Pazartesi, 29 Haziran 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR
Mustafa Özbağ
İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Şeytan ·

O kimse Allah’a yaklaşmak için bir yol arıyorsa artık nefsini, şeytanı yendi ve

Ne mutlu o kimse ki o kendisinden. Kurtulmuş kendisinden. Kurtulmuş demek nefsi ile mücadele etmiş nefsi ile mücadele ederekten cenab-ı yaklaşmaya bir yol bulmuş yoksa eğer kendisinden kurtulmamış ols...

Mustafa Özbağ Efendi - Tasavvuf Sohbetleri ve İslami İlimler

1. Sürme Taşı Dövülüp Göze Çekilince Gözcü Olur — Kendinden Kurtulup Diriye Ulaşan Mübarektir

Sürme taşı dövülüp gözlere çekilince iyi görmeye sebep oldu, gözcü kesildi. Bunu okumuştuk. «Ne mutlu o adama, kendisinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır.»

Ne mutlu o kimseye ki o kendisinden kurtulmuş. Kendisinden kurtulmuş demek — nefs ile mücâdele etmiş; nefs ile mücâdele ederek Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya bir yol bulmuş. Yoksa eğer kendisinden kurtulmamış olsaydı o hevâ ve hevese devâm edecekti.


2. Mâide 35: «Ey Îmân Edenler, Allâh’tan Korkun ve Ona Yaklaşmaya Bir Yol/Vesîle Arayın»

Âyet-i kerîmede: «Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun ve ona yaklaşmaya bir yol arayın» — ona yaklaşmaya bir vesîle arayın.

O kimse ona yaklaşmak için bir vesîle, bir yol arıyorsa, artık hevâ-hevesinin üzerine çıktı; nefsâniyetinin ve şeytâniyetinin üzerine çıktı. Böylece kendi nefsini yendi; bu mânâda nefsini hiçe saydı.

Ve normalde o kimse ne oldu? Diriye ulaştı, bir mürşid-i kâmile ulaştı. Burada diriye ulaşması Kur’ân’a, Sünnet’e, aynı zamanda da bir mürşide ulaşması. O vesîle aradı, yol aradı; Kur’ân-Sünnet dâiresinde o hem hiç miâdını doldurmamış, ölü hükmünde olmayan Kur’ân’a, hem de her devamlı taze duran Sünnet-i Resûlullâh’a, Kur’ân ve Sünnet’in diriltmesiyle diri olan bir mürşide ulaştı.


3. Diri-Ölü Hadîsi: «Allâh’ı Zikredenler Diri, Etmeyenler Ölü Gibidir»

Ve böylece o kimse diriye ulaşmış oldu. Diriye ulaşan ne oldu? Dirildi. «Ey ashâbım, size diri ile ölü arasındaki farkı söyleyeyim mi?» «Söyle yâ Resûlallâh.» «Allâh’ı zikredenler diridir, Allâh’ı zikretmeyenler de ölü gibidir.»

O kimse Kur’ân, Sünnet, mürşidin terbiyesine girerek zikrullah’a girdi ve zikrullah ile tanıştı. Zikrullah ile tanışınca o kimse ölü idi, dirildi. Önceden zikrullah’ı bilmez idi, şimdi zikrullah’ı bilir; önceden mürşid yolu nedir, Kur’ân nedir, Sünnet nedir bilmez idi.

O kimse Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet etmesiyle o bu yola girince ne oldu? O dirildi. «Kalpler ancak zikrullah ile mutmaîn olur.» Onun kalbi zikrullah ile ne oldu? Dirildi, canlandı. Zikrullah kalbi dirilti, zikrullah vücûdu dirilti, zikrullah dimâğı dirilti. Zikrullah o kimsenin hem mânâsını hem de maddesini dirilti; o zikrullah hem onun rûhuna kuvvet verdi, canına can kattı, hem de sırrın perdelerini açtırdı.


4. İnsanlar Ölü Gibidir, Bir Mürşidin Halakasına Oturarak Uyanır — Hz. Ömer ve Rum Kayseri Misâli

İnsanlar ölü gibidirler, ölüdürler. Normalde ne zaman dirilirler? Öldükten sonra uyanırlar — o zaman dirilirler. Uykudaydı onlar, uyandı. Nasıl uyandı? Bir mürşidin terbiyesine girerek, o mürşidin halakasına oturarak o kimse uyandı; bir diri ile karşılaştı çünkü.

O Rum Kayseri’de diri olan, mürşid olan Hz. Ömer radıyallâhu anh hazretleri ile karşılaşınca diriden dirilik aldı. Ölü ile karşılaşmış olsaydı, ölüden ona ölülük bulaşacaktı.


5. «Yâ Hafsâ, Çok Konuşmaktan Sakın — Söylenen Şey Zikrullah Olmadıkça Kalbi Öldürür»

Diriltên neydi? «Yâ Hafsâ, çok konuşmaktan sakın» — eşine diyor Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri. «Söylenen şey zikrullah olmadıkça kalbi öldürür. Fakat Allâh’ın zikrini çok yap — bu, kalbi diriltir.»

Bakın, diri olan etrâfındaki ölüleri de dirilti. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri eşine dedi ki: «Çok konuşmaktan sakın.» O zaman çok konuşmak insanları helâka götürüyor. Hele hevâ-heves konuşuyorsa, şeytâniyet konuşuyorsa, nefsâniyet konuşuyorsa, helâka götürüyor. Allâh Resûlü eşine söylüyor: «Çok konuşmaktan sakın.»

Dervişler çok konuşmaktan batarlar, çok uyumaktan batarlar, çok yemekten batarlar. Az ye, az uyu, az konuş. Çok konuşan kimse — Allâh muhâfaza eylesin — zikrullah’ı az yaptığındandır. Çok konuşan kimse Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetini terk ettiğindendir. Çok konuşan kimse boş konuşan kimsedir. «Yâ hayır söyle, yâ sus.»

Hayır konuşursan bir sıkıntı yok. Sen Kur’ân’ı, Sünnet’i, doğruları tebliğ ediyorsan bir sıkıntı yok. Sabahtan akşama kadar sen Kur’ân’ı, Sünnet’i tebliğ et. Sabahtan akşama kadar müşterinle alâkadâr ol; sabahtan akşama kadar işinle alâkadâr ol. Bunda bir sıkıntı yok. Ama boş konuşuyorsan, hevâ-heves konuşuyorsan, burası sıkıntılı. Allâh muhâfaza eylesin.


6. «Yazık O Diriye ki Ölü ile Oturmuş, Ölmüş, Hayâtını Kaybetmiştir» — Ârif Cevherini Boş Yere Saçmaz

Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri «Hafsâ binti Nebî’ye» diyor ki: «Çok konuşmaktan sakın; zîrâ bu kalbi öldürür.» Bu müthiş bir uyarı.

Demek ki çok konuşanın, boş konuşanın kalbi ölü. Kimin diri? Zikrullah’ı çok yapanın kalbi diri. Allâh bizi onlardan eylesin.

«Yazık o diriye ki ölü ile oturmuş, ölmüş, hayâtını kaybetmiştir. Ârif olan cevherini boş yere saçar mı?» Yazık ki o diriye. Sen gerçekten dirisin — ölü ile oturma, ölü ile muhabbet etme.

Ölü kim? Ölü, kendisini dünyâ ve dünyânın hevâ-hevesine, dünyânın süsüne aldanmış kimse. Ölü kim? Âhirete gözlerini yummuş, âhiret dünyâsını düşünmeyen kimse. Ölü kim? Öldükten sonra hesâba çekileceğini düşünmeyen kimse. Ölü kim? O hevâ ve hevesini ilâhlaştıran kimse. O zaman onlarla oturup kalkarsan muhakkak ne olursun? Sen de ölürsün.


7. Mürîd Beşinci Esmâya Kadar Ölülerle Oturup Kalkamaz — Boş Muhabbete İltifat Etmez

O yüzden mürîdânın belli bir zamâna kadar — beşinci esmâya kadar — ölülerle oturup kalkması yasaktır aslında. Bu ne demektir? Mürîdân kalkıp da boş muhabbet eden insanlarla muhabbet etmez; onların laklakasına bakmaz, onlarla çok konuşmaz.

İşi vardır, işini halleder; çalışıyordur, çalışmasını halleder. Ama böyle dünyâ laklakasına düşen, böyle boş boş muhabbet edip boş boş güleceğim diye uğraşan, insanları güldüreceğim, eğlendireceğim diye uğraşanlardan uzak durur mürîdân. O mürîdin kalbi harekete geçmesi gerekiyor; kalbini harekete geçirecek kimselerin yanına gider.

Meselâ ham derviş — dünyâdan konuşur, maldan-mülkten konuşur, hevâ-hevesinden konuşur. Bu ham derviştir. İyi derviş Kur’ân’dan, Sünnet’ten, yoldan konuşur; aşktan, muhabbetten konuşur, mâneviyâttan konuşur.

O yüzden bir kimse öldüyse — ölüm demek manevî ölümle karşılaşmış — manevî ölü olan insanla hem hâl olanlar, onunla arkadaş olanlar da o manevî ölüme duçar olurlar.


8. «Bu Hafta Derse Gitmesek?»: Adam ve Hanım Birbirini Hevâ-Hevese Çeker — «Adı Derviş, İçi Devrilmiş»

Adam der ki: «Bu hafta derse gitmesek olur mu? Bak, maç var. Bu akşam zikrullah’a gitmesek olur mu? Önemli burada bir konuşma var.» «Yâ, bu akşam Perşembe zikrullah’a gitmesek de evde otursak?»

Evde adamın hanımı der: «Her hafta gidiyorsun; bu Perşembe’de evde otur. Sen her hafta zikrullah’a gitmek zorunda mısın?» Yâ, bir an hevâ-hevesine döner o kimse; hanımına uyar: «Bu Perşembe tamam, gitmeyi vereyim» der. Aynı şeyi adam yapar.

Adam kadına der ki: «Her Cumartesi gidiyorsunuz sohbete. Hâ, bu Cumartesi gitme; bak, havada yağmur var zâten, çocuk hasta olacak.» Lodos esiyor, çocuk Lodos’tan hasta olacak; Poyraz esiyor, Poyraz’dan hasta olacak; yağmur yağdı, yağmurdan hasta olacak; kar yağdı, kardan hasta olacak. Ulan olmadı, yaz geldi. Yaz gelsin diye bekledi — bu sefer de sıcaktan hasta olacak. Yok baharda polenlerden hasta oluyor; sonbaharda hava gelgitleri var, hava gelgitlerinden hasta oluyor.

Velhâsıl çocuk oldu, kadının dervişliği bitti. Çocuk büyüsün diye bekliyor. Bir sene geçiyor, iki sene geçiyor, üçüncü sene geçiyor; bir çocuk dahâ geliyor. Tamam, iki çocukla hiç çıkamıyor zâten; üçüncüsü-dördüncüsü geldi mi, pert. Kadının dervişliği kalmadı. Evde boyuna kendi kendine ders çekeceğim diye uğraşsın — biraz uğraşıyor, bir-iki hafta, üç hafta mücâdele ediyor; bir ay sonra pert. Kadın diyor ki «tamam.» Ondan sonra adama bakmaya başlıyor: «Ben bu adamla ne ama evlendim?»

Sonra adam diyor ki: «Eşim benden soğudu.» Ulan, kimden soğuyacak? Soğuyacak tabiî. Kadın başlıyor sarmaya kendi kendine, adama bakıyor, adam ortalıkta dolaşıyor. Ayağında bir tâne pijama, hele bir de çizgiliyse, yandı keten elvâ. Ortalıkta adam dolaşıyor. Adı derviş, içi devrilmiş. Gitti.

Aynı şey erkek için de geçerli. Erkek de kendi kendine — ama dervişle evlendi, ama derviş olmayanla evlendi. «Vay, siz bu kadar derse mi gidiyordunuz?» Eyvah, evdeki hâtun ölü hâtun, diri değil. Adam yandı. Hattâ dahâ ilerisini söyleyeyim: «Sen Mustafa abinle yat» — bir de bunları da duyduk çünkü. Ölü.

Ölü ile karşılaşırsan, diri iken ölüye gidersen, diri iken ölüyle arkadaşlık ettin, eşlik ettin, yoldaşlık ettiysen — cumhurlup sen de öldün. Yâ da sen diriysen, gerçek mânâda, ölü ile dirildi o zaman. Onun hidâyetine sebep ol.


9. İsrâ 57: «Onların Taptıkları da Rablerine Bir Yol Arar» — Müşrik bile Vesîle Arar; Müslüman Şimdiden Bulmalıdır

Bak, ölüler hakkında âyet-i kerîme — İsrâ 57: «Onların taptıkları da Rablerine bir yol arar. Her biri Allâh’a dahâ çok yaklaşmak için çalışır; Onun rahmetini umarlar ve Onun azâbından korkarlar. Elbette Rabbinin azâbı korkulan bir azâbtır.»

O hevâ-hevesine uyanlar, kendilerince bir şeyi ilâhlaştıranlar — bu nefsi olabilir, bu şeytanî yolu olabilir, bu hevâ-hevesi olabilir, bu geçmiş müşriklerde Lât-Uzzâ-Menât putlar olabilir; bugünün putları olabilir.

O zaman o bugünün putları da Rablerine ne arıyor? Bir yaklaştırıcı bir şeyler arıyor. O müşrik de o âhiret gününde kendisini Rabbine yaklaştırıcı bir vesîle arıyor. Müslümanlar eğer diriyse şimdiden o vesîleyi bulacaklar ve diri olarak bu dünyâdan göçüp gidecekler.


10. Manevî İlâhlar: Zenginlik, Makâm, Eşya, Araba — Dervişin Esmâsı Bile İlâhı Olabilir

O yüzden Allâh’a ortak koşan, görüntüde Müslüman, şirk ehli, görüntüde Müslüman — onların o şirklerine sebep olan o manevî ilâhları, kendi iş dünyâlarındaki manevî ilâhı: râhâtı, parası, makâmı, mevkîsi, eşyâsı, evi, barkı, lüksü, hayâtı — onun manevî ilâhıdır.

Adama desen ki «Gel zenginliğe tap» — tapmaz. Ama zengin olunca zenginlik onu Kur’ân ve Sünnet’ten uzaklaştırır. Adama desen ki «Gel makâma tap» — tapmaz. Bakın, bunlar manevî hastalıklardır. Ama o kimse bir makâma erince Kur’ân ve Sünnet’i terk eder; bunlar manevî ilâhdır.

Bu dervişlerde de vardır: derviş bir esmâ alır, o esmâyı kendisine rableştirir; o hâli kendisine rableştirir. Ve kendince o hâli rableştirdiğinde, o hâli onun ne oldu? İlâhı oldu. Allâh muhâfaza eylesin. Yol uzun — o kimse son esmâyı alıncaya kadar kendine râhâtlık yüzü göstermeyecek.

Meselâ gel ona râhâtlığını ilâh edin desen, o râhâtlığını ilâh edinmez. Ama öbür türlü râhâtlık ona hoş gelir. Evde yan gel, çayı da demlet, sohbeti de aç, Telegram’dan da izle — harika yâ. Râhât, tatlı geldi. Nerede ders var? Filânca yerde. «Yâ öyle de benim sanki buradan başıma bir ağrı mı geliyor ne? Ben bugün bir yere gitmeyeyim. Üf, ne lodos sesi, aha başıma kiremit falan düşer; ben bir yere çıkmayayım.» Râhât ona tatlı geldi; râhât onu gaflete çökertti; râhât onun ilâhı oldu.

Yemek onun ilâhı oldu; eşya onun ilâhı oldu; takım elbisesi onun ilâhı oldu; arabası onun ilâhı oldu. «Aman arabayı çıkarmasın bugün; ne mâlûm başına taş-mış yağar.» İki derviş bindirir; iki derviş bindirince, dervişlerde testere var sanki, her tarafında koltukları yırtılabilir. Allâh muhâfaza eylesin. Ne oldu? Bunlar kalbi öldürdü. Kalbi ölü olanın bütün her şeyi öldü; kalbi diri olanın her şeyi dirildi.


11. Bana Arkadaşını Söyle Senin Dînini Söyleyeyim: KORU Park Misâli — Vitrin Seyretmek mi, Zikrullah mı?

Kalbi ölüyse her şey öldü. Kalbi ölü olan bir kimseyi kendine dost ettin — o kalbi ölülü, eğer kuvvetliyse senin de kalbini öldürdü. «Bana arkadaşını söyle, senin dînini söyleyeyim.»

O zaman kalbi ölüyle bir arkadaşlık ettin, senin de kalbin öldü. O dedi ki «Gel bu akşam gidelim — nereye?» Lüks bir alışveriş merkezi. Ne o? Mudanya yolundaki KORU Park. «Gidelim KORU Park’a, burnumuzu dayaya dayaya vitrin seyredelim; gidelim orada kafede bir çay içelim; orada bir yemek yiyelim; günümüzü gün edelim.» «Yâ, bugün ama Cumartesi, ders var.» «Yâ, ne yapalım ama Cumartesi’nin oğulları kalabalık oluyor; gidelim biz de boy gösterelim.»

Kalbi ölü — kalbi hevâ-hevese gitmiş onun. Kalbi hevâ-hevese gittiğinden dolayı seni de hevâ-hevese çekiyor. Bu ister eşin olsun senin, ister arkadaşın olsun, isterse çocuğun olsun, önemli değil. Yâ sen onu bu tarafa çekeceksin? Diyeceksin ki: «Yok, senin kalbin ölü, bak. Sen hevâ-hevese doğru koşuyorsun. Gel bu akşam zikrullah’a gidelim, kendimizi diriltelim.»

Yok. O diyor ki «Her dâim zikrullah’a mı gidecek? Bugün de benim dediğimi yap.» Büyük bir çoğunluğunuz, kadın-erkek, eşlerinizden bunu duymuşunuzdur. Bana da söylüyorlardı — benim eski arkadaşlar diyorlardı ki: «Birâder, bu gece gel bize takıl yâ. Bir gün bizi dinle yâ.» Ben diyordum ona: «Oğlum yâ, yıllardır ben sizi dinliyorum zâten. Kardeşimle berâberdik, gelin bir gece beni dinleyin.» «Ne yapacağız birâder, hû mu çekeceğiz?» «Hâ, hû çekeceğiz.» «Hûcu mu oldun sen?» «Evet, hûcu oldum.» Kalıyorlardı.


12. Kalbi Diri Olan Seni Kur’ân-Sünnete, Mânâya, Zikrullah’a Çeker

Kalbi ölü olan seni hevâ-hevese çeker; kalbi ölü olan seni şeytâniyete çeker; kalbi ölü olan seni Kur’ân ve Sünnet’in dışına çeker. Kalbi diri olan seni Kur’ân ve Sünnet’e çeker; kalbi diri olan seni mânâya çeker; kalbi diri olan seni zikrullah’a çeker.

O zaman bir arkadaşınla nereye gittiğine bak, ne yaşadığına bak — kimin ölü, kimin diri olduğunu görürsün. Allâh bizi muhâfaza eylesin.


13. Hz. Pîr: «Allâh’ın Kur’ân’ına Kaçar Sığınırsan Peygamberlerin Ruhlarına Karışırsın»

«Allâh’ın Kur’ân’ına kaçar sığınırsan peygamberlerin ruhlarına karışırsın.» Kur’ân, peygamberlerin, Allâh’ın temiz ululuk denizindeki balıkların hâlleridir.

Kur’ân — eğer ona kaçar, ona sığınırsan, Kur’ân’a tâbî olursan peygamberlerin ruhlarına karışırsın. Fâtihâ’da diyoruz ya: «Ey in’âm ettiğin, ihsân ettiğin, ikram ettiğin o peygamberlerin, o evliyâların, o velîlerin var ya — evet, bizleri onun yanında eyle.»

Eğer sen Kur’ân’a kaçar sığınırsan doğru yolu buldun. Çünkü Kur’ân başlı başına bir hidâyet rehberi; başlı başına bir bereket, başlı başına bir lütûf, başlı başına bir ikram, başlı başına bir şifâ, başlı başına insanların dünyâsını da âhiretini de aydınlatan bir kitap.

O yüzden kim Kur’ân’a yönelir, Kur’ân’a sığınır, Kur’ân’ın emirlerini yerine getirirse, o kurtuluşa ermiştir. O dünyâ ve âhiretin en büyük bereketini bulmuştur. Kim Kur’ân’ın emrettiklerini yerine getirirse dünyâ ve âhiret lütûfuna ulaşmıştır o kimse.

O yüzden Hz. Pîr diyor ki «Allâh’ın Kur’ân’ına kaçarsan senin rûhun peygamberlerle berâber olur.» Bu muhteşem bir şey.


14. Önemli Olan Her Konuda Kur’ân-Sünnet’e Tâbî Olmak — Bilmiyorsan Zikir Ehline Sor

Bakın, o yüzden önemli olan insan bir kimsenin her konuda Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmasıdır. Eğer her konuda sen Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olursan, bu bereket, bu lütûf, bu ikram, bu ihsân, bu hidâyet nûru, bu ferâset nûru sende hiçbir zaman eksilmez. Ve peygamberlerin ruhları, peygamberlerin nûrları senin bu konuda yol göstericin olur.

Sen yürürken peygamberlerin o Cenâb-ı Hak’tan almış oldukları nûr senin önünde mihmandar olur, senin önünde yol gösterici olur. Ama sen muhakkak ve muhakkak her işinde, her konuda, her meselede Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye tâbî ol.

Ve Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye bir Müslüman’ın tâbî olabilmesi için onu iyi bilmesi gerekir. Yâ bu konuda ilmini arttırmak zorundasın — okuyacaksın, okuyacaksın; yâ da bu konuda ilim sâhibi olan bir mürşidin önünde diz çökeceksin. Ve bildiklerinle amel edeceksin. Cenâb-ı Hak diyor ki: «Bildiklerinizle amel ederseniz Allâh size bilmediklerinizi öğretir.»

O yüzden biz Kur’ân’ı anlama ve yaşamada önde olmak zorundayız. Peygamberlerin ruhlarına rûhumuz karışsın, onlarla berâber olsun diyorsak, biz Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’yi iyi anlayıp iyi yaşamamız gerekir. Bunun için birinci yol okumaktır, ikinci yol bir mürşidin önünde oturmaktır — bir bilenin. «Çünkü bilmediklerinizi gidip zikir ehline sorunuz» âyet-i kerîme.


15. Kur’ân ve Sünnet Akidesinin Dışına Çıkan Hiç Kimse Peygamberlerin Ruhlarıyla Hemhâl Olamaz

Ve bir kimse Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’nin inancına sâhip olacak. Kur’ân ve Sünnet bize inanç hakkında akâidle alâkalı hangi sınırı çizdiyse, biz orada olmalıyız, orada kalmalıyız.

Eğer biz inanç dâiremizi, akîdemizi Kur’ân ve Sünnet dâiresinde tutamazsak, yine sapkınlardan olduk; ve yine rûhumuz peygamberlerin ruhlarıyla hemhâl olmaktan, yoldaş olmaktan uzaklaştı.

Bakın, akâidle, îmânla alâkalı Kur’ân ve Sünnet akîdesinin dışına çıkan hiçbir kimse peygamberlerin ruhlarıyla kendi rûhu hemhâl olamaz.

Bu dönemde, bu zamanda çok sapkın fikirliler, çok sapkın yollular çıktı. Yolu sapkın, Kur’ân ve Sünnet dâiresinde değil. Bunlar ne yazık ki İslâm dünyâsının baş belâsı; bunlar ne yazık ki İslâm dışı güçlerin yetiştirip bizim içimize soktuğu dînî ajamınlar. Bunlar dîni ifsâd etmek için uğraşıyorlar; ve bunlar Kur’ân ve Sünnet’i, Sünnet îsenini, akîdesini kendilerine akîde olarak görmüyorlar.


16. Okuduğun Hâlde Amel Etmiyorsan Münâfıksın: Ebû Cehil de Peygamberi Gördü Ama İnanmadı

Hz. Pîr uyarı veriyor: «Fakat okur da dediğini tutmazsan — Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’yi okudun, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’nin bilgisi sana geldi ama dediğini tutmazsan — farz et ki peygamberleri ve velîleri görmüşsün; inanmadıktan sonra, onlara uymadıktan sonra ne fayda var?»

Farz et ki sen Kur’ân ve Sünnet’i iyi biliyorsun. Var ya, şimdi ilâhiyatta var, Diyânette var, ilâhiyatlarda var, böyle sûfîler var, kendilerince dervişler var, ondan sonra medyumlar var, hem icâzetli şeyhler var — Kur’ân’ı inkâr eden, âyetleri inkâr eden.

E şimdi ne oldu da sen bunları okudun, çok iyi biliyorsun, ama emrini yerine getirmiyorsun? Okuyorsun ama emrini yerine getirmiyorsun. Hattâ böyle Kur’ân’ı Arapça tam lafzıyla okuyorsun; hattâ onun mânâsını da biliyorsun, mânâyı da anlatıyorsun, ama namaz yok. Kur’ân-ı Kerîm’i okuyorsun; harika bir belâgâtın var okuma ile alâkalı; sonra öyle bir açıklama da getiriyorsun — ama rüşvetçisin, be namussuz adam!

Kur’ân’ı senden-benden çok iyi biliyorsun, ayınları-gayınları çok iyi çıkarıyorsun, ama hırsızsın — devletin malını, mülkünü çalıyorsun. Sen çok güzel ayını-gayını çıkarıyorsun, ihâlelerde yolsuzluk yapıyorsun. E sen çok güzel ayını-gayını çıkarıyorsun, dervişlerin parasını ütüyorsun. E sen çok güzel ayını-gayını çıkarıyorsun, harika tecvîdli Kur’ân okuyorsun sen — ama haksızlık sende, uğursuzluk sende, hırsızlık sende, rüşvetçilik sende, kamu malını ziyân etmek sende, insanlara zarar vermek sende, kibirlilik sende, ahlâksızlık sende, her türlü her şey sende.

Ne yapayım senin ayını-gayını iyi çıkarmanı ben? Harikasın. «E hocam, ben de hâfız sayılırım, ben hâfızı bitirdim.», namaz? Namaz? Namaz yok. «E hocam, biz de ilâhiyatı bitirdik.» Namaz? Namaz yok. E ilâhiyatı bitirdin sen — bu rüşvet ne? E ilâhiyatı bitirdin sen, e iman adı iblisin, ilâhiyatçısın, muhâfazakârsın, harikasın yâ, on numarasın.? Bu ne? Bu pislik ne? Bu lağım deryâsında senin işin ne o zaman?

Okur da, uymazsan, okudun-uymadın-inanmadın: münâfıksın. Münâfıksın. Kâfirlerden dahâ şedîd bir yerde yanacaksın cehennemde — kâfirlerden dahâ şedîd bir yere gideceksin. Neden? E sen «îmân ettim» dedin, münâfıklık ettin. Sen Kur’ân’ı çok iyi biliyorum dedin, münâfıklık ettin. Sen Kur’ân’ı çok iyi biliyorum dedin, harika okuyorum dedin — bir Eûzü-Besmele çektin ki Allâh Allâh.

Olacak ki peygamberi Ebû Cehil de gördü. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini Utbe de gördü, Şeybe de gördü; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini Bedir kuyularına doldurulan müşriklerin hepsini de gördü. Görmek yetmedi ama onlara; peygamberin peygamberliğine îmân etmediler, kabûl etmediler. Ebû Cehil de gördü peygamberi, kurbanlar kesti onun adına. Ama yetmedi, olmadı.

E sen evli barklı kadınsın — ne işin var elin adamıyla senin? Senin Kur’ân okuman evli barklı bir kadını ve adamı zinâdan ayırmadı onu — zinâya devâm etti. Ne anladım be? Harika Kur’ân okuyorsun, eyvallâh. Amel-amel; akâid-îmân. Öbür kul normalde senin kadar iyi Kur’ân-ı Kerîm okumuyor, ama îmânı muhteşem — muhteşem, Uhud sıra dağları gibi îmânı var. Uhud sıra dağları gibi îmânı var — o lâzım.


17. Bağırsakları Parçalanan Hadîsi: «İyiliği Emredip Yapmayan, Kötülükten Sakındırıp Yapan Eşek Gibi Döner Cehennemde»

Allâh muhâfaza eylesin. Bu hem âlimlere, hem şeyhlere, hem zâkirlere — herkese gelsin bu hadîs-i şerîf. Allâh muhâfaza eylesin. Buhârî’de geçiyor:

«Kıyâmet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır. Bağırsakları parçalanır; merkebin değirmeni döndürdüğü gibi onunla berâber döner. Cehennem ehli onu izler ve ona: ‘Ey falân, ne oldu sana? Sen bize iyiliği emreder, kötülükten sakındırmaz mıydın?’ O da: ‘Evet, ben size iyiliği emrederdim fakat kendim yapmazdım; kötülükten sakındırırdım fakat kendim yapardım.’»

Âlimler, hocalar, vâ’z-u nasîhat edenler, şeyhler, mürşidler, velîler, zâkirler, nakîbler, nukabâlar, çavuşlar, anneler, babalar, dedeler, nineler, nasîhat edenler — iyilik âbidesi olduğunu kasdederek iyilik âbidesi kesilenler: eğer söylediklerinizi kendiniz yapmazsanız sonumuz bu. Rabbim bizi affeylesin inşâallâh.


18. Mesnevî 1540: «Kur’ân Hükümlerini Tutar, Kıssalarından Hisse Alırsan Can Kuşuna Ten Kafesi Dar Gelir»

«Kur’ân’ın hükümlerini tutar — 1540. beyit — Kur’ân’ın hükümlerini tutar, kıssalarından hisse alırsan, can kuşuna ten kafesi dar gelir. Kafeste mahpus olan kuşun kurtulmak istememesi câhilliktendir.»

O zaman sen Kur’ân’ın hükümlerini yerine getirir, Sünnet-i Seniyye’nin âdâbına, erkânına tâbî olursan, ve can kuşu bu bedene, rûh bu bedene sığmaz olur. Bu bedende durmak istemez; dar gelir ona beden.

Ve sen eğer ki o peygamber, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin, peygamberlerin kıssalarını öğrenir, o velîlerin, o evliyâların kıssalarını öğrenir, onlara tâbî olur, oradan ders çıkarır, Kur’ân’daki kıssaları öğrenir, oradan ders çıkarır, kendine bir hisse alır, ve onlarla amel etmeye başlarsan, evet, o zaman sen bu rûhun bu bedende durmak istemez. Bir an önce — tâbîr-i câizse — öteye kanatlanıp gitmek ister.

O sevdikçe sevmek, yol yürüdükçe yürümek ister; koştukça koşmak ister. Artık ona dünyâ hayâtı, ona bir necis gibi gelir; dünyâ hayâtı ona böyle yoldan geçerken bir anlık nefes aldığı bir yer gibi gelir. O orada kalıcı olmadığını hisseder, görür, bilir.

E yok, öyle değilse, o zaman bu can kafesi burada dünyâ hayâtından lezzet alıyorsa, tat alıyorsa, o zaman o kimse Kur’ân’ın hissesinden, kıssalarından kendisine hisse ve kıssa çıkarmadı. Yâ câhildir, yâ gaflet ehlidir.


19. Peygamberlerin Ruhları Serbesttir — «Onlara Ölü Demeyiniz» (Bakara 154)

«Kafeslerden kurtulan ruhlar Allâh’a lâyık ve halka rehber olan peygamberlerdir.» Peygamberlerin ruhları aslâ — tâbîr-i câizse — kapalı bir menfezde tutulan ruhlar değildir. Kutupların ruhları da öyledir; velîlerin, büyük velîlerin ruhları da öyledir. Peygamberler gibi değildir, ama peygamberlere yakındır.

Peygamberlerin ruhları tamâmıyla serbesttir, tamâmıyla serbesttir. Cenâb-ı Hak onları kendine seçmiş; Cenâb-ı Hak onları kendine seçtikten sonra onları tamâmıyla serbest bırakmıştır, hür bırakmıştır.

Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’e de tevdî ediyor yâ: «Kim bana salât-ü selâm getirirse Allâh benim rûhumu kabrimde hazır tutar. Ben bana salât-ü selâm getiren ümmetimin salât-ü selâmını alırım ve diyor ona da ben salât-ü selâm getiririm; ona da ben salât-ü selâm getiririm ve bir melek ona getirdim salât-ü selâmı, o kimseye ulaştırır» der.

Bizde o kulak olmadığından, bizde o kalp olmadığından, biz boş boş böyle biraz hevâ-heves gaflette salât-ü selâm çektiğimizden, bundan haberimiz olmuyor. Biz «Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammed» dediğimizde hemen Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhâniyetini bundan haberdâr ediyor. Ve onun devamlı etrâfında bulunan, başucunda bulunan bir melek hemen senin salât-ü selâmını oraya, deftere kaydediyor. Diyor ki: «Ey Muhammed, senin ümmetinden, Hasan oğlu Mustafâ sana salât-ü selâm getirdi.» Hemen ona cevap veriyor: «Aleyküm selâm, Allâh’ın selâmı, bereketi, rahmeti onun üzerine olsun.» Bir melek hemen o salât-ü selâmı, senin adına getirilen o salât-ü selâmı Hz. Muhammed Mustafâ’nın ağzından alıyor, getiriyor, sana tebliğ ediyor. Ama biz gaflette olduğumuzdan bizim bu tebliğden haberimiz yok.


20. Görerek Salât-ü Selâm Getirme: Sanki Onun Kabrinin Başında Hiç Olmazsa Salât-ü Selâm

Bu tebliği bizim duyacak kulağımız, bu tebliği getiren meleği görecek gözümüz yok. Yok, açılmamış. Açılmayınca biz böyle gafletle salât-ü selâm getiriyoruz: «Yâ şu 100 tâneyi bir bitirsem yâ Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve sâhibi ve sellim.» Yok yâ, yok öyle değil, yâ öyle değil — öyle değil canım kardeşim yâ. Tost doğru: «Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve sâhibi ve sellim. Ey yâ Resûlullâh, ben günâhkârım, kusurluyum, hatâlıyım. Ben yanlış değil mi, eksik değil mi? Ben her an için toza, dumana bulananım; ben her an için her türlü pisliğin içerisinde yaşayanım. Benim dilim lâyık değil, benim gönlüm lâyık değil, benim vücûdum, rûhum, sırrım lâyık değil. Ama Allâh demiş yâ ‘Ben salât-ü selâm getiriyorum, meleklerim de salât-ü selâm getiriyor; ey îmân edenler siz de Habîbime salât-ü selâm getirin’ demiş yâ. Ben bu emre binâen yüzsüzüm, sana salât-ü selâm getiriyorum. Allâhumme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve sâhibi ve sellim diyorum. Biliyorum ben buna lâyık değilim. Bu Allâh’ın lütûfu, ikramı, ihsânı; Onun hidâyeti, lütûfu, ikramı, ihsânı olmasaydı, benim bu dilim o salât-ü selâma da dönmezdi.» Aşk ile.

Sanki — diyor ya hadîs-i kudsî’de — Allâh’ı görüyormuşçasına namaz kılıyorsun yâ, Allâh’ı görüyormuşçasına, öyle kıl. Salât-ü selâm getiriyorsun yâ, sanki Muhammed Mustafâ’yı görüyormuşçasına. Bakın, görüyormuşçasına. Sanki kabrinin başına gitmişsin, oturmuşsun oraya, boynunu bükmüşsün, demişsin ki: «Geldim, ben fakîriyim senin.» Sanki onun kabrinin başında hiç olmazsa salât-ü selâm getiriyormuş gibi öyle salât-ü selâm getirmek.


21. Peygamberlerden Bahsederken Onlar Duyar: Geçmiş Peygamberlerden Bahsetmek de Sünnettir

Ve o peygamberin rûhu ve diğer peygamberlerin ruhları hür, serbest. Sen İsâ’dan bahsederken İsâ Aleyhisselâm da duyuyor onu; sen Mûsâ Aleyhisselâm’dan bahsederken, Mûsâ Aleyhisselâm da duyuyor onu; sen Âdem Aleyhisselâm’dan bahsederken o da duyuyor.

Sen Âdem Aleyhisselâm’a methettin de hoşuna gidiyor — «Benim ceddim Muhammed ümmeti beni andı» diyor. Kopup geliyor neredeyse. Veyâ da sen Yûsuf Aleyhisselâm’dan, Yûnus Aleyhisselâm’dan bir kıssasından bahsedince, hem de Allâh’ın emrini getirmiş oluyorsun.

Peygamberine dedi yâ: «Sen İsâ’dan da bahset, sen geçmiş peygamberlerden bahset» dedi yâ, «sen Eyyûb’den de bahset» dedi. Geçmiş peygamberlerden bahset diye Hz. Muhammed Mustafâ’ya da söyledi. Sen geçmiş peygamberlerden birisine edeple bahsedince — böyle büyük bir muhabbetle, aşkla ondan bahsedince, ondan bir kıssa anlatınca — onların ruhları serbest, onlar anında geliyorlar. Senin sohbet alakana da geliyorlar; senin anlattığın anda onlar geliyorlar.

Doğru anlatıyorsan kafalarını tahsîk ediyorlar; «Doğru anlattın» diyorlar. Sen dahâ dahâ heyecanlanıyorsun, dahâ dahâ âşıklanıyorsun. Allâh senin bilmediğini öğretiyor o zaman. Diyor ki: «Benim geçmiş peygamberlerimi andı.» Bu sefer kalbine sanki Fırat Nehri’nden geliyormuş gibi geliyor — bilmediğin geliyor, görmediğin geliyor.


22. Bakara 154: «Allâh Yolunda Şehid Olanlara Ölü Demeyin» — Onlar Da Diri

Onların ruhları serbest çünkü; Cenâb-ı Hak onların ruhlarını serbest etmiş. «Siz onlara ölü demeyiniz» demiş âyet-i kerîmede. O peygamberlerin ruhları, ruhâniyetleri serbest; onlar ölmediler. «Onlara ölü demeyiniz.»

Onlar hâlâ da vazîfelerinin başındalar. Yeni bir kitap indirilmiyor sâdece; peygamberler peygamberliklerine devâm ediyorlar. Dînde emeklilik yok; onlar da emekli değiller. Onlar da ümmet-i Muhammed’in iyi olması için boyuna dolaşıyorlar; ümmet-i Muhammed’in zorda kalanlarına duâ ediyorlar. Onları ölü zannetmeyiniz.

O şehidlerin ruhları ölü değil; onlar da diriler. «Onlara da ölü demeyiniz» diyor. O yüzden Allâh yolunda şehid olanlar ölüler değil — onlar da diri. Velîler, mürşid-i kâmiller, onlar da nefsle cihâdlarını yapmışlar; en büyük cihâdı yerine getirmişler — hevâ-heveslerini ezmişler, şeytânı ezmişler, nefislerini ezmişler.

Allâh onları kuşandırmış, Allâh onlara velîlik elbisesi giydirmiş, mürşidlik elbisesi giydirmiş. Onlar da o hâliyle öldüklerinden dolayı, onlar da manevî şehid hükmünde — onlar da şehid; onları da ölü zannetme. Abdülkâdir Geylânî hazretleri dediğinde duymadı diye düşünme — Cenâb-ı Hak ona duyurucu. Ahmed-i Rufâî hazretleri dediğinde onu duymadı zannetme — Allâh onu duyurucu. Hasan ile Hüseyin Efendimiz’den bahsedince duymadı zannetme; onlar duyurucu — Allâh onları da duyuruyor.


23. Yedinci Makâmı Bitiren Veliler — Hadîs: «Ümmetimden Beni İsrâil Peygamberlerine Denk Velîler Vardır»

Bunlar çünkü yedinci makâmı da bitirmişler. Bunların önünde makâm kalmamış; bunlar ehadiyet makâmında dolaşan ruhlar. Bu ruhlar peygamberlere en yakın olan ruhlar.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin bahsettiği «Ümmetimden öyle velîler vardır ki Benî İsrâîl peygamberlerine denktir» dediği ruhlar bunlar. Bunlar kendi zamânın kutupları; bunlar kendi zamânlarının kutup yıldızları gibi.

Nasıl gece oldu, bütün yıldızlar göründü, ama kutup yıldızı yol gösterdi — o kutup yıldızı en parlak olan yıldız. Hepsi de yıldız. Allâh’ın velîleri böyledir — hepsi de bir yıldız hükmündedir; ama zamânın kutbu vardır, o kutup yıldızı gibidir; o yol göstericidir, yolda kalanlara. Onların ruhları da serbesttir.

Sakın onlara ölü demeyiniz. Onların da ruhları serbesttir. Yeter ki biz edebimizle, âdâbımızla, erkânımızla, Kur’ân-ı Kerîm’e bağlılığımızla, Sünnet-i Seniyye’ye tâbîliğimizle duralım. Eğer öyle durursak onların ruhlarının diri olduğunu ve onların ruhlarının hür olduğunu, serbest olduğunu görürüz.


24. Mesnevî: Kurtuluş Ancak Kur’ân-Sünnet-Mürşid Yolundadır — «Beden Kafesinden Bununla Kurtulduk»

O yüzden Hz. Pîr diyor ki: «Eğer onun rûhu o kafeste rahat ise, o câhil ve gâfildir.» Onun rûhu o beden kafesinde rahat bir şekilde duruyorsa, o Kur’ân’dan, o Sünnet-i Seniyye’den, o velîlerin hâlinden hiçbir şey almamıştır. O gaflet deryâsında yüzüyordur; onun bu mânâda, onun rûhu o bedende hapsiyetten zevk almada.

«Onların sesleri kafeslerin dışından ve dîn makâmından gelir.» Bu ruhları serbest olan o peygamberlerin, o velîlerin, o şehidlerin, o normal kemâlâta erenlerin — onların sesleri dîn makâmından gelir. Onlar peygamberler dînin yeryüzünde yaşanması için özel seçilmiş zâtlardır; peygamberlerden sonra velîler, mürşid-i kâmiller, o dîni ayakta tutmak için seçilmiş özel zâtlardır. Onların sesleri dîn perdesinden gelir.

Ve dîn perdesinden gelince de Hz. Pîr diyor ki: «Sana kurtuluş yolu ancak budur; sana başka bir kurtuluş yolu yoktur. Sen eğer ki kurtulmak istiyorsan, Kur’ân’a sımsıkı yapış, Sünnet-i Seniyye’nin âdâbına, erkânına uy, onun ayak izlerini takip et. Mürşidine dost doğru bağlan, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’yi sımsıkı yaşayarak bu hayâta devâm et. Kurtuluş ancak bu yoldadır» diyor.

Başka bir yerde kurtuluş arama; başka bir yolda kurtuluş arama; başka bir hizipte, başka bir toplulukta kurtuluş arama. Kurtuluş Kur’ân ve Sünnet’te; kurtuluş peygamberlerin yolunda; kurtuluş ârihlerin, kurtuluş velîlerin, kurtuluş mürşidlerin yolunda. Onların yolu ki Hz. Muhammed Mustafâ’nın yoludur; Hz. Muhammed Mustafâ’nın yolu ki Allâh’ın yoludur. O yolu takip edersen kurtuluşa erersin; eğer o yolu takip etmezsen kurtuluşa erenlerden olmazsın. «Allâh’a itâat et, Resûlüne itâat et, sizden olan emir sâhiplerine itâat et.» Başka türlü kurtuluş yok.

«Biz bu daracık kafesten bununla kurtulduk; bu kafesten kurtulmanın bundan başka çâresi yok.» Hz. Pîr diyor ki: «Biz bu daracık beden kafesinden Kur’ân’la, Sünnet’le, peygamberlerin yoluyla kurtulduk. Biz bu daracık beden kafesinden bu mânâ yoluyla, mânâ yolunda yürüyerek kurtulduk. Sen de eğer kurtulmak istiyorsan bu mânâ yolundan, bu peygamberlerin, velîlerin, evliyâların yolundan yürüyeceksin. Kurtuluş başka bir yerde değil.»


25. Şöhret Afettir: Halk Arasında Meşhûr Olmak Sağlam Bir Bağdır — Riyâ Gizli Şirk

«Kazandığın şöhretten kurtulman için inleyip duran bir hasta hâline gir. Zâten halk arasında meşhûr olmak sağlam bir bağdır; bu bağ bu yolda demir bir bağdan aşağı mıdır?»

Meşhûr bir laf vardır ya: «Şöhret âfet getirir» diye. Başka bir şöhret âfettir derler.

İki şekilde şöhret olur insan: bir, kendisi şöhret perdesine atmak ister kendini — hevâ-hevesine uyar, şeytâniyete uyar ve kendisini şöhret perdesine atar; şöhret olmak için elinden gelen her türlü çabayı sarf eder. Bu hem dünyevî yolda, hem nefsânî yolda, hem şeytanî yolda olduğu gibi, bu aynı zamanda da dîn yolunda olur.

Dîn yolunda da bir kimse şöhret ister: «Ne kadar büyük âlim desinler, ne kadar büyük şeyh desinler, ne kadar iyi derviş desinler, ne kadar güzel sûfî desinler — vay, şöyle bir mü’min, şöyle bir mücâhid, şöyle bir sûfî, şöyle bir zâkir, şöyle bir nakîb, şöyle bir nukabâ, şöyle bir şeyh!» Şöhret olmak için elinden gelen bütün çabayı ve gayreti sarf eder. Bu şöhret onu ne yazık ki cehennemlik eder. Bu şöhret ne yazık ki onu halkın îninde belki de alkışlattırır, ama Allâh îninde batar o kimse.

O yüzden şöhreti istemek riyâdır; riyâ da gizli şirktir; gizli şirk ise insanı cehenneme götürür. O yüzden ehl-i sûfî bu tip yapmacık şöhretten ve yapmacık şöhretlikten uzak durur. Şöhret olacağı, şöhrete düşüreceği her türlü hâlden ve fiiliyâttan kaçar.


26. Şöhret İki Türlüdür: Nefsten Olanlar Cehennemin Dibinde, Allâh’tan Olanlar Dîni Muhkem Etmek İçin

Şöhret iki türlüdür: birisi hevâ ve hevesten, şeytâniyetten, nefsâniyetten gelir; birisi de Allâh’tan gelir. Allâh bir kimseyi istemediği hâlde onu şöhret yapar.

Onu şöhret yapıyorsa iki şey bekleyin şöhrete düşmüş olandan: bir, yâ Allâh onunla dînini muhkem ediyordur şöhretiyle; yâ da o kimse hevâ-hevesine düştüğünden dolayı şöhrettedir — o kimse cehennemin en dibinde gidecektir.

Mü’min, sûfî her türlü şöhretten uzak durur. Şöhrete düşmemek için ulu orta ona sorulmadıkça rüyâ anlatmaz; ona sorulmadıkça hâl anlatmaz; ona sorulmadıkça keramet anlatmaz; ona sorulmadıkça «Benim başımdan şöyle bir şey oldu, ben şöyle bir şey yaptım» demez. Bu onun içindeki, kalbinin derinliklerindeki şöhret hastalığıdır.

Şöhret hastalığı o kimsenin manevîyâtını yok eder, o kimsenin hâlini yok eder, o kimsenin iç dünyâsını parçalar; kalbi körelir, kalbi taşlaşır. Allâh muhâfaza eylesin. O kalbinin taşlaştığını, kalp gözünün körlüğünü saklamak için hayâlini hâl zanneder; hâl da hâl anlatacağım diye uğraşır. O şöhret basamaklarını kendince tırmandırmak istiyor. Öyle şeyhler vardır, süs de çok güzeldir, şöhretleri fevkalâdedir — fevkalâdenin fevkinde bir şöhretleri vardır, ama manevîyâtları yoktur; ama icâzetleri yoktur; ama kalpleri çalışmaz; ama gözlerinde ferâset yok, kulaklarında ferâset yok, anlayışlarında ferâset yok, akıllarında ferâset yoktur. Onlar ne yazık ki şöhrete koşarlar; onların şöhretlerini arttırdıkça arttırırlar — şöhretleri yaldızlanır, parlanır, ama onların âhiretleri perperîşândır.

O yüzden gerçek mânâda sûfî şöhretten uzak durmaya gayret eder. O şöhretten uzak durmaya gayret ettiği hâlde Allâh onu tezgâhına, vitrinine koyduysa, onda yapılacak bir şey yoktur. O hâlâ da kendisini şöhretten sakındırmak için uğraşır; o hâlâ da şöhrete düşmemek için, öyle kendisini şöhretli kılanlardan da uzak durur.


27. Âhir Zamanda Kur’ân Okuyup Boğazlarından Aşağı Geçmeyenler — Dîni İstismâr Edenler

Rabbim şöhret hastalığından cümlemizi muhâfaza eylesin. Çünkü şöhret hastalığı gizli şirke götürür insanı ki gizli şirktir.

Bakın o her şeyi şöhret için yapar. Âhir zamanda öyle insanlar olacak ki Kur’ân okuyacaklar — ama onların Kur’ânları boğazlarından aşağı geçmeyecek. Onlar çünkü dînlerini istismar edenlerdir; dîni şöhret aracı yapanlardır; Kur’ân’ı şöhret aracı yapanlardır; Kur’ân’ı geçim aracı yapanlardır.

Onlar öyle güzel Kur’ân-ı Kerîm okurlar ki gözleri-kalpleri verilecek olan zarftadır. Gözleri-kalpleri Kur’ân okumadan alacak oldukları ücrettedir. Onlar ne yazık ki cehennemde odundur.

Âhir zamanda öyle âlimler gelecek ki o âlimler «Ne kadar şöhretli desinler, ne kadar meşhûr desinler» diye âlimlik yaparlar; ilimleri de ondandır. İlimleri amel etmek için değil, insanların başına şöhret pâdişâhı olmak içindir — ki onlar cehennemin en ücrâ köşesinde, en altında cezâlandırılacaklar ve onlar ne yazık ki îmân üzerine gitmeyeceklerdir.


28. Dört Sınıf Cehennemlik: 1) Sûfî-Şeyh-Zâkir, 2) Âlimler, 3) Siyâsetçiler, 4) Bürokratlar

Şöhret şirktir, şöhret şirktir. Ve bu şöhrete düşenler — sûfîlerin içerisinde şeyh efendiler, sûfîlerin içerisinde zâkirler, nakîbler, nukabâlar, dervişler — böyle bir şöhrete düşer.

«Sen biliyor musun, ben nerenin zâkiriyim? Sen biliyor musun ben kimim? Sen biliyor musun ben nasıl bir şeyhim? Sen biliyor musun ben nasıl bir mürşidim?» Sanki Uludağ’ın küçük eteklerini sen yarattın — küçük eteklerini! Sen şeyh değil, velî değil, mürşid değil — şirk ehlisin. Gerçek bir mürşid olsaydın, gerçek bir velî olsaydın, gerçek bir evliyâ, sûfî, derviş olsaydın, şöhretten uzak dururdun.

İkincisi: âlimlere sözüm. İlminizle amel etmiyorsanız; okuduklarınızla, öğrendiklerinizle fetvâ vermiyorsanız; ilminizle küfre küfür fetvâsını, îmâna îmân fetvâsını, Kur’ân ve Sünnet târihîsinde harâma harâm fetvâsını, helâle helâl fetvâsını veremiyorsanız; Kur’ân’ın âyetlerini, Hz. Muhammed Mustafâ’nın hadîs-i şerîflerini eğip büküyorsanız; iktidarlara yalakalık yapmak için, zenginlere yalakalık yapmak için, güç sâhiplerine yalakalık yapmak için ilminizi kullandırıyorsanız; ilminizi beş paralık ediyorsanız — vallâhi de billâhi de böyle namazdan eve, evden namaza giden Müslüman sizden hayırlı, ve siz cehennemin en ücrâ köşesindesiniz.

Üçüncü sınıf insanlar — siyâsetçiler. Evet, siz siyâsetinizi Kur’ân’a ve Sünnet’e hizmet için yapmıyorsanız; siyâsetinizi halk ve vatandaşın faydasına yapmıyorsanız; siz siyâsetinizi şöhrete, mala, mevkîye, makâma, zengin olmaya, siz siyâsetinizi kendi hevâ ve heveslerinizi yerine getirmeye, siz siyâsetinizi kendinizi ve etrâfınızı zengin etmeye, makâm sâhibi, mal sâhibi etmeye kullandırıyorsanız, şöhretinizi — vallâhi de cehennemlikçisiniz, billâhi de cehennemlikçisiniz.

Dördüncü, şöhretli makâm sâhiplerine: eğer siz bürokraside bir makâm sâhibi olduysanız, eğer belediyelerde, devlet dâiresinde bir makâm sâhibi olduysanız — siz bu şöhretinizi, bu makâm sâhipliğinizi rüşvete, harâm yemeye, fakir-fukarâyı ezmeye, insanların işlerini görmek için değil zorlamaya kullanıyorsanız; bu makâm sâhipliklerini siz değişik güç odaklarına yalakalık ve yaltaklık yapmaya kullanıyorsanız — vallâhi cehennemlikçisiniz, billâhi cehennemlikçisiniz.


29. Hadîs: «Hem Sevab Hem Şöhret İçin Savaşa Katılana Hiçbir Şey Yok» — Halis Amel Şarttır

Bir hadîs-i şerîf, birkaç hadîs-i şerîfle bu geceyi sonlandıralım. Bir adam Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine gelerek: «Ey Allâh’ın Resûlü, hem sevap hem de şöhret için savaşa katılan kimseye ne vardır?» diye sordu. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem cevap olarak: «Hiçbir şey yoktur» dedi. Adam meseleyi üç sefer sordu; üç seferinde de Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem «hiçbir şey yoktur» diye cevap verdi.

Sonra: «Allâh amelden ancak hâlis olanı, hedefi Allâh’ın rızâsı olan ameli kabûl eder» buyurdular. Demek ki hedefin Allâh’ın rızâsı olacak. Hedefin Allâh’ın rızâsı değilse — şâm, şöhret, cebini doldurma, hedefin Allâh’ın rızâsı değil de nefsin hevâ-hevesi ise — sana hiçbir şey yok. Allâh muhâfaza eylesin. (Bu az önceki Nesâî’dendi.)

İmâm Ahmed nakletmiş: «Sizin için korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirk olan riyâdır. Allâh kıyâmet günü insanlara amellerinin mükâfâtını verdiği vakit gösteriş yapanlara: ‘Dünyâda kime gösteriş için amel ettiniz ise gidin onlara bakın, onların katında alacağınız bir mükâfât bulur musunuz?’ buyurdu.»

Taberânî’den: «Riyânın en küçüğü şirktir. Allâh katında kulların en sevimlisi takvâ sâhibi, cömert ve amellerini gizli yapanlardır.»


30. Melâmetin Zirvesi: Takvâ Sâhibi, Cömert, Amellerini Gizli Yapan — Hiç Kimsenin Tanımadığı

Onlar amellerini, tâatlarını dünyâlık şâibelerden korur. Onlar ki — bunlar da bir şey değil, onlar da bir şey değil — ve hidâyetin imamları bunlardır. Bu hadîs-i şerîf beni böyle derinden etkiler.

Ben bu hadîs-i şerîfi kendi içimden çok okumak istemem. Sebebi şu: bu hadîs-i şerîfte târif edilen bir mü’min olmak isterdim; bu hadîs-i şerîfte târif edilen bir Müslüman olmak isterdim. Takvâ sâhibi, cömert ve amellerini gizli yapan, ortadan kaybolduğunda hiç kimsenin fark etmeyeceği bir kimse. Ve onlar ortaya çıktığı zaman da göze batmayan, hiç kimsenin ayağa kalkmadığı, temenâ etmediği, elini öpmek için, sarmaşmak için uğraşmadığı, fasıkat bir insan gibi bir köşeye oturup Allâh’ı zikreden bir kimse.

Ne yazık ki benim hayâtım için mümkün değil. Cenâb-ı Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin medhine mazhar olmak: hiç kimse seni tanımayacak, bilmeyecek; ve sen bir zikir halakasına gideceksin, oturacaksın, kimse sana «Ahmed Efendi, Mehmet Efendi, gel buraya, senin yerin öne halaka, senin yerin şurası» demeyecek; veyâ hiç kimse seni tanımayacak. Bir topluluğa gireceksin, oturacaksın oraya. Amelinde gizli yapacaksın; gece kime yardım edilecekse yardım edeceksin; gösterişten uzak duracaksın; gece diri olacaksın, gündüz ölü. Ve hiç kimseler senin hâlini bilmeyecek; sen hiç kimseye içini açmayacaksın, hiç kimseye hiçbir şey söylemeyeceksin, hiç kimseye hiçbir şey aktarmayacaksın. Varlığını da Allâh bilecek, yokluğunu da Allâh bilecek; varlığınla yokluğun insanlar arasında bilinmeyecek. Bu melâmetin zirvesi — asıl melâmet ehli olanlar bunlardır.

Evet, şöhret perdesine Allâh’ın sürdüğü kimseler de melâmet perdesinde midir? Evet. Onlar da melâmetin zirvesinde yaşarlar mı? Evet. Ama ona öyle takdîr etmiş, onu şöhret perdesine sürmüş. Öbürkünü de şöhret perdesine sürmemiş, onu da bir gizli velîsi, evliyâsı yapmış. Evet, muhakkak herkese duyurduğu velîsi-evliyâsı öbürkünden kıymetlidir; ama şöhret perdesine sürülen kişinin işi öbürkünden zordur. İşi öbürkünden dahâ zordur, dahâ zordur.


Kaynakça

Âyet-i Kerîme — Allâh’a Vesîle Aramak (Mâide 35): «Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun. Ona yaklaşmaya vesîle arayın ve O’nun yolunda cihâd edin ki kurtuluşa eresiniz.» — Mâide Sûresi, 5/35

Âyet-i Kerîme — Kâfirin Allâh’a Vesîle Araması (İsrâ 57): «Onların yalvardıkları kimseler de Rablerine vesîle ararlar. Hangisinin Allâh’a en yakın olacağını umarak; rahmetini umarak ve azâbından korkarak. Şüphesiz Rabbinin azâbı korkulacak (bir azâb)tır.» — İsrâ Sûresi, 17/57

Âyet-i Kerîme — Şehidler Ölü Değil (Bakara 154): «Allâh yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler; ama siz farkına varamazsınız.» — Bakara Sûresi, 2/154 (ayrıca Âl-i İmrân 169)

Âyet-i Kerîme — Bildiğinizle Amel Edin: «Allâh’tan ittikâ edin (sakının); Allâh size öğretiyor. Allâh her şeyi en iyi bilendir.» — Bakara Sûresi, 2/282

Âyet-i Kerîme — Zikir Ehline Sormak: «Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.» — Nahl Sûresi, 16/43; Enbiyâ Sûresi, 21/7

Hadîs-i Şerîf — Diri ile Ölü Arasındaki Fark: «Rabbini zikreden ile zikretmeyenin misâli, diri ile ölünün misâli gibidir.» — Buhârî, Daavât, no. 6407; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn, no. 779

Hadîs-i Şerîf — Hz. Hafsâ’ya Nasîhat: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ezvâcına ve ümmetine: «Çok söz, zikrullah olmadıkça kalbi öldürür. Çok zikir kalbi diriltir.» — Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, no. 712; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, IV/491

Hadîs-i Şerîf — İyiliği Emredip Yapmayan Cehennemde Eşek Gibi Döner: «Kıyâmet günü bir adam getirilip cehenneme atılır; bağırsakları parçalanır, merkebin değirmeni döndürdüğü gibi onunla berâber döner. Cehennem ehli ona: ‘Falânca, sen bize iyiliği emredip kötülükten sakındırmaz mıydın?’ der. O: ‘Evet, ben size iyiliği emreder ama kendim yapmazdım; kötülükten sakındırır ama kendim yapardım’ der.» — Buhârî, Fitenler, no. 7098; Müslim, Zühd, no. 2989

Hadîs-i Şerîf — Hem Sevap Hem Şöhret İçin Savaş — Hiçbir Şey Yoktur: «Bir adam Resûlullâh’a geldi: ‘Yâ Resûlallâh, hem sevap hem şöhret için savaşa katılan kimseye ne vardır?’ Hz. Peygamber ‘Hiçbir şey yoktur’ buyurdu. Üç sefer sordu, üç seferinde de aynı cevap aldı. Sonra: ‘Allâh ancak ihlâslı olarak yapılan, hedefi rızâsı olan ameli kabûl eder’ buyurdular.» — Ebû Dâvûd, Cihâd, no. 2516; Nesâî, Cihâd, no. 3140

Hadîs-i Şerîf — Riyâ Küçük Şirktir: «Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir.» «Yâ Resûlallâh, küçük şirk nedir?» «Riyâdır. Allâh kıyâmet günü kullara amellerinin karşılığını verdiğinde gösteriş yapanlara: ‘Dünyâda gösteriş yaptıklarınıza gidin, onlardan mükâfâtınızı isteyin; bakalım onların yanında bir karşılık bulabilecek misiniz?’ buyuracaktır.» — Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/428; Tabarânî, el-Kebîr, no. 4301

Hadîs-i Kudsî — Salavâta Karşılık Selâm: «Yeryüzünde Allâh’ın seyyâh melekleri vardır; ümmetimden bana selâm getirirler. Hiç kimse bana selâm getirmez ki Allâh rûhumu bana iâde edip selâmına mukabele etmemiş olayım.» — Ebû Dâvûd, Menâsik, no. 2041; Nesâî, Sehv, no. 1282; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/527

Hadîs-i Şerîf — Ümmetimde Benî İsrâîl Peygamberlerine Denk Velîler Vardır: «Ümmetimin âlimleri Benî İsrâîl peygamberleri gibidir.» — Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II/64; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, no. 5984

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — Diri ile Ölü Birlikte Oturmaz: «Ne mutlu o adama ki kendinden kurtulmuş, diriye ulaşmıştır… Yazık o diriye ki ölü ile oturmuş, ölmüş, hayâtını kaybetmiştir. Ârif olan cevherini boş yere saçar mı?… Allâh’ın Kur’ân’ına kaçar sığınırsan, peygamberlerin ruhlarına karışırsın.» — Mevlânâ, Mesnevî, c. I, beyit 1530-1560 mealen

Tasavvuf Istılâhı — Melâmet Ehli: Melâmiyye/Melâmetiyye, halk arasında dindar görünmeyi reddedip amelini gizleyen, dünyâya değer vermeyen sûfîlerdir. Hâlleri Bayezîd-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hamdûn el-Kassâr ile zirveye ulaşmıştır. «Kendisi Hak ile, sıfatları halk ile» kâidesince yaşarlar. — Sülemî, Risâletu’l-Melâmiyye; Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif, s. 89

Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin O Kimse Allâh’a Yaklaşmak İçin Bir Yol Arıyorsa Artık Nefsini, Şeytânı Yendi başlıklı sohbetinden tam detayla derlenmiş ve tez kalitesinde yeniden düzenlenmiştir.

Ek kaynaklar:

  • Kuşeyri, er-Risale, tasavvuf adabı, hal ve makamlar bahisleri.
  • Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, velayet, mürşidlik ve tasavvufi terbiye bahisleri.
  • Sühreverdi, Avarifü’l-Maarif, sohbet, zikir ve şeyh-mürid adabı bahisleri.
  • İbn Ataullah el-İskenderi, el-Hikemü’l-Ataiyye, tevhid, teslimiyet ve kalp hikmetleri.
  • İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, kalp terbiyesi ve tasavvuf adabı bölümleri.