Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
“Kanadı çıkmamış kuş uçmaya kalkıştı mı, her yırtıcı kediye lokma olur gider. Fakat kanadı çıktı mı zorlamasan da iyi kötü ıslık çalmasan da kendiliğinden uçar o. Senin sözün şeytanı susturur. Senin sözün kulağımıza akıl bağışlar.”
Yani müritler vezire söylüyorlar bunu. Senin sözün şeytanı susturur. Bir peygamberin sözü, bir velinin sözü, bir dostun sözü, şeytanı susturur. Şeytanı bir tek o susturur. Allah’ın ilhamı susturur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisi şerifi susturur. Şeytan susar da insanlar onu yine de kabullenmezler. iki ayaklı şeytan susmaz. Bir kimseye Allah’ın sözünü, peygamberin sözünü, bir velinin kerameten söylemiş olduğu bir sözünü söylediğiniz halde hala daha o itiraz ediyorsa, iddia ediyorsa, o şeytanlaşmış şeytandan daha şedid. Çünkü Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin sözünün karşısında sustu şeytan. Hak ve hakikatin karşısında susar.
“Söyleyen sen olunca, kulağımız akıl kesilir. Deniz sen olunca, kara-
mız denize döner.”
Tabii bunu müritler sonuçta şeyhe söylüyorlar. Üstatlarına söylüyorlar. ‘Söyleyen sen olunca, kulağımız akıl kesilir.’ Bir kimsenin kulağı akıl kesilir mi diye düşünmeyin. Aklın bütün duyu organları, duyu organları, aklın askeri gibidir. Bir kimse kulağıyla o zaman akledebilir mi? Evet. Gözüyle akledebilir mi? Görme duygusuyla? Evet. Bu manada bir kimse eğer ki söyleyen kimse, kemalatlı bir kimse, erdemli bir kimse ise karşıdaki kimsenin duyduğu akıl olur. Ona tabi olur. Onu kabul eder. Bu noktada o kimse düşünmeden, ona itaat eder. ‘Deniz sen olunca, karımız denize döner.’ Normalde
bir kimsenin bu manada üstadının işaret ettiği şey, karadan kasıt burda mecaz alemi denizden kasıt da burda manevi alem veyahut da karadan kasıt ağyar, denizden kasıt ilahi veya karadan kasıt zahir. Denizden kasıt batın. Normalde deniz sen olunca, karamız denize döner. Sen deniz gibisin, biz karayız. Sen manasın, biz ise manadan uzağız ama senin önüne geldiğimizde biz de mana kesiliriz. Biz senin sözüne tabi olunca, karamız deniz olur. Biz de manadan kesileriz. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin huzuruna çıktıktan sonra aklına dünyevi şeyler gelen Hanzala dedi ki, Hanzala kafir oldu, Hz. Ebubekir(r.a.) hazretlerine söyledi bunu. Hz. Ebubekir efendimiz dedi ki bende de bu tip şeyler oluyor. Hadi dedi bunu Resulullah sallallahu ve sellem hazretlerine beraber soralım. Gittiler, Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine dediler ki Ya Resulallah sallallahü ve sellem e, biz senin huzurunday ken, senin sohbetindeyken, seninle beraberken, Mescid-i Nebevi’ deyken aklımıza hiç dünya ve dünyevi ile alakalı hiçbir şey gelmiyor ama biz senin yanından uzaklaştıktan, senden ayrıldıktan sonra ne varsa hepsi de üzerime geliyor. Hz Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri buyurdu ki eğer benim yanımdaki halinizi dışarıda da korusanız size kanatlarını yerlere kadar eğen melekleri görürdünüz. işte bir velinin yanına giden bir mürit karadır ama orda ne olur? Orda deniz olur ancak orda deniz olması için o kimsenin kendince maddi manevi kendinden geçmesi gerekir. O üstada intisap edip o üstada bağlanması gerekir. Bu manada kendisini oraya teslim etmesi gerekir. Eğer kendisini teslim etmezse o, o zaman manaya dönmemiş olur ve bu noktada bütün müridler, bütün sufiler zikrullah halakasına gelirlerken bir kara, yani manadan uzaklaşmış bir şekilde gelirler. Ancak zikrullah halakasına oturduklarında, sohbete oturduklarında, onların hepsi de birer mana kesilirler. Mana kesilebilmesi için o kimsenin bir mânâ ehlinin huzuruna gitmesi gerekir. işte müritler burda vezire diyorlar ki sen deniz olduktan sonra bizim karamızda ne olur? Denize döner. Eğer bir mürşid-i kamil deniz ise gerçekten mürşid-i kamil ise onun huzuruna giden bir talebe, bir mürit de orda manadan kesilir.
Hani Hz. Ebubekir radiyallahu anh hazretlerinin manadan kesilip Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin görmüş olduğu rüyayı yorması ve yorduktan sonra da Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, onun rüyasını kabul etmesi, o yoruma karşı çıkmaması gibi. Hz. Ebubekir(r.a.) hazretleri, o esnada mana kesildi orda ve Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin rüyasını yordu. O bir küstahlık değildi. O orada bir mana kesilişti. Sen sufi ol, bir Allah dostunun yanına gittiğinde sen de mana kesil ve o esnada kalbin parlasın. Kalbin cilalansın. Kalbin o esnada ne olsun, pırıl pırıl olsun, ihya olsun.
“Seninle olduktan sonra toprak gökten de güzel bize. A Simak burcun-
dan balığa dek her yanı yüzüyle ışıtan.”
Burda yine toprak yine burda madde alemine işaret. Toprak yine burda zahir aleme işaret. Hz.Pir’de bu tip zıtlıkları bulmak çok mümkündür. Hz. Pir, meseleleri anlatırken kendince hep böyle rumuzlu anlatır. O rumuzdan o sufi kendince payını çıkaracaktır. Burda seninle olduktan sonra toprak gökten de güzel bize dediğinde gök burda yine manaya işaret. Toprak yine neye? Zahire işaret. Manada Adem var idi ve Adem mana aleminde yaşıyor idi ama Cenab-ı Hak Adem’e suret giydirmek istedi. Adem’e suret giydirmek isteyince ona yer yüzünden Cebrail Aleyhisselam’a buyurdu ki git dedi yeryüzünden toprak al gel ve Cenab-ı Hak yeryüzünden Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla toprakları aldırdı. Cennette o toprakları bir güzel kardırdı ve ona mana üfledi. Ne yaptı? Kendi ruhundan ve nurundan Adem’e üfledi. Adem o manayı alınca toprak olan Adem canlandı. Toprak olan Adem bu manada mana kesildi ama ne ile mana kesildi? Cenab-ı Hakkın kendi ruhundan ona ruh üflemesiyle mana kesildi. işte bir israfil üflerse sen de mânâ kesilirsin isa gibi zamanın isa’sı üflerse sana sende mânâ kesilir, dirilirsin.
Burda müritler diyorlar ki vezire sen bu manada gökten sema gibisin bize. Yani manasın. Evet biz toprağız, biz varlığın bu noktada zahirini simgeliyoruz ama sen varlığın manasını simgeliyorsun ve seninle biz beraber olduğumuz müddetçe de biz topraklığımızı kaybeder bir mana kesiliriz. Hani meşhurdur ya Şibli bunu hikaye eder. Şibli demiri alsan der ateşe koysan kızdırsan, kızdırsan, kızdırsan, kızdırsan bir an sonra demir bütün ateşin özelliğini üzerine alır, sayha atar, ben ateşim der. Ben ateşim demesi onun hakkıdır der. Ne zamana kadar? Soğuyuncaya kadar. Soğuduğunda yine demir demirdir. Bu noktada o yakma ve yanma özelliği kalmamıştır. işte bir sufi, bir Allah yolcusu bu noktada Allah sohbetine oturdu, zikrullaha oturduğunda o esnada toprak mana kesilir. O esnada demir orda hararetlenir hararetlenir, yaklaştıkça kendinden geçer. Ben demirim diye bağırmaz, ben ateşim diye bağırır. Kul Allah’a yaklaştıkça yaklaşır, yaklaştıkça yaklaşır, yaklaştıkça yaklaşınca, o yaklaşmanın vermiş olduğu, yaklaşmanın vermiş olduğu tatla, hazla, nicelikle, nitelikle kul bir an Hallacı Mansur gibi bağırır, Enel Hak der. O esnada Enel Hak demesi, onun Hak ismi şerifinin onun üzerinde tecelli ettiğinden, o yaklaşmanın neticesinde bir sarhoşluk anıdır, kendinden geçme anıdır. O kimse o esnada o sayhayı atar. Hani bir kimse durur, bütün futbolcular top oynarlar ama birisi bir gol attığında bütün herkes o golün sevinci ile goool diye bağırır mı? Bağırır. O stadyumdaki insanlar golü kendileri mi attılar? Hayır, golü bir tane futbolcu mı attı? Evet. Golü bir tane futbolcu atmasına rağmen onlar kendileri atmış gibi
zevke gelip bağırdılar mı? Evet. Oysa birisi atmıştı golü. Golü atan kendinden geçiyor, taklalar atıyor, değişik mimikler, hareketler yapıyor mu? Evet. Gol atmasından dolayı, gol attı bildiniz gol attı. Bir kimse Allah’a yaklaştıkça yaklaşsa yaklaştıkça yaklaşsa yaklaştıkça yaklaşsa Cenab-ı Hak ona hitap etse, o kimse kalır mı ortada? Kalmaz. O esnada o büsbütün mana kesilir, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri miraçta yaklaştıkça yaklaştı, yaklaştıkça yaklaştı. Baştan başa bir mana kesildi. Her yaklaşma o kimseyi hep manaya doğru sürükler.
Neye yaklaştığının önemli. Dünyaya doğru yaklaşırsan dünya olursun. Eğer sen Hakka doğru yaklaşırsan bu noktada Hakkın tecelli ettiği, hakkın üzerinde zuhur ettiği mânâ olursun. Dünyaya yaklaşan dünya olur ve dünyaya yaklaştı ise o kimse onun yanına gittiğinizde hep dünyayı dinlersiniz. Çünkü ona yaklaşmış kaç tane tezgah almış tezgahlar kaç metre kumaş veriyormuş da o sene kaç milyon metre kumaş yapmışlar da ne kadar boyamışlar da seneye bunlar bunu yapacaklarmış da…Onun işi bu. O çünkü dünyaya yaklaştıkça yaklaşmış. Yaklaştıkça yaklaşmış. O tezgahının kaç tane mekik attığını hesaplıyor gece yattığında. Kaç tezgah, kaç tane kumaş üretir, kaç tane kumaş dokur onu hesaplıyor yattığı yerde. Yattığı yerde Allah adı, Allah onun aklına gelmiyor. Eğer bir de Allah adı, Allah geliyorsa onun aklına, harika o zaman. Dünya ile ahireti dengeledi. E o zaman o kimse dünyaya yaklaşınca dünyayı anlatacak. Sen neyi seversen onu anlatırsın. Neye yaklaşırsan, yaklaştığın şeyin nitelikleri ve nicelikleri senin üzerinde tecelli etmeye başlar. Hani Hz. Ebubekir(r.a) hazretleri dedi ya ‘bana dostunu söyle, sana dinini söyleyeyim.’ Sen kiminle yaklaştıysan, kiminle dostsan, senin ahlakın da ona benzer. Sen kimi seviyorsan gerçek manada ahlakın ona benzemeye başlar. Kadının sevgilisi hırsız. Diyorum ki bu adam hırsız, kadın bakıyorum gözümün ucuna benim gözümün içine. Diyorum ki hırsız bu, bu adam hırsız, senin söylediklerinden çıkarıyorum bunu diyorum. Bu hırsız değil mi diyorum ben, kadın itiraf etti. Evet, hırsız dedi ama ben onu seviyorum dedi. Sen de hırsızsın dedim. Bana doğruyu söyle dedim. Evet, ben ona yardımcı oluyorum dedi ama seviyorum ben onu dedi. Hırsız, hırsız! Hırsızı, bir hırsızı severseniz hırsız olursunuz.
Bir yanlışı severseniz, o yanlışa doğru gidersiniz. Ben onu yanlıştan kurtaracağım. Mübarek, sen o yanlışı seviyorsun, yanlıştan kurtaracak olan kimse ona söyler. Bu yaptığın yanlış, bunu birdaha yapma. Bunu birdaha yaparsan seninle arkadaşlığımız uzun sürmez. Bu yaptığın yanlış. Benim yanımda içki içme. Benimle beraberken sen alkol kullanma. Benimle beraberken sen küfür etme. Ben küfür edilmesinden hoşlanmam. Benimle beraberken namazını dosdoğru kıl. Benimle beraberken namaz kılmayacaksan,
yolculuğumuz uzun sürmez. Benimle beraberken sen işte örneğin etrafla kavga etme, güzel ahlaklı ol. Sen neden kavga ediyorsun, hır gür çıkarıyorsun iki tarafta. Bakın, bir kimse normalde bir doğruyu, iyiyi, güzeli etrafında söylemeye başladığında etrafındaki kimseler ya pozitif noktada etkilenecekler ondan ya da diyecekler ki bu adamdan sıkıldık veya bu bayandan sıkıldık veya bunun arkadaşlığından sıkıldık. Neden? Bize ikide bir de kur’an ve sünneti söylüyor. Çocuğunuz dahi sıkılabilir sizden. Çocuğunuzun haramını yapma yavrum, bu haram dediğinizde, çocuğunuz sıkılabilir. Zaten çocuğunuz sıkılmıyorsa, bilin çocuğunuzun haramlarına göz yumuyorsunuz. Arkadaşlarınız sizden sıkılmıyorlarsa yani böyle arkadaşlarımızın haramı var da siz onlara tebliğ etmiyorsanız, siz o zaman onun haramına göz yumduğunuz, ona seslenmediniz, tebliğ etmediniz, ona nasihat etmediniz, nasihat etmiş olsanız öyle yürümeyecek hiçbir şey. Aynı bunun gibi neye yaklaşırsan ona benzersin. Ateşe yaklaşan, ateşten nasibini alır. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, demirci dükkanına giden dedi is kokar, demirci dükkanına gidersen sen ordan demirden bir kıvılcım sıçrayacak sana. Senin elbiseni yakacak. Senin yüzünü yakacak. Sana bir zarar verecek. Itırcı dükkanına gidersen ıtır kokarsın. Itırcı dükkanına gittin, kokucu dükkanına gittin, oranın kokusu sana sinecek. Sen nereye gidiyorsan, eğer taş değil isen, hani Yunus’un bir de o sözü var ya sen kara bir taşsın diyor. Denizin içine düşsen de su almazsın ki! Allah bizi o gönüllülerden muhafaza eylesin. Asla kalbimizi taş katlplilerden eylemesin çünkü insanlar öyle bir yanlışlık yaparlar, öyle bir eksiklik yaparlar, Cenab ı Hak onların kalplerini o tarafa çeviriverir.
Hz. Peygamberini tehdit ediyor sallallahu aleyhi ve sellem i, diyor ki ‘kalbini ona çeviriveririz.’ O yüzden bana bir şey olmaz diye düşünme. Tövbeyi elden bırakma ve nereye gittiğine bak ve neyi sevdiğine bak. Kimi sevdiğine bak. Kimlerle beraber olduğuna bak. Kimlerin ahlakıyla ahlaklandığına bak. Kimlere, nelere muhabbet beslediğine bak. Neyi sevdiğine bak. Sevdiklerini sırala bir, en başa koy. Neyi seviyorsun? Herkes şunu diyecek. Allah’ı, değil mi? Çıksak topluma sorsak en fazla neyi seviyorsunuz, herkes diyecek Allah’ı. Yalan söylüyorsunuz. Sebep? Ya Allah’ı seven bir kimse haram işler mi? Allah’ı seviyorum diyen kimse namazı gözgöre göre terkeder mi? E sevgisi? Evet, biz onun sevgisine de sen sevmiyorsun demiyoruz. Allah muhafaza eylesin. Bu da güzel bir şey bir taraftan bakılınca, herkes birinci sıraya Allah’ı seviyorum diyor, Tarkan’ı koymuyor. Kimisi ne bileyim işte kendince türkücü, şarkıcı bir şey koyabilir oraya. Yok futbolcu, yok ocu bucu bir şey koyar oraya. Koyar mı koyar veyahut da birinci sıraya maleyani başka bir şey koyabilir mi? Koyabilir. Allah muhafaza eylesin. O zaman insan yavaş
yavaş sevdiğine benzer. Ben bazen derim, bir kadın bir erkeği çok severse, bıyık da çıkar onda sakal da çıkar. Sevdiğinden çıkar, O sevgi ona yaklaştırdıkça onu, onun üzerindeki değişiklikler olur. Allah muhafaza eylesin.
“Sensiz olduk mu gökyüzü bile karanlıktır bize.”
Müritler diyorlar ki üstadlarına, biz sensiz olunca gökyüzü bile karanlık bize. Gündüzümüz gece olur bizim ozaman. Bir aydınlığımız kalmaz. Biz göz aydınlığı bulamayız. Gönül aydınlığı bulamayız. Bir kimse üsdadsız yol bulamaz. Bir kimse üstadından uzak kalırsa madden de manen de yolu karışır onun. Allah rahmet eylesin, şeyh efendi, Abdullah Efendi hazretleri derdi ki Mustafa Efendi, oğlum, bir kimse üstadını kırk günden fazla hani uzak kalmayacak. Zahiren de üstadını kırk günde bir görecek derdi. Kırk günde bir. Kırk günü aştı mı oğlum, onun düzeni bozulur derdi. Bir mürit, zahiren üstadından kırk günden fazla ayrı kalmayacak. Bir kimse sevdiğinden kırk günden fazla ayrı kalmayacak. Hani var ya kim kırk gün sabah namazına kalkarsa, Cenab ı Hak onun gönlüne ilham pınarlarını açar. Onun gönlünü nurlandırır kırk gün. Kırk gün önemli. Musa aleyhisselam Tur-i Sina’da kırk gün kaldı. O yüzden Musa’nın halveti kırk gündü. Otuza niyetlendi on da Cenab ı Hak kendi fazlından ikram etti, kırk gün yaptı. Kırk gün kaldı. Eski sufiler kırk gün erbayin çıkarırlardı. Kırk gün bir şeyden uzak durmak. Mesela bir şey, örneğin işte alkol kullanıyor. Kırk gün sabreder içmezse alkol onun aklına gelmez. Kırk gün namazı terk etmeden kılan bir kimse namaza bitamam devam eder. Kırk gün bir ibadeti sımsıkı tutan bir kimse, o ibadet onda devam eder. Kırk gün bir şeyi yemezse bir kimse kırk gün yemediği şeyi hiç canı istemez, unutur onu bir müddet sonra. işte müritler diyorlar ki ‘biz seninle beraber olmazsak gökyüzü karanlık olur bize. Bu noktada müritler ayriyetten bir günahı kebair işlerler, bir yanlışlık yaparlarsa, onların kalpleri de bu noktada ne olur? Kararır gider. Allah muhafaza eylesin.
“ A ay, sana karşı şu gökyüzü de kim oluyor ki”
Mürşitlerini ay olarak görüyorlar. Ey ay diyor, sen gökyüzünün yanında,
gökyüzü senin yanında sönük kalır.
“Gökler görünüşte yüksektir; anlam bakımından yükseklikse terte-
Gökler görünüşte yüksektir ama manada senin canın yüksektir. Göklerin yüksekliği önemli değildir. O velinin manadaki yüksekliği önemlidir. Müritler diyorlar ki gökler ne kadar yüksek olursa olsun, ne kadar parlak olursa olsun, senin mânâ denizinin yanında sönüktür. Senin mananın
altında alçaktır. Neden? Çünkü her velinin urucu vardır. O her veli uruc eder. Uruc edince o gökleri katetmesi gerekir.
Muhammedi veliler, seyr i süluklarında göğü kat ederler ve Muhammedi veliler her gök katmanını katederken, önlerinde üstatları veyahut da onların terbiyesini almış olan ya büyük pir efendilerden birisi ya da geçmiş peygamberlerden birisi olur. Onun elinden tutar. Onu uruc etririrler. Uruc ettirirken de her göğün bir piri, her göğün bir peygamberi vardır. Her göğün bir piri vardır. Her göğün pirinden ve her göğün peygamberinden destur alınaraktan gidilir. Uruc etmektir ve gök katmanları biter. Gök bittikten sonra cehennem, ondan sonra cennet, ondan sonra arş ı ala başlar. Bunların hepsinde uruc eder o veli. Bu urucunu tamamladı ise o kimse, bu urucu yaşadıysa, o zaman o göklerin fevkindedir. O göklerin üstündedir. Gökler zahir olarak yüksek görünür ama mana olarak zamanın mürşitleri o göklerden yüksektir. Gökler zahiren çok parlak görünür. Aslında parlak değildir. Aslında karanlıktır ama mânâ noktasında bir veli, bir mürşid i kamilin maneviyatı göklerden daha parlaktır. Biz göğü parlak görürüz, dünya göğünü parlak görürüz, dünya göğünün dışında gökler parlak değildir. O yüzden dünya göğünün dışına çıktığında o katmanları giden, o katmanları uruc eden kimse, karanlıkta yolunu alır.
“Görünüşteki yükseklik bedenlerindir, fakat anlama karşı bedenler,
adlardan ibarettir.”
Bir kimsenin bedenleri görünüşte yüksektir. Beden olarak görünüşte yükseğizdir. Asıl yükseklik o kimsenin manasındadır, anlamasındadır. Beden olarak insanız. Hayvanlardan yukarıdayız ama hayvan için malum nefs-i natıka dendi. Yani konuşan nefis, akleden hükmeden, idrak eden. O zaman bizi biz eden insanın insan eden anlamasıdır. Yani idrak etmesi, hükmetmesidir, yaşamasıdır o kimsenin. O zaman bu manada görünüşte yükseklik bedende ama bedenin bir anlamı yok. Asıl yükseklik nedir? O kimsenin manasındadır. Önemli olan o mana yüksekliğidir. Önemli olan o mana yükseklikte de o kimsenin anlaması, idrak etmesi onu yaşamasıdır.
“Vezirin halvetten çıkmayacağım diye cevap vermesi:
Vezir delillerinizi kısa kesin dedi.”
Bunca şeyleri söylediler müritler, bunca onu meth ü sena ettiler, anlattılar. Kendilerinin ona ne kadar muhtaç olduğunu, kendilerinin ona ne kadar ihtiyacı olduğunu söylediler. Anlattıkça anlattlar ama vezir dışarı çıktı ve dedi ki delillerinizi kısa kesin dedi.
“Öğüdümü canla, gönülle dinleyin.”
Siz konuştunuz, söyleyeceğinizi söylediniz. Çok uzun lafa gerek yok. Çok uzun söze gerek yok. Tasavvuf da bu da bir edeptir. Bir kimse üstadına çok uzun uzun konuşmaz, uzun uzun anlatmaz, uzun uzun konuşacağım diye uğraşmaz. Meramını bir cümle ile bitirir. Meramını iki cümle ile bitirir. Bir kimsenin idraki ile alakalıdır. Allah’a yakınlığı ile alakalıdır. Gönül dünyasının parlaklığı ile alakalıdır. Bir kimse bir meseleyi beş cümlede anlatıyorsa idraki dardır onun, anlaması kısadır onun, gönül zenginliği yoktur onun gönlü bu noktada terbiye olmamıştır. Onun gönlü parlamamıştır. O yüzden bir meseleye on tane cümle kurar. Küçük bir meseleye, on cümle kuruyorsa o kimse, onun idraki dar. O Allah’ı zikretmiyor. O Allah’tan uzak bir hayat yaşıyor. Allah’a yakin olanların, kalp akılları çalışır. Kalp aklı çalışınca, bir kelime ile bin kelimenin manasını verir o. Kalp aklı öyle bir şeydir. Bir bakışla bin kelimenin manası çıkar ondan. Kalp aklı böyle bir şeydir. O yüzden veliler, mürşid i kamiller, çok kelimeden hazzetmezler.
Biz üstadımızın yanında çok konuşmazdık hiç. Birisi telefon açar, yok orda havalar nasıl diye sorar, şeyh efendi susar. iyi iyi, her şey, her şey iyi burada der kapatır. Mustafa Efendi, oğlum, konuşacak bir şeysi yok, Nevşehir’de havalar nasıl diye soruyor diyor. Konuşacak bir şey yok çünkü. Ha bir de o kendince seviyor ya konuşacak bir şey lazım. Sen sevsen Allah’ı zikredersin. Gönlünde senin hayretler oluşur. Sen gönlünde oluşan hayreti sorarsın. Sen Allah’a bu manada aşık değilsin. Allah’ı çokça da zikretmiyorsun. Allah’ı çokça da zikretmeyince, gönlünde senin hayret oluşmuyor. Gönlünde senin mânâ oluşmuyor. Gönlünde senin sır oluşmuyor. Gönlünde senin işin içinden çıkabileceğin harikulade haller oluşmuyor. Sen geliver Ayvazım gidiverdin Dingozum, benim gibisin. Öyle olunca şeyhine soruyorsun havalar nasıl orada, iyi misiniz efendim, sağlığınız yerinde mi, yok şöyle oldu mu orada, çiçekler açtı mı, dağlarda kar eridi mi, kirazlar kiraz yaptı mı! Bu dünyada işimiz bu mu? Sen gönlünde yaşadığın bir hayreti anlat. Gönlünde yaşadığın bir sırrı anlat. Senin başına gelen bir harikulade hali anlat. Gönlüne düşen bir şeyin cevabını sor hava nasıl orda diye soracağına! Yok, uzattıkça uzatacak bir de o. Uzattıkça uzatacak. Bir de bir meseleyi beş sefer anlatacak. Bir şey soruyor, söylüyorsun. Bunu böyle böyle böyle böyle böyle yap. Bir ay sonra, bir daha aynı şey. Yine bir daha söylüyorsun bunu böyle böyle böyle böyle yap, bir ay sonra bir daha. Onbeş gün sonra bir daha veya on gün sonra bir daha veya her gün görse seni, her gün aynı şeyi söyleyecek sana. Bu o kimsenin Allah’ı az zikretdiğinden. Onu gönül pası silinik değil. Gönül pası silinik olsa, gönül pası silinmiş, parlamış olsa, başka bir şey olacak. Başka bir şey yaşayacak. Başka bir şey soracak o zaman. Mesnevinin ilk
onsekiz beyitini okumuş, Mesnevinin ilk onsekiz beyitini okumuş, dönüyor dolanıyor ilk onsekiz beyitten soruyor. Füsusun Adem faslının üç sayfasını okumuş, dördüncü sayfaya geçmemiş, algı yok çünkü. Üçüncü sayfadan sonra gidememiş aslında. Tamamla oradan. Bir soruyor, diyorum bu aynı kişinin sorusu ben. Neden? O, Füsus’un iki sayfasını okudu çünkü. Daha Şit faslı var, ondan sonra, yürüyecek, yok yok! Sufilikte de aynı. O kimse aynı yerde takılmış dönüyor boyna.
işte vezir dedi ki delillerinizi kısa, kesin. Kısa kes. Bir cümle uzun. Hani bir şeyh efendi hacca gidiyormuş ya. Hacca giderken başka bir arkadaşı şeyh efendiye uğramış. Allah’ı zikretmişler, bir gece misafir olmuş. işte yolcu çıkacak, demiş efendi, yalnız gidiyorsunuz. Demiş bizim bu çömezi yanınıza alsanız, size hizmet etse. O zamanlar böyle bir şeyhe hizmet etmek büyük kıymet. Bakmayın şimdi millet bir şeyhe hizmet edince herkes ona hüraa başına üşüşüyor. Siz insanlara kulluk mu ediyorsunuz da yok kölelik mi ediyorsunuz da! Bunları söyleyenlerin öyle şatafatlı, şatafatlı yaşantıları var ki! Bunları bir de ilim çevresi olan üniversiteliler söylüyor. O üniversitedeki profesörleri gördüm ben. Dedim ki ya biz vallah da billaha de şeyh efendiye dedim gereği gibi, biz gereyi gibi ona kıymetli davranamıyorum dedim ama bizi öylesine korkutmuşlar, öylesini bizi geri püskürtmüşler ki biz şeyhimizin yanında sokakta giderken böyle elimizi bağlamamız, milletin tuhafına gidiyor. Lan ne elinizi bağlıyorsunuz! Ulan gidin bir Ege Üniversitesine. Ege Üniversitesine bir tıp fakültesine gidin. O tıp fakültesindeki profesörleri bir görün. O profesörlerin arkasındaki koca koca doçentleri, doçent yardımcılarını, asistanlar zaten adamdan, insandan değil zaten. O doçent filan böyle şey ne o, emir eri onun. Bildiğiniz emir eri. Koca doçent, emir eri onun. O doçent yardımcıları, o asistanlar, talebeler zaten şey ya, çok affedersiniz ama koyun sürüsü. Yaman Tokat ameliyathaneden bir çıkıyordu böyle, arkasında müridan tayfası geliyor. Sağında doçent, solunda doçent, onun arkasında doçent yardımcıları, onun arkasında asistanlar. Bir tanesi o Yaman Tokat’tan bir adım önde gidecek ha, mümkün değil. Yaman Tokat’ın kendisine dedim. Dedim Hocam, vallahi biz üstadımıza gerekli saygıyı göstermiyoruz demek ki dedim. Maşallah dedim, siz tam bir şeyh efendi gibi gidiyorsunuz dedim. Tam bir şeyh, tam bir şeyh!
Yemin ediyorum bugün, bilmiyorum biz üstadımıza söylüyorum ben, bizim üstadımız yaptırmazdı Abdullah Efendi, biz yaşamadık öyle ayağını yıkatsın, yok elini kolunu yıkatsın, son zamana kadar eşine çorabını bile giydirmezdi. Biz görmedik. Ben görmedim Allah için. Benim şeyhimin birisine böyle hizmet ettirecek, böyle ayağını yıkattıracak, elini kolunu yıkattıracak görmedim, ben görmedim. Biz bir şeyhler toplantısı olduydu, Uludağ’a
götürdük biz şeyhleri orda işte, hem yemek yedirelim, hem orda da sohbet orda olsun diye, yirmisekiz şubattan önce, hem dinlenilmesin, basılmayalım diye Uludağ’a götürdük hepsini de. Abdest alacaklar tabii misafir şeyhler, ben her şeyhe bizim Bursa’dan arkadaşlardan böyle hizmet edecek arkadaşlar vazifelendirdim. Sen filancaya, sen filancaya, sen filancaya, sen filancaya. Bunlar adaptan çünkü. Bir de ordaki zakirin veyahut da o dergahın yetiştirdiği derviş çıkıyor orta yere. Derviş’in adabı, erkanı, edebi, o şeyh onu takip eder çünkü bir başka şeyh müridleri takip eder. Bir misafir, gelir buraya, bir misafir, burayı takip eder, burdakinin derviş olup olmadığını bilmez. Bakar vay bu kadınlar ne kadar çok konuşuyor ya der. Bilmez, onlar da misafirdir, gelmiştir buraya park gibi veyahut da işte sema izlemeye olmuştur. Onlar konuşurlar, hükümet kurarlar, hükümet yıkarlar, kayınvalideden girip kayınpederden çıkıp, kayınvalidesinin, kayınvalidesinin teyzesinin damadından indirir onlar aşağı. O kadında der ki bunlar ne kadar edepsiz ya! Yani sohbet esnasında yanındakilerle konuşuyorlar der. Bilmez, onlar avamdır. Avam konuşur. Böyle sohbet vardır, avam çayı alır, benim çayımı getirin der. Avam o veya herkes pür dikkat sohbet dinliyordur, bir çay sesi, çat çat çat çat çat çat çat çat çat! Birisi çay içecek, çay içiyor. Daha da bunun ilerisi var. Kaşıkla çat çat çat çat vurur. Onun çayını getir! Neden? Ya o çaya gelmiş. Onun sohbetle işi yok. O içecek üç dört tane çay, gidecek veyahut da o çorbaya gelmiş. Nerde benim çorbam! Sufi sormaz. Sufi çay bile istemez. Sufi çay bardağından ses bile çıkarmaz. Şimdi öksürdü ya tam ağzımdan geldi şimdi susayım. Sufi öksürmez bile diyecektim. O da yabancı değil zaten, alınmaz zaten. Sufi böyledir. Avam? Avam her türlü sesi soluğu çıkarır, her şeyi yapar. Çok da konuşur. Sıkıntı yok.
işte böyle biz şeyhleri götürdük Uludağ’a, tabii bizim kardeşlere hepsini de ben birkaç gün önceden söyledim. Dedim sakın ha lafı uzatmayın, çok konuşmayın, soru sormayın, hizmet edin. Ne ihtiyacı varsa görün, yanlarında durun. Çünkü şeyhler yanlarında bir tek halifelerini getiriyorlar. Başka bir kimse getirmiyorlar. Bir de araba, şoför var. Onlar biz o arabalı şoförü olanları ayrı topluyoruz. Şeyhlerin sohbetine getirmiyoruz. Bir tanesi, şeyh efendinin biri, görüyorum ben de ortalıkta, ben de işte koordinasyonu sağlıyorum. Ayağını uzatıyor şimdi, yıka bakayım ayağımı diyor. Bizim derviş de yıkıyor ayağını. Bir gözüyle de bana bakıyor. Ben yıka diyorum, ben işaret ediyorum, yıkıyor onun ayağını, mahşerde dersin ki diyor filanca şeyh efendinin ayağını yıkadım. Kendi kendime dedim duymasaydım keşke ya, ben ne yapmaya dedim böyle yakın durdum dedim ya! Bizimki bana bakıyor şimdi, benim tepkimi çlçecek. Ben gözümü yumuyorum aşağı doğru, seslenme diye. Allah razı olsun efendim diyor o da şimdi ona, tamam mı.
Hah diyor böyle şimdi. Onun bir de asası var, asasıyla başına da vuruyor böyle, dersin ki diyor filanca şeyh efendi asasıyla başıma da dokundu. Bunlar şimdi klasik sufilikte yanlış şeyler değil. Bunlar böyle eksik, yanlış değil. Yani bir kimse sevdiği bir kimsenin dokunuşunu kim istemez? Sevdiği bir şeye, bir kimseye kim dokunmak istemez? Bir kimse, sevdiği bir kimsenin elini ayağını yıkamak istemez mi? ister. Ben isterim. Ben isterim, bu noktada bir sıkıntı yok ama bizi, şimdi burdan başka bir yere geleceğim, bizi öyle bir noktaya getirdiler ki biz bir alime, bir şeyhe, bir anne babaya, bir kadının kocasına, bir kocanın karısına saygısını, muhabbetini, sevgisini göstermesine razı değiliz. Biz çok modernize olduk çünkü! Bir müridin, mürşidine saygılı davranması, ona karşı hürmetli davranması, muhabbetli davranmasına karşıyız. Biz hemen kula kulluğu koyuyoruz önüne, kula kul oldunuz siz diyorlar bize.
Ya kardeş! Sen babana hizmet etmiyor musun diyorum ben şimdi adama bakıyorum, adam bana bakıyor. Babana hizmet etmiyor musun, babanın elinden tutup götürmez misin yürüyemezse? Yaşlı, sen babanın elinden tutmayacak mısın? Yaşlı annen, elinden tutmayacak mısın? Eşin hasta, onu kucaklayıp götürmeyecek misin? Çocuğun hasta, kucaklayıp götürmeyecek misin? Bu kula kulluk mu oldu şimdi? Sen bir arkadaşın rahatsızlansa elinden kolundan tutmayacak mısın? Kucağından tutup götürmeyecek misin? Kula kulluk mu oldu şimdi bu! ama bizi o noktaya getirdiler. Bir alime, bir Allah dostu veliye, bir sufiye hizmet etmek, hizmet etmek bu manada işte ona yardımcı olmak, kula kulluk oldu. Ama üniversitelerdeki hocaların hepsi de profesörlere kulluk yapıyorlar. Profesörler buna ses çıkarmıyor. Gözümle gördüm. Tıp fakültesinde gördüklerim bunlar.
On kusur gün kaldım şeyh efendinin başında Oktay da vardı. Oktay gelir giderdi her gün, Allah razı olsun Oktay, Oktay’a da derdi şeyh efendi hastane arkadaşım, hastane dostum derdi. Oktay hergün kapının önündeydi, kulakları çınlasın. Hani hastaneye devamlı katmıyorlar, kapının önünde. Ben bir telefon açıyorum, Oktay şu lazım, koşturup getiriyor. Şeyh Efendi normalde o zaman hastanede on gün on küsür gün kaldık, hepsini gördüm orda. Kendi kendime dedim ki ya Allah’ım dedim ya biz dedim gerçekten şeyh efendiye gerekli olan saygıyı göstermiyoruz dedim. Evet, göstermiyoruz. Göstermiyor insanlar. Korkuyorlar. Birisi ona bir laf söyleyecek diye korkuyorlar. Git üniversiteye, üniversitede profesörün önünden yürüyemezsin. Benim tıp fakültesinde gördüklerim bunlardı.
E, Çanakkale’de de gittim bizim orada da var bir Tıp Fakültesi’nde Profesör hocamız. Vallaha yanında baş asistan var, yüzüne bakmıyor bile. Şimdi hocamın önce bir boğazlarına bakalım diyor. El böyle hafiften gidiyor,
hocanın eli, tak alet eline konuyor onun. Hoca bana şu lazım, bu lazım demiyor hiç. Dönmüyor artkaya. Hoca sadece benimle konuşuyor. Diyor ki hocam önce diyor bir normalde boğazlarınızı kontörlü alalım. Bir boğazlarınıza bakalım. Hemen hocanın kafasına bir tane ışık veren var ya burdan, hemen kafaya ışık veren şeyden, hemen aletler böyle üzerine konuçlandıyor. Elini uzatıyor bir alet geliyor, elini uzatıyor bir alet geliyor. Baktı, ondan sonra şimdi de dedi ondan sonra bir de kulaklarınızı inceleyelim hocam dedi. Tamam dedim. Ben yattım senin önüne neremi inceleyeceksen incele artık dedim. Bir de kulakları inceledi. Tamam şimdi de dedi en problemli yere gelelim dedi. Burnumuza bakalım dedi. Tamam dedim. işte burnuma baktı, açtı, etti, ışık tuttu filan. Dedi ki hocam dedi burnunuzda bir kemik çıkıntısı var dedi. Nefes alıp vermekte zorlanıyor musunuz? Evet dedim ben. Bu dedi uyutmaz dedi. E ben de uyumak istemiyorum zaten dedim. O yüzden uyutmuyor beni. Rahatım ben, bir sıkıntı yok dedim. E şekeriniz de dedi buna bağlı olabilir dedi. Olabilir dedim. Bir şey demiyorum, daha önce de dedim hani böyle bir şey söylemişlerdi ama dedim hani nefes alıp vermen kolay değilse, şeker o yüzden yükselir demişlerdi bana dedim. Evet hocam dedi. On gün bana müsaade edeceksin, ben bunu burdan alacağım dedi. Dedim on gün yok, zamanım yok dedim, on gün hastanede yatamam hocam dedim ben. Yedi gün dedi. Yedi gün de zamanım yok hocam, mümkün değil dedim. Yedi gün de yatamam dedim. Sağlığınız dedi. Ne yapayım dedim. Öldüğümde ameliyat ederler artık dedim. Öyle kalktık ama ordaki o manzara var ya, bir mürit asla şeyhine öyle yapamaz. Yaparsa, herkes tefe koyar çalarlar onu. Tefe koyup çalarlar, def yerine çalarlar ama insanları, toplumu o hale getirdiler. Şimdi kadınlar da kocalarına saygılı değil, erkeklerde eşlerine karşı saygılı değil, e anne babalar da çocuklarına saygılı değiller, e çocuklar da anne babalarına saygılı değiller. Bakın, sevgi nasıl yukardan aşağıya geliyorsa, hadis i şerif var ya sevgi büyükten küçüğe geliyor. Önce büyükten gelir sevgi. Büyükten küçüğedir. E büyükler bozulunca, küçükler de bozuldu. Biz o hiyerarşiyi kaybettik. Bizde o hiyerarşiyi kaldırdılar.
Bir ailenin büyüğü vardı, büyüğüne herkes saygı gösterirdi. Bunu bizden kaldırdılar. Neden? istedikleri gibi yönetebilmek için. istedikleri algı operasyonunu yapabilmeleri için. insanları, parekende, dağınık yapmaları için. Dağınık şimdi, insanlar. Önceden on kişi toplandığında, ortak bir karar çıkıp bütün şehri bir noktaya yönlendirebilirdi. Şimdi on kişi bir şehri yönlendiremez. Maazallah ir düşman istilasına uğramış olsak, şehirlerdeki akil insanların sevk ettiği yöne hiç kimse gitmez. Neden? Hiçbir protesto yerini bulmuyor? Diyorlar ki işte yahudi mallarını protesto edelim. Neden?
tutmuyor? Çünkü lider karizmasındaki kimselerin karizmalarını alaşağı ettiler bir, ikincisi gerçek bir liderlik yapmıyorlar. Şeyhler, alimler, hocalar, hepsi de dahil buna. Parti il başkanları dahil buna. Siz hiç sivrilmiş parti il başkanı görüyor musunuz? Siz hiç sivrilmiş böyle üfüttüren bir belediye başkanı görüyor musunuz? Amaç buydu zaten. Toplulukları öndersiz bırakmak. Toplulukları sevk ve idare edecek, kimliklerin oluşmamasını sağlamak. Güçlü liderliklerin oluşmamasını sağlamak. Bunun son kalesi sufiler. Son kalesi, son kale tarikatlar. Neden saldırıyorlar? işte orda şeyhlik sultası var da şeyh ne diyorsa öyle oluyor da bütün herkes aklını şeyhe satmış da…Ya sana mı satacak? Daha taharetlenmesini bilmiyorsun, sana mı satacak aklını ama laf çok yaldızlı. Çok yaldızlı! Bana söyleneni söylüyorum ben. Yani Mustafa Bey sizi tenzih ederim ama siz hep aklınızı herkes şeyhe satıyor. Sen kime sattın? Dedim sana mı satayım aklımı? Baktı, ben aklımı sana mı satayım? Onu söyle bana. Ses yok. Ben öyle demek istemedim. Ya ben aklımı şeyhime sattım. Sen kime sattın? Ben aklımı bir Allah dostuna sattım, sen kime sattın? Şeytana sattın, nefsine sattın, heva hevesine sattın. Senin heva hevesin mi kıymetli, senin şeytaniyetin mi kıymetli, benim şeyhim mi kıymetli dedim.
Bunu söylediğim kimse, üç üniversite bitirmiş arkadaşım benim. Bana diyor ki seni böyle görmek istemezdim. Sustum, güldim. Dedim boşver, yollar öyle oldu falan fişman böyle hani, a baktım ya dedim yok ya, bu kadar tevazu yeter. Dedim kardeş, ben aklımı şeyhime sattım, sen kime sattın dedim. Bu durdu. Sen kime sattın? Marksa mı sattın Engel’se mi sattın, Platon’a mı sattın? Kime sattın. Daha amiyane şeyler söyledim de şimdi burdan söylemem abes olacak. Ben buna bir döküldüm, bu kaldı. Ya hiç böyle düşünmemiştim ya Mustafacığım dedi. Sen yine bende dedi çığır açtın dedi. Oğlum dedim sana tükürsem dedim tükürüğüme yazık ya dedim. Sen kime sattın aklını, bana onu söyler misin dedim ya, aklını sattığını söyle bana. Çıkın topluma şimdi kime sattı aklını? Şimdi bir Hz. Ebubekir radiyallahu anh hazretleri gibi bir liderlik var mı dünya üzerinde? Yok. Hz. Ömer gibi var mı? Hz. Osman gibi var mı? Hz. Ali radıyallahu anh hazretleri gibi var mı? Yok. Fatih gibi bir liderlik var mı? Yok. Osmanlı’yı bize kötülediler, kötülediler, kötülediler, kötülediler. Bizi başsız bıraktılar. Deccaliyetin amacı bu. Şeytaniyetin amacı bu. Bir Kanuni gibi liderimiz var mı bizim şimdi? Yok. Bize uyduruktan demokrasiyi getirdiler? Kim? Bu ülkeyi sırtlanacak, ülkeyi peşine takacak bir tane kuvvetli lider? iyi kötü. Şimdi bana diyecekler ki gene Ak partilisin. Alakası yok. Çıksın bir tane lider, bu ülkeyi arkasında sürüklesin. islam dünyasını arkasında sürüklesin. Öylesine güçlü bir lider olsun, nefesi isa nefesli olsun, bileği Davut bileği olsun. Kalbi Muhammedi
kalbi olsun. Bu noktada böyle bir kimse arkasından yürüyelim, koşalım. Onu istemiyorlar. Millet bir şeyhe intisap etmiş, onun karizmasını çizmek için uğraşıyor bütün herkes. Ya bırak! iyi kötü adam bir şeyhe intisab etmiş. Başıboş danalar gibi dolaşacağına bağlamış kendini bir yere. Sen ne yaptın? Baharı görmüş delibaş danalar gibi koşturuyor ortalıkta. O hiç olmazsa terbiye oluyor orda. Şu iki dizinin üzerinde oturmak dahi, insan nefsini terbiye eder. iki dizinin üzerine oturmak dahi, nefsi terbiye eder. Nefsi disipline eder. Nefsi disipline eder. Susmak dahi o kimseyi terbiye eder. Susmak, bir saat susacak, iki saat susacak, üç saat susacak.
Büyük mesele bu! Bugünkü zamanda büyük mesele. Şeyhinin yanına gittiğinde ben bilmiyorum diyecek, büyük mesele bu zamanda. Çünkü nefisler kabarmış, kudurmuş, şeytaniyet olmuş. Nefisler birer deccaliyet olmuş. Adam ne demek ya bilmemek, her şeyi biliyor. Bir tek bilmediğini bilmiyor. Her şeyi biliyor ama. Bir tek bilmediğini bilmiyor. Hiçbir şey bilmediğini bilmiyor her şeyi bilen insan. Böyle olmuş, bu hale geldik. Bakın şimdi siz, partilere bakın, güçlü lider var mı? Yok. Neden? Altediyorlar, istemiyorlar öyle bir şey. Bakın dünya üzerine, dünyayı asıl yönetmek isteyenler güçlü bir lider istemiyorlar devletlerin başında, hükümetlerin başında. Dört yılda bir değiştiriyorlar. Dört yılda bir değiştiriyorlar. Her yer aynı. Nereye gidersen git. Bir başbakan görüyor musunuz on yıl duran? Şart koşmuşlar oraya. iki dönem dörderden sekiz seçilirse. Kim? Obama. Lan adam zaten koca Amerika’yı iki yılda öğrenemiyor zaten. Adam Beyaz Saray’da hangi odadan hangi odaya geçeceğini öğrenemiyor. Yanında, etrafında bir sürü avane, hepsinin elinde yazılı şeyler var. Obama’yı özgür zannetmeyin orda. Obama esir. Atacağı adım dahi yazılı. Kalkacağı saat bile yazılı. Hangi saatte ne kahvaltısı yapacak, kahvaltısında ne yiyecek, ne yemeyecek yazılı. Saat kaçta kiminle görüşecek, kiminle görüşmeyecek yazılı. Ne devlet başkanı, esir! Millet de onu devlet başkanı zannediyor. Esirden başka bir şey değil. Herkes zannediyor ki Amerika’yı Obama yönetiyor. Lan ne alakası var. Resimden, kartondan aslan, o. Bir karton, üzerine de bir aslan figürü çizin, kartondan aslan figürü. Birisi üflüyor ona, üfleyince aa, Obama hareket etti diyoruz biz. Dünya liderlerinin yüzde doksansekizi böyle. Dünya devletlerinin başındaki liderlerin yüzde doksansekizi böyle. Hükümetlerin başındakilerin yüzde doksansekizi böyle. Hükümetlerin, bakanlarının yüzde doksansekizi böyle. Kartonun üzerine bir aslan resmi, koy oraya. Herkes aslanın resmini aslan hareket ediyor zannediyor. Bir rüzgar veya kumaşını Hazreti Mevlana’nın o aklıma geldi.
Var ya, Hazreti Mevlana’nın kumaşı, biz hepimiz de diyor kumaşın üzerinde aslan resimleri gibiyiz. Muhteşem! Herkes o bu var ya, devlet başkanları,
başbakanlar, bakanlar, böyle koca koca adamlar, hepsi de kumaşın üzerine çizilmiş aslan resmi gibi. Bir rüzgar üflüyor, herkes zannediyor ki aslanlar oynadı. Aslan hareket etti değil, değil. O yüzden şeyhlere canları sıkılıyor. O yüzden velilere canları sıkılıyor. Neden? Onları istedikleri gibi evirip çeviremiyorlar. istedikleri noktaya getiremiyorlar. Telefonları dinliyorlar. Onu yapıyorlar, bunu yapıyorlar, ordan bir şey yapıyorlar, burdan bir şey yapıyorlar… Yok! Bir türlü algı operasyonu tutmuyor onlara. Eğer gerçekten veli ise o yüzden diyorlar ki yok, siz kula kulluk yapıyorsunuz. Ne arıyorsunuz bu şeyhin peşinde! Birisi öyle demişti bana, ya dedi dinledim senin şeyhini dedi, Abdullah Efendiyi, sen ondan daha zekisin dedi, daha akıllısın, ne arıyorsun sen onda dedi. Döndüm ben, sen şeytanın hangi kolundansın dedim. Bu durdu şimdi. Nasıl yani dedi. Ancak bunu şeytan söyler çünkü dedim. Sen söyle bakayım dedim, hangi kolundansın sen onun? Dedi onun kolu da mı var? Tabii dedim. Bir sürü kolu var onun dedim. O dedim bir kol kol oda dedim. Böyle elimi omuzuna koydum, mübarek olsun dedim. Ne dedi? Şeytanın kolluk vazifesi dedi. Şeytanın kolluk vazifesi. Ne diyor? Sen çok akıllısın. Ne diyor? Sen çok zekisin. Ne bekliyor benden? Ben diyeceğim ki evet ya ben ondan zekiyim, ondan akıllıyım. Eeee? Ne işin var bu adamın arkasında? Söz bu. Ebu Cehil de aynısını demedi mi? Bak nereye gidiyor muhabbet. Ne dedi Ebu Cehil? Ebul Hikemdi ismi. Dedi ki hikmetin babası benim. Bu kavimde, burda benden başka bilen yok. Benden başka zeki olan yok. Benden başka akıllı yok. Benden başka zengin yok. Benim soyum, sülalem de zaten aynı soydan, aynı, sülaleden. E benim soyum, sülalem de bu noktada şey, asil. E benim sülalemden gelecek zaten peygamber bekleniyor ya. Kureyş’ten gelecek. Bütün herkes biliyor Kureyş’ten peygamberliğin geleceğini. Kureyş’ten bir peygamber geleceğini bütün herkes biliyor. O yüzden Ebu Cehil diyor ki olsa olsa ben olmalıyım bu peygamber. Kureyşten gelecek ya, her şeyiyle tam tekmil, peygamberlik tam ona göre. Kendi kafasına göre! Sözü geçiyor,nazı geçiyor, cömert.
Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri doğduğunda, kardeşimin oğlu doğdu deyip bin tane deve, bin tane koyunu hemen kurban ettirdi, fakire fukaraya dağıttırdı, yemekler yaptırdı. Cömert, zengin, akıllı, zeki. E sülalede tamam, tam cuk diye oturuyor şimdi. Ben i Kureyş’ten, çok akıllı, çok zeki, çok cömert, saygın bir kimse. Peygamberlik ona gelmeliydi ama kime geldi? Kardeşinin yetimine. Kardeşinin yetimine! Bildiğiniz yetim! E annesi de çok zengin değil. Babasını sülalesi tamam, eyvallah. Ama o çok hani Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin babası da çok zengin değildi. Kardeşlerin içerisinde hemen hemen fukaralarından birisiydi. E ne dedi Ebu Cehil? Benim peygamber olmam lazım! E, Ebu Cehilin bu manada
manevi atası kim? Manada atası şeytan. Demedi mi Adem’e Cenab-ı Hak için ben ondan daha faziletliyim? Aynı şey.
Ben ona bunu anlattım. Dedim sen bana şimdi dedim bak böyle dedin ya, bu sözün dedim arkasında bunlar, bunlar, bunlar, bunlar var. Kaldı bu şimdi? Sen o yüzden dedim şeytanın bir kolusun. Sen diyorsun ki sen şeyhinden daha zekisin bana, daha akıllısın. Dedim şeytanın kolu bunu söylüyor. Şeytanın kolu! Bizi bununla aldattılar işte. Dediler ki ya ne yapmaya gidiyorsunuz ki! Şeyh efendi için de aynı şeyi söylüyorlardı bize. Ya Mustafa abi ya, bizi davet etme ya. Neden? Ya geldiğinde hep aynı sohbeti söylüyor ya, aynı sohbeti anlatıyor. Tebessüm ediyorduk biz. Diyorduk kardeş, sen aynı şeyi anlatıyormuş gibi görüyorsun. Bu bir algı. O her seferinde başka konuşur. Yok! Onlar çok zeki. Allah muhafaza eylesin. Mevzu dağıldı. Toparlıyorum. işte velilerin, mürşid i kamillerin huzurunda, mesele çok konuşulmaz. Bir cümle ile meseleni halledersin. Bir cümle ile mesleni halledersin. Bir cümle ile!
O da dedi ki ‘delilinizi kısa kesin. Öğüdümü canla, gönülle dinleyin.’ Yani siz çok konuşmayın. Siz buraya gelmişsiniz, nasihati dinleyin. ‘Din nasihattır, din nasihattir, din nasihattir’ buyurdu Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem. Ya? O zaman canla başla sen öğüdü dinle. Ne diyor? Canla, gönülle dinle. Hem canla dediği normal aklınla hem de gönülle, kalbinle dinle, dinle! Hz. Pir, mesnevinin başında da diyor ki dinle. Dinlemezsen olmaz. Dinlemezsen yol yürüyemezsin. Dinle, anla, idrak et. Dinlediğini uygula. Yoksa sadece dinlemekten geçersen, eşekler de dinliyor. Dinlemekten geçersen, kuşlar da dinliyor. Sadece dinlersen dağdaki çam ağacı da dinliyor. Dinliyordu beni. Ben oturuyordum bakacakda onun önüne, ben anlatıyordum, ağlıyordum, oda dinliyordu beni. Ben ağlıyordum o ağlıyordu, ben ağlıyordum o ağlıyordu. Dinliyor, hiç bir sıkıntı yok. Bir sabah baktım bööööyle gözyaşı gibi, böyle göz, herhalde ben dedim psikolojiyi kaybediyorum. iki tane göz, ağlıyor çam ağacı. Dinliyor, insanlardan daha iyi dinliyor hem! Bildiğiniz çam ağacı, insanlardan iyi dinliyor. Öyle bir dinliyor ki hem, dert ortaklığı yapıyor sana. Onun gözyaşını görünce zaten hurma kütüğünü anladım. Hani başladı ya ağlamaya hurma kütüğü. Hurma kütüğü de demeyeyim çünkü cennetlik oldu o da.
“Eminsem, emin olan kişi töhmet altına alınmaz; gökyüzüne yer de-
sem bile böyledir bu.”
Eğer ben eminsem yani bir veliyi emin diye sen kabul ettiysen, ona teslim olduysan, o güvenilirse, o bu manada manevi olarak vazifeli ise sen onu töhmet altına alma. Bunu neden böyle yaptın, bunu neden böyle söyledin, bunu neden böyle yapıyorsun, bunu nasıl böyle yaparsın…Töhmet altında
alma. Bu yol töhmeti kaldırmaz. Ya müritsindir, ya değilsindir. Müritsen, üstadını töhmet altında bırakma. Bunu neden böyle yaptı deme. Bunu nasıl böyle yaptı deme. Eğer yok emin değilse o zaman yoluna ayır, ma’elame de. Allah yolunu açık etsin de Allah herkesin yolunu açık etsin. ‘Gökyüzüne yer desen dahi bu böyledir.’ O zaman sen öylesine bağlan ki o gökyüzüne yer dese senin aklın almayacak. Senin kalbin almayacak. Senin bilgin almayacak bunu. Sen diyeceksin ki gökyüzüne yer dedi. Bunu kabul etmem diyeceksin. Aklında kaldın ya sen. Çok akıllısın ya.
Yani diyor ki hayır, o gökyüzüne yer derse evet yerdir o de. Yol alacaksan gökyüzüne yer de. Yerdir o. Allah rahmet eylesin, yatıyor Medine’de odada. Bir haber geldi. Bize şeyh efendi rahatsız olmuş diye, biz koşa koşa gittik. Medine-i Münevvere’deyiz o zaman. Arada biz şeyh efendiyi bizim kaldığımız otelde misafir ediyoruz, o üç aylık gittiydi o zaman için. O üç aylık gittiğinde oluyor bu. O hacca gitti üç aylık hem, biz de Ramazan umresine gittik, orda buluştuk. Neyse gittik, başında ilgilendik filan, kalktı, oturdu, biraz toparladı kendini. Oğlum, rutubet kokuyor burda dedi. Rutubet var yani dedi. Hiç yorum yapmadık biz tabii, devam ediyoruz biz hizmet etmeye. Ordan Sivaslılardan birisi dedi ki böyle kokladı. Baba burda rutubet kokmuyor. Yok burda rutubet dedi. Allah’ım dedim, bunun neresinden tutayım da boğayım şimdi içimden. Mustafa Efendi, rutubet var mı oğlum dedi, var efendim dedim. Rutubet var mı? Var efendim dedim. Sen kokuyu alıyorsun değil mi? Alıyorum efendim dedim. Döndü, Mustafa Efendi, yok burda rutubet dedi. işaret ettim dışarı çık diye. Dışarı çıktı. Duvara yasladım, deşerim seni bir daha dedim rutubet yok dersen burda dedim. Tık yok, ondan sonra, neyse tabii bitti işimiz gidiyoruz. O da asansörde. Eğer dedim bir daha şeyh efendinin söylediğinin karşılığına bir şey söylersen, seni dedim son kez söylüyorum deşerim seni dedim. Bitti onun muhabbeti. Haaa! Bir şey söylerse, o yere gök derse gökdür o. Göğe yer derse yerdir.
Hani geldi yahudinin birisi Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerine dedi ki senden benim alacağım var. Hz. Resulullah sallallahu ve sellem hazretleri dedi ki yok benim sana borcum dedi. O da dedi ki şahidin var mı olmadığına dair dedi. Hani bana borcun, bakın yahudi aklına bakın! Bana borcun olmadığına dair şahidin var mı diyor. Yahudi şahit getireceğine, bak yahudi şahit getirmeli, demeli ki benim senden alacağım var aha şahidim. Yahudi şahit getirmiyor. Hz. Peygamber’den şahit istiyor sallallahü aleyhi ve sellem den. Diyor ki şahidin var mı borcun olmadığına dair? Hz. Ömer var, Hz. Ebubekir(r.a.) hazretleri var. Hz. Ebubekir(r.a.) hazretleri çıkıyor. Benim diyor şahit. Senin Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinden alacağın yok diyor. Yahudi bakıyor şimdi şahit ben varım deyince
çekip gidiyor. Bunlar çıkıyorlar ikisi de huzurdan. Hz. Ömer efendimiz soruyor, ey Ebu Bekir diyor, gerçekten sen diyor biliyor musun borcun olmadığına dair. Ben diyor görmediğim Allah var demiş, ben onun görmediğim Allah var dediğine iman etmişim, Miraca çıkmış miracına iman etmişim, her sözünü tasdik etmişim, o borcum yok dediğinde mi demiş ben onu tasdik etmeyeyim! Gördünüz mü bağlılığı! inceliği gördünüz mü! işte vezir de diyor ki eğer ben emin isem bu töhmet niye! Mademki sen o şeyhe emin diye intisab ettin, neden onu töhmet altında bırakıyorsun yaptıkları ve söylediklerinden dolayı! Ben diyor yere gök desem kabul edeceksin.
“Olgunsam olgunluğu inkar edişte ne.”
Madem ki bir mürşid-i kamil olarak ona intisab ettin, madem ki onu zamanın velisi, zamanın kutbu, dedin intisab ettin, onun olgunluğuna, olgunluğuna kani oldun. E bu inkar niye? Neden sözünü inkar ettin? Neden halini inkar ettin? Neden sana söylediğini inkar ettin? Neden sana buyurduğunu inkar ettin? Neden sana çizmiş olduğu yoldan gitmedin de kendi heva hevesinden gittin? Hem dedin ki ben bir mürşide bağlıyım hem de onun yolundan gitmedin, dediğini yerine getirmedin! Hem dedin ki efendim ben ne yapayım bu meselede o da sana böyle yap dedi, gittin yine kafana göre yaptın. Madem kendi kafana göre yapacaktın. Ne yapmaya sordun? Madem kendi kafana göre bir hayat kuracaktın, yaşayacaktın, ne yapmaya gittin bir veliye bağlandın?
“Değilsem bu zahmet neden? Bu incitiş de nedir?”
Madem ben olgun değilim, madem ben kemale ermiş değilim, madem ben sizin başınızda bir veli mürşit değilim ya bu zahmet ne? Neden, ne yammaya geliyorsunuz buraya diyor vezir. Ne yapmaya başına üşüştünüz adamın? Ne yapmaya peşine düştünüz madem ki o olgun değil, madem ki o veli değil, madem ki o şeyh değil, sen neyapmaya oturuyorsun orda, yürü git! Bal mumuyla mı davet ettiler seni? Ne işin var, bas git. Allah yolunu açık etsin. Bir arkadaşa öyle dediydim. Şeyh efendiyi eleştirmeye kalkacak benim yanımda, benim yanımda eleştirme dedim, benim yanımda konuşma da. Hem sen dedin bu noktaya geldiysen, git söyle şeyh efendiye deki efendim hakkınızı helal edin. Ben dergahınızdan ayrılmak istiyorum. Sizi eleştirecek konuşacak bir şey yok. Bu böyle baktı, eleştirilemez mi dedi. Hayır dedim. Siz dedim dedikoduya ulaşmışsınız, kaynatın, oturun, konuşacak bir şey yok, şeyhinizi konuşun. Öyle mi dedim. Hastalığınızı dedim Bayındır’a yaymayın, Bayındır’a da girmeyin, çıkın gidin Bayındır’dan. Hasta insan öyledir. Gitmiş, şeyh efendiye şikayet etmiş. Mustafa Efendi bizi Bayındır’dan kovdu demiş. Şeyh efendi de ona demiş ki Mustafa Efendi boş iş yapmaz demiş. Sonra şeyh efendi geldiğinde Mustafa Efendi oğlum, filancayı kovmuşsun
dedi. Evet efendim dedim. Bana geldi söyledi, ben de dedim dedi haberin olsun dedi. Mustafa Efendi boş iş yapmaz dedim dedi. Allah razı olsun efendim dedim ben şimdi. Ben şundan kovdum demiyorum. Şeyh Efendi durdu, durdu, durdu, oğlum kiminin çenesi düşük oluyor böyle işte dedi. Ben sustum. Değil mi dedi, kimisininki çok düşük oluyor efendim dedim kimi o düşük dedi, ben dedim ki çok düşük oluyor efendim dedim ben. Oooo bayağı haddi aşmış o zaman o dedi, ondan sonra, sustu. Ben de sustum. Hiç bir yorum yapmadım.
Aradan dört beş ay geçti. Geldi bu gene. Tabii şeyh efendi ile beraber gelmiş. Dedim ben sana gelmeyeceksin Bayındır’a demedim mi dedim ben, şeyh efendi var yanında. Şeyh Efendi olsa dahi dedim, sen Bayındır’a girmeyeceksin. Sana derse dedim Şeyh Efendi Bayındır’a gidelim, diyeceksin ona dedim, Mustafa Efendi beni yasakladı, büyük konuştu. Bayındır’a girersen benim ne yapacağım belli olmaz dedi, diyeceksin dedim ben. Tabii bunlar Tire’deler o zaman, biz de şeyh efendiyi tabii Bayındır’a götürmek için böyle temenna ediyoruz, şey yapıyoruz, Bayındır yeni daha o zaman. Şeyh efendi dedi, Mustafa Efendi dedi işte bir gün söyledi. Şu günde Bayındır’dayım dedi. inşallah efendim dedim. Biz hazırlık yapacağız tabii. Bu şeyh efendi ile gelmiş ya işte o da takılmış onun peşine, o da gelecek. Şeyh Efendi demiş sen ne yapacaksın demiş ona. Efendim ben Bayındır’a gelmek istiyorum ama demiş Mustafa efendi dedi ki demiş, sen Bayındır’a benden izinsiz gelirsen benim sana ne yapacağım belli olmaz, ondan sonra, gelmeyeceksin dedi bana demiş. Şeyh Efendi de ona demiş Mustafa Efendi’nin sağı solu belli değil, oğlum o masadan kalkma, ondan sonra, meyhane masasından kalkma, ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Sen kal demiş Tire’de. Şeyh efendi de Allah rahmet eylesin geldi dedi filancayı getirmedim Mustafa Efendi dedi. Estağfurullah efendim dedim ben ondan sonra. Ben şimdi bir şey demiyorum. Adamın dedi ne korkutmuşsun dedi. Demişsin ki dedi ne yapacağım belli olmaz. Estağfurullah Efendim dedim. Ne olursa olsun dedim. Horoz ölse de dedim, gözü çöplükte kalıyor dedim tamam mı. Aman bir göz çöplükte kalsın. Lazım oğlum dedi. Lazım! Bir göz çöplükte kalacak, edepten anlamayana lazım. Edepten anlamıyor çünkü. Kazma! Kazma olunca edepten anlamaz. Sen susarsın, o zanneder ki haklıyım. Ona da ne yapacaksın? Şeriata göre davranacaksın. Herkese, herkese hakikate göre davranmak doğru değil. Bizim yolumuzda her şeyin makamına, mevkisine göre hareket etmek var. Adam sanki karşımızda evliya. Ya kardeş! Sen evliyadan değilsin. Avamın tekisin.
Şeytana köle olmuşsun. Sen şeytana köle olduğun için ben de sana susacak değilim ya. Sana susmak, şeytana susmak. Susmam sana. Öyle bir şey
bekleme benden. Küstahlık yaparsan cevabını alırsın. Hainlik yaparsan, cevabını alırsın. Edepsizlik yaparsan, cevabını alırsın. E ben öyle hristiyanların dediği gibi bir tokat vur, öbür yanağını çevir, yok. Yok! Ben öyle bir terbiye almadım. Durmuyor benim üzerimde zaten. O yüzden öyle bir şey yok. Derviş kardeşime canım feda. Gelsin benim tepemde eşelensin, eyvallah. Sen kimsin? Şeytanın kolusun. Aklın fikrin şeytan olmuş. Eee? Senin önünde edep edeceğim. Yok kardeş! Kılıcım senin hakkını verir. Öyle bir şey yok. Sen geleceksin, benim şeyhimin hakkında ileri geri konuşacaksın, ben susacağım. Ben susmam. Sen geleceksin, kur’an ve sünnet noktasında ona kalkacan, konuşacaksın! Ben susmam. Ben, süt dökmüş kedi gibi durmam orda. Yok, benim yanımda kur’an ve sünnete laf söylersen, ben de sana gerekli dersini veririm. Gerekli cevabını veririm. Benim şeyhimin aleyhinde konuşmaya kalkarsan, ben gerekli cevabı veririm sana. Ağzını doldura doldura benim şeyhimin aleyhinde konuşamazsın sen. Konuşturmam. Kimsin? Sana ne? Sana ne?
Öyle dedi bir böyle eski derviş o, şeyh efendinin icazeti var mı dedi, var dedim ben. Ben yok biliyorum dedi, ben şimdi var deyince. Böyle baktım, sen dedim Şeref Mahallesi’nden hiç geçmemişsin herhalde dedim. Nasıl yani dedi. E dedim var ya dedim ben bir Şeref şehri, Şeref Mahallesi, Şeref sokağı, Şeref evi dedim. Sen orda oturmuyorsun herhalde dedim. Yok yok, belli sen orda oturmuyorsun dedim. Ya ben hiçbir şey anlamadım dedi. Anlasaydın şaşardım zaten dedim. Be dedim Şeref Mahallesi’nde oturmayan! Şeyh efendinin icazetinin olmadığını biliyorsun da bana neden soruyorsun dedim icazeti var mı yok mu diye? Benim kalbime fitne koymaya çalışıyorsun dedim. Onun da dedim icazeti var, rüyamda gördüm. Sen ne yapacaksın şimdi dedim. Velev ki görmedim. Sana ne dedim. Sana ne? Sen dedim altıyüz kilometre yolu dedim sırf bu fitneyi sokmak için mi geldin benim yanıma. Bir de sormuş Bayındır’da, Bayındırlı Mustafa Efendi kim. Bayındır’da kimse beni bayındırlı Mustafa Efendi diye kimse tanımıyor. Sakal makal böyle harika. Neyse buldular, aradığı benim. Dedim şeyh efendi’nin dili o dedim. Benden için der ki dedim, Bayındırlı Mustafa Efendi, sen dedim şeyhimin koyduğu isim. Sen onunla arıyorsun beni dedim. Burda herkes beni öyle tanımıyor dedim. Sen söyle derdini, altıyüz kilometre yol gelmiş adam, fitne koymak için. Susarsan zokayı yutacaksın. Dedim seni lime lime ederim. Sakalını da kazırım burda dedim. Başındaki sarığı da cübbeyi de dedim bir güzel dedim başına dedim böyle yarabandı gibi dedim seni dedim sarar öylesi gönderirim burdan dedim. Yürü git lan dedim burdan, edepsiz, terbiyesiz adam seni dedim. Aradan yıllar geçti, Bursa’da Ulu Cami’nin karşısında karşılaştık. Gözünü kaçırıyor benden. Dedim gel, gel, gel
nereye kaçırıyorsun gözünü dedim, gel. Bu durdu şimdi, nasılsın kardeşim dedi, ben senin kardeşin değilim dedim. Şimdi kime ne fitne sokmaya geldin buraya dedim, onu söyle bana. Vallahi billahi akrabam var burda dedi. Ben akrabama geldim dedi. Bizden cevabını alır. Birisi bizim sevdiklerimize dokunursa, biz ona dokunuruz. Kimsenin sevdiğine dokunmayız. Bizim sevdiğimize dokunulursa, dokunuruz. Dokunuruz! Kimsenin sevdiği bizi ilgilendirmez. Allah sevdiğine helal etsin. Bizim sevdiğimize de kimseyi dokundurmayız. Allah bizi affetsin.
“Bu halvetten çıkmayacağım ben, çünkü gönül ahvaliyle meşgulüm ben.”
Halvet bu manada gönül ahvali ile uğraşmak yani iç aleminle haşır neşir olmak. O iç alemle haşır neşir olmaya halvet deniliyor. Allah cümlemizi onlardan eylesin inşallah. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayırlı olsun. Selamün aleyküm.
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 2 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-5-2 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Muhabbet, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı