Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2020 Soru-Cevap #48 — Velî, Mürşid, Şeyh ve Erenler

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2020 Soru-Cevap #48 — Velî, Mürşid, Şeyh ve Erenler. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Giriş: İçtihâd ve Tasavvuf Edebi

Es-selâmü aleyküm, hayırlı akşamlar. Allah tutmuş olduğunuz oruçları, yapmış olduğunuz ibadetleri kabul etsin inşallah. Cenâb-ı Hak affedeceği, lütfedeceği, ikram edeceği, ihsan edeceği ameller işletsin. Cümle ümmet-i Muhammed’e inşallah. Rabbim inşallah bu koronalı günleri tez zamanda bitirsin. Yeniden o eski günler demeyelim artık. Yeniden yeni bir hayata başlatsın inşallah. Bu Ramazân’da böyle evlerde geçiyor büyük bir çoğunluğunun. İnşallah anınlarda da böyle bir Ramazân ayı kalmış olacak. Bu akşamki konumuz Mürşid, Velî, Şeyh, Eren adı altında. Çünkü bu zaman zaman Anadolu’nun ve İslâm dünyasının değişik yerlerinde Mürşid, Velî, Şeyh, Eren, Abdâl gibi isimler altında Allah’ın sâlih kulları isimlendirilmiş, anılmış.

Bununla alakalı sohbet etmeye gayret edeceğiz inşallah. Tabii hazırlıkları bakınca kendi hazırlıklarıma herhalde biz bugün bunu sohbeti toparlayamayacağız. Belki de önümüzdeki perşembeye ve cumartesiye de inşallah bu sohbete devam edeceğiz. Şunu baştan söylemek istiyorum. Kimsenin Mürşidi ile, Şeyhi ile, Velî’si ile, Eren’i ile, babasıyla, dedesiyle, Abdalı ile işimiz yok. Şahıslarla işimiz yok. Herhangi bir toplulukla işimiz yok. Biz bu meseleye Kur’ân Sünnet, İmamların iştahı ve aynı zamanda da o ilk Velî’lerin, o ilk Mürşidlerin bu meselede söylemiş olduğu sözleri ölçe alacağız kendimize. Bugün bu ne demektir, ne değildir? Bununla alakalı sohbet olacak. Eğer ki yetiştiremeyeceğiz uzun sürecek belki de.

Önümüzdeki haftaya da bir Mürşidin görevleri nelerdir? Bir Mürşidin özellikleri nelerdir? Bunlarla alakalı sohbete devam edeceğiz inşallah. Tabii sizden gelen sorular sizin soru yoğunluğunuz hangi konuda yoğunlaşırsa belki de önümüzdeki haftanın sohbetini o yoğunlaşmasına göre tanzim edeceğiz. Çünkü geçen haftaki sorular bu konuda yoğunlaşınca biz bu hafta Mürşid, Velî, Şeyh, Eren, Abdâl, Baba, Dede çünkü değişik yerlerde bu tip isimler kullanılıyor. Bunlarla alakalı sohbet etmek istedik. Tabii bunların hepsi de tasavvufun içerisine giriyor. Tasavvuf alanına giriyor. Tasavvufu da ben bu noktada nitelendirirken meşhur Cibril hadisi var ya îmân nedir, İslâm nedir, ihsan nedir, ihsan nedir sorusuna cevap verirken Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmen yaşamandır cevabı mühcipince ben tasavvuf ilminin ve benimle beraber çok fazla bunun da Şeyh Efendiler, Velîler, Üstadlar, Arimler tasavvuf ilminin de bu ihsan noktası olduğunu ve çıkış dairesinin de bu olduğu söylenir.

İnşallah bu meselelerin hepsi de bu tasavvuf dairesinin içerisinde cehren eden deyimler, terimler bununla alakalı belki de birkaç sohbette yetmeyecek nereye giderse. Tabi bu arada Cumartesi günleri İslâm’da siyaset sohbetini böyle bir ara verdik, ara vermek zorunda kaldık. O sohbeti de unutmuyorum. Çünkü ben gerçekten o konunun konuşulması gerektiğine inanıyorum. Bu çünkü bugüne kadar biraz netameli bir konu olduğu için çok konuşulmamış. Bu konuda çok insanlar konuşmayı kendince uygun görmemişler ama Allah izin verirse inşallah o konuya da devam edeceğiz. Tasavvuf herkes bir mana yükler, herkes bir anlam yükler ama benim böyle sevdiğim anlam odur. İnsanı Allah’la barıştırmaya, Allah’a yaklaştırmayı, Allah’ı tanıtmayı, Allah’ı bildirmeyi, kısaca insanı Allah’a götürmeyi hedefleyen bir yol öyle söyleyelim.

Bunun adına tarîkat da denir, bunun adına sufilik de denir ama gerçek hedefi insanı Allah’a götürmektir. Başka bir derdi, başka bir hedefi yoktur ki olmamalıdır. Bunun için de müntesiplerini Seyri Sülük denilen manevi bir yolculukla terbiye edip nefislerini terbiye edip Allah’a yaklaştırır onları. Ve Allah’a vuslat etmenin, Allah’a götürmenin yolunu arar. O yüzden Seyri Sülük de bir mürşidi Kâmil’in gözetiminde Allah’a vuslat için çıkılan manevi yolculuğun adıdır. Bu seyri sülük adı, bir manevi yolculuktur. Bu manevi yolculuğun adını da Seyri Sülük ismini koymuşlar. O yüzden bu manevi yol bununla tanımlanmış, bununla bilinmiş. Tabii ehli tasavvuf bu yolculuğu gerçekleştirebilmek için de muhakkak bir mürşide bağlanmak gerektiği hususunda hem fikirler. biz bugün, özür dilerim, ilk sûfî olarak kabul edebileceğimiz muasibiden başlasak bütün yazılı olarak eser veren, bütün hepsine de baktığımızda hepsinin de ortak görüşü şudur.

Hepsinde büyük bir çoğunun, %95’inin, %98’i hatta %99’u diyebiliriz. Hepsinin de bu yolculukta muhakkak yaşayan diri bir şeyhin, yaşayan diri bir mürşidin olması gerektiğine inanmışlar. Ve bunu böyle öğretmişler. bir kimse nasıl dört mezhep imamımız var, İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Hanbelî ayakta duran ve biz bir fıkihi meseleye bakarken İmâm-ı A’zam’a, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Hanbelî’ye bakarız. Sonradan onlardan sonra gelen imamların içtihâdlarına bakarız ve onlarda bulamazsak eğer bu sefer yeni bir içtihâd ile içtihâd ederiz ya, veyahut da onlarda bulsak dair bazı şeyler yaşanır halde değildir, yaşanmaz haldedir.


Yeni İçtihâd, Velâyet ve El-Velî İsmi

O zaman yeniden bir içtihâd gerekebilir. O yeniden içtihâd da o günkü duruma konuma uygun durur. Kur’ân ve Sünnet’den yeni bir içtihâd çıkarılabilir. Bu mümkündür. O yüzden nasıl fıkıh dilinde ben yaptım oldu olmuyorsa tasavvuf ilminde de ben yaptım oldu, biz istedik oldu, biz böyle uygun gördük oldu demek biraz gerçekçilikten uzak oluyor. O yüzden bir mürşide bağlanmaksızın bu yolda sağlıklı bir şekilde yürünmesi, bu yolda sapkınlıklara uğramadan, düşüp kalkmadan böyle düşüp kalkmak derken yolda düşer kalkar insan. Buradaki düşüp kalkma, sapkınlık. Yoldan dışarı çıkmayı söylüyorum. bir kimse yoldan dışarı çıkınca zaten sıkıntılı, bir kimsenin bir mürşide bir şeyhe bağlanmaksızın bu tasavvuf yolunda, bu sûfî yolunda sağlıklı olarak mesafe kat etmesi, sağlıklı olarak yol gitmesi mümkün değil.

O yüzden insanlar kendi kendilerine bir tasavvuf yolu olarak söylüyorum. bizim şeyhimiz öldü ama kılıcı daha keskin. biz şimdi böyle manevi olarak yine onun eğitimi, öğretimi altındayız. Yok bizim şeyhimizin tasarrufu da devam ediyor. Bunlar böyle tasavvuf ilminin doğruları değil. İnsanlar kendi hiyerarşilerini kaybetmemek için, kendi bulundukları konumu durumu kaybetmemek için böyle şeyler söylemiş olabilirler. Bunların tasavvuf ilmi içerisinde doğruluk payı fazla değil. Mürşid, velî, şeyh, erenler veya abdâl, dede, baba kimdir? Öyle ya. Çünkü normalde sufiler kendi aralarında kimisine dede diyorlar. değişik tarîkat grupları var. Kimisinde baba diyorlar. Öyle değişik tarîkat grupları var. O yüzden dedelik, babalık, erenlik, abdallık bunlar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devrim yasalarına göre yasak.

Söylenmemesi gereken sözler. Birisini öyle isimlendiremezsiniz. Ama biz şimdi bir tasavvuf ilmi, orada tasavvufu konuştuğumuzdan bizim bunları isimlendirmemizde bir beis yok. Bunu korkudan söylediğimi zannetmeyin. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kanunu da bu. Bir kimseye siz mesela baba olarak nitelendiremezsiniz. dede olarak nitelendiremezsiniz. Bir kimseyi siz değişik isimlerde kanun olarak nitelendiremezsiniz. Mürşid, velî, şeyh, erenler veya abdâl nedir? Velî, sözlükte yardım eden, koruyan, yardım edilen aynı zamanda korunan anlamlarına geliyor. Bir vetçesi, bir yüzü yardım eden, koruyan, bir vetçesi de yardım edilen, korunan demek. bir vetçeden bakılınca ki bunu tabiri caizse Rabbani vetçeden bakarsak Allah müminlerin velisidir. buna noktada yardım edendir, koruyandır.

Ama bir kimsede velîlik sıfatıyla sıfatlandıysa o yardım edilen, korunan noktasına gelir. Bu noktada müminlerin kendilerince velî statüsü var mıdır? Evet. Böylece de bu sefer Allah onları korur, onlara yardım eder. Kelimenin çoğulu evliyâ. kelimenin çoğulu evliyâ olarak geçiyor. Ama Türkçe de bu tekil anlamda da kullanılıyor mu? Evet. Genel anlamda her mümin Allah’ın dostudur ve onun velî kuludur. Bir kimse mümin ise müminlik vasıflarını üzerinde bulunduruyor ise îmân etti, sâlih ameller işledi, haramlardan uzak durdu, kendini şüphelilerden sakladı. O kimse müminlik sıfatlarını üç aşağı beş yukarı üzerinde topladı. O zaman öyle olunca o da Allah’ın velî kulu oldu. Çünkü velîlik, askeri bir sistemde düşünülcek olursa hepsi de asker ya.

Normalde er de asker, çavuş da asker, onbaşı da asker, çavuş baş çavuş, teğmen yüzbaşı devam ediyor ya bu askeri de hiyer arşı. Bunun gibi velîlik de erinden şeyhim Abdullah Gürbüz Efendi öyle derdi. Erinden generaline kadar evliyadır derdi. Erinden generaline kadar hepsi de evliyâ. Ve velîlik, evliyalık böyle bir şey. Bir kimse gerçekten Allah’ın emirlerini yerine getirmeye çalışıyorsa ve gerçekten Allah’a yaklaşma derdi var ise o velîlik yolundadır, evliyâ yolundadır. O yüzden özel anlamda velîlik ise o farklıdır. Özel anlamda velîlik düzenli, kararlı, istikamet noktasında ve Kur’ân ve Sünnet’ten taviz vermeden ihlaslı bir şekilde Allah’a ibadet eden, Allah’a kulluk eden, başta peygamberler olmak üzere bütün sonradan gelen takvâ sâlih Müslümanlar da hepsi de birer velidir.

Bakın dikkat edin. Bütün peygamberler de velidir. Hazret-i Muhammed Mustafa da velidir. Adem aleyhisselâm da velidir aynı zamanda. Adem aleyhisselâm ile Muhammed Mustafa arasında ne kadar peygamber-i zişan efendilerimiz geldiyse hepsi de başlı başına birer velidir. Nebilikleri bu dünya hayatında, göz yumduklarında bitmiştir geçmiş peygamberlerin ama veliklikleri devam eder. Ve peygamberlik devam eder. Hazret-i Muhammed Mustafa’nın da dünya hayatıyla gözünü yumduğu anda peygamberlik vazifesi bitmiştir. Ama o peygamber midir yine? Evet. Ama velî olarak velîlik devam eder. Çünkü Allah’ın el velî ismi şerifi ortadan kalkmaz, ortadan yok olmaz. Peygamberlik son bulacaktır. diye hadîs-i şerîf meşhurdur.

Ayeti kerimede de sen son peygambersin, son nebisin diye de beyan edilmiş. Ve ondan sonra bir peygamber gelmeyecek.


Velîlik Kapısı Ebedî ve Hâl İlmi

Ama velîlik kapısı ebediyen açıktır. Ebediyeten. Bakın ebedî olarak açıktır. Bu dünya ile sınırlı değildir velîlik kapısı ve velîlik sıfatı. Bu dünya ile sınırlanması mümkün değildir de zaten. O yüzden bütün peygamberlerin velîlik sıfatları devam eder. Rüyalarda gelirler, hallerde gelirler. Ümmet-i Muhammed’i bu noktada nasîhat ederler. Ümmet-i Muhammed’e konuşurlar. Onların gelmeleri konuşmaları velîlik sıfatıdır. Bunlar ince perdeden ince sohbetlerdir. Onlar bir peygamber olarak gelip Ümmet-i Muhammed’in velilerine nasîhat edemezler. Ama velîlik sıfatıyla gelirler Ümmet-i Muhammed’in velilerine, mürşidlerine nasîhat ederler. Çünkü onların şu an ki durdukları nokta nebilik sıfatı değildir. Onlar şu anda peygamber olmalarına rağmen velîlik sıfatıyla Ümmet-i Muhammed’in velilerine gelip nasîhat ederler, sohbet ederler.

İsa Aleyhisselâm’ın yeniden yeryüzüne zuhur ettiğinde de bir nebi, bir peygamber olarak zuhur etmeyeceğinin gerekçesi de budur. Onun da çünkü peygamberliği ve nebiliği son bulmuştur. O bir velî kul olarak yeniden yeryüzüne iner Ve Mehtal Aleyhisselâm’ın yanında bakın dikkat edin Ümmet-i Muhammed’e hizmet eder. Ümmet-i Muhammed’in yanında durur. Kur’ân ve sünnet’e hizmet eder. O velîlik elbisesiyle hizmet eder. Velîlik sıfatıyla hizmet eder. O yüzden velîlik özel bir yoldur. Bu manada özel anlamda velîlik özel bir yoldur. Tabii zaman zaman şeyh kelimelerini de duyarız ya. şeyh nedir? Hz. Pirdi öyle diyor. Saçı sakallara ağırmış kimseye diyor. İhtiyar kimseye şeyh denir diyor. Hazret-i Mevlânâ.

O yüzden şeyh de yaşa eliye geçmiş ondan sonra. Saçları sakallara ağırmaya yüz tutmuş. Kişiler hakkında kullanılan bir terim. bir meslekte bir herhangi bir fiili hatta eskimiş, tecrübe kazanmış bir saçı sakalı o meslekte ağırmış bir kimse. O yüzden normalde şeyh dediğimizde ihtiyar bir kimse. Saçı sakalı bir yolda ağırmış. Mesela o kimse tamirci. Çok iyi bir tamirci. Bir sürü çıraklar yetiştirmiş. Bunu normalde eskiler tamircilerin şeyhi diye nitelendirebilirler mi? Evet. Ve tamircilerin şeyhi, tercilerin şeyhi olabilir mi? Evet. nasıl böyle üniversitelerde profesörler vardır ya böyle yaşlıdır. O konuda artık o duayen gibi olmuştur. Öyle derler ya. o böyle 80 kusur yaşındadır, 70 kusur yaşındadır ama ilim ehlidir onlar.

Para pul gözetmek sizin vazifelerine devam ederler. Öyle insanlara hayranım. Ayakta alkışlamak lazım öyle kimselere. Emeklilik bilmiyorlar. şeyhin manası da bir meslekte yoğrulmuş, bir meslekte tecrübe sahibi olmuş, bilgi sahibi olmuş, ilim sahibi olmuş, yaşlanmış kimseye dönüyor. Genelde Araplarda kabile reisleri vardır. Kabile kabiledir. Onların kabillerinin başındaki o kimseye de şeyh denir. Şeyh denir. çevresinde bir önderlik yapan bir kimseye şeyh denir. bu noktada böyle şeyhler böyle isimlendirilen kimseler olduğu gibi tasavvutta da bir eğitim görmüş, bir yol yordam görmüş, bir tarîkat görmüş, bir şeyh görmüş. O tarikatta o şeyhin eğitimin altında durmuş. İrşat ve noktasında belli bir hale gelmiş.

İcazete layık, liyakata haiz, Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sisiilesine mensup ve o sisiyleye ulaşan bir icazetli tasavvuf büyü, tarîkat büyü. Tarikatın, tasavvufun, piramidin en zirve noktasında duran kimşede de ne deniliyor? Şeyh deniliyor. O yüzden bizim bu akşam konuşacaklarımız bu şeyh efendilerle alakalı. tasavvuf ilminde derinleşmiş, tasavvuf ilminde icazete layık görülmüş ve buna liyakat göstermiş ve icazeti de Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sisiilesine ulaşmış mürşidler, velîler, şeyhler, ebdâller, babalar, dedelerle alakalı bu akşamki sohbetimiz konumuz. O yüzden bu ehli tasavvuf zahir kal ilminde olmayıp onlar hal ilmiyle uğraşan, hal ilmiyle yürüyen öyle olunca da tasavvuftaki öğretinin, tasavvuftaki yolun rengi de değişiyor.

Çünkü benim her zaman söylediğim bir şeydir. Siz fıkıh ilminin çok incelikleri olmasa da kendinizi dini yaşayabilecek hale okuyarak getirebilirsiniz. O hale getirebilirsiniz. Dininizi yaşayacak kadar bir ilim eline kendinizi getirebilirsiniz. meşhur ben el-Hidaye’den bakarım fıkıhla alakalı meselelere. Kuduri’den bakarım. Daha da çetrefili bir mesele ise İbn-i Abidin’den bakılır. Fetavayı Hindiye’den bakılır. Fetavayı Mesele-i Mes’ebine göre söylüyorum. Ama bu tasavvuf ilmiyle alakalı siz eski tasavvuf kitaplarından meselenin ana kaidelerini öğrenebilirsiniz belki de. Ama o yaşanırken muhakkak ki bir üstaddan, bir mürşidden öğrenmeniz. Bir üstaddan, bir mürşidden bunun zikzaklarını, iniş çıkışlarını bilmeniz, öğrenmeniz gerekir.

Onun rehberliğinde bunu elde edebilirsiniz. Çünkü tasavvuf bir hal ilmidir. Bu hal ilmini ancak bir mürşidden, bir üstaddan öğrenir o kimse. Bir mürşidi yoksa, bir üstadı yoksa o hal ilmini sağlam delilleriyle öğrenmesi sapmadan, saptırmadan o yolda yürüyebilmesi çok güçtür.


Mürşid-Velî-Erenler ve İnsân-ı Kâmil

İşte tasavvufta bu manadaki üstadlar için mürşid, velî, erenler, abdâl, dede, baba gibi, şeyh gibi kavramlar kullanılır. Bu ünvanları alan kimse, eğer gerçekten bu ünvana layık bir kimse ise insân-ı kâmil, mürşid-i kâmil diye nitelendirilebilir. Ve bu kemale asaleten sahip olan da Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleridir. Çünkü Adem Aleyhisselâm’dan günümüze ve kıyamete kadar Allah’ı en fazla bilen, en yüksek derecede bilen, en nam-ütenayi hal ile bilen Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleridir. O yüzden tabiri caizse en büyük sûfî, en büyük velî, en büyük mürşid, en büyük derviş, en büyük baba, en büyük abdâl Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri.

Ve diğer kâmil velîler, şeyhler bu kemale veraset yolu ile sahiplerdir. Asalet yolu ile değil, asaleten bu Hazret-i Muhammed Mustafa’ya aittir, Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e. Ama normalde diğer bütün velîler veraseten ona sahiptirler. Çünkü onlarda da, onların hepsi de nur Muhammed’inin nurundan kandillerini yakmışlardır tabiri caizse. O yüzden o velilerin, o mürşidlerin üzerinde bir nur var ise o nurun kandili Hazret-i Muhammed Mustafa’dan ateşlenmiştir. Hazret-i Muhammed Mustafa’nın şemşeyesinin altındadır bütün velîler, mürşid-i kamiller ve alimler. O yüzden meşhurdur ya, hadîs-i şerîf, alimler Peygamberlerin nüvarisidirler. Peygamberler miras olarak ne dinar ne de dirhem bırakmışlardır. Onlar sadece miras olarak ilim bırakmışlardır.

Kim ilimden nasibini alırsa çok büyük hayırlara kavuşmuş olur. Ebu Davud, İbn-i Maci Buhari, Ebu Davud. O yüzden bu ilmin, tasavvuf ilminin aslı, asaleti Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerindedir velîlik olarak. Bütün velîler veraset yoluyla bu ilmi Hazret-i Muhammed Mustafa’nın üzerinden alırlar. Bir kısım melamet ehli, öyle söyleyelim. Zaman zaman içlerinden bazıları ilmi direkt Allah’tan aldıklarını iddia etmişler. Bu onların kendi iddiaları. O yüzden buna kalkıp da aradan Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini de kaldırıp, biraz tehlikeli bir perde orası. Direkt ilmi bu manada Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri olmaksızın oradan aldıklarını iddia edenler olmuş.

Bunlar konumuzun dışında eğer konuşulması gerekirse onlar da konuşuruz. Tabi yine Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri kendisinden sonra yaşanacak olan hadiselere, sıkıntılara, kendisinden sonra yaşayacak olanlara bir hadise bir sıkıntı olduğunda nereye müracaat edeceklerini beyan etmiş. Demiş ki Kur’ân ve sünnete sımsıkı yapışın. Başka bir hadise de herhangi bir ihtilafla karşılaştığınızda size düşen görev benim sünnetime ve hulefai râşidinin sünnetine uymaktır demiş. Bu da Müsted’de, Darimî’de, İbn-i Macî’de, Ebu Davud’da, Tirmizi’de geçiyor. Başka bir hadise de Kur’ân’a ve ehli beytime müracaat ediniz demiş. Bunları tabi böyle farklı farklı mânâlar vermek mümkün. Mesela Kur’ân’a ve ehli beytime dediğinde bütün tasvufi bilhassa Cehri Tariqat erbabı Hazret-i Ali radıyallâhu anh Hazretlerinden geldiği için Cehri Tariqat’ın eğer silsilesi oraya kadar dayanıyorsa onları da biz bu mânâda veraset yoluyla ehli beyt noktasında görebiliriz.

Sebep? Çünkü bir problemde bir meselede ehli beyti uyunuz demiş. Tabi ehli beyt aynı zamanda sünnet mânâsındadır. Bakın ehli beyt aynı zamanda sünnet mânâsındadır. Hazret-i Peygamber’in sahih yaşadığı dinle alakalı ve söylediği sözlerle alakalıdır. Ehli beyt sadece kan yoluyla değildir. Bu normalde belden gelen ehli beytlik değildir. Yoldan gelen ehli beytliktir. O yüzden bir kimse kendince eğer silsilesi Hazret-i Peygamber’in sahih yaşadığı ders aldıysa o da ehli beyti tabi olmuş olur. Ama bunda büyükler muhakkak o icazeti bir şeyhe intisâb etmekle bunun mümkün olduğunu söylemişler. Orada şer düşmüşler ve Hulefe-i Râşid’in sadece dört halife demek değildir. Bir kısmı böyle ilk dört halifenin kastedildiğini kabul edenler olduğu gibi diğer Müslüman imamların da bu gruba girdiğini söyleyenler olmuş.

O yüzden bu sadece bununla alakalı değil. Bu konuyu Tevbe Sûresi âyet 119 ile kapatmak istiyorum. Bakın bu şeyhler, velîler, ebdâller, mürşidler, babalar, dedelerle alakalı en önemli âyet-i kerimelerden birisi budur. Tevbe Sûresi âyet 119 der ki ”Ey îmân edenler Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” Aynı zamanda bir velî, bir mürşidi sevmek, ona rabut etmek, onun haliyle hallemeye çalışmak da bu âyet-i kerimeye dayanır. Çünkü ”Sâlihlerle, sâdıklarla beraber olun” denilince onlarla beraber olmanın yolu olması gerekir. Bir sâdıklarla beraber olmanın ”Fâtiha-i Şerife’de bizi sâlihlerin yanında ile, onlarla beraber ile” dediğimiz o âyet-i kerime de bunun içindedir. O zaman sâlihlerin bir yolu, sâlihlerin bir kaidesi, kuralı olması lazım ve Cenâb-ı Hak da bizi o sâlihlerle beraber olmanı emrediyor.


Sâlihlerle Beraberlik Farzı ve Deliller

Buradan hareket edersek o zaman sâlihlerle beraber olmak, sâdıklarla beraber olmak ve bu beraberliği arttırmak ve bu beraberlikte mukim olarak durmak farz. bazen zaman zaman derler ya ”Bir mürşide bağlanmak gerekir mi?” ya sence gerekli değilse gerekmez, bağlanma. Ama bu âyet-i kerimeye göre bakarsan o zaman iş değişti. Ben sâdıklarla beraber olacağım. Bana bir sâdık tarif et, bana bir sâlih tarif et. Ben onunla beraber olmak istiyorum. Neden? Dini ben onunla beraber yaşamak, onunla yol yürümek istiyorum dediğimizde işin rengi değişiyor. Tabi bu âyet-i kerimeyi bizim Bursa’mızın medar iftiharı olan İsmail Akkı Bursefi Hazretleri Ruh-ul Beyan’ında bunu tefsir ederken bahsi geçen sadıklardan huratın kâmil mürşidlerin olduğu bir sâlik onların kapılarında ciddiyetle hizmet eder. bir derviş adayı, bir sûfî adayına sâlik deniyor. bir yola intisâb eden kimse.

Bir sâlik, bir derviş adayı, bir sûfî adayı, bir yolcu adayı onların kapılarında ciddiyetle hizmet eder. Muhabbetiyle nazarlarına kabul olunursa onların feyiz ve bereketiyle maasivayı terk etmeye, Allah yolunda istikamet üzere bulunmaya rahatlıkla muvaffık olur ve huzuru hakka kavuşur buyuruyor. Bakın salihlerle beraber olun, sâdıklarla beraber olun. Âyet-i kerimesini Hz. İsmail Akkı böyle tarif ediyor. Bu âyet-i kerimeyi böyle tevil ediyor. Diyor ki muhakkak ki onlarla beraber onların kapısında dediği yolları, onların dergahları, onların tekkeleri, onların bulunduğu topluluklar orada bulunmalı, orada ciddiyetle hizmet etmeli. orada Kur’ân ve Sünnet dairesinde, imamların içtihâdı dairesinde orada yapılacak olan işler var ise Kur’ân’a hizmette, Sünnet-i Resûlullah’a hizmette, Ehli Tasavvuf’a hizmette yapılacak olan bir iş varsa o işe katkıda bulunmam.

Kimisi tuvalet bile temizlemiş. Kim? Eşref oldu Rumi örneğin. Şimdi insanlar kibirli, şimdi insanlar bir yola intisâb etmek istemiyorlar. Eşref oldu Rumi müderris bugünkü manada profesör gitmiş Hacı Bayram’ı Velî Hazretleri’nin dergahında tekkesinde tuvaletleri temizlemiş. Hatta Hacı Bayram Velî Hazretleri’nin dergahında tekkesinde dergahın köpeğinin yanına misafir edilmiş. Öyle söyleyelim. Oraya bir tane kilim atmışlar, o köpeğin yanında orada sabahlanmış, akşamlanmış günlerce. Nefis terbiyesi çünkü bu. O yüzden o nefsi terbiye etmek için muhakkak nefsi ezmek lazım. Ve orada o üstadın nazarına girme, o üstadın normalde tabiri caizse, ya bu iyi bir derviş olacak, iyi bir sûfî olacak, bu iyi bir yolcu olacak, bu Allah’a vuslat olur.

Düşüncesine onun üzerinde sahip olmak, o yüzden var gücüne nefsiyle mücadele etmek, Kur’ân ve Sünnete sımsık yapışmak ve o yolun bereketiyle nefsi terbiye edip mağsıvayı terk etmek, şeytanın vesvesesini tıkamak ve şeytanın yolunu terk edip direkt Hakka vasıl olma yolunda bulunanlar ancak muvaffak oluyorlar o sâdıklarla beraber olma yolunda. Allah cümle ümmet-i Muhammed’i bu yolda, bu uğurda, bu noktada duranlardan eylesin inşallah. Tabi bu mürşid, velî, şeyh, erenler, abdâl öyle ya bunlar Kur’ân’da geçiyor mu? Şimdi yeni moda bu ya. Bir şey oluyor, bir şey söylüyorsunuz, bu Kur’ân’da var mı? Canım kardeşim Kur’ân bu işin anayasası, dinin anayasası Kur’ân. anayasa var, bir sürü de kanunlar var, bu işin kanunları da Sünnet-i Seniye.

Bir de bu işin böyle genelgeleri olur, iç genelgeleri, onlar da nedir? İçtihâdlardır, öyle söyleyelim. Bir şeyde hemen böyle Kur’ân-ı Kerim’den âyet varsa kabul etmem, yoksa kabul etmemem böyle bir cehalete düştü ne yazık ki toplumumuzun bir kısmı. Böyle olunca, şimdi bazen böyle söyleyenlere diyorum ki Kur’ân’da var, faiz harâm edilmiş. Neden faizle mücadele etmiyorsun? Bakıyor. Kur’ân’da var, fuhuş harâm edilmiş. Neden fuhuşla mücadele etmiyorsun? Kur’ân’da var, kumar harâm edilmiş. Neden bununla mücadele etmiyorsun? Ses yok. işin enteresan noktası da bu zaten. Mesela bir kimseye Allah’ı zikirden bahsediyorsun, zikir var mı Kur’ân’da? Var. Var, söylüyorsun, bu diyorsun, bu namaz değil mi diyor.

Ya namaz, salat, zikir olarak Cenâb-ı Hak beyan etmiş ve bütün tefsirciler, ilk tefsirciler, hadisler neyin zikir, neyin Kur’ân, neyin salat olduğunu ayırt etmişler. Yok, o arkadaş toplanıp zikretmeyi, oturup zikretmeyi nefsine yediremiyor ya. Kur’ân’da var mı? Aynı şekilde de yıllardır sorarlar hep böyle. Bu velîler Kur’ân’da var mı? Var kardeşim. Tövbe 119. Sadıklarla beraber olun. Bakın Fâtiha-i Şerîfe, bizi salihlerin yanında eyle, bizleri onlarla beraber eyle. Bize bu salihleri anlatsın birisi, bize bu sadıkları anlatsın. Ben üstadımı bir sâdık, sâlih, bir zat gördüm. Onlarla beraber olun deyince ben onun yanında durmaya gayret ettim. Bitti. Sen etme. Ha Kur’ân’dan delil istiyorsun. Bakın iki tane âyet-i kerime söyledim.

Bir Fâtiha-i Şerîfe’de bir de Tevbe Sûresi’ne. Peki, devam ediyoruz. Şimdi velilikle alakalı yaklaşık 60-70’e yakın âyet-i kerime var Kur’ân-ı Kerim’de.


Velî Âyetleri ve Sahte Mürşid Uyarısı

Ben burada birkaç tane âyet-i kerimi aldım örneklemek için. Bakara âyet 257. Allah îmân edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin velileri de tâğûttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. O zaman îmân edenlerin velisi kim? Allah. Ne yapıyor o Allah? İnsanları karanlıktan aydınlığa doğru götürüyor. Peki, karşısında ne var? Tautun velileri var. Bunlar ne yapıyor? Bunlar da aydınlıktan karanlığa götürüyor. Sen şimdi sünnet-i seneyi komple reddeden alim grubu gibi geçinen kimseler. Sizler insanları karanlığa götürüyorsunuz. Sizler tautun velilerisiniz bu manada. Kur’ân ve sünnetin dışında bir şeyi tavsiye ediyorsa kimse, Kur’ân ve sünnetin dışında bir yol açıyorsa o tautun velisidir.

Kur’ân ve sünnetin içinde ise nasihatleri tavsiye edilir, öğretileri. Kur’ân ve sünnetin içinde ise o Allah’ın velisidir. Yine Araf âyet 196. Muhakkak ki benim dostum kitabı indirmiş olan Allah’tır ve o salihleri dost edinir. Bakın burada bir de işaret var. Allah salihleri kendine dost ediniyor. Bakın salihleri. Cenâb-ı Hak tövbe süresinde de salihlerle beraber oluyor. O zaman sâlihler Allah’ın dostu. Bakın sâlihler Allah’ın dostu. O zaman biz Müslümanlar da o salihlerle dost olmalıyız. Bakın dostluk zinciri kuruldu. Allah îmân edenlerin velisi ve Cenâb-ı Hak salihleri kendine dost ediniyor. Dikkat edin buraya. Allah bütün îmân edenlerin velisi ama sâlih bir kimseyi, sâlih bir kulunu kendisine dost ediniyor.

Ve diğer kullarına da diyor ki siz o salihlerle beraber olun. Salihlerle beraber olursanız benim dostumun dostu olacaksınız ve dolayısıyla benim dostum olacaksınız. bir kimse aslında bir mürşidi, bir velî kendine dost edinirse onun yoluyla yollanır, onun bu noktada haliyle hallenir ise onunla dost oldu. Onunla dost olması Allah’la dost oldu. Bakın onunla dost olması Allah’la dost oldu. O yüzden Âyet-i Kerime’de Habibi’nin elini tutanlar için onlar gerçekten Allah’ın elini tutmuşlardır dedi. Dikkat edin. Bu gece konumuz ne bizim? Bu velîlik sıfatıyla sıfatlanmış olan kimseler. Bunlar da Nûr Sûresi Âyet 37. Dikkat edin. O erler ki, erenler dediydik ya âyet-i sohbetin başında mürşidler velîler, erenler, abdâller dedik.

Bakın eren sözünün çıkış noktası. Öyle erler ki ne ticaret ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten. Dikkat edin kıymetli dostlar. Öyle Âyet-i Kerimeleri eğip bükmeyin. Sohbeti dinleyenler, Âyet-i Kerimeleri eğip bükmeyin. Namazla Cenâb-ı Hak zikri ayırt ediyor. Nûr Sûresi Âyet 37. Öyle erler ki ne ticaret ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten. Namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Bakın üç tane böyle tabiri caizsi binaya ayakta tutan direk koydu Cenâb-ı Hak. Onlara Allah o erler ki ne ticaretleri ne alışverişleri dünyevi işleri. Hiç bir dünyevi işi onu Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamaz. Bakın üç tane ibaret. Bir Allah’ı zikretmek, iki namaz kılmak, üç zekat vermek.

Kimler zekat veriyor? Nisab miktarındaki mala sahip olanlar. Kimler zekatıdır? Zekatı alimlerinin de zekatı nedir? İlimdir. O zaman bakın ne onlar Allah’ı zikretmekten ne namaz kılmaktan ne de zekat vermekten hiçbir şey onlara alıkoymuyor. Hiç bir şey alıkoymuyor. O zaman bu üç şey bir kimsenin üzerinde toplanacak. Eğer olacaksa, Eren olacaksa bir Allah’ı çokça zikretcek. İki, namazını dosdoğru kılacak. Tekrar kim üzerine alınıyorsa alınsın. Yok bizim namazımız kılındı. Yok biz sizin kıldığınız gibi namaz kılmıyoruz. Biz daim huzurdayız. Biz daim huzuru yakaladığımızda namaz bizden sakit oldu. Yok avam namazı kılacak. Biz hasül has olduk. Bizden namaz sakit oldu. Bunlar sapkınlık, bunlar sapıklık.

Bütün yollar Hazret-i Muhammed Mustafa’nın ayak izine basmalı. Hazret-i Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri en ağır ateşler içerisinde en ağır bir şekilde hastayken yine namazım diye feryat ediyordu. O yüzden yok namazı kılınmış. Yok onun namazı gökte kılınıyormuş. Yok onların namazlarını şehirleri kılıyormuş. Yok onların namazları önceden kılınmışmış. Bunların hepsi de sapkınlıktır canım kardeşlerim. Bakın Nûr Sûresi âyet 37 evinizde elmalının tefsiri veya elmalının meali varsa açıp okuyun. Bu son zamanlarda çıkan mealler bu son zamanlarda çıkan tefsirlerde ne yazık ki bazı âyet-i kerimeler eğilip bükülüyor. Bazı âyet-i kerimeler bazı kelimeler farklı manalar verilmeye çalışılıyor.

Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri siz ilklerin yolundan gidin diyor ilklerin. biz sahabeye bakacağız. Ashabım yıldızlar gibidir demiş. Biz Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ashabına bakacağız. Ashabım yıldızlar gibidir demiş. Biz günümüzü velilerine günümüzün pirlerine bakacağız. Sonra paraya bozulan makama bozulan şana şöhrete bozulan Avrupalıların satın aldığı Amerikalıların satın aldığı İsrail’in Mossad’ın satın aldığı heva ve heveslerinin satın aldığı şeytanın satın aldığı ağzı bozuk kendisini evliyâ gösteren velî gösteren alim gösteren kimselere değil.


Nûr Sûresi 37: Zikrin Ticarete Üstünlüğü

Ya Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin izinden giden sâlih ve sadıkların sözüne bakacağız ilklerin yoluna ilklerin sözüne bakacağız. Nûr Sûresi âyet 37’de öyle erler ki ne ticaret ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar. Gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar mahşerden nur suresi âyet 37 buyurmuş. Cenâb-ı Hak ve bu konuda da direk Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ne demiş bu benim için çok önemli. Ben bir âyet-i kerimeye kendi mana vermektense veya bir başkasının manasına bakmaktansa ben Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bu âyet-i kerimeye hakkında ne demiş onu nasıl yaşamış ben ona bakarım birinci derecede.

Benim yolum bu ben bir âyet-i kerimeye önce Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ne demiş ashab bu konuda ne demiş sonra ilk tefsirciler bu konuda ne demiş ben onlara bakmaya gayret ediyorum. Bu normalde sonradan çıkanlarla çok uğraşmak istemiyorum çünkü onlar dinlerini ilimlerini metaya satmamışlar Allah bizi affetsin. Kıyamet günü Allah-u Teala hadîs-i şerîf nesai’de geçiyor. Kıyamet günü Allah-u Teala ilkleri ve sonları topladığında bir münaadi gelip bütün yaratıkları işittirecek bir sesle burada toplananlar şerefe kimin en layık olduğunu bilecekler. Bakın münaadi melek bütün mahşer halkına sesleniyor diyor ki burada toplananlar şerefe kimin en layık olduğunu bilecekler.

Ne ticaretin ve ne de alışverişin Allah’ı zikretmekten alıkoymamış oldukları oldukları kalksınlar diye nida edecek. Pek az kimse kalkacak. Sor Allah-u Teala diğer yaratıkların hesabını görecektir. Bakın daha hiç kimse normalde tabiri caizse bunu böyle tefekkür edin. Bakın bunu böyle tefekkür edin. Bütün herkes topraktan mantar biter gibi bitti ve bütün herkes iki dizinin üzerinde eğilmiş büklüm bir şekilde duruyor. Böyle tefekkür edin. Serbestsiniz böyle tefekkür etmeye. Tekrar söylüyorum dümdüz bir alan olarak tefekkür edin. O dümdüz alanda herkes buğday başaklarının çıktığı gibi veyahut da buğday için tohum lazım. Mantar gibi. Mantar biter gibi topraktan yeniden bitti. Ve hepsi de tek düze.

Hepsi de namazda oturur gibi oturup, boyunları önde, kafaları önde sanki hiçbir hayat belirtisi yok. Hiçbir yaşam belirtisi yok. Sanki hiçbirisinin nefes alıp vermesi yok. Ruhların yaratıldığı an gibi düşünün. Ve ruhları öyle yarattı da ruhların hepsine birden sordu. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Ruhların hepsi de cevap verdiler. Bela, evet, sen bizim Rabbimizsin. Ruhlar o esnada yaratıldıklarında Allah alem. Benim tefekkürüm bu. İki dizinin üzerinde kafaları önündeydi. Ve kafalarını kaldıracak halleri yoktu. Ve Cenâb-ı Hak onlara sordu. Çünkü hiçbirisinin evveli yok. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Hepsi daha ilk defa yaratılmışlar. Yeni yaratılmışlar. Türüm taze. Hepsi de evet sen bizim Rabbimizsin dedi.

Neden? Akıllarında evveli olarak bir şey yok. Evveli olarak bir şey olmadığından yeni yaratıldıklarının farkındalar. Yeni yaratıldıklarının farkında olduklarından evet sen bizim Rabbimizsin dediler. Mahşer yerini de böyle tefekkür edin. Mahşer yeri, Cenâb-ı Hak hepsini de yeniden sur-u üfletmiş. Hepsi de mantar gibi. Aynen ruhların yeni yaratıldığı zamandaki gibi iki dizinin üzerinde boyunları bükük bekliyorlar. Sanki hiçbir hayat olgusu yokmuş gibi. Bir münaadi sesleniyor mahşer halkına. Bir münaadi sesleniyor. Diyor ki burada toplananlar şerefe kimin en layık olduğunu şimdi bilecekler. Bakın çünkü büyük bir şeref bu. Neden büyük bir şeref? O esnada daha hiç hesap kitap görülmedi. O esnada nizan çalışmaya devam etmedi.

O esnada cennetlikler, cehennemlikler ayrılmadı. O esnada daha hiçbir şey yok. Bakın hiçbir şey yok. O esnada mahşer kurulmuş ve mahşer kurulduktan sonra dümdüz gözünüzün alabildiği yer dümdüz. Ve gözünüzün alabildiği yer dümdüz olan yerde herkes tahiyyatta oturur gibi oturuyor. Ama kafaları önde, kafalarını kaldırma izni henüz daha verilmedi. Henüz daha o kafiri mümini münafığa ayrılmadı. Kim bugün şerefe nail olacak? Evet. Münaadi diyor ki bugün şerefe kimin daha layık olacağını mahşer halkı şimdi görecek. Ve devam ediyor. Münaadi Melek. Diyor ner ticaretin, ne alışverişin, ne ticaretin, ne alışverişin Allah’ı zikretmekten alıkoymamış. Bunlar kalksınlar. Bu müthiş bir şey. Ne ticaret, ne alışveriş dünyadaki herhangi bir mesele, dünyadaki herhangi bir unsur, dünyadaki herhangi bir sıkıntı, bela, müsübet, hastalık, dert, gam, kasavet, eş, çoluk, çocuk, anne, baba, arkadaş, dost, devlet, hükümet neyse.

Dünyayı ilgilendiren ne varsa hiçbir şey, hiçbir şey. Onu Allah’ı zikretmekten alıkoymamış. O kafasını kaldıracak. Ve onu normalde kalkacaklar ve çok az bir kimse kalkacak diyor.


Evliyâya Korku Yoktur, Mescid Edebi

Sonra Allah diğer yaratıkların hesabını görecek. Bakın onlar hesap kitap yok onlara. başka bir şimdi bu diğer âyet-i kerimede bu gelecek ama şimdiden bağlayayım. Bu Allah dostlarına korku yoktur. Âyet-i kerimede ki tefsir ederken hadîs-i şerifi söyleyecektim. Şimdi söyleyim peygamberler gıpta ile bakarlar. Allah’ın gölgesinde gölgelenenler vardır. Ve sorar mahşer halkı bunlar kim bunlar hangi peygamberlerden bir münaadi cevap verir. Bunlar peygamber değil bunlar hangi şehitlerden bunlar şehit de değil. Ya bunlar kim mahşer halkı sorar bunlar kim bunlar münaadi cevap verir. Bunlar yeryüzündeyken birbirlerini Allah için sevenler. Toplandıklarında Allah’ı zikredenler birbirlerini Allah için sevenler.

Bir akraba olmadıkları halde birbirleriyle alışverişleri olmadıkları halde birbirleriyle bir dünyevi bağları olmadıkları halde Allah için birbirlerini sevenler ve toplandıklarında Allah’ı zikredenlerdir. Mahşerde hiçbir gölgenin bulunmadığı bir anda Allah’ın gölgesinde gölgeleneceklerdir. Nurdan minberler oturacaklar, nurdan tacile taçlandıracaklar, nurdan elbiseler giyeceklerdir. Ve peygamberler onlara gıpta ile bakacaklardır. Ve peygamberler onlara gıpta ile bakarlar diyor. Peygamberlerin gıpta ile baktığı kullar kim bunlar? Bunlar Allah’ın velileri, bunlar Allah’a sâdık, Allah’a dost olmuş olan kimseler. Bunlar kim? Allah’ın dostlarıyla dost alan, Allah’ın sâdık kullarının beraberinin yanında duran, Allah’ın sâlih kullarıyla beraber olanlar orada.

Sebep? Çünkü o Allah dostunu Allah için sevmiş. Bir menfaat yok, bir alışveriş yok, bir ticaret yok. Biz o yüzden özellikle topluluğumuzun içerisinde parayı, pulu, ticareti katmayız. O yüzden biz topluluğumuzda para toplamayız. O yüzden biz topluluğumuzda ticaret unsurlarını ortadan kaldırırız. Allah için toplanalım, Allah için zikredelim, Allah için birbirimizi sevelim. Allah için birbirimizin koluna girip girip Allah’a yol tutalım. Derdimiz budur. Evet. Nesai de bunu böyle söylüyor. Şimdi yine velilerle alakalı Ayeti Kerime. Yûnus Sûresi 62-63, 64. Ayetler. Dikkat edin! Allah dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olacak değillerdir. Onlar ki îmân edip takvayı ermişlerdir. Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır.

Allah’ın sözleri değişmez. Bu büyük kurtuluşun kendisidir. Bakın bu büyük kurtuluşun kendisidir. Yûnus Sûresi 62-63, 64. Yine biz bu Ayeti Kerimeleri Hazret-i Peygamber ne demiş? Oraya dönüp bakacağız. Abdullah İbn Mesud, İbn Abbas’tan ve Selef’ten birçokları demişler ki Allah’ın dostları görüldükleri zaman Allah’ın hatırlandığı, anıldığı kimselerdir. Demek Allah’ın dostları kimlermiş? Bu Yûnus Suresindeki bahsedilen korku ve mahzûn da olmayacaklar. Hem dünyada hem ahirette müjdelenmiş ve büyük kurtuluşun kendisi olanlar. Dikkat edin. Bu büyük kurtuluşun kendisidir diyor. Ayeti Kerim’e. Bunlar kimlermiş? Allah’ın dostlarıymış. Görüldükleri zaman bir Allah hatırlanıyormuş, iki Allah anılıyormuş onlar görüldüğünde.

Allah zikrediliyor onlar görüldüğünde. Yine bu normalde Hadîs-i şerîf başka bir kanaldan İbn Abbas yine rivayet ediyor bunu. Bir adam ey Allah’ın elçisi, Allah’ın dostları kimler diye sormuştu. Şöyle buyurdu. Görüldüklerinde Allah hatırlandığı kimselerdir. Demek ki bu Allah dostları korku ve mahzûn olmayan kimseler o zaman onların en önemli özelliği neymiş? Görüldüklerinde Allah hatıra geliyormuş ve aynı zamanda da görüldüklerinde Allah zikrediliyormuş. Allah’ı zikrediyor o kimse. Ya bir ilmi bir şey soruyor, tasavvufi bir şey soruyor, ne bileyim bir hadîs soruyor, bir âyet-i kerime soruyor, bir fıkıh soruyor. Veya o kimsenin yanına gittiğinde edeble oturuyor, terbiyeyle oturuyor. o velinin, o üstadın yanına gittiğinde dünyevi bir şey konuşmuyor, heva hevesinden bir şey konuşmuyor.

Şeytanın vesvesesinden bir şey konuşmamaya gayret ediyor. Edeb ve terbiye içinde, hayâ içerisinde, saygı içerisinde onun yanında ne yapıyor? Edeble duruyor. âyet-i kerime var ya, Peygamberin yanında seslerinizi yükseltmeyiniz diye. Ehl-i Sûfî bunu kendine ölçe almış. Üstadlarının yanında seslerini yükseltmeme, üstadlarının yanında kavga etmeme, üstadlarının yanında kahkayla gülmeme, üstatlarının yanında gevşek bir şekilde oturmama, üstatlarının yanında gevşek konuşmama, üstatlarının yanında sırf dünyevi meselelerle uğraşmama, sormama gibi kendisine ne yapmışlar? Edeb edinmişler. O yüzden mescidlerde de dünya kelamı konuşmayınız demiş ya, o yüzden tekkelere de gidildiğinde Allah’ı zikredilen yerler Allah’ın evidir.

Allah’ın evlerinde öyle dünya kelamı konuşulmaz, bağırılmaz, çağırılmaz, oynaşılmaz, ne bileyim bu tip şeyler, hal ve hareketler olmaz. Bunlar da bir edeb olarak Ehl-i Sûfî bunları kendi içerisinde yerleştirmişler. birisi gelmiş bir yitik malını arıyormuş da, Hazret-i Peygamber, seslenmiş mescitte benim devem kayboldu, devemi gören oldu mu demiş.


Mescidde Dünyâ Kelâmı ve İmâm Ahmed

Allah Resûlü, Resûlü de bulamayasıca demiş. sen deveni bulama. Neden? Mescitte deva aramaya kalkıyor. Allah’ın mescidlerinde dünya kelamı konuşulmaz, Allah’ın mescidlerinde dünyevi işler olmaz. Bir başka birisi de mal alıp satmaya kalkmış. Satamayasıca demiş ona. sen ne yapma Allah’ın evinde bir şey alıp satmaya kalkıyorsun diye. O yüzden bizim içinde bulunduğumuz kıymetli kardeşler yolun adabıdır. Biz dergahlarımızda, tekkelerimizde, vakıf binalarımızda bir şey alıp satmayız, bir şey pazarlamayız. Ne dergahın böyle bir toplulumuzun, vakıf toplulumumuzun ne bir malı vardır, satılacak ne bir kitabı vardır, ne bir CD’si vardır, ne bir gazetesi vardır, ne de bir dergisi vardır. Bizim tasavvuf binalarımızda, bizim tasavvuf vakfının merkezlerinde hiçbir alışveriş olmaz.

Hiçbir ticaret olmaz. Biz buna göz göre göre müsaade etmeyiz. Hatta Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi’nin zamanında da ben buna çok titiz dururdum. Beni şikayet ederlerdi. Biz orada etek satacağız, çorap satacağız, şunu satacağız, bunu satacağız diye. Bunlar dergahlar ve tekke adabında olmaması gereken, sûfî adabında olmaması gereken. Yok şeyhimin üflediği yoğurt, yok şeyhimin okuduğu su, yok şeyhimin okuduğu peynir, yok şeyhimin memleketinden köfte, yok şeyhimin köftesi, yok şeyhimin yoğurdu, yok şeyhimin peyniri, yok şeyhimin balı, yok şeyhimin koltuğu, yok şeyh Efendi’nin mübarek iş yerinden aldık. Böyle şeyler sûfî yolunda doğru şeyler değil. Bizce. Öyle söyleyelim. Eskiler de böyle yapmışlar.

Yeniler şimdi, bir kısım yeniler kendi dergahlarını, kendi tarikatlarını, kendi topluluklarını ticaret merkezine çeviriyorlar. Kimisi kalkıyor market açıyor. Bir tarikatın, bir tasavvuf grubunun marketi mi olurmuş? Bir tasavvuf ekonunun grubunun gazetesi mi olurmuş? Ben kendimce söylüyorum. Haydi reklam almak için kapı kapı dolaşıyorlar, para toplamak için kapı kapı dolaşıyorlar. Bunlar sufiler için bence doğru şeyler değil. Evet. Devam ediyoruz. Yine Ebu Hureyre, o az önce Nesai’den nakdettiğimiz hadîs-i şerifin devamı gibi. Allah’ın kullarından öyle kullar vardır ki peygamberler ve şehitler onlara gıpta ederler. Bakın bunu Hazret-i Peygamber’e Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri söyleyince sahâbe tabiri caizse şokta.

Allah’ın öyle kulları vardır ki bu kullar, peygamberler ve şehitler onlara gıpta ile bakarlar. Onlara gıpta ederler. Allah’ın elçisine Hazret-i Peygamber’e Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’ne sahâbe soruyor kim onlar? Olur ki onları severiz denildi. Ve şöyle buyurdu. Hazret-i Peygamber’e Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri. Onlar öyle bir kavimdir ki mal ve nesep için değil, Allah için birbirlerini severler. mal dünya için değil, nesep bizim akrabamız ya bizim oğlumuz, uşağımız, kızımız, gelinimiz, sülalemiz değil veya bizim ırkımızdan değil, nesep. Ya onlar Allah için birbirlerini severler. Mal, dünya ve nesep için değil. Yüzleri nurdur. Nurdan minberler üzerindedirler. Bütün insanların korkacağı zamanda onlar korkmayacaklar.

İnsanların mahsun olacağı zamanda onlar mahsun olmayacaklardır. Sonra dikkat edin Allah dostlarına hiçbir korku yoktur onlar mahsun da olacak değillerdir Âyet-i Kerimesini okudu. Demek ki bunu da Hazret-i Ömer Radilalhuan Hazretleri de nakleder bu hadîs-i şerifiye. Hatta Hazret-i Ömer Radilalhuan Hazretleri onların yüzü suyurmetine yağmur yağar der. O yüzden yağmur duasına çıkarken yanında Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin amcası Abbas alırdı. Ve derdi ki ey Abbas sen Peygamberin amcasısın. Sen bizim içimizde olursan Cenâb-ı Hak bize rahmet verir bize bereket verir der. Yağmur duasına çıkarken onu da yanında götürüldü. Ve o da yanlarında olduğu için Cenâb-ı Hak bereketlendirir lütuflandırır.

Daha duâ bitmezden yağmur yağardı. Bakın daha duâ bitmezden yağmur yağardı. Allah öyle dostları bizleri dost eylesin inşallah. Yine İmam-ı Hanbel naklediyor bu hadîs-i şerifi. Aynı manada uzak kabilelerden ve bilinmeyen insanlardan öyle bir kavim gelecek ki bakın uzak kabilelerden bunlar Arap olmayacak. Ve bilinmeyen insanlardan gelecek o güne kadar Arap kabileler Müslüman oluyor Arap kabileler İslâm’ı kabul ediyor ama enteresan bir şey bu. Diyor ki Arap olmayacak bunlar Arap olmayacak diye direkt söylemiyor ama uzak kabilelerden bu Hicaz bölgesinden değil daha uzak yerlerden. Bilinmeyen insanlar öyle bir kavim gelecek ki onları akrabalık bir araya getirmemiştir. Onlar Allah için birbirlerini severler Allah için bir safta toplanırlar.

Allah kıyamet günü onlar için nurdan minberler koyacak ve bunların üzerine onları oturtacaktır. İnsanlar korkacak ama onlar korkmayacaklar. Onlar hiçbir korkuları olmayan ve mahzûn da olmayacak olan Allah’ın dostlarıdırlar. Yine İmam-ı Ahmet bize naklediyor. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bu derdi adam bu.


Sâlih Rüyâ Müjdesi ve Putlaştırma

Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır ayeti hakkında şöyle buyuruyor. Bu müjde Müslümanın gördüğü veya ona gösterilen sâlih rüyadır. Ahiretteki müjdesine gelince o da cennettir buyurmuş. Yine onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır ayeti kerimesinin sahâbe. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine diyor ki âhiret müjdesinin cennet olduğunu bildik. Fakat dünya müjdesi nedir ey Allah’ın Resûlü? Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri cevap veriyor. Kulun gördüğü veya kendisine gösterilen sâlih rüyadır. Ve o Peygamberliğin bir rivayete 44 cüzü, bir rivayete 70 cüzü, bir rivayete 46 cüzden bir parçadır diyor. Demek ki o sâlih rüyâ Peygamberliğin 46 cüzünden 1 cüz.

Yine İmam-ı Ahmet bununla alakalı diyor ki, Ebu Zer rivayet ediyor bunu da. Ey Allah’ın elçisi, kişi bir amel isterse insanlar bu işinden dolayı onu över ve onu senada bulunur demiş de Allah Resûlü de şöyle buyurmuş. bu müminin acil müjdesidir. Ne kadar güzel öyle değil mi? siz iyi bir iş yapıyorsunuz, hayırlı bir iş yapıyorsunuz, sâlih bir amel işliyorsunuz. Sâlih bir amel işleyince insanlar sizi övüyorlar, methediyorlar. Öyle değil mi? Ne kadar iyilik yaptı, cömertlik yaptı, bana yardımcı oldu, bana ön ayak oldu. Ne kadar iyi ya, namazında bir kimsedir o. Namaz kılıyor ya arkasından diyor. O cömert bir insandır, arkasından söylüyor. Allah razı olsun, o bize Allah demeye öğretti. Arkasından söylüyor.

Allah razı olsun bizim zikir yapmamıza vesile oldu. Diyor ki, onun arkasında onun iyiliği konuşulur, onun amelinden dolayı insanlar onu över, onu senada bulunurlar. O da diyor, müminin acil müjdesidir. Ne kadar güzel, daha dünyadayken müjdesi. Normalde muhakkak ki o kimse ölürken melekler tarafından müjdelenir. Muhakkak ki cenneti ölürken ona cennetteki makamı gösterilir. Muhakkak ki ölmeden önce de cennetteki makamı gösterilir. Muhakkak ki ölmeden önce de melekler onu müjdeleyebilir. Bunlar tabii metafizik müjdeler. Muhakkak ki o gidecek olduğu yeri görebilir. Muhakkak ki belki de halinde veya rüyasında hesabını, kitabını sorabilirler. Allah bizi affetsin. bunlar da ne olmuş oluyor? Metafizik müjdeler oluyor.

Normalde daha birçok ayeti kerime almışım da ben şimdi iyice böyle şey yapmayayım. Sohbeti çok uzatmayayım. Ama birkaç tane hadîs-i şerifler var. Ondan sonra da Hazret-i Mevlânâ’nın, biraz da ona bakalım zaman kalırsa. Sonra sorularınıza geçelim inşallah. Bu hadîs-i şerifleri İbrahim Cana’nın, şimdi okuyacağım hadîs-i şerifleri, İbrahim Cana’nın Kütüb-i Siddetinin ebdâl faslından bakabilirsiniz. Buna adres veriyorum. Az önce okuduğum bu Yûnus Suresinin tefsirinin de hadislerini buna da kaynak vereyim. İbn-i Kesir’in Yûnus Sûresi âyet 62-63’ten bakabilirsiniz. Onu da size kaynağını vereyim. Açın okuyun, bakın normalde şek şüphe ederseniz o şek şüpeniz kalkmış olsun. İbn-i Kesir’in suresi 62-63’e 64’e, İbn-i Kesir.

İbn-i Kesir’den ona bakabilirsiniz. Oradan faydalandım. Evet. Devam ediyoruz şimdi. bu mesele aslında hadîs-i şerifleri okudum bir kısmını. Yûnus Suresinin, Tevbe Suresinin ve Nur Suresinin ayetlerinin tefsirlerinde bazı hadisler okudum. Ama Kütüb-i Siddede İbrahim Canan Hoca, hususi böyle bir bahis, bir bab açmış. Ebedal meselesi diye, Mehdi meselesinden sonra bu mesele. Oradan bunları görmeniz, oradan bunları okumanız mümkün ama Kütüb-i Siddede evinizde vardır yoktur, ulaşabilirsiniz, ulaşamazsınız. Bu ayrı mesele. Ahmet İbn-i Hanbel naklediyor bu hadîs-i şerifi. Bu ümmette abdâller otuz tanedir. Kalpleri Halil-i Rahman Hz. İbrahim Aleyhisselâm’ın kalbi üzeridir. Bunlardan biri ölünce Allah onun yerine başkasını koyar.

Bu hadîs-i şerifi neden böyle aldım buraya? Ölünce Allah onun yerine başkasını koyuyor. kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler, kıymetli tasavvuf yolcuları, kıymetli sufilik yolcuları. Sözüm size. Üstadınız vefat etti, şeyhiniz vefat etti. Kendi kendinize veya birilerinin, ya bundan sonra şeyh gelmeyecek de, bundan sonra velî yok da, velîlik kapısı kapandı da, bunlar çok ağır sözler. bize şeyhimiz dedi ki, ondan sonra Mehdi gelecek, Mehdiye kadar sizi zakirlerle gidin, bunlar doğru sözler değil. Bunlar böyle uyulacak, tabi olunacak sözler değil. Bunlar artık hangi halet-i ruhiyeyle söylüyorsa bunu kardeşler, hangi ölçülerle bunları söylüyorlarsa, söyleyecek bir sözümüz yok. Ölen şeyhinin fotoğrafını karşısına alıp ona rabut edenler, ölen şeyhiyle ne bileyim neredeyse büstünü koyacaklar evlere.

Şeytân bu vesveseyi veriyor. Bakın ilk heykel tıraşın, heykelcilerin çıkış noktası odur. Böyle çok sevilen bir velî zatı, insanlar böyle çok meth edince, çok sevince şeytân insan suretine gelip diyor ki onlara, siz diyor madem ki çok seviyorsunuz, onu her an hatırlayın. E ne yapalım? Onun diyor bir heykelini dikelim şehrin ortasına, köyün ortasına neyse.


Put Kültü, Rahmet ve Yağmur Vesîlesi

Şehrin ortasına onun bir heykeli dikiliyor ve herkes o heykele bakaraktan onu hatırlıyor, onu metûsenâ ediyor. Onu kendisine kendisini Allah’a yaklaştıracak bir vasıta olarak görüyor. Ve bu ilk önce böyle şehrin merkezlerine, şehrin ana caddelerine, şehrin toplanma yerlerine bu heykeller dikiliyor. Sonra şeytân işi daha da arttırıyor. Siz diyor şehrin giriş çıkışlarına da bu heykellerden dikin. Herkes sizin bu büyüğünüzü tanısın bilsin, herkes şehrin giriş çıkışlarına da kocaman o zatın adını ben hatırlayamayacağım şimdi. Bir ara sohbette ben söylemiştim onu Mesnevî sohbeti ederken söylemiştim. Bunu Mesnevî sohbetinde aktarmıştım. Onu bulmuştum ben bir tarihi kayıtlardan o zatın ismini. Ve kalkıyorlar şehrin giriş çıkışlarına da o zatın heykellerini dikiyorlar.

Ardından şeytân daha da arttırıyor. Diyor ki istemez misiniz evlerinizin bir köşesinde böyle bir köşe olsun, böyle bir şey olsun. Bu sefer bir heykeller küçük heykeller evlerinin köşesine etrafına mum yakmalar falan onu süslemeler böyle devam ediyor. Şimdi bakın canım kardeşlerim bir kimse şimdi kalkar da şeyhinin ölmüş şeyhinin veya sağ şeyhinin fotoğrafını al karşısına koy ona öyle bak ondan sonra rabıta edeceğim diye. Bu doğru değil ve hatta onun fotoğrafını al devamlı elinde orada burada dolaştır ben böyle kendimi edeplendiriyorum diye. Bu doğru şeyler değil delalete sapkınlığa kapı aralamasın hiç kimse. Allah’ın velileri eksilmez bakın velî ismi şerifi Cenâb-ı Hak’ın sıfatlarından birisidir.

Allah’ın sıfatlarının herhangi bir sıfatının tecellî etmemesi işlevini yitirmesi gibi bir şey söz konusu olmaz. O yüzden her dönemde her dönemde Allah’ın velileri vardır. Ne oluyormuş ölünce Allah onun yerine başkasını koyuyormuş kim koyuyormuş Allah koyuyormuş. Velî’yi kim koyuyormuş onun yerine Allah insanlar değil. Bakın velî’yi velî eden Allah’tır. Üstad mürşid ona yol gösterir sadece ona anlatır ona teblih eder ona nasîhat eder. Gerekirse ona kızar gerekirse ona celallenir gerekirse onu terbiye etmek için değişik terbiye metotları kullanabilir. Ama bir velî bir başka kimseyi velî edemez. Velîlik yollarını öğretir ona velîlik hallerini anlatır ona. Yolun tehlikeli yerlerini anlatır yolun sıkıntılı yerlerini anlatır.

Nerede kalıncak nerede oturulcak nerede yürünülcek nerede koşulcak bunları ona anlatır bunları ona öğretir. Ama asla bir kimse bir başka kimseyi velî edemez. Bir kimse bir başka kimsenin velî demesiyle de velî olmaz. Ve o yüzden velîlik direkt Allah’ın elinde olan bir şeydir. Allah dilediğini kendine velî eder. Allah dilediğini kendine dost seçer. Allah dilediğini kendine yaklaştırır. Bütün kullar Allah’a yaklaşmak için gayret sarf eder. Gayretlerinin neticesinde Allah’a yaklaşır mı? Evet. Ama Cenâb-ı Hak birisini tabir icaysa şşş diye çekip alıverir mi? Çekip alıverir. O Allah’ın fazlıdır lütfudur ikramıdır ihsanıdır. Kulların ona sözü geçmez. Sözü geçmez. Kulların bu noktada ona nazı geçmez.

O veliye sözü ve nazı geçmez. Ancak laf üretirler arkasından. Bundan başka Allah’ın velisi olmayacak mı derler bu seferde hallere gider. Bu seferde onların gönül kapıları kapanır. Bu seferde onlar ne olur? Bu manevi yoldan feyiz alamazlar, lütuf alamazlar. Allah dilediğini kendine seçer. Kime ne eki? Allah dilediğine dilediği şekilde onu rüyasında gösterir mi? Evet. Sen patlar çatlarsın bunlar nasıl rüyâ görüyorlar? bu rüyaların hepsi de yalan dert çıkarsın. Allah ama onu kendisine seçmiştir. Ve istediğine, istediği kuluna o velisini rüyasında gösterir mi? Evet. O velisini rüyasında gösterdiğine Cenâb-ı Hak kendi katından lütf ediyor. Kendi katından ikram ediyor. Kendi katından ona ihsan ediyor.

Kendi katından onu manevi olarak nimetlendiriyor. Bu kimsenin elinde değil ki. Bilmem hangi şehirden, bilmem hangi ülkeden, bilmem nereden. O kimseyi rüyasında görüyor. Bir velî zatı rüyasında görüyor. Kim olursa olsun bu. Bakın şahıs konuşmuyoruz, tarîkat konuşmuyoruz. Şu isim, bu zat demiyoruz. Bu kim olursa olsun. Cenâb-ı Hak birisini gösterdi ona. Cenâb-ı Hak ona birisini gösterdi. Cenâb-ı Hak ona birisini gösterdiyse o kimseyi lütf etti, ikram etti, ihsan etti. Sâlih bir rüyâ ile gördü. Sâlih bir rüyâ ile görünce müjdelendi o. Bakın müjdelendi. E şimdi o müjdelenen kimseye biz ne diyebiliriz? Hiçbir şey diyemeyiz. O müjdelenen kimseye hiçbir şey konuşamayız. O müjdelenen kimseye biz hiçbir şey diyemeyiz.

Sebep Allah onu kendisi seçti. Birisini aldı, ölenin yerine onu koydu. Yine başka bir rivayet. Ümmetimden ebdâller 30 tanedir. Arz onlar sebebiyle ayaktadır. Onlar sebebiyle yağmura mazlarsınız. Onlar sebebiyle yardıma mazlarsınız. Onlar sebebiyle yağmura mazlarsınız. Onlar sebebiyle yardıma mazlarsınız. Bakın bu velîler, bu mürşidler, bu kâmil şey efendiler, bu ebdâller, bu dedeler, bu babalar, bu kâmil zatlar yüzü sürmetine arz diyor ayaktadır. Onlar sebebiyle yağmura mazlardır.


Zamânın Kutbu ve İstidâd-Edeb

Onlar sebebiyle yardıma mazlardır. Onlar sebebiyle. onlar olmamış olsa kıyamet kopacak. Sebep, çünkü yine hadîs-i şerîf, yeryüzünde Allah diyen eksilmedikçe kıyamet kopmaz. Bunu Muhyiddîn İbn Arabî zamanın kutbuna yorar. Der ki zamanın kutbunun yerine bir kutup atanmazsa o zaman kıyamet başlar der. Yine bir hadîs şerif, ebdâller şem, şam ehli arasındadır. Onlar sebebiyle yardım görürler, onlar sebebiyle rızka mazhar olurlar. Hazret-i Ali raddellahu anh hazretlerinin rivayeti. Bunu en sona sakladım. Ebdâller şamdadır. Onlar 40 erkektir. Bunlardan biri öldü mü Allah yerine birini koyar. Yağmur onlar sebebiyle sular. Düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azap onlar sebebiyle bertaraf edilir.

Evet kıymetli dostlar. Ayetlerle, hadislerle, velilerin, şeyhlerin, mürşid-i kamillerin, erenlerin, dostların, ebdalların, dede ve baba namları altında ehli tasavvufun içinden yetişmiş olan mürşid-i kamillerin, Kur’ân ve sünnetle varolduklarının sabit olduğu ayetlerle, hadislerle dilimizin döndüğünce açıklamaya çalıştık. Alıntı yaptığımız kaynakları da gösterdik. Bu saatten sonra ya velî yoktur, ya mürşid-i kamiller yoktur. Bunlar saçmadır. Böyle şey yoktur, böyle şeyler olmaz diyenler cehaletlerinden söylerler. Bilmediklerinden söylerler. Ya bizim şeyhimiz vefat etti, ondan sonra şeyh gelmeyecek artık. Ondan sonra bir velî gelmeyecek diyenler cehaletlerinden söyler. Bilmediklerinden söyler.

Ama bu sohbetimizi dinleyenler, bu sohbetimize müracaat edenler, bunun Kur’ân ve sünnet dairesinde delilleriyle öğrenebilirler. Delilleriyle. Bu delilleri inkar etmek, bakın bu delillerin hepsini de kitap ismi vererekten söyledim. Âyet numaralarını vererekten söyledim. Ve hangi tefsirden, hangi hadîs kitaplarından faydalandığımı da bunları vererekten söyledim. Bu saatten sonra velilere, mürşid-i kamillere ve velilerin, mürşid-i kamillerin, şeyhlerin yoluna, onların normalde var olduğuna dair bir laf söyleyen kimse veya inkar eden bir kimse, Kur’ân ve sünnetin bir kısmını inkar etmiş olur. Kur’ân’dan bir ayeti inkar eden küfre düşer. Dikkat edin. Kur’ân-ı Kerim’den bir âyet-i kerimeyi inkar eden küfre düşer.

O yüzden Müslümanlar bu meselelerde dikkatli olsunlar inşallah. Tabii bununla alakalı zamanın kendi zamanlarındaki, ben bunu da böyle hemen kısacık burayı da okuyayım. İnşallah. Şeyi söyleyeceğim, mezhep imamlarından alimlerin bu konuda tasavvufa karşı olmadıklarına ve kendilerinde ehli tasavvuf olduklarına dair, hanefi imamlarından ibni Hümam, ibni Şibli, Şürün Bilal, Hayrettin Remli, Hamemi ve Emsal’i, şafi imamlarından Sultanül Lama, İz ibn-i Abdissalam, imam-ı Gazâlî, Taci’ddin Subki, imam Suyti, Şeyhül İslâm Kadı Zekerya, Allama Şihab, ibni Hacer el-Haytemi gibi zatlar. Maliki imamlarından Ebul Hasan Ali Şâzelî, halifesi Şeyh Ebul Habbas el-Mursi, onun halifesi Şeyh İbni Atavullah İskenderi, İbni Ebi Hamze, Nasur eddin el-Likani, Muhakik alim Ahmet el-Zerkük el-Bellesi gibi zatlar.

Hanbeli imamlarından Şeyh Abdülkadir el-Cili, Şeyhül İslâm Abdullah el-Ensari el-Heravi, Şeyh İbnül Buhari el-Futuni gibi zatlar. Bir tasavvuf yoluna girmişler. Bu noktada sufilik yolunda kendilerini ayrıca terbiye etmişler. O yüzden dört mezhebin hiçbirisi de tasavvufa karşı, şeyhlere, mürşidlere, velilere karşı bir fetvâ söylememişlerdir. Bundan uzak tutmuşlardır kendilerini. O yüzden içtihâd imamları da bu konuda hemfikirdir. İmam-ı Azam’ın sözü meşhurdur. Son iki senem olmasaydı Numan helak olmuştu dediğinde gidip bir üstade bağlandığı söylenir. İmam-ı Şafi’nin Şeyban-ı Rai adında bir ümmü şeyhe intisâb ettiği söylenir. Ve imam-ı Hanbeli’nde o şeyhe intisâb ettiği söylenir. Bu eserlerde geçer.

O yüzden bir kimse bu noktada bunları inkar ederse, bu yolu inkar ederse büyük bir hataya düşmüş olur. Allah muhafaza eylesin inşallah. Şimdi canım kardeşlerim ben böyle Hz. Piri’den bir huble okuyup, bunu sonra tekrar okuyacağım ama bitirmek istiyorum sohbet faslını. Sohbet faslını sorularınızda geçeceğim. Cilt 4 ve 540. Beyittan itibaren okuyorum. Cilt 4. Şeyhle beraber olunca kötülüklerden uzaksın. Gece gündüz gitmektesin, gemidesin. Canlar barıştan cana sığınmışsın. Gemiye girmiş, uyuyorsun. Öyle olduğu halde yol almaktasın. Zamanın peygamberinden ayrılma. Kendi hünerine, kendi dileğine pek güvenme. Aslan bile olsan değil mi ki kılavuzsuz yol almaktasın. Kendini görüyorsun, sapıksın, hor, hakirsin.

Ancak şeyhin kanatlarıyla uçta şeyhin askerlerinin yardımını gör. Şu halde yürü, şeyhin emrinin gölgesi altına gir. Sus, emre uy. Böyle yapmadın mı? İstidat ve kâbiliyet sahibi bile olsan kamillik davasına kalkıştığından değişir, çarpılır. İstidat ve kabiliyetini kaybetersin. Allah bizi Kur’ân’a, Sünnet’e, imamların içtihâdına ve Pir efendilerimizin edef, erkanına ve adabına uyan, o yolda yürüyen kardeşlerden eylesin cümlemizi inşallah bizlere de.


Kaynakça ve Referanslar

  • Giriş: İçtihâd ve Fıkıh-Tasavvuf Muvazenesi: Dört mezhebin ve onlardan sonra gelen imâmların içtihâdı — Serahsî, el-Mebsût; Mergınânî, el-Hidâye; İbn Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr; Kudûrî, el-Muhtasar; tasavvufta fertî re’y ile “ben yaptım oldu” yaklaşımının reddi — Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif; Küşeyrî, er-Risâle; Hazret-i Peygamber’in tavsiyeye itâat emri — Haşr 59/7; Ramazân duası — Buhârî, Savm 9; Kadir Gecesi’nin yakın tarihî — Kadr 97/1-5
  • Yeni İçtihâd, Velâyet ve El-Velî İsmi: Nevâzilin içtihâda konu edilmesi ve Kur’ân-Sünnet kaynağı — Ebû Dâvûd, Akdiye 11 (Muaz b. Cebel’in Yemen’e gönderilmesi hadîsi); Allah’ın el-Velî ismi — Şûrâ 42/28 (“O müteal ve vâlîdir”); nebevvûetin hatımliği ile velâyetin ebedî açıklığı — Ahzâb 33/40 (“Muhammed, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur”); “Lâ nebî ba’dî” hadîsi — Buhârî, Menakıbu’l-Ensâr 9; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 1/260 (nebevvûet-velâyet ayrımı)
  • Velîlik Kapısı Ebedî, Hâl İlmi ve Üstâd: Bütün peygamberlerin velîlik sıfatlarının dâimî olması — Yûnus 10/62-64 (“Dünyâ hayâtında da âhirette de müjde vardır onlara”); “Evliyâ ölmez sadece mekân değiştirir” — Azcüm için İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât; tasavvufun hâl ilmi oluşu — Küşeyrî, er-Risâle; Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif; mürşidsiz kimsenin şeyh-i şeytânın tasarrufuna düşmesi — Bayındırlı Necmüddîn-i Kübrâ, Fâtıhatu’l-Cemâl ve Müftâhu’l-Celâl
  • Mürşid-Velî-Erenler ve İnsân-ı Kâmil: Mürşid/velî/abdâl/dede/baba/şeyh terimlerinin tek bir insân-ı kâmil kavramına râcî olduğu — Âl-i İmrân 3/79 (“Rabbanîler olun”); Şebustþrî, Gülşen-i Râz; Aziz Nesefî, el-İnsânu’l-Kâmil; Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânu’l-Kâmil; Fâtihâ 1/6-7 (“Bizi doğru yola, kendilerine ni’met verdiğinin yoluna ilet”); “Sâlihlerle berberiniz” — Tevbe 9/119 (“Ey îmân edenler, Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun”)
  • Sâlihlerle Beraberlik Farzı, Fâtihâ ve Tevbe: Tevbe 9/119 ve Fâtihâ 1/6-7 âyetlerinin müşterek delâleti; “Bir mürşide bağlanmak gerekir mi” sorusuna Kur’ân’dan iki delîl; sûre-i Nûr 24/36-37, Alâk 96/19 (“Secde et ve yaklaş”); İmâm-ı Kurıtubî, el-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Tevbe 9/119 tefsîri; İmâm-ı Fahreddin Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Fâtihâ tefsîri; beraberliğin mukîmi olmak — Fet-h 48/29 (“Muhammed ve onunla beraber olanlar”)
  • Velî Âyetleri ve Sahte Mürşid Uyarısı: Bakara 2/257 (“Allah îmân edenlerin velîsidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velîleri de tâğûttur”); Bakara 2/165 (“Îmân edenler Allah’ı çok severler”); velî-tâğût çatışması — İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm; Mâtürîdî, Te’vîlâtu Ehli’s-Sünne; şana şöhrete bozulan, Avrupalı/Amerikalı/İsrâil/Mossad/heva satın alan sahte şeyhlerden sakınma — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu’s-Semâ ve’l-Vecd; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 2/58
  • Nûr Sûresi 37: Zikrin Ticarete Üstünlüğü: Nûr 24/36-37 (“Öyle erler ki ne ticaret ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymaz”); ilklerin (sâbikûnu’l-evvelûn) yolu — Vâkıa 56/10-14, Tevbe 9/100; “Cenab-ı Hak’tan başka hiç kimsenin Allah’ı zikretmekten alıkoyamaması” prensîbi — Yan Cum’a 62/9-11, Şuarâ 26/88-89 (“Selim kalple Allah’a gelen”); eş-dost-devlet-hükûmet hiçbir şeyin sâliklere engel olamaması — Hadid 57/16, Maide 5/54
  • Evliyâya Korku Yoktur, Mescid Edebi: Yûnus 10/62-63 (“Dikkat edin, Allah’ın evliyâsına korku yoktur onlar üzülmeyeceklerdir”); âyette hesapsız cennet müjdesi — Zumer 39/73-74; Âl-i İmrân 3/169-171 (“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın, bil’akis Rableri katında diridirler”); mescidlerde dünyâ kelâmı yasağı — Müslim, Mesâcid 79 (“Mescidler dünyâ işi için bina edilmemiştir”); Hazret-i Peygamber’in yitik deve arıyana “bulamayasıca” bedduâsı — Müslim, Mesâcid 80; Ebû Dâvûd, Salât 220
  • Mescidde Dünyâ Kelâmı ve İmâm Ahmed: “Allah’ın mescidlerinde dünyevî işler yapılmaz” prensîbi — Nûr 24/36-37 ve Tâhâ 20/14 tefsîri; İmâm Ahmed bin Hanbel’in Müsned‘inde Hazret-i Peygamber’den evliyânın hesapsizlığına dâir rivayet; onlara korku olmayacak şekâvetli müjde — Enbiyâ 21/103; kalblerin Allah ile mutma’in olması — Ra’d 13/28 (“Dikkat edin! Kalbler ancak Allah’ın zikriyle mutma’in olur”)
  • Sâlih Rüyâ Müjdesi ve Putlaştırma Tehlikesi: “Dünyâ hayâtında da âhirette de müjde vardır” — Yûnus 10/64 tefsîrinde sâlih rüyânın peygamberliğin 46 cüzünden biri oluşu — Buhârî, Ta’bîr 2; Müslim, Ru’yâ 8; “Âhiret müjdesi cennettir” tefsîri — İbn Kesîr, Tefsîr 2/425; putın toplumsal doğuşu — Nuh 71/23 (Vedd, Suvâ’, Yagûs, Yaûk, Nesr isimleri); Buhârî, Tefsîru’s-Sûre (Nuh) 1 (“Bütün bu isimler Nuh kavminin salâh sahibi adamlarının isimleridir; ölünce meşhûr olan yerlere böyle heykellerini diktiler, isimlerini koydular ve sonra ibadet edilegeldi”)
  • Put Kültü, Rahmet ve Yağmur Vesîlesi: şehrin meydânlarında ve cumhurî merkezlerinde dikilen heykellerin şirke dönüşümü süreci — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/266; evliyâ yolunun kıvrımı Kur’ân-i Kerîm’in arzuyla çelişir — İbrâhim 14/36, En’âm 6/74-83 (İbrâhim aleyhisselâm’ın yıldız-ay-güneşi inkarı); Hazret-i Peygamber’in “Yeryüzünde Allah diyen eksilmeden kıyâmet kopmaz” hadîsi — Müslim, Îmân 234; bu hadîsin Muhyiddîn İbn Arabî tarafından zamânın kutbu olarak yorumu — İbn Arabî, el-Futûhâtu’l-Mekkiyye Bab 73; evliyâ vesîlesiyle yağmur rahmeti — Buhârî, İstiskâ 3 (Hazret-i Abbâs’ın yağmur duâsı)
  • Zamânın Kutbu, İbn Arabî Yorumu, İstidâd-Edeb: Ricâlullâh hiyerarşisi (Kutbu’l-Aktâb — üç İmâmlar — Dört Evtâd — Yediler — Yediler üzeri Kırklar — Üçyüzler ve Abdâl) — İbn Arabî, el-Futûhâtu’l-Mekkiyye 2. c., 73. bâb; Şâzelî, Hizbu’l-Bahr; Âişe’nin Hâtem’ul-Evliyâ — Hakîm et-Tirmizî, Hatmu’l-Evliyâ; istidâd-kâbiliyet muhafazası — Re’d 13/11 (“Şüphesiz Allah bir kavmin hâlini kendileri değiştirmedikçe değiştirmez”); Pîr efendilerin edeb, erkân, âdâbı: Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî, Seyyid Ahmed er-Rifâî, Seyyid Ahmed el-Bedevî, Seyyid İbrâhîm-i Düsûkî, Ebû’l-Hasan eş-Şâzelî, Şâh-ı Nakşibend, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Velî, Hacı Bayrâm-ı Velî, Muhyiddîn-i Üftâde, Mustafa Özbağ Efendi silsileleri ile Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e uzanan silsile-i şeref

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Tarîkat, Zikir, İhsân, Nefs, Sâlik, Velâyet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı