsî, el-Mebsût 1/154; Mergınânî, el-Hidâye 1/73; Kâsânî, Bedâyi’ 1/272; Vitîr namâzı hakkında Nesâî Kiyâmu’l-Leyl 25 (“Kad cale lûmýslümîna salâten hîye hayrun leküm min humri’n-naam”)
  • Kulak Memesi, Çocuk İsmi ve Ezan Meselesi: Namazın fıkhi tartışmaları: tahrîmen tekbîrinde ellerin kulak memesi hizâsına kadar kaldırılması (erkekler için, Hanefî mezhebinde) — Mergınânî, el-Hidâye 1/49; Ebû Dâvûd, Salât 115 (Mâlik b. Huveyris hadisi); kadınlarda göğüs hizâsına kadar — Kâsânî, Bedâyi’ 1/201; duanın ellerini avuçları semaya dönük açılış şekli — Tirmizi, Daavât 8; Ahmed, Müsned 5/55; Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ismiyle doğan çocuklara “Allâh’ın ve peygamberlerin isimleri hayırlı isimlerdir” hadîs-i şerîfi — Ebû Dâvûd, Edeb 68 (Âsim b. Kulesûm el-Leysî); Müslim, Âdâb 1-3 (“Ahabbu’l-esmai ilâ Allâhi Abdullâh ve Abdurrahmân”); İbrâhîm, Mûsâ, Nuh, Îsâ, Zekeriyya, Yahyâ, İsmail isimleri Arabî değildir (eski Samî dilleri kökenli) — Jawad Ali, el-Mufassal fî Târîhi’l-Arab kable’l-İslâm; Toshihiko Izutsu, Kur’ân’da Dini ve Ahlakî Kavramlar; Ezanın Arapça okunuşunun esas olduğu — Müslim, Salât 3 (ezanın şerh-i býyanu); devlet baskısıyla 1932-1950 arası Türkçe Ezan dönemi — İsmet Bozdağ, Ezanın Türkçeşi; 1950’de tekrar Arapça’ya dönüş — DP iktidarı; “Dînde zorlama yoktur” âyeti — Bakara 2/256 (Lâ ikrâhe fi’d-dîn); Nahl 16/125; Kâfirûn 109/6; İmâm-ı Mâtürîdî’nin dîn ile amel arasndıaki ayrımı ve İmâm-ı Âzam’ın “Müslümanım diyen Müslümandır, amelini yapmasa bile” sağlam usulü — Fıkhu’l-Ekber 1. madde (îmânnı amele bağlamama prensibi); Ebû Zehra, Ebû Hanîfe; M. Ebu’l-Muhsin, el-Mezahibü’l-İslâmiyye; kelime-i şehâdet — Müslim, Îmân 43 (“Lâ ilâhe illallâh dediği müddetçe cennete girer”); sohbet kapanışı El-Fâtiha ma’a’s-salavât ve Sürç-i lisân etti̇ysek affola tasavvuf âdâbı

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Tarîkat, Zikir, Tevhîd, Sünnet, Silsile, Salavât, Hamd, Nûr. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı