Mustafa Özbağ Efendi, 14 Ocak 2012 tarihli Karabaş-ı Velî Tekkesi sohbetinde rüyanın İslâm’daki yeri ve hükmünü, mürşid-i kâmilin kim olduğunu ve bu makamın ölçülerini, sûfîler ile âlimlerin arasındaki edep farkını, seyri sülûkta yaşanan hâlleri ve bu hâllerin ancak ehli tarafından idare edilebileceğini, Allah’a kavuşma meselesini ve aşkın belâ ile olan ilişkisini anlatmıştır.
Sâlih: Rüyanın İslâm’daki Yeri ve Hükmü
Rüyanın hak olduğunu, varlığında şek şüphe bulunmadığını, bunun hem âyetle hem de hadisle sabit olduğunu belirtmiştir. Rüyayı üçe ayırmıştır: Sâlih rüyalar, sâlih olmayan şeytânî rüyalar ve bir şeyin etkisinde kalarak görülen rüyalar.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şeytânî rüya görüldüğünde besmele çekip sol tarafa üç defa tükürülmesini emrettiğini nakletmiştir. Sâlih rüyaların ise peygamberlik sona erdikten sonra ümmet için mübeşşirât kapısı olduğunu, “Ahir zamanda salih ümmetimin salih insanlarının gördüğü salih rüyalar” hadisini aktarmıştır.
Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin bu konudaki görüşünü nakletmiştir: Zâhirde bazı eksiklikleri olan bir kimse özünde sâlihlerden olabilir ve sâlih rüya görebilir. Bu durum namazın insanı kötülüklerden alıkoyması gibidir; namaz kılan kişi bir müddet sonra üzerindeki kötülükleri atar. Bu sebeple hiçbir kimse hakkında hükmetmemek gerektiğini, kimin nerede olacağının belli olmadığını vurgulamıştır.
Mürşid-i Kâmilin Rüyada Görünmesi
Bütün üstadların “Mürşid-i kâmillerin şekline şemâiline şeytan giremez” dediğini aktarmıştır. Bunun hadis-i şerifteki delilini de vermiştir: “Benim ve sâlih imamların, benim ve ehlibeytimin, benim ve ümmetimin âlimlerinin şekline şemâiline şeytan giremez.” Ancak bunun tam yüz hatlarıyla mükemmel bir şekilde geçerli olduğunu, vücudun parça parça görünmesinin (sakal, el, ayak) tam bir delil olmadığını açıklamıştır.
Mürşid-i Kâmil Meselesi ve Ölçüleri
Bütün dervişlerin kendi üstadını mürşid-i kâmil olarak bildiğini, hatta bazılarının “zamanın kutbu”, “mehdi” gibi iddialar ileri sürdüğünü belirtmiştir. Bunun ölçüsü olarak şu kriteri koymuştur: Eğer dervişlerden biri Hz. Peygamber’i (s.a.v.) rüyada üstadıyla beraber görüyorsa ve Hz. Peygamber işaret ediyorsa, bu rüyayı gören kişinin yalan söylemediğine inanılıyorsa ve böyle rüyalar tevâtür noktasında ise, o üstad mürşid-i kâmildir — buna inanan kişi için.
Eski sûfîlerin hiçbirinin “Ben mürşid-i kâmilim, ben veliyim” demediğini, Cüneyd-i Bağdâdî, Hasan-ı Basrî, Sırrî Sakatî, Habîb-i Acemî gibi büyüklerin bu yolu tercih etmediğini hatırlatmıştır. Buna karşılık bugün bazılarının peygamberin peygamberliğini ilân etmesine kıyasla kendi velâyetini ilân ettiğini, bu yolun istismara açık olduğunu uyarmıştır.
28 Şubat Öncesi Toplantılar
28 Şubat sürecinden önce Türkiye’deki üstadların ve şeyhlerin toplantılar düzenlediğini, bu toplantılara yaklaşık 30 üstadın katıldığını, her birinin kendini mürşid-i kâmil olarak gördüğünü anlatmıştır. 30 mürşid-i kâmilin bulunduğu bir yerde tek bir sesin çıkması gerekirken 30 sesin çıkmasının, hatta “her kafadan 300 ses” çıkmasının durumun vahametini gösterdiğini, üstadıyla gülerek paylaştığını aktarmıştır.
Sûfîler ile Âlimlerin Arasındaki Fark
Padişahın hanımının sûfîlerle âlimlerin farkını göstermek için kurduğu testi anlatmıştır: Ramazanda saraya âlimler davet edilmiş, sofralar kurulmuş ama yemek getirilmemiştir. Ezan okunur okunmaz âlimler kaşık ve çatallarla tabaklara vurmaya, “Kale ya Resûlallah, namazdan önce iftar ediniz” diye bağırmaya başlamışlar, büyük bir gürültü koparmışlardır. Herkes kendi başına dua etmiş, diş kirası akçeleri alıp gitmiştir.
Ertesi gün aynı test sûfîlerle yapılmıştır. Sofralar kurulu, yemek yok, ezan okunmuş — çıt bile çıkmamıştır. Herkes huzur yapmış, tevhide devam etmiştir. Yemekler dağıtıldıktan sonra en yaşlı sûfî dua etmiş, “Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn, âmîn” deyip bitirmiştir. Hiç kimse kendini “sûfî” olarak yazdırmamış, hiç kimse diş kirası almamıştır. Padişahın hanımı “Sultanım, sûfîlerle âlimlerin arasındaki fark budur” demiştir.
Seyri Sülûkte Yaşanan Hâller ve Edep
Seyri sülûkü ve tecrübesi olmayan bir kimsenin dervişlerini perişan edeceğini söylemiştir. Zikrullah esnasında yaşanan hâlleri somut örneklerle anlatmıştır: Kulağında ıslık sesi gelen, burnunun üstüne birinin gelip konuştuğunu söyleyen, birinci kat semâvâta çıktığını anlatan dervişlere verilecek cevabın ancak ehli tarafından verilebileceğini vurgulamıştır.
Tasavvufî bir ilkeyi aktarmıştır: Bir pîr efendinin kabr-i şerifinden sorusuna cevap alan kişi, zikrullah esnasında Hz. Peygamber’e (s.a.v.) de sorusunu sorabilir; ancak edep gereği bunu doğrudan yapmaz, kendi üstadını vesile kılar. Bir dervişin pîr efendilerle konuşabilmesi için üstadının izin vermesi gerektiğini belirtmiştir.
Üstadı Vefat Edenlerin Durumu
Üstadı vefat ettikten sonra ortaya çıkıp şeyhlik iddia edenlere sert eleştirilerde bulunmuştur: “Şeyhinin şeyhi yok muydu, o yetmez miydi?” diye sorarak silsilenin devam ettiğini, yeni bir şeyhin çıkmasına gerek olmadığını belirtmiştir. Asıl meselenin nefse uymak olduğunu, “Ben zaten bu şeyhin hakkını veremedim, dediklerini yerine getiremedim” demenin daha doğru bir tutum olacağını söylemiştir.
Allah’a Kavuşma ve Herkesin Sûfî Olma Zorunluluğu Yoktur
Bir soruya cevaben İslâm’ın beş şartını hakkıyla yerine getiren kimsenin cennetle müjdelendiğini, bunun için mutlaka bir üstada intisab etmenin şart olmadığını söylemiştir. Cemâlullâh’a kavuşmayı arzu etmenin farklı, dinin emirlerini yaşayıp hayatını devam ettirmenin farklı olduğunu, herkesin sûfî olacak diye bir kaydın bulunmadığını belirtmiştir.
Allah’a kavuşmanın ahiretle ilgili bir mesele olduğunu, Allah’tan ilham almanın ise bundan farklı olduğunu açıklamıştır.
Aşk ve Belâ — Sevene Sevgilinin Yarası Ağır Gelmez
Sohbetin sonunda Hz. Mevlânâ’dan bir beyitle aşk ile belâ arasındaki ilişkiyi anlatmıştır: “Sevene sevgilinin yarası ağır gelir mi hiç? Yara özdür, içtedir; sevgi o içe kabuk gibidir.” Âşığın altına, belânın ateşe benzediğini, hâlis altının ateş içinde hoş olduğunu ifade etmiştir.
Âşığın başında belâ, meşakkat, sıkıntı, çile, yokluk, soğuk, sıcak ve zorluğun eksik olmayacağını, bunların tamamının aşkın gereği olduğunu ve gerçek bir âşık için bunların tatlı geldiğini belirtmiştir.
Kaynakça
Âyet-i Kerîmeler
- Ankebût 29:45 — “Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”
- Nisâ 4:69 — “Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle ve sâlihlerle beraberdir.”
Hadîs-i Şerîfler
- Buhârî, Ta’bîr, 26; Müslim, Rü’yâ, 6 — Şeytânî rüya görüldüğünde sol tarafa üç defa tükürülmesi hakkında.
- Buhârî, Ta’bîr, 5; Müslim, Rü’yâ, 6 — “Peygamberlikten geriye sadece mübeşşirât kalmıştır. Mübeşşirât nedir? Sâlih rüyadır.”
- Buhârî, Ta’bîr, 3 — “Sâlih insanlar sâlih rüya görür.”
- Buhârî, Ta’bîr, 10; Müslim, Rü’yâ, 11 — “Beni rüyasında gören gerçekten beni görmüştür; şeytan benim sûretime giremez.”
Tasavvufî Kaynaklar
- Muhyiddîn İbnü’l-Arabî — Zâhirde eksiklikleri olsa da özünde sâlih olan kimsenin sâlih rüya görebileceği görüşü.
- Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Sevene sevgilinin yarası ağır gelir mi hiç?” beyti ve “Arkasına bakanlar önlerini göremez” sözü.
- Sülemî — Risâleleri, Semâ bölümü: Def ile zikrullah yapmanın hükmü hakkında kaynak.
- Ankara Oyunu (Ankaravî) — Semâ ile ilgili risâlesi.
- Prof. Süleyman Uludağ — Marmara Üniversitesi, mûsikî ile ilgili doçentlik tezi.
Siyer ve Sahâbe Rivâyetleri
- Ebû Cehil (Ebü’l-Hikem) — Hz. Peygamber’in peygamberlikle müjdelenmesinden önce “Hikmetin babası” olarak bilinip sonra “Cehaletin babası” olduğunun ortaya çıkması.
- Şeytan ve melekler — Şeytanın aslında cin taifesinden olup melekler arasında dolaşması, Âdem’e secde emri gelince hakikatinin ortaya çıkması.
Sohbetin Özeti
Mustafa Özbağ Efendi bu sohbette rüyanın İslâm’daki yerini, sâlih rüyanın mübeşşirât kapısı olduğunu ve sâlih insanların görebildiği bir nimet olduğunu anlatmıştır. Mürşid-i kâmilin kim olduğunun ölçülerini koymuş, sahte iddialarla ortaya çıkanlara karşı uyarıda bulunmuştur. Padişahın hanımının hikâyesiyle sûfîlerin edep ve huzurunu âlimlerin gürültüsüyle karşılaştırmıştır. Seyri sülûkte yaşanan hâllerin ancak ehli tarafından idare edilebileceğini, edebin bu yolun temeli olduğunu vurgulamıştır. Herkesin sûfî olma zorunluluğu olmadığını, dinin emirlerini yaşamanın da kendi başına yeterli bir yol olduğunu belirtmiş, sohbeti Hz. Mevlânâ’nın aşk ve belâ hakkındaki beytiyle, “Âşık altına benzer, belâ ateşe; hâlis altın ateş içinde hoştur” diyerek tamamlamıştır.
Diğer sohbetler: Dergah Sohbetleri
Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Şeyh, Aşk, Çile, Dergâh, Ashâb-ı Kirâm. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı